Cumartesi, Ağustos 08, 2020

Büyük Kardıçalı Hanı


Andre Juillard'ın çizdiği Pierre Christin'in yazdığı Lena Odyssey (2020) albümünde rastladım Büyük Kardıçalı Hanı'na... Bilmeyenler için İzmir'in tarihi hanlarından birisi Kardıçalı... Bir hatıram olduğundan değil sadece ismi bana ilginç geldiği için aklımda kalan bir yerdir. Rastlayınca bir tanıdık ile karşılaşmış gibi oldum. Niye orası derseniz eğer... Çizgi romanın bir bölümü Türkiye'de geçiyor, Lena ile önce Trabzon'a oradan bir dolmuşla (!) Afyon'a ve İzmir'e geliyoruz. Biraz eski usul bir tahkiyesi var albümün, yetmişli yıllarda yazılmış gibi ilerliyor, öyle yavaş tempolu. Oryantal mi derseniz, sadece o değil, klişesi bol, tiplemeler, tepkiler... çok şaşırtmıyor bizi...Ben daha çok nasıl çizmişler merakıyla baktım karelere... Muhtemelen fotoğraflardan faydalanılmış, doğru istiflenilmiş, "correct" olmak istemişler... Christin'in hep böyle bir gayreti olur zaten...

İzmir'den bir başka kare... Bayraklı tişörtler olmaz değil ama... sahiden var mı bilemedim...


Atatürk resmi benzememiş ama özen göstermemişler diyemeyiz... 

Avrupalılar bizi çizerken bayrak bolluğuna, lider resimlerine, bıyıklı erkeklere, çarşı kalabalığına, türbanlı kadınlara dikkat kesiliyorlar, o konuda görsel bir "olmazsa olmaz" kuruluyor. Yanlış diyemeyiz ama belirginleştirme olmadığı da söylenemez. 

Cuma, Ağustos 07, 2020

Basınç

Babamın hastalığı sırasında bizi dinlendirecek, hasta bakımında yardımcı olacak birine ihtiyaç duyduk, bir şirket üzerinden işin profesyonelleriyle konuştuk... Bir tanesi, daha ilk konuşma faslında etnik kimliğini biraz da tuhaf biçimde üstüne basa basa vurguladı ve bunu aralıklarla tekrarladı. Dedi ki "Ben Kırgız'ım, Özbek değilim". Doğrusu, meseleye iş odaklı baktığım için, nereli olduğuyla zerre ilgilenmiyordum ama o Özbek olmadığını ısrarla tekrarladıkça... fıkraya dönüştürüp kıkırdamaya başladım. Sonradan anladık ki annesi Özbekmiş. Artık neler geçiyorsa aklından, neden bu denli önemliyse...

Yaşayanlar bilir, yurt dışına çıktığınızda, gittiğiniz yerin yerlisi için Türk ya da Kürt olmanız hiiç fark etmez. Hele ki Rizeli ya da Trabzonlu, Sinoplu ya da Gerzeli...Niğdeli ya da Bor'lu olmak gibi yerel rekabetleri kimseler anlayamaz... Bizim için Rus, Ukrayna, Belarus falan nasıl anlaşılmazsa... 

Dün bir eşya taşıma işinde bir Yozgatlı'yla anlaştım, şivesinden hallerinden nereli olduğunu hemen anladım tabii... Benim bir Kızılcahamamlı'yı veya Kamanlı birini çat diye tanımamın bir "bilgi" olarak değeri var mı peki... Evrensel olarak tek bir karşılığı yok... 

Taşıma işi bittikten sonra Yozgatlı "Abi dedi senden bir ricam olacak, şöyle siteye benim hakkımda beş yıldızlı bir yorum atsan Vallaha nası hora geçer." Yozgatlı hammalın teknolojiden nasıl faydalanacağını bilmesi hiçbirimizi şaşırtmıyor...

Globalleşmenin temelde iki sonucu var, birincisi, hemen her toplum, "gelişmelerden" haberdar oluyor, öğreniyor ve hayatına dahil ediyor. Hele teknolojiyi kullanmak söz konusu olduğunda istisnasız herkes cevval ve yüksek iştahlı... Gel gör ki, siyaseten özümsemek, farklılığı anlayarak farklı olanla kaynaşmak hususunda aynı toplumlar isteksiz ve gerginler. 

Üniversitedeyken, ders verirken, Fransız bayrağına selam duran bir Cezayirli asker fotoğrafını gösterir ve öğrencilerden yorumlamasını isterdim. Genel olarak emperyalizm, sömürgecilik, doğu-batı, ideolojinin işleyişi filan diyerek ıncık cıncık güzel güzel konuşurlardı. Sonra hınzırca şunu sorardım, "e peki bu bayrak, Türk bayrağı olsaydı ne derdiniz?"

Hiç şaşmazdı, öğrenciler soruma cevap verirken mutlaka "gurur duyardık" diye lafa girer, çok değil on dakika önce konuştukları siyasi yaveleri berhava ederlerdi. Bu tepkiye de şaşırmadık değil mi?

Galiba diyorum tarihe, ekonomiye, siyasete yön veren şey, dünyaya ve geçen zamana dahil olmakla olmamak arasında gelişen salınım ve basınçtan çıkan bir enerji ...

Perşembe, Ağustos 06, 2020

Blankets


Blankets, Craig Thompson’un (d.1975) önemli ödüller kazanmış grafik romanı. Gerçi kapakta, “illustrated novel” yazmayı tercih etmiş. Amerika için bilinen anlamda comics anlayışından farklı olduğunu gösterebilmek için sıklıkla başvurulan grafik roman nitelemesinden bile uzak durmak istemiş anlaşılan. Blankets, otobiyografik nitelikli çalışma, Eisner ve Harvey başta olmak üzere pek çok önemli ödülü hak ederek kazandığını söyleyebilirim. Hemen tüm hikâye soğuk kış günlerinde (Battaniye ismi boşuna seçilmiş değil) geçmesine rağmen çok sıcak bir dili var. Thompson, köktenci bir Hıristiyan ailede büyümüş, onun büyüme serüveni, ailesi ve kardeşiyle olan ilişkileri, din ile seküler hayatın çelişkileri, âşık olması, iyilik ve kötülükle ilgili çekincelerini anlatıyor. Çizgi romanın endüstri olduğu her ülkede yayınlandığını ve çok sevildiğini söylemek gerek. Siyah beyaz olan albüm, 600 sayfaya yakın bir kalınlıkta. İlk sayfalarla hikâyenin ikinci yarısı karşılaştırıldığında Thompson’un çizgisinin olgunlaştığı, sayfa düzenlenmesinin, görsel göndermelerinin zenginleştiği görülebiliyor. Bazen öyle bir sayfa resmediyor ki, uzun uzun seyrediyorsunuz. Amerikalılar, en iyiler listesi yapmaya pek meraklıdırlar. Blankets’i bütün zamanların en iyi 10 grafik romanından biri olarak seçmişler. Hiç de abartılı değil, bu görülüyor...

Salı, Ağustos 04, 2020

Uçamıyorum ama İyi Tekme Atarım


Amerikan çizgi romanı daha ziyade süper kahramanlarla hatırlanır. Çizgi romanın sansür dolayımıyla çocuksulaştırıldığı ya da çocuklara yönelik üretilmeye zorlandığı 1950’li yıllardan itibaren Amerikan çizgi romanının en popüler seriyalleri istisnasız süper kahramanlardır. Hemen şu ayrımı yapalım: farklı ülkelerin çizgi roman gelenekleriyle kıyaslanırsa süper kahramanlar epeyce yereldir-Amerikalıdır. Kahramanın kendisi düşünülürse, örneğin Avrupa çizgi romanına göre gerçeklik başka bir estetikle kurulur, olağanüstülük düzeyi fazlasıyla belirginleştirilmiştir. O sebeple Amerikan süper kahramanları yakın dönemlere kadar farklı ülke pazarlarında –abartılı veya naif bulunduğundan olmalı- büyük bir satış başarısı kazanabilmiş değildir. Yakın zamana kadar diyorum, şirket evlilikleriyle oyuncak pazarı, çizgi roman şirketleri ve Hollywood öylesine içiçe geçtiler ki, bu tablo ister istemez başkalaştı. Filmler, oyuncaklar ve dergilerle, süper kahramanlar daha fazla görünmeye, çizgi roman denilince ilk akla gelenler olmaya başladılar.

Her kahraman biraz süper değil midir diyenler olabilir. Kostümlü, pelerinli, maskeli sahiden insanüstü özelliklerle donatılmış kahramanlardan, Stan Lee amcanın kurduğu, onunla özdeşleşmiş bir hayali evrenden söz ediyorum. Yoksa hemen tüm kahramanlar az ya da çok benzer bir formüle dayanır: hepsinin kayıp bir ailesi vardır, tek başlarına kalmışlardır ve yalnızlıkları, kötülere karşı mücadele etmelerinin asıl motivasyonunu oluşturur. Kendilerine özgü bir adalet anlayışları olur, bu anlayış mevcut kanunlarla mutlaka çelişir. Devletin ve kanunların suçlu bulduğu birinin masum olduğuna inanarak savaşa girerler örneğin.  Tersi de olabilir, yasaların yetersiz kaldığı ve iyilerin-iyiliğin aleyhine işlediği durumlarda devlet lehine çalışırlar. Kahramanlar temelde düzenin koruyucularıdır. Süper kahramanlar bu bakımdan farklı değiller, onları ayıran en önemli özellik, doğa dışı, insanüstü güçleri ve buna rağmen insan kalan yanlarıdır: aşık olmaları, ağlamalarıdır. Süpermen için model olan Komedyen Harold Lloyd ile jön prömiye Douglas Fairbanks ikiliği bu bakımdan ilham vericidir: kahramanlar büyük güçlerine rağmen son derece olağan ilişkiler ağının içindedirler. Gündelik hayatlarında komik ve sakil olabilirler. Moda ifadelerle söylersek ezik, looser ve geek görünebilirler. Geceleriyse iş değişir, ikinci insanüstü kimlikleri öne çıkar ve asıllarına dönerek başkalaşırlar. Kostümleri vardır, kimileri pelerinlidir. Gizli kimliklerinin bedelini olağan hayatlarının içinde öderler. Amerikan popüler kültürü, süper kahraman aurası ve esprisine aşinadır. Çoğu Amerikalı okumasa bile bu kahramanları seyretmiş, medyadan kimin kim olduğunu öğrenmiştir. Batman bir milli kahramandır mesela, yan tiplemeleri, esprileri ve hayat hikâyeleri handiyse ezberden bilinir.

Mark Millar-John Romita Jr ikilisinin Kick-Ass dizisi, sarkastik bir süper kahraman hikâyesi anlatıyor. Çizgi roman okuyarak büyüyen ergenlerden biri olan Dave, süper kahraman olmaya karar veriyor, kendisine kıyafet uydurup geceleri sokağa çıkıyor. Hasbelkader, caddedeki serserilerle yaptığı kavgada başarılı oluyor. Birileri bu kavgayı kaydediyor ve kendine Kickass ismini seçen Dave bir internet fenomenine dönüşüyor. Asıl önemlisi, Dave eylemleriyle benzerlerine cesaret vererek medyatik bir moda yaratıyor. Geceleri kanun koyucu gibi dolaşan kostümlü insanların varlığı böylelikle normalleşiyor. Türün meraklıları, yakın dönemde benzer hikâyeler anlatan çok sayıda film izlediler. Çoğu komediye yakın anlatılardı, eh bu da kaçınılmaz, çünkü bu filmlerin en çok benzedikleri ergen anlatıları, bazen çocuk bazen yetişkin olan, cinselliğin ve naifliğin kıyısında dolaşan bir dünyadan konuşurlar. Kızlar, erkekler, ilk cinsel deneyimler, büyüme ve çocuk görünmeme telaşı kendini dolu dolu hissettirir. Ve o filmlerdeki erkek çocuklar, kızlar dışında sadece çizgi romanlardan ve yiyeceklerden söz ederler. Özetle, Kick-Ass  gibi süper kahraman aurasından beslenen anlatılar, nerd mizahı, argo, cinsellik ve liseli muhabbetlerine eşlik eden bir çizgi roman geyiğinden çıktılar.

Kick-Ass’in senaristi Mark Millar, mevcut birikimi, çizgi roman nostaljisini veya o eski şaşalı kahramanlar tekerlemesini-tıkanmasını iyi gözlemlemiş. Güzel bir mesafe kurmuş. Mesafe dediğim, ‘hayat, Stan Lee çizgi romanlarındaki gibi değil’ gerçekçiliği. Hem onu kullanacak hem de o estetiği yeniden kuracaksınız. Kişisel olarak en çok ilgimi çeken şey de bu zaten, filmlere ve benzer nitelikte hikâyelere konu alan geeker mizahı. Süper kahraman olmaya kalkışanlar komik olduklarının farkındalar, kostümleri giydiklerinde kendileriyle alay ediyorlar. Gerçek hayatta Woody Allen gibiler, kostümlerle Tom Cruise olmayacaklarını biliyorlar ama başardıkça role kendilerini kaptırıyorlar. Hikâyelere hakim olan sarkastizm öylesine güçlü ki anlatılan şiddet bile komik duruyor. Romita’nın sevimli çizgileri o kadar denk düşüyor ki anlatıya, iyicilliği belirginleştiren ve kahraman narsizmini ters yüz eden bir tat katmış. Memleket okuru Bülent Arabacıoğlu’nun En Kahraman Rıdvan çizgi romanını hatırlayacaktır. Orada da bütün hayatını çizgi romanlara göre belirleyen, iyilik yapmak, kötülere karşı savaşmak isteyen saf ve bakir Rıdvan vardır. Reel hayatın içinde sürekli duvara toslamakta, uyum sağlayamamakta, saflıkla iyimserlik arası bir hissiyatla ne kadar aptal durumuna düştüğünü dahi farketmemektedir. Kick-Ass, gerçekçilik vehmini En Kahraman Rıdvan’dakine benzetilebilecek biçimde kurmuyor, bu mizahın farkında olan bir düzlemde istifliyor hikâyesini. Mad dergisinden bildiğimiz gaz çıkaran, göbekli ve cinsellik düşkünü bir süper kahraman parodisi yapmıyor, ama o esprilerden haberdar olduğunu da hissettiriyor bize. Tek kelimeyle başarılı… Bu başarı sebebiyle filme uyarlandı, başlayıp biten bir grafik romanken devamı yazıldı. İkinci seri de sinemaya uyarlandı. Üçüncü seri devam ediyor, filmi de olacak kuşkusuz. Millar, ikinci kitapla birlikte, nihilist Hitgirl ile olgunlaşırken savrulan Kick-Ass Dave’in aşk-meşk ilişkilerine, romantizmine girmiş. Çocuksu melodramı, Romita’nın naif karakterleştirmesi güzel sürüklüyor. Sevecen, bir fan ölçüsünde tutkulu ve sevdiğine yakından bakan yenilikçi bir anlatı Kick-ass…

 Radikal Kitap, 1.11.2013

Pazar, Ağustos 02, 2020

Will Eisner

Gerçekten [E]fsaneydi, sayfayı kullanımı, karelemesi, yapıbozumu daima cinlikler içeriyordu. Doğaldır ki yaptıkları yaygınlaştı, çok kullanıldı, taklit edildi. Çizgi roman tarihi hakkında, koşullar ve ortam hakkında ufuk açıcı çalışmaları oldu. Hepsi yıllarca referans olarak kullanılacak. Çok daha önemlisi dışarıya -değişimlere- açık olmasıydı, Avrupa'da en fazla tanınan Amerikalılardan biridir (ve bu bir kaç işlik saman alevi bir tanınırlık değildir)... Amerika'da mainstream çizgi roman tekellerine karşı yenilikçi(çizgi romanı başka yerlere taşımak isteyen) akımların sembol isimlerinden oldu. Ömrünün son yıllarını hakkettiği biçimde saygı görerek geçirdi. Bence çizgi roman tarihinin en zekice tasarlanmış, estetik ve insana haz veren 10 sayfasının içinde mutlaka ama mutlaka en az iki tane Eisner sayfası vardır… [Ölümünün ardından yazılmıştı]

Cumartesi, Ağustos 01, 2020

Seyrüsefer Defteri 120



Evge (2019) bir tık net ve sert olmalıymış, yarım kalmış (31 Temmuz).++ Om det Oandliga  (2019) kısa kısa "enfes", alışılmadık, şaşırtıcı ve ilham verici "espriler" (30 Temmuz). ++   Entanglement (2017) iyimser bir aşk ve toparlanma hikayesi (29 Temmuz).++ Judy (2019) BBC işi Londra hikayesi olmuş, yine bir “star” hikayesi, güzel bir savrulma sahnesi (28 Temmuz).++ Perry Mason Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (27 Temmuz). ++ The Loudest Voice Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (26 Temmuz).++ Penny Dreadful City of Angels Sea1 Ep. 5 ve 6'yı seyrettim (25 Temmuz).++ Cold Blood Legacy (2019) klişeyi biliyor ama arkaplan entrikası derinleşmiyor (24 Temmuz).++ La Gomera (2019) mafya hikayesi, İngilizcede Islıkçılar diye geçiyor, naif de duruyor filan, entrikayı büyütmek için fb'ye, ileri geriye dayanmışlar (23 Temmuz).++ Chuka (1967) ayın westerni, teatral ve tv filmi havasında, türün delisine... (22 Temmuz).++ Penny Dreadful City of Angels Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (21 Temmuz).++ The Loudest Voice Sea Ep.1 ve 2'yi seyrettim (20 Temmuz). ++ Sadist Erotica (1969) Jesus F. işi, dönemin bdsm çağrışımlı kasvetine örnek, hikayeden çok pozlar ilgi çekici (19 Temmuz).++ Hidden Life (2019) fotoğraf olarak çok güzel sahneleri var, tahkiyeyi kurma biçimi belgeselvari (18 Temmuz).++ The Art of Self Defense (2019) ironisi var, öyküsü nereye gideceğini çok belli ediyor, genel seyrin dışında bir film (17 Temmuz).++ The Silencing (2020) bir malzeme varmış, başka bir derinlik katılabilirmiş, bir iki sürprizle ortalamada kalmışlar (16 Temmuz).++ Flash Gordon (1980) ayın nostaljisi, Milliyet Çocuk kıpırdanması ve "tatlı" Ornella (15 Temmuz).++ Penny Dreadful Ciy of Angels Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (14 Temmuz).++ Perry Mason Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (13 Temmuz).++ Il trono di fuoco (1970) J.Franco frapanlığı, ayın traşı kontenjanından (12 Temmuz).++ Milf (2018) "raunçi" olunca genç işi sanıyorsun, ıhh olamıyorlar, başroller şapşal bile görünemiyor (11 Temmuz).++ Greyhound (2020) tempolu ve kısacık, iyi bir savaş hikayesi, duygu faslı başka türlü kurulabilirmiş, çok boş çünkü (1o Temmuz). ++ The Outsider Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (9 Temmuz).++ Loro (2018) seyrettiriyor, Sorrentino'nun grotesk sahneler kurabilme iştahı ve "şehveti" kullanma biçimi "daima" ilginç, (8 Temmuz).++ El Cuerpo (2012) şaşırtma arzusu hikayenin önüne geçmiş, diğer yandan çok da belli ediyor finalini, "thriller" sevenlere (7 Temmuz).++ Nöbet günleri ve Babam'a veda (29 Haziran-6 Temmuz).++ 



Related Posts with Thumbnails