Pazartesi, Ağustos 17, 2009

Cuma, Ağustos 14, 2009

Beyazcamın Hainleri


MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, varoşlarda geçim sıkıntısı çeken insanların Televole seyrederek komünist olabileceklerini söyledi. Gelir dağılımındaki eşitsizliklerin mi, yoksa “servet düşmanlığı”nın körükleniyor olduğunun mu altını çizmişti, aslında çok belirgin değil. Ancak Atasagun’a bunu söyletenin, “sorumlu medya” çağrıları ve “medyaya çeki-düzen verme” çabalarıyla birarada düşünülebilecek resmî bir endişe olduğu anlaşılıyor. Epey bir zamandır devlet nezdinde bu minvalde gelişmeler yaşanıyor. Sağlık Bakanlığı Bilimsel Kurulu, medyanın çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri hususunda görüşler yayımlıyor. Bu da RTÜK kararlarında bağlayıcı oluyor. Devlet sanatçılarının mafya mensubu rollerini oynamaması gerektiği söyleniyor, prime time’ın yerli kahramanlarının silah taşımaması yönünde uyarılar yapılıyor.

Olayın ahlâkî boyutuyla ilgili tartışmaları bir yana bırakarak, iletişim araştırmalarına bakarsak, ağırlıklı bir bölümünün medyanın izleyici üzerindeki etkilerini araştırdığını görürüz. Temel soru(n) şudur: izleyici, medyaya bağımlı mıdır? Bir başka deyişle, tembel, edilgen izleyiciler olarak onun mesajlarına maruz mu kalmaktadırlar? Medya tarafından gönderilen mesajlar bütün izleyiciler tarafından aynı biçimde mi anlaşılmaktadır? Uzun bir dönem tüm dünyada bunun cevabının “evet” olduğuna inanılmıştır. İzleyiciler medya mesajlarına benzer tepki verdikleri gibi, tutum ve davranışlarındaki olası değişmelerin de benzer olduğu düşünülmüş, bununla ilgili sayısız akademik ve ticari araştırma yapılmıştır.

Bizde de yok değildir bu düşünceler. Kırklı yıllarda filmlerin çocuklar ve gençleri “zehirlememesi” için mücadeleler veren Osman Şevki Uludağ’a, dönemin ünlü tıp otoritesi Mazhar Osman’ın yazdığı mektup bunun önemli bir kanıtı sayılabilir: “Anti-sosyal bir takım adamlar var ki, cemiyetin huzuru onları tazip eder ve cemiyete iblis ruhunu aşılamak isterler... Sinemadan iyi şırınga aleti olur mu?” Oysa, sonraları medyanın bu denli etkili olmadığı, aynı iletilere tabi olsalar da insanların, farklılıkları sebebiyle algılamalarında farklılıklar olabileceği söylenmiş, farklı referans grupları, cemaatler, komiteler, çıkar grupları, özel birliktelikler, birlikler olduğu da hesaplanmıştır. Ellili yıllarda, Menderes’in bir seçim zaferi sonrası, radyoda propaganda imkânı tanıdığı CHP’ye yönelik sözleri de bunu anlatır: “Kullandırtmadınız ne oldu, kullandınız ne oldu?”.

Medya iletileri karşısında bireyler çoğunlukla tek başlarına değil, farklı kimlik ve aidiyetlerle durmaktadırlar. Gündelik yaşamla ilgili sorunlarda medya etkileri sınırlıdır; medya, uzun vadede ve daha genelleyici bir tutum belirlemekte maharetli olsa da, özel olaylar ve tekil durumlarda yerel aidiyetler, gruplar arası ilişkiler belirgin olarak öne çıkmaktadır. Kaldı ki, medya mesajlarının aynı biçimde ve eşgüdümlü olarak anlaşıldığını düşünmek yanlıştır. Yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, kızılderililer, western filmlerinin ilk yarısını seyredip televizyonu kapatmaktadırlar. İdeolojisi gereği muhafazakâr ve bağnaz olduğu düşünülen bir anlatının, başka bir zaman ve yerde radikal bir gündemi – veya onun bir uzantısını – oluşturmayacağını kimse garanti edemez. Kapatma cezası aldığı için yayından kaldırılan Pokemon kahramanları, bunca debdebeyi unutarak düşünecek olursak, orta sınıftan bir çocuk için can sıkıntısını giderme işlevini taşıyor olabilir, ama kenar mahallede yaşayan bir başka çocuk için gizli, belki muhalif anlamlara sahip bir tahayyülün aracına dönüşebilir.

Çocukların ve gençlerin ruh sağlığını bozduğu gerekçesiyle engellenmeye çalışılan sayısız düşman olmuştur. Kırklı yıllarda Bobstil ve Miki Fare; Ellilerde Pekos Bill, Tommiks ve Mayk Hammer; Altmışlarda Yeşilçam; Yetmişlerde Gırgır tiplemeleri ve porno filmler; Seksenlerde arabesk ve Doksanlarda özel tv yayıncılığı, düzenleme ve disipline sokma arzusunun resmî hedefleri oldular. Her rejim, kendi düzeninin kalıcılığı uğruna çarpışmak için tehdit, tehlike ve düşmana ihtiyaç duyar. Çoğunlukla muhafazakârlıkla açıklanabilecek endişe dolu “hastalık uyarıları” yapılır. Katılmamakla birlikte, medyaya yönelik tek boyutlu resmî yaklaşımları anlayabiliriz. Asıl vurgulanması gereken ise, suçlamaların ve bundan temellenen yasakçı düzenlemelerin eşitlik ilkesine uymadan, medyanın dilini yeniden üretircesine popüler olana yönelik olmasıdır. Maksat üzüm yemek değil, bilim, ahlâk ya da pedagoji adına “iktidar”ı her biçimde hissettirmek.

Kuzu,derede su içerken Kurt yanına gelmiş, “suyumu kirletiyorsun” demiş. Kuzu, “Ama efendim su sizin taraftan akıyor” diye karşılık vermiş. Kurt bunun üzerine iyice hırlamış, “Bulandırıyorsun işte, ayrıca sen bana küfretmişsin geçen yıl”. Kuzu şaşırmış, “Nasıl olur, ben geçen yıl dünyada yoktum ki”. “Sen değilsen kardeşindir, ukala...” demiş Kurt hiddetle. Kuzu, “Kardeşim yok ki küfretsin” diye kekelerken Kurt, “Seninkilerden biridir öyleyse” diye diretmiş. “İşiniz gücünüz beni çekiştirmek; çobanlarınız köpeklerinizle birleşip anlattılar bana. Haddinizi bildirmeli biri” demiş ve zavallı kuzuyu tuttuğu gibi ormana sürüklemiş... Öykü, La Fontaine’den, meraklısına...

[En az on yıl önce yazdığım bir yazı...chivi.com a yazmıştım. O günün aktüel tartışmaları hakkında... Eskiye rağbet olsa...değil mi ama?]

Perşembe, Ağustos 13, 2009

Gönül Kimi Severse Güzel Odur!

Nasıl taraftar olunur sorusunun cevabı açık değildir. Gönül kimi severse güzel odur derler ya, nasıl sevdiğimizi o anı yaşarken çözemeyiz, derinlerden gelir cevabı; çoğunlukla akıl baliğ olduktan sonra yapılan bir tercih değildir bu. Beşiktaşlı olmamın gerisinde, Yetmişli yıllarda takımın sürekli yenilmesi, alay konusu olması ve yaşadığı maddi krizi aşabilmesi için para toplanması yatıyor. Çocuk yaşta “arabacı” olarak gırgıra alınmam, tam olarak anlamadığım müstehzi ifadelere muhatap olmam sanıyorum bu tercihimi güçlendirerek inada bindirdi. Kenar mahallelerde yoksunluklar içinde büyümem, hep çalışmak zorunda kalmam sanırım solculuğumu da bulaştırdı Beşiktaş’a. Proleter takımı olarak tanımlanması nasıl da cuk oturmuştu gönlümden geçene. Ne saray oğlanı ne de burjuva çocuğuydu benim takımım. “Sabırlı, özverili, yenilmekten kendine pay çıkaran” bir taraftarlıktı benimkisi.

Büyüdüğüm zaman anladım ki takımlarla ilgili bu sosyolojik iddialar çok da doğru değildi. Birileri işi saray arabalarına / asalete diğeri dolmuşçulara / halka getiriyordu. Bir sürü “Ülkücü” ve “Devrimci” tanıdım Beşiktaşlı olan. Herkes kendi durduğu yerden taraftarlığını tanımlıyordu. Ama solcular arasında ortak bir şey keşfetmiştim; bir düşman! Bu düşmana duyulan husumet pek tartışılmadan kabul görüyordu. Zengin, başarılı, tahammülsüz, şöhretli Fenerbahçe sağla özdeşletirilmişti.12 Eylül’de buna Kenan Evren kararıyla 1.Lige çıkarılan Ankaragücü eklendi. İkinci ligdeyken gerçekten büyük başarıyla kupa şampiyonu olan takım, haksız bir kararla birinci lige çıkartılmıştı. Paşa’nın Fenerbahçeli oluşu bunu pekiştirmiyor değildi. Ne de olsa Ankaragücü formasının rengi sarı-lacivertti. Halen, oynadığı futbolla ilişkilendirilerek değerlendirilmez Ankaragücü takımı. Futbolsever Sol entelijensiyanın Fenerbahçe ve Ankaragücü düşmanlığını rasyonelleştirme çabalarını ve bu husumetin yıllardır sürdürülüyor olmasını anlayamam. Bir insanın hem solcu hem de Fenerbahçeli olması, onun solculuğundan şüphe duyulmasına neden oluyorsa bunun adı saçmalıktır. Bir takımın taraftarı olmanın nedenleri tek biçimli değildir ki! Bir futbolcuyu, bir kaleciyi ya da bir maçı severek o takıma kapılabilirsiniz. Ya da öyle garip bir seyircisi vardır ki “darmadağın olursunuz”. Maça birlikte gidilen bir “abi”yi ya da “baba”yı hiç saymıyorum. Maç sonrası ağlayan bir oyuncu, “para herşey değildir” diyen bir kaleci, son dakikada atılmış bir golün neşesi, titreyerek oynayan genç bir oyuncu, büyük bir yenilgi, karizmatik bir hoca, deli dolu bir stoper, yorulmak bilmez bir “hamal”, haksız bir hakem kararı gönül kubbenizi titretebilir. Ve tüm bunların hiçbirinin rasyonel yanı yoktur. Ankaragücü seyircisini hiç sevmemiş, Fenerbahçe’den nefret etmiş ve arada az buçuk da top “depmiş” bir gençlik yaşadım. Beşiktaşlı olmayı solculukla özdeşleştirdim. İlkgençlik çağlarımın inatçı bir inancıyla vehme kapıldığımı da çok geç farkettim.

Sol futbol entelijensiya kaç zamandır dört büyükleri –daha çok İstanbul’u- kastederek “futbol oligarşisi terimini kullanır oldu. Oligarşi, kendi kurallarını kendi koyan bir avuç kişinin hakimiyetine dayalı yönetim biçimi olarak geçer terminolojide. Futbol muhabbetlerinin diliyle söylersek saha dışı/masa başı kararlarından hakemlerin eyyamcılığına kadar her şeyin bu azınlığın istediği biçimde geliştiğini mimler. Ve bu anlamda doğru bir tespittir, futbol adına sahaya bakılabiliyorsa eğer “kirlenmenin” baş sorumlusu onlardır; zengine, kayırılana, doymazlığa bir öfke duyuluyorsa en önce onlara gıcık olunmalıdır. Bu tespiti yapabilmek taraftarlık ile futbol seyirciliği arasında bir mesafe koyabilmeyi getirir: bu takımlardan herhangi birinin taraftarına, olumsuz özelliklerine rağmen “onu” sevmeyi, kendisine ve takımına eleştirel bakabilmeyi “öğretir” ya da ondan kopmayı kolaylaştırır, çünkü oligarşilere karşı olmak solculuğun insiyakıdır. Hep söylenir ama taraftarlıktan futbol seyirciliğine “kadrolu” geçmek ise –takım tutmamak anlamında- çok mümkün değildir. Bu tür iddialar olabilir, tipik “akademisyen” tavrıdır ki iyi niyetle istisnadır diyelim. Şu da belirtilmeli bir takımın taraftarı olmak zamanla ve kaçınılmaz olarak futbol seyirciliğini getirir. Onbirateş-Gölbaşı veya Antep-Adana maçından da keyif almayı sağlar. 6 Numaranın adını öğrenirsiniz, solak liberonun kontrollü oyunundan hoşlanırsınız. Hakemin oyunu kesmesine kızıp kaçan gollere verilen emek adına hayıflanırsınız. Bunlar kaçınılmazdır.

“Futbol hayat gibidir”, kapitalizmin avucundadır, eşitsizliklerden ve kirlenmeden bağımsız kalabilmiş bir alan değildir. Bu sebeple oligarşi tanımlamasına mesafeli durulması gerekiyor. Çünkü “taraftar” bir biçimde kullanılmaktadır ki, dramatize biçimi ve romantik söylemi itibarıyla duygusal bir ağırlığı vardır. İyi-kötü, azınlık-çoğunluk, zengin-fakir, haklı-haksız gibi bir ayrıma dönüştüğü için Beşiktaş’ın proleter takımı, Ankaragücü’nün faşist sayılması veya solcu olanın Fenerbahçeli olamayacağı gibi bir mantığa sahiptir. Solculukla ilişkisi yalnızca öznel olarak kurulabilir. Dost ahbap atışmasına mevzu edilecek küçük bir çekişme olabilir ancak. Temelindeki karşıtlık, “haklıdan, mazlumdan, iyiden, fakirden ya da halktan” yana taraftarlık futbolun doğası gereği olağandır. Hatta “Anadolu takımları” deyişiyle paraleldir. Şehir ve bölgecilik şovenizmi yapılması, milliyetçi hezeyanlarla sarmalanması oligarşi vurgusunun benzer bir “gıcık olma” paydasından çıktığı gerçeğini değiştirmez.

Bir de şöyle düşünelim: memleketin üç büyükler etrafında dönen garip bir futbol dünyası var. Bütün bir yıl boyunca üç büyüklerle oynanacak maçları bekleyen futbolcular, hocalar, Fenerli Cimbomlu maçları konuşan taraftarlar var. Hiç abarttığımı sanmıyorum bir koca “lig” var... Çoğu kulüp yöneticisi ve hocası üç büyüklerin kongre üyesi. İstanbul’a satılan oyuncuların gururu tribünlerde... İstanbul’a dönmek isteyen “ıskartalar” ile üç büyüklerde oynamak isteyen genç oyuncuların maç sonrası konuşmalarına dikkat ediyor muyuz? Özürler, hassas vurgular...

Oligarşi dışındaki takımlara, özellikle şehir şovenizminden uzak kulüp takımlarına duyulan sempatiyi ve taraftarlığı anlarım, ama onların “sol” değerlerle tanımlanmasına katılamam. Çünkü bu takımlar aynı kirlenmenin parçasıdırlar, aynı eşitsizliği kendilerinden daha küçük takımlara karşı yeniden üretirler. Kaldı ki galibiyetlerini oligarşiye karşı kazanılmış zafer, mağlubiyetleri solun ve azınlıkta olmanın çerçevesinde anlamlandırarak kendini “kaybedenler kulübünden” saymak ne kadar doğrudur? Bu romantizmdir ve taraftarlığa “şık” oturur, ama unutulmamalıdır ki romantizmin siyasi içeriği yoktur, Marksizm söylüyor bunu.

Derler ki “en iyi maç kazanılmış maç değildir” bu taraftarlığı aşan, içinde keyif ve sevgi taşıyan dervişane bir laftır. O yüzden olacak 92’de Danimarka’nın Avrupa Şampiyonu olması değil de, 74 ve 78’de finalde kaybetmiş Hollanda hatırlanır. Futbol oynamaktan keyif alan, futbol oynayan takımları özlüyorum. Yalnızca İstanbul takımlarıyla oynarken “koşan” takımları nasıl sevebilirim ki! İnançsız, ruhsuz, işine ve kendine saygı duymayan bir takımdır bu. Galip gelen ve iyi oynayan bir takım, her zaman galip gelebilir ve iyi oynayabilir demektir. Buna inanmayan ve bunu göremeyen bir takıma nasıl kapılabilirim... Walter Benjamin, “umut bize yalnızca umutsuzlardan ötürü verilmiştir” diye yazar... Ben bekliyorum, formamı çıkartmaya hazırım...

Çarşamba, Ağustos 12, 2009

Memleket Çizgi Romanı Hakkında Birkaç Tespit


Çizgi romanın dünyadaki gelişimi, Amerikanlaşmanın bir parçası/sonucudur. Genellikle Avrupa’da doğduğu kabul edilen bu anlatım türü, Amerika’da yaygınlık kazanmış, yirminci yüzyılın ilk yarısında bir endüstriye dönüşmüştür. Türün yaygınlık kazanmasının ekonomik nedenleri yazılı basındaki rekabete bağlanabilir. Gazetelerini geniş kitlelere satabilmek adına, az yazılı, bol resimli, kolay anlaşılabilir bir anlatım olan çizgi roman kullanılmış; karikatür ve illüstrasyon ile roman ve tefrika geleneği çizgi romanda harmanlanarak sunulmuştur. Çizgiyle hikayeleştirmeyi ilk çağlara kadar götürmek mümkün olsa da çizgi roman, yazılı basının ekonomik talepleriyle evrilmiş bir yirminci yüzyıl anlatısıdır. Çok satışlı gazetelerin oluşumunda, çizgi romanların kazandıkları popülerliğin önemli bir payı vardır.

Amerikan çizgi roman endüstrisinin dışarıya açılım süreci, hemen her ülkeyi olduğu gibi, Türkiye’yi de etkilemiştir. Türkçe’de yayınlanan ilk çizgi roman örneklerinin bütünüyle Amerikan kaynaklı olması tesadüfi değildir. Otuzlu yıllarda foto-realistik çizgilerle hazırlanmış serüven bantlarının çocuk dergilerinde yaygınlık kazanması, türün “comics” olan özgün isminden farklı biçimde tanımlanmasını da etkilemiştir. Mizahi bantlara göre ciddi bir anlatıma sahip olan, gazetelerdeki tefrikalara, sinemalardaki seriyallere yakın ve bütünüyle serüven edebiyatının içinde yer alan bu bantlara “sinema-romanı” veya “resimle roman” denmiştir. Başlıbaşına ilginçlik taşıyan bu roman (sıfat) tamlaması, anlatıların daha çok çocuk dergilerinde yer almasıyla ilişkili olarak seçilmiş olabilir. Çocukların iyi-kötü mücadelesine dayanan ölüm ve öldürmenin yer aldığı aksiyon ağırlıklı öykülerden olumsuz etkilenebileceği düşünülerek, adlandırmada edebiyata yakın bir tercih yapılmıştır. Tercih sahiplerine bakılırsa, anlatılan sinemaya da benzese, resimle de anlatılsa, bir “roman”dır. Çocuk dergilerinde yaygınlık kazanan bu adlandırma, sonraki yıllarda resimli roman ve – yetmişlerden sonra – çizgi roman olarak süregelecektir.

Çizgi romanın Türkiye’de popülerleşmesi Amerikanvari bir gazete olarak çıkan, dönemin çok-satar yayınlarıyla kıyaslandığında, görselliğe özel bir önem veren Hürriyet’le olur. Kırklı yılların matbaa teknikleri fotoğraf kullanımını verimsiz kıldığından, gazete ressamları basının görsel vitrinini oluşturmaktadırlar. Hürriyet, Sedat Simavi’nin magazin yayıncılığı tecrübesinin, yeni matbaasının ve farklı çizerleri dolgun ücretlerle çalıştırma politikasının sonucu olarak yüksek bir satış yakalar. Kırklı yıllarda Türkiye Yayınevinin çeşitli dergileriyle daha küçük bir çerçevede uyguladığı yayıncılığı kitleselleştirmiştir. Simavi, Amerikan gazetelerine benzer biçimde, Hürriyet’te günlük çizgi-bantlara yer verdiği gibi, dönemin en ünlü çizerlerinin hazırladığı çizgi romanlardan oluşan renkli pazar ilaveleri vermeye başlamıştır. Tıpkı Amerika’da olduğu gibi, bizde de, tüm gazeteler birbiri peşi sıra benzer uygulamalara girişirler. Çizerlerin yüksek ücretlerle bir gazeteden diğerine transfer olduğu, tüm dünyada beğeni kazanmış çizgi romanların Türkiye’de yayımlandığı zengin/verimli bir dönem başlamıştır. 1950-70 yılları, gazetelerdeki çizgi romanların altın çağı olarak tanımlanabilir. Türkiye’de çizgi roman denilince akla gelen yerli çizgi romanların neredeyse tamamı bu dönemin gazetelerinde yayımlanmıştır. Abdülcanbaz (1955) Milliyet’te; Karaoğlan (1962) Akşam’da; Malkoçoğlu (1964) Cumhuriyet’te; Tarkan (1967) Hürriyet’te başlamıştır örneğin. Yine yerli çizgi roman dergilerinin önemli bir çoğunluğu önce gazetelerde yayınlanmış, sonra dergiye dönüştürülmüş ürünlerdir. En azından çoğunun ilk sayısı gazeteler tarafından ücretsiz ilave olarak verilmiştir.

Yerli çizgi romanın gazetelerle ilişkisinin birkaç sonucu olduğu söylenebilir. Örneğin, gazete okurunu muhatap almak, “büyükler için” düşünülmüş öykülerin üretilmesine neden olmuştur. Türkiye’de çocuklar için hazırlanmış çizgi roman yok denecek kadar azdır. “Büyükler için” ibaresi, erotizmle eşleştirilmiş maşist özellikler taşıyan anlatım biçimleri bir modaya dönüşmüştür. Kadın kahramanların yokluğu, aynı maşizmin bir sonucudur. Gazetelerin güncel politikaya olan bağlılıklarının öyküleri etkilediği de ileri sürülebilir. Milliyetçi temaların ağırlıklı olduğu çizgi romanlar, altmışlı yılların sonundan itibaren sol argümanlarla biçimsel değişiklikler yaşarlar. Karaoğlan, Abdülcanbaz ve bir çizgi roman dergisi sayılabilecek Gırgır, farklı düzeylerde milliyetçi-sol referanslara yönelirler. Bir başka sonuç nitelikle ilgilidir: gazetelerde yayınlanmak bir sonraki günü merak ettirecek tefrika mantığında sayfa yapmayı gerektirmektedir. Bu, öykülerin “dergi” olarak yayınında bir nitelik sorunu yaratmaktadır.

Gazetelerde kısılıp kalan ve anlatım özelliklerini yenileyemeyen yerli çizgi romanın çıkışını Gırgır sağlar. İlginçtir, Gırgır da bir gazete köşesinde başlamış, dergiye dönüşmüştür. Gırgır’ın yüksek satış başarısı birçok yeni ismi maddi ve manevi anlamda çizgi romana ve çizerlik mesleğine çekmiştir. Derginin ekonomik anlamda parçalanması dahi bu çizer bereketini azaltmamıştır. 1970-1990 arasını yerli çizgi romanın Gırgır dönemi olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır. Sonraki dönem yazılı basında toplam satışların düştüğü, çok kanallı televizyon ve internet gibi araçların çoğaldığı bir zaman dilimine denk düşecektir.

Aynı dönemde çizgi romanın sanat olduğuna ilişkin yazı ve incelemelerin yayınlanması ise ironiktir. Çünkü, bir on yıl öncesine kıyasla, çizgi roman satışları kırk misli kadar azalmıştır. Güçlü ve yaygın olduğu dönemde saygın bulunmayan çizgi romana iade-i itibar etmek, değişen zamanın süratini yakalayamayan toplumun geçmişe özleminden kaynaklanmaktadır önemli ölçüde.

Bugün, eskiye göre daha mütevazi, gene de oldukça yüksek sayılabilecek satışlı birkaç dergide ve yine istisnai birkaç gazetede yaşıyor yerli çizgi roman. Karamsar olmak için çok sebep olmakla birlikte, bizi iyimser kılan, farklı biçem ve anlatım özellikleri taşıyan zengin sayılabilecek bir çizer çeşitliliğinin varlığı.

Milliyet Sanat, Temmuz 2004

Memleket Tarihini Çizgi Roman Üzerinden Anlamak


-->Doğan Hızlan, 19 Temmuz 2002 tarihli bir yazısında Le Figaro gazetesinin eleştirmenlerinin ateş püskürdüğünü anlatıyordu. Eleştirmenler, Marcel Proust'un ünlü eseri Kayıp Zamanın İzinde’sinin Fransız illüstratör Stephane Heuet tarafından çizgi roman haline getirilmesine kızmışlardı. Heuet’nin albümü 50 binin üzerinde satmıştı. Edebiyat eleştirmenlerinin başlığı şöyleydi: ‘Marcel katledildi!’ Hızlan bir edebiyat eserinin çizgi romana aktarıldığında kalitesinin düştüğü yönündeki bu tür iddiaları anlamadığını ifade ettiği yazısında şöyle diyordu: “Bizdeki çizgi roman meraklılarının, sanat tarihini, müzik tarihini, edebiyat tarihini bir çizgi romandan okuyacaklarına eminim. Hatta edebiyat tarihine girmese bile -edebiyatçılar küçümseyebilir- Levent Cantek'in kitaplarına girer.” Evet, Levent Cantek’in kitaplarına girer.
Levent Cantek, 1996 yılında Türkiye’de Çizgi Roman adlı kitabı yayımlandığında kültür araştırmaları alanında büyük bir boşluğun olduğunu göstermişti. Kitabın önsözünde kültür tarihimizin belgeleri arasında olması gereken çizgi romanların kütüphanelerde kayıtlarının tutulmadığını, bu kitapların kitap saklanma koşullarının olmadığı izbe odalarda terk edildiğini, araştırmasını yaparken bu kitap yığınında ‘eşelenmek’ zorunda kaldığını yazıyordu. Çizgi roman konusunda durum içler acısıydı. Daha da vahimi bu ilgisizlik çizgi romanlarla sınırlı değil. Her alanda bir zamanlar popüler olmuş her şeye duyulan gizli hınç, tarihi kayıtların silinmesine, eksik bırakılmasına neden oluyor. Kültür araştırması yapan araştırmacılar ve akademisyenler, yok olmaya bırakılmış nesneler arasında yollarını bulmaya çalışıyorlar.
Levent Cantek son kitabı "Erotik ve Milliyetçi Bir İkon: Karaoğlan" kitabında çizgi romandan yola çıkarak bir tarih çalışması ortaya koyuyor. Cantek önsözünde şöyle diyor: “Bir dönemi ve o dönemin insanlarını anlamının yollarından biri, kitlesel tercihlerin, popüler olanların ‘deşifre edilmesinden’ geçiyor bana göre.” Karaoğlan kitabını Oğlak Yayıncılık’tan Raşit Çavaş’ın teklifi üzerine gerçekleşmiş. Cantek bu teklifi kabul etmesinin nedenini şöyle açıklıyor: “Karaoğlan’ı yazmak isteyişimin asıl nedeni, memleket tarihini anla(mlandır)ma gayretimin bir parçası olması. Onu çizgi roman olduğu için değil, altmışlı yılların önemli bir fenomeni olduğu için seçtim. Çizgi romanın küçümsenmesi, dışlanması, araştırılmaya ve incelemeye değer bulunmaması, bir film ya da edebiyat incelemesinden farklı sayılması bu gayretimi pekiştirmedi değil elbet.”
Levent Cantek’le son kitabı ve çizgi roman üzerine konuştuk.
- Çizgi roman araştırmaları denilince ilk akla gelen isimsiniz. Daha önce pek örneği olmayan bu alan için araştırma yöntemini nasıl biçimlendiriyorsunuz?
Aslında yeni bir şey yapıyor değilim. Çizgi romanı bir anlatı olarak görüyorum, sosyal bilimler içinde ve disiplinlerarası bir ilgiyle inceliyorum. İddialı laflar etmek istemem, karşılaştırmalı edebiyat ya da daha geniş anlamda kültürel çalışmalar ekolü bir metne nasıl bakıyorsa öyle bakmaya çalışıyorum. Benim asıl ilgi alanım kültür tarihi, çizgi roman da bu alanda incelediğim malzemelerden biri. Yani çizgi romanı anlatıyor olmam, bütünüyle o alana mahsus bir çalışma yaptığımı göstermez. Gösteriyorsa güdük bir iş yapmışım demektir.
- Karaoğlan'ı altmışlı yılların fenomeni olduğu için seçtiğinizi belirtiyorsunuz. Türkiye tarihini oluşturan parçalar içinde önemsemek anlamına geliyor bu. 60'lı yıllarda sizin değerlendirmenize göre Karaoğlan değerinde üretilen diğer çizgi romanlar neler? Mesela Abdülcanbaz, onu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir dönemi ya da bir süreci popüler olan romanlar, gazeteler, yıldızlar, yazarlar vs üzerinden anlamaya çalışmak her zaman için anlamlı olmayabiliyor. Ama anlamak için bakılması gereken alanlardan biri bana göre. Altmışlı yıllarda Karaoğlan kadar popüler olmuş bir başka yerli çizgi roman kahramanı yok. Abdülcanbaz’ın bugün bilinen anlamda politik duruşu daha çok yetmişlerde gelişiyor.
- Çizgi roman alanından baktığımızda 60'ları Karaoğlan, 70'leri Abdülcanbaz'la değerlendirirsek. 80'ler, 90'lar ve 2000 için ne diyebiliriz?
Yetmişli yılların sonunda itibaren Gırgır kahramanları öne çıkıyor. Utanmaz Adam, üretim tarihi eski olmakla birlikte o dönem büyük başarı kazanarak derginin başatı olmuştu. Kurgusu, devamlılığı ve mizahı kullanma biçimiyle daha önce varolmamış düzeyde süratli öyküleri vardı. Doksanlı yılların sonunda Bülent Üstün, Oğuz Aral kadar sabırlı ve devamlılık gösteremese de Kötü Kedi Şerafettin'le Utanmaz Adam kadar popüler bir çalışma çıkardı. Aslında seksenli yıllar ve sonrasında kahramanlardan çok üreticiler öne çıktı. Galip Tekin ve özellikle Suat Gönülay, bu dönemin önemli öykücüleri oldular. Benim ilgimi çekmiyor ama Salih Memecan'ın çalışmaları da Türkiye ölçeğinde başarılı işler oldular, çok iyi pazarlandı. Doksanlı yıllarda Piyale Madra ve Ramize Erer gibi kadın çizerler popüler oldular. Alanda bir daralma olmakla birlikte yerli üretimde farklı tarz ve isimlerin çoğaldığı da rahatlıkla söylenebilir.
- Erotik ve milliyetçi bir ikon: Karaoğlan kitabınızın önsözünde "Çizgi romanların küçümsenmesi, dışlanması, araştırılmaya ve incelenmeye değer bulunmaması, bir film ya da edebiyat incelemesinden farklı sayıldığını" söylüyorsunuz. Türkiye'de çizgi roman, Çizgili Hayat Kılavuzu kitaplarınız ve diğer çalışmalar bu yargıyı silemedi mi?
Orada derdim, çizgi romanın bir haksızlığa uğradığını söylemek değil. Akademinin içinde incelenmeye değecek ve değmeyecek konular hiyerarşisi var ve ucuz, düşük seviyeli, sanat sayılmayan ürünleri incelemeye pek yanaşılmıyor. Makbul görülmüyor diyelim. “Hadi canım sende Karaoğlan ile ilgili ne anlatılabilir ki,” denmesi bence çok tahrik edici. Bu sebeple biraz da kişisel bir mesele aslında. Enerji harcanmaya değmediği söylenen bir konuda çalışırken, o hesaplaşmayı sürdürüyorsunuz kafanızda.
- Tarihi çizgi romanlar konusunda dört çizere özel bir önem atfediyorsunuz. Hatta her birini bir ‘evren’ olarak isimlendiriyorsunuz. Suat Yalaz ve Karaoğlan kitabından sonra diğer üç usta için de kitap yapacak mısınız?
Hayır. Ama Ratip Tahir Burak ile ilgili en azından bir makale yazacağım. Elli yıla yakın çizmiş, siyasal hayatın içinde yer almış oldukça ilginç biri Ratip Tahir. Çalışmalarının nerdeyse tamamı kitaplaşmadığı için onu eski gazetelerden okumak gerekiyor, bu da oldukça vakit alıyor. Çizgi romanla ile ilgili ileride yapmak istediğim birkaç proje var. Oğlak, bir Abdülcanbaz kitabı istiyor, henüz kesinleştirmedik ama olabilir…
- Karaoğlan erotizm ve milliyetçilikten beslenerek popülerleşen bir çizgi roman. 1960'larda geçerli olan bu ikili bugün de işe yaramalı. Lal Kitap'tan yayımlandığı halde eski popülerliğine ulaşamamasını - ve benzer olarak aynı formülü kullanan yeni tarihi çizgi roman kahramanlarının üretilmemesini neye bağlıyorsunuz?
Aynı ikili işe yarıyor, yaramıyor değil ama başka mecralarda ve biçimlerde kullanılıyor. Asıl sorun çizgi roman satışlarının düşmesi, çizgi romanın eski cazibesini yitirmesi. Dikkat edilirse yerli üretim sadece çok satışlı mizah dergilerinde ve kimi gazetelerde sürüyor ki gazetelerde yayımlanan öyküler de ya tekrar ya da o çizerler gazetenin maaşlı elemanları. Mevcut çizgi roman okuyucularının büyük bir kısmını çocukluklarını kovalayan yaşlı okuyucular oluşturuyor
- Milliyetçi ikon olarak değerlendirdiğiniz Karaoğlan'ı, yaratıcısı Suat Yalaz'ın sol eğilimli olarak yorumlamasını nasıl açıklıyorsunuz?
Türkiye’de yazarlar ve çizerler çok yalnızlar. Kendilerini tanıtmak, anlatmak çalışmalarından bahsetmek hep onlara kalıyor. Yalaz da ürününü ortama ve zamana göre farklı biçimlerde yorumlayarak, pazarlayarak yaşatmış. Bence bu konuda başarılı. Örneğin Karaoğlan’ı yurt dışında sürekli yayımlatamamış olsa da buradaki “Avrupa Avrupa duy sesimizi” açlığının hep farkında olmuş.
Picus Kasım 2003, Röp. Haluk Kalafat

Perşembe, Ağustos 06, 2009

Konuşmalar


-Etrafa bakıyorum da nereye gidiyoruz bilemiyorum? Eskiden insanlar en güzel kıyafetleriyle Beyoğlu’na çıkarlardı. Şu hale bak!
-Eleni teyzeyi hatırlıyorum, ne hanfendiydi! Her sabah alışverişe çıkardı, nasıl sevilirdi mahallede…
- Ben de Saatçi Kirkoru biliyorum! Dürüsttü, işinin ehliydi…Resmen kaçırdık adamları buradan
- Yahu bilmezmiş gibi… Adam da para varsa batar bizim millete… Hele bir de gavursa…
- Onlar gitti bunlar geldi… Her yanı doldurdu Doğulular… Nezaket desen karı zanneder bu hayvanlar
Devlet devlet olsa…Her önüne gelen şehre girerse olacağı bu!

- Bu sene Fener’de iş yok
- Yok toparlarlar meraklanma…

-Evi boyatacaktın, n’aptın?
- Sokağın başında var ya bir hırdavatçı, dünyanın parasını istedi. Krizden haberin yok galiba dedim. Yarı parasına yapacak adam çok… Bana kira diyor, vergi diyor şerefsiz
- İnşaatların önü adam kaynıyor. Adam bohçasıyla gelmiş, karnı aç, ne versen kabul eder…
- Aynen öyle...Serbest piyasa kardeşim

[Bu diyaloğa -yoksa monolog mu demeli, kulak misafiri oldum desem...Karikatür Akbaba'dan, 1964 tarihli, Necmi Rıza'ya ait...]

Pazar, Ağustos 02, 2009

Türkiye'de Çizgi Roman Yok

Çizgi roman bir yirminci yüzyıl sanatıdır, gazetelerde gelişmiş, kendi yayın mecrasını yaratmıştır. Söz sanatlarını kullandığı için onu edebiyat, hele ki roman saymamız gerekmez. Türkiye’ye girerken çocuk dergilerinin öğretmen yöneticileri pedagojik bir anlam yüklemek adına onu tanımlarken “roman” biçiminde bir sıfat tamlaması eklemişler. Bu sebeple yıllarca çizgi roman, roman mıdır, edebiyat mıdır diye sorulup durmuş, hiç olur mu a canım diyerek sırtı patpatlanarak saha kenarına yollanmıştır. Çizgi roman sanattır ama dünyanın pek çok ülkesinden “kendinden utanan sanatlardan” sayılır; üreticileri, yayıncıları sanattır değildir tartışmalarında özürcü cevaplar, savunmalar yaparlar. Türkiye, çizgi romanın endüstri olamadığı ülkelerden biri... Toplam satışlar inanılmaz düşmesine rağmen yılda 250 bin civarında çizgi roman kitabı satılıyor. Bunun büyük bir çoğunluğu yabancı çizgi romanlardan oluşuyor. Yerli üretim ise komik çizgili, underground eğilimli bir anlayışa dayalı. Böylesi bir tür ve tercihin ana akım olduğu bir başka ülke de yok. Bu açıdan ilginç bir çizgi geleneğimiz var, kimse bilmiyor o ayrı mesele…

[Bugünkü Taraf gazetesinde yayınlanan aynı başlıklı haber için bana sorulan
"Çizgi roman gerçekten sanat mıdır? Edebiyatla ilişkisi nedir ve Türkiye'de çizgi romanın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?"
sorusuna verilen cevabım...Kırmızıyla vurgulanmış bölüme haberde yer verilmemiş...]
Related Posts with Thumbnails