Pazar, Ocak 25, 2026

Bu Benim Hikâyem

Sahaflardan elime on altı sayfalık bir çizgi romanın orijinalleri geçti. Bilmediğim bir çizer, bilmediğim bir hikâye, üstüne bir de (az olduğu için kıymetli) bir kadın tarafından üretilmiş… Heyecanlanmadım desem yalan olur. “Bu Benim Hikâyem” adlı çalışma, Oya Erdem isimli bir sanatçıya ait. Çizgi romanın hangi yıllarda çizildiği (yayımlanıp yayımlanmadığı) belirsiz, tahminen 1969 ile1974 yılları arasında üretilmiş olmalı diye düşünüyorum.

Hafızama çok güvenmem ama daha önce çizgilerini gördüğümü sanmıyorum. Kim olduğunu da bilmiyorum. Amatörlüğü saklamıyor, bazı sayfalarda devamlılık kırılıyor, ritim yer yer dağılıyor, karakterlerin mekân ve beden ilişkisi tutarsızlaşıyor. Ama aynı anda, bugün bile kolay rastlanmayan bir şeye sahip: taklit ederek konfor alanına sığınmayan, “kendisi gibi” kalmak isteyen bir gözü var. Bu yüzden mesele “hata” değil, asıl mesele, bu gözün sürdürülebilir bir üretime dönüşememiş olması. Keşke devam etseymiş.

Bilenler için söyleyeyim: işin genel havası, o yıllarda bizde de yayımlanan Tiffany Jones çizgi romanını andırıyor. Bir başka deyişle, Oya Erdem ünlü kadın çizer Pat Tourret’i model almış. Bu tercih bende iyi bir izlenim bıraktı. Çizgileri temiz, üstelik yalnızca “temiz” değil, yeniliğe açık ve zeki bir gözle bakıyor dünyaya. Ayrıntı katmayı sevdiği de belli. Moda ve müzik merakı çizgilerin arasından sızıyor. Kahramanın plakçıya gidip “Crosby, Stills, Nash & Young var mı?” diye sorması mesela… Bir an durup “Vay” diyorsun.

Hikâyeye gelince: tipik bir soap opera klişesiyle karşı karşıyayız. Koleji yeni bitirmiş zengin kızımız, istemediği biriyle evlenmemek için aile evinden ayrılıyor, başka bir büyük şehirde (sahil olduğuna göre İzmir diye varsayıyorum) yaşayan okul arkadaşının yanına gidiyor. Orada romantik bir aşka kapılacağı bir adamla tanışıyor ve elbette o adam, ailesinin evlenmeye zorladığı damat adayı çıkıyor. Araya giren hayal kırıklıkları, yanlış anlaşılmalar, gurur krizleri derken her şey mutlu sonla berhava oluyor. Dünya küçük, bunların hepsi olabiliyor, evet.

Yine de metnin bende bıraktığı iz, hikâyenin klişesine rağmen olumlu. Çünkü bu işte asıl ilginç olan, melodramın içine serpiştirilmiş kültürel işaretler: Creedence Clearwater Revival’dan “Green River”, Melanie’den “Love Me” gibi seçimler, anlatının duygusunu yalnızca “aşk acısı”na değil, dönemin popüler kültürüne de bağlıyor. Çizgi romanı bir tür küçük zaman kapsülüne çeviren şey bu. Güzel!

Oya Erdem’in kim olduğunu bilmesek de, çizgi romanı, eğitimli bir çevrenin, dil bilen bir habitusun izlerini taşıyor. “Oya” isminin bugün pek seçilmemesi gibi sosyolojik detaylar bir yana, kahramana “İpek” adını vermesi de o yıllar için az bulunur bir tercih. “Nelere takılıyorsun oğlum sen” deme bana Mıstık abi, hayat (hatta tarih) dediğin çoğu zaman tam da bu takıntıların toplamı.

Cumartesi, Ocak 24, 2026

Borges, bu kadar temiz miydi?


Borges hakkında Sonsuz Labirent alt başlığını taşıyan biyografik bir çizgi roman yayımlandı. Bizde daha önce çıkan, Márquez’in hayatının anlatıldığı Gabo’nun (Desen Yayınları, 2015) yazarı Pantoja’nın (d. 1971) senaryosunu yazdığı, genç İspanyol çizer Castell’in (d. 1988) çizdiği albüm, geçtiğimiz yıl İspanyolca yayımlanmıştı. Borges ile ilgili geniş bir literatür olduğu için, biyografisini “resmetmek,” pek çok başka yazara göre kolay görünebilir. Konuşmayı çok seven Borges, sayısız kez verdiği mülakatlarında kendisini ve hayat hikayesini anlatmaktan geri durmamıştı. Diğer yandan söz konusu mülakatları dikkatle okursanız tekrara düştüğünü, hatıralarını yinelediğini fark ediyordunuz. Albümü okurken, Borges’in biyografisiyle ilgili ezberlenen ayrıntıları mı görselleştirecekler yoksa yeni bir hikaye mi üretmişler sorusu vardı aklımda. Yeni hikayeden kastım, hep söylüyorum, bir sanatçının, önemli bir insanın biyografisini “yazarken,” bir eşik noktası üretiliyor. Anlatılan kişi, tahkiye gereği o eşiği/büyük engeli aşıyor ve ancak o sayede olması gereken kişi oluyor vs.

Borges, 1899 doğumlu; iyi bir çevreden, savaş çıkınca Cenevre’ye yerleşebilecek kadar zengin ve itibarlı bir aileden geliyor. 15’ine geldiğinde ana dili dışında üç ayrı dili konuşabilen bir çocuk oluyor. Kütüphanenin ve kitapların çok sevildiği bir evde büyüyor. O yılların pek çok entelektüeli gibi genç yaşlardan itibaren şiirle uğraşıyor ve galiba, hayatının sonuna kadar da asıl olarak kendisini şair sayıyor. Şöhretini fantastik hikayelerinden ve bibliyomanlığından alan birinin şiirle anılmak istemesi ona özgü bir ironi. Kalıtımsal nedenlerle tıpkı babası gibi sonradan kör oluyor. Oldukça geç bir yaşta, 60’lı yaşlarda global bir şöhrete ulaşıyor. İmgesi, sohbeti, bilgisi şaşırtıcı bir ilgi görüyor, kısa evliliği, annesiyle olan ilişkisi, kütüphane müdürlüğü anekdotlarla anlatılıyor. “Borgesvari” deyişi edebiyat literatürüne dahil ediliyor.

Eşik demiştim, çizgi roman uyarlaması daha en baştan bir eşik göstermiş bize. Borges’in yirmili yaşlarında âşık olduğu, Inquisiciones (Öteki Soruşturmalar, İletişim Yayınları) kitabını ithaf ettiği yazar Norah Lange’ın bir başka şair için onu terk etmesini, onu sevmemesini bir hayal kırıklığı eşiği olarak kullanmışlar. Borges bunun üzerine şiiri bırakıyor, intihar etmeye kalkıyor... Bir anlatım tercihi bu, böylesi bir eşiğin dramatik etkisini fazlasıyla önemsemişler bana kalırsa, yoksa Borges şiiri bırakmadı, 85 yaşındayken bile şiir kitabı yayımlamıştı. Şunu da yapabilirlerdi; 67 yaşındayken üç yıl süren bir evlilik yaşıyor, bu da bir hayal kırıklığı olabilirdi. O yaşta yaşanan bir birlikteliğin heyecanı ve bıkkınlığı belirginleştirilebilirdi. Annesiyle uzun ama çok uzun yıllar bir arada yaşadı ve görme yetisini yitirerek onun bakımına da muhtaç biri oldu. Annesiyle ilişkisi koyulaştırılabilirdi. Ne dersek diyelim, bu ilişki, sadakat ve çaresizlik gibi birbiriyle çelişen duyguları içeriyordu. Borges, kitaplar arasında gezinen, alelacayip mesellere ilgi gösteren, tarihten edebiyattan, farklı kültür ve geleneklerden beslenen biriydi. Kendi ifadesiyle kitaplara ve edebiyata sığınıyordu. Bu sığınmayı da kaçmaktan çok nefes almak gibi görüyordu. Kitap okumak, onun için aşık olmak ya da seyahat etmek gibiydi. Kültürel melezliği, diller arasındaki seyyahlığı, okuryazar muzipliği öyküleriyle birlikte daha doğrudan harmanlanabilirdi. Pantoja’nın Gabo’suyla kıyaslarsam, albüm, hikayeden çok görselliğe yüklenen, illüstrasyon kitabı gibi duran bir yön içeriyor. Castell’in uzunca bir süredir kitap resimleme işi yaptığını düşünürsek, birdenbire rüyaya dönen “psychedelic” sayfalar istiflediğini söylemek mümkün. Borges’in hayalleri ve karakterleri, onun rüyalarında yaşıyor gibi betimlenmişler. Hakkını teslim edelim, güzel toparlanmış, amaca hizmet eden pek çok sayfa içeriyor albüm. Borges’in kitaplığı, altıgenleri, labirentleri, uzayıp giden masalsı çölleri es geçilmemiş.

Galiba, beni huzursuz eden Borges’in bir karakter olarak derinleşmemesi; steril bir enformatik iyimserlik de diyebilirdim okuduklarıma. Albümde görselleştirilmiş, Borges uyur uyanık yatağında yatarken, aile tarihinden ecdadı tek tek sahne alıyor, çocukluğuyla bir şeyler konuşuyorlar filan. Şurdaydım, şurdan geldim’den öteye gitmiyor söyledikleri. Borges, “hepinizin karışımıyım,” diye mırıldanarak bölümü tamamlıyor. Ne ki, hiçbirinin eksiğini gediğini, “yarasını” görmüyoruz. Hepimiz ailelerimizin yaralarıyla yaralanıyoruz halbuki, öyle şekilleniyoruz. İyi ve kötüyü, eksiği ve fazlayı, tıpkı Borges’in ustalıkla kurguladığı gibi bir arada hissediyor ve yaşıyoruz. Edebiyatın gücü de bu kanayan ve kabuk bağlayan yaralardan çıkmıyor mu? Mesele dönüp dolaşıp kırık bir aşk hikayesine getirilince bu iyimserlik de anlaşılmıyor. Öykülerine göndermeler yapıldığını kabul ediyorum ama biyografi söz konusu olunca “yorum” da bekliyor insan. En azından Borges’in bilinçli muğlaklığı biyografisinin merkezine oturabilir, düş ile gerçek, şayia ile şahitlikler arasında anlatılanlar okurun yorumuna bırakılabilirdi sanki.


Çizgi romancılar, Borges hikayeleriyle pek ilgilenmezler, eksik söyledim, Borges’te onların ilgisini çeken kör kütüphaneci, yaşlı kahin ve hayat dersleri veren ermiş gibi popüler klişeleridir. O imgeleri çeşitli biçimlerde kullanırlar. Oysa Borges, serüven edebiyatını çok iyi bilen ve paylaşan bir yazardı, ilham verici bir memba olabilirdi çizerlere. Grafik roman tür olarak yaygınlaştıkça giderek ve daha çok yorumlanacaktır diye düşünüyorum. Sonsuz Labirent, fena bir albüm değil sadece fazla “temiz.” Biliyoruz ki iyi hikayeler, hafif kirli olmak zorundalar. Yine de Borges’i konuşmak güzel, hoşuma giderek tartışıyorum. Çizgi roman, yaşadığımız çağda, madem geriliyor, kendisini ve anlatım biçimlerini değiştirmek zorunda; görünen o ki edebiyata yaklaştıkça, hassasiyetlerini geliştirecek, bu da onu hem yenileyecek hem de güçlendirecek. Grafik roman bu sebeple yükseliyor. Borges, bu yüzden zihin açıcı.

Sabit Fikir, Ağustos 2018

Haset



Yukarıdaki resim, Sophia'nın Mansfield'e attığı bu bakış yüzünden popüler kültürün en ünlü haset-kıskançlık fotoğraflarından biri sayılıyor. 1958 yılında Beverly Hills'teki ünlü Romanoff Lokantasında Joe Shere yakalamış bu anı... Aşağıdaki görseller onların çeşitlemeleri...


Heidi Klum, Sophia Loren & Jayne Mansfield olmuş aynı karede, NYC, Mark Seliger, 2002

Julie Bowen ve Sophia Vergara

http://lorenzodimauro.deviantart.com/art/Sofia-262713634

http://lorenzodimauro.deviantart.com/art/Jayne-262713396

Bir manipülasyon örneği: http://fyuiedioedkehjem.deviantart.com/art/Sophia-Loren-vs-Jayne-Mansfield-456311621


Soru şu, bu fotoğraf niçin bu kadar yaygınlaşmış. Çünkü burada sadece bir “kıskançlık anı” değil, seyir için kurulmuş iki ayrı arzu nesnesi yan yana gelmiş. Esmer ve “yabancı” olanla sarışın ve “Amerikan” olanın aynı kadraja sığması, izleyiciye bir oyun alanı açmış: Hangisi daha güzel, hangisi daha güçlü, hangisi daha “hakiki”, hangisi daha “tekinsiz”? Fotoğraf, iki kişiyi değil iki klişeyi karşı karşıya getirmiş. İki gladyatör gibiler, seyir için üretilmişler...

Sonuç, Sophia Jane'i kıskandı çıkıyor... Küçümsedi değil kıskandı... Amerikalılar böyle düşünüyorlar. Sophia, Hollywood'un henüz bir parçası olmamış, üstelik yabancı...Sarışın Amerikan güzeli olan, seksi olduğunu fark etmeyen, hafif “saf”, olabildiğince etine dolgun popüler kültür klişesi, bildik olan ise Jane...

Soap opera ve magazin, pek çok ilişkiyi tek bir duyguya indirir, dünyaya başka türlü bakamaz, bakması da istenmez...Kıskançlık, aşk kadar sevilen güçlü bir duygu sayılır...Sık anlatılan, sık anlatıldığı için kolay anlaşılan bir duygudan söz ediyorum.

Bu kareyi “modern bir nazar hikâyesi” yapan şey tam olarak bu: Duygunun doğruluğu değil, bakışın hikâye üretme kapasitesi önemli. Bugüne kadar yaşamasının nedeni de büyük ihtimalle bu. Fotoğraf bize gerçeği vermiyor, gerçeğin yerine geçebilecek bir anlatı çekirdeği veriyor. Popüler kültür de zaten böyle çalışıyor: İnsanları değil, insanların üzerine yapıştırılabilir anlamları dolaşıma sokuyor.

Kısacası, burada kıskançlık varsa bile, fotoğrafın asıl başarısı kıskançlığı göstermesi değil, kıskançlığı izlettirmesi. Ve izlettirdiği şey, iki kadının duygusu kadar, bizim seyir iştahımız.

Sophia'nın Jane'e bakışı, modern bir nazar hikayesi...Bugüne kadar yaşaması daha çok bu yüzden...

Cuma, Ocak 23, 2026

Karikatür Ayarı

Sahaflardan elime bir okur mektubu geçti, ünlü çizerlerimizden İsmail Gülgeç’e gönderilmiş. Hoş, “okur mektubu” demek nazik kalıyor: Bu, daha çok ideolojik denetim, hizaya çekme belgesi. Mektubun yazarı, İsmail Gülgeç’i sevdiğini söyleyerek başlıyor, ardından “son günlerde” çizgilerinin “bazı gerçeklere ters” düşmeye başladığını iddia edip, karikatürün tek bir “doğru” politik okuması olması gerektiğini dayatıyor. Bugün sosyal medyada rastladığımız “ayar verme” kültürünün daktiloyla yazılmış bir örneği, okuduklarımızın “dedesi” diyelim.

Mektupta ilk dikkat çekici şey, övgünün nezaketen yapılmaması. “Sizi severdik” cümlesi, “şimdi de bizim ölçülerimize uyacaksınız” demek için kurulmuş bir giriş kapısı çünkü. Sevgi, bağ kurmak için değil, bağın bedelini hatırlatmak için kullanılıyor. Bu yüzden ton çelişkili: Dostça selamlıyor ama alenen disipline ediyor. “Güçlü silahınız olan çizginizle bu savaşıma katıldığınızdan kuşkumuz yok” dedikten hemen sonra “şu karikatürünüzü kınıyoruz” diye devam ediyor. Yani “silahın var, ama hedefi ben gösteririm.”

İkinci dikkat çekici şey, karikatürden beklenen “tutarlılık” fikri. Normalde tutarlılık, üslup ve dünya görüşüyle ilgili bir beklenti olabilir. Burada ise tutarlılık, doğrudan hizaya sokmayla ilgili: Karikatürist, Soğuk Savaş’ın iki kutbunu “aynı kefeye koyamaz”, işçi figürü “yanlış yere varamaz.” Çünkü o imge, işçi sınıfını “zayıf” gösterebilir, zayıflık da ideolojinin afişine yakışmaz. İmgeyi yasaklıyor, yerine pankart istiyor.

Demek istediğim şu: Sanatsal bir tutarlılık değil, ideolojik bir doğruluk testi talep ediliyor. Karikatür propaganda malzemesi değilse “olumsuz imaj” üretiyor sayılıyor. Mektubun “bazı gerçeklere ters” dediği şey, "gerçeğin" kendisi değil, yazarın kabul ettiği yörünge.

Üçüncü dikkat çekici şey, okurun karikatürü nasıl okuduğu değil, karikatürü nasıl yazdığı. Çünkü mektup bir “itiraz”la yetinmiyor, alternatif karikatür önerileri sıralıyor. İşçi sınıfının tepkisi “pek çok şekilde belirtilebilirdi” diyerek seçenekler açıyor: “Bireysel terörizmin işçi sınıfına zarar verdiği işlenebilir”, “terörün faturasının barış güçlerine kesilmek istendiği vurgulanabilir”, “yasaklar altında tutulduğu anlatılabilir”… Bu liste, metnin kilit cümlesinde açıkça itiraf ediliyor: “Örnekler çoğaltılabilir.” Yani “Sana daha çok örnek veririm, sen de bunları çizersin.” Okur, tüketici olmaktan çıkıp üretimin içine sızıyor, çizginin konusunu, finalini, hatta alt metnini tayin etmeye kalkıyor.

Bu noktada mesele, bir okurun SSCB’yi savunması ya da ABD’yi eleştirmesi değil. Mesele, karikatürün alanına dair bir inanç: Karikatür dünyayı tartışmaya açmak için değil, doğruyu ilan etmek için vardır. Öyle ki karikatürün ironisi, muğlaklığı, çelişkiyi sevme hakkı (yani karikatürü karikatür yapan şey) bir arıza olarak görülüyor.

Bu mektup, bir karikatür tartışması gibi görünürken aslında daha çıplak (dolayısıyla rahatsız edici) bir şey söylüyor: Okur, çizgiyi çizgi olduğu için değil, çizgi, okurun inandığı şeyi tekrar ettiği sürece seviyor. Karikatürün kendisi değil, karikatürün “doğru tarafı” önem kazanıyor. Sevgi şartlıdır. Ve şartın adı “tutarlılık”tır: yani itaat.

Karikatürün derdi tam da bunun tersidir oysa. Karikatür, taraf olmayı değil, tarafların içindeki çelişkiyi göstermeyi sever. Kimi zaman bir işçiyi ruh doktoruna götürür, kimi zaman iki kutbu aynı kefeye koyar, kimi zaman okurun sinirini bozar. Çünkü karikatür, okuru rahatlatmak için değil, onu sarsmak içindir. Mektup ise okuru sarsan her şeye itiraz ediyor: “Bizi yerimizden etme, bizi teyit et.”

Sonunda “dostça selamlarımızla” yazıyor. Dostluk burada birbirine alan açmak değil, alanı daraltmak demek. Karikatüriste “daha nitelikli yapıtlar bekliyoruz” derken, aslında “daha düzgün sloganlar bekliyoruz” diyor. Mektubun asıl konusu, karikatürün niteliği değil, karikatürün sınırları.

Kapanışı küçük bir notla yapayım: Sol tarihe meraklı olanlar, mektupta geçen Yarın dergisine bir baksın. Karikatür tarihine ilgi duyanlar da mektubun “olumlu örnek” diye işaret ettiği Engin Ergönültaş’ın o yıllarda sol dergilerde çizdiklerini karıştırsın.

Bazen bir mektup, bir dönemin bütün reflekslerini bir sayfaya sığdırabiliyor. Ve bazen okur, sanatın muhatabı olmaktan vazgeçip sanatın sahibi olmaya kalkabiliyor.


Perşembe, Ocak 22, 2026

Aşkın paraziti

Senaryo yazarak geçindiğim için “soap opera” seçeneği sıklıkla karşıma çıkıyor, sıklıkla yazmam isteniyor. “Birazcık daha aşk” diye ikna etmeye çalışan yöneticiler eksik olmuyor. Soap opera aşkları zaten ayrılık korkusu, kavuşma arzusu ve kıskançlık entrikaları içinde gelişir. Hatta o kadar çok vurgulanır ve tekrar eder ki, ister komik bulursunuz, ister “en temel insani güdüler” diye ciddiye alırsınız ama enikonu anlatılanı bilirsiniz. Ben işim gereği, o güdülere dikkat kesilerek bakıyorum.

Daha nitelikli bir örnekten başlayayım: Nahit Sırrı Örik’in o alelacayip diliyle yazdığı tuhaf bir Kıskanmak romanı vardır. Öyle güçlüdür ki romanı bitirdiğinizde haset ve kıskançlık entrikasının aşktan daha güçlü bir duygu olduğuna inanırsınız. Kıskançlık, kötülüğe yakın bir his gibi durur orada: insanı daraltan, gözünü karartan, düşünceyi eyleme zorlayan bir karanlıktır.

Psikoloji literatürü kıskançlığı çoğu zaman beynin “tehdit algısı” diye tarif ediyor: “Ben burada güvensiz hissediyorum.” Sevdiğin/bağlandığın kişiyi (duygusal, cinsel, sosyal anlamda) kaybetmek, insana hayati bir tehlike içinde gibi hissettirebiliyor. Üstelik kıskançlığı harekete geçiren şeyin çoğu zaman “onu istiyorum”dan çok “ben yeterli miyim?” sorusu olduğunu anlıyorsunuz. Kadın ya da erkek, kişi kendini değersiz hissettiğinde kıyas motorunu çalıştırıyor: ben ile o, benim ilişkim ile başkasının yaşadıkları…sıralanır. Sosyal medya bunu zaten pekiştiriyor, herkesin vitrini parlak. Müthiş aşklar izliyoruz. Bizim bagaj ne yapsak yetersiz görünüyor.

Bir kavramı anlamaya çalışırken tersten gitmek zihin açıcıdır: insan neden kıskanır diye düşünürken, insan neden kıskanmaz sorusunu da hesaba katmak gerekiyor. Eğer biri kıskanmıyorsa, her seferinde “umursamaz” olduğu için değil, bazen gerçekten “ben değerliyim” duygusunu hissettiği için bunu yapmıyor. Dışarıdaki rekabet daha az tehdit edici geliyor ona. Kıyas motoru çalışsa bile paniğe dönüşmüyor.

Kıskanmamak” duygusuzluk değildir, çoğu kez tehdit algısının düşük olması, özdeğerin sağlamlığı ve ilişki düzeninin netliği anlamına gelir. İlişkide beklentiler, sadakat tanımı, sosyal sınırlar konuşulmuşsa belirsizlik kaybolur, belirsizlik azsa kıskançlık da azalır. Paydaşlar sakin kalabilirse, başkalarının “daha iyi” ve "daha güzel" görüntüsünün gerçeğin tamamı olmadığını daha kolay anlar. İlişkiyi “mülkiyet” gibi değil, “ortaklık” gibi kurar… Elbette her kıskanmama olgunluk değildir, bazen de kopuştur, kaçınmadır, “zaten bağlanmıyorum” rahatlığıdır. Ama o başka bir yazının meselesi.

Şimdi gelelim işin senaryo kısmına. Bildiğiniz şeyleri anlatıyorum ama hikâye anlatıyorsanız, bu kuruntuları abartmanız, hisleri eyleme dökmeniz gerekiyor. Aşkı sakinlik ve güven içinde anlatırsanız senaryo tek kelimeyle sönümlenir. Kıskançlık ise çatışma üretir: yanlış anlama, hesaplaşma, ayrılma ve yeniden barışma… Dramaturjinin ekmeğidir.

Seyirci de çoğu zaman kıskançlığı ilkel ama net bir mesaj gibi okur: “Kıskanıyor, demek ki önemsiyor.” Telefonuyla oynarken bile resmedileni anladığı bir şeyi izlemek ister. Herkes konuşurken tersini söylese de huzurlu sevgi “sıkıcı”, kıskançlık “ateşli” sayılır, dengenin bozulması ilgi çekicidir.

Başa döneyim: Aşkı ve kıskanmayı nasıl ölçüyoruz? Neye göre tam ya da eksik sayıyoruz? Yaşadıklarımız mı, sosyal medyada gördüklerimiz mi, yoksa soap operalardan öğrendiklerimiz mi bu teraziyi belirliyor? Bence terazi aslında aşkı ölçmüyor, korkuyu ölçüyor. Kıskançlık aşkın kanıtı değil, onun paraziti. Aşka sızarak “benim hakkım” diye konuşan, sonra da iyiliği değil sahipliği savunan bir sesle höykürüyor. Bir yerden sonra sevdiğini korumadığı gibi onu iyiden iyiye daraltıyor. Ve daralan şey çoğu zaman ilişki değil, insanın kendi zihni oluyor.

Çarşamba, Ocak 21, 2026

İşte o şehrin sabahlarında yorgun yüzler




















Turgut'la (Demir) 2007 yılında çizgi roman havasında bir şeyler yapmak istemişiz, denemişiz, şiirimsi cümleler, kenar mahallelerden manzaralar filan, hasılı aramışız, olmamış ve bir yere varmamış, dolapları karıştırırken bu eskizleri buldum...Kaybolmasın diye paylaşıyorum....

Uzak Şehir Söyleşisi

Eserlerinizin sosyopolitik bir okuma içinde ele alınması sizce metni açan bir imkân mı yoksa anlatıyı belirli bir çerçeveye sıkıştırma riski de taşıyor mu? Bu tür okumalarla yazar olarak kurduğunuz mesafeyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Bir “eser” üretiyorsanız, nasıl alımlanacağını kontrol edemezsiniz. Okur hayal edersiniz ama o okurla karşılaşacağınızın garantisi yoktur, hatta çoğu zaman karşılaşmazsınız. Doğrudan politik hikâye anlatmayı sevmiyorum. Siyaset metnin içinde slogan gibi değil, iklim gibi dolaşsın isterim: zamanın panoraması, bir aura olarak hissedilsin.

Kahramanlarım çoğu kez apolitik (hatta anti-politik) taraflarıyla sıradan insanlar olur: yaşadığı dönemi koklayan, ürkek, pragmatik, zaaflarının farkında insanlar. Ben “mesaj” peşinde koşmuyorum. Bir şeyi doğrulatmak için roman yazmak bana göre değil. Ama kahramanlarım hikâye içinde dolaşırken okurun o dönemin basıncını hissetmesini isterim.

Tek biçimli okunmak hoşuma gitmez. “Şunu demiş” diye etiketlenen metin, zaten metin olmaktan çıkar. Ben klişe akışların dışında, farklı okumaları mümkün kılan bir derinlik kurmaya çalışıyorum. Muktedir erkeklerin her şeyi başardığı anaakım çizgi roman kalıplarından bilinçli biçimde uzak duruyorum. Grafik romanla bu kadar uğraşmamın nedeni de bu: edebiyata yaslanan, edebiyatla aynı ağırlıkta duran bir iş çıkarmaya çalışıyorum.

Tarihsel gerçekliğe belirli gönderimler içeren eserlerinizde kurmaca ile tarih arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz? Belirli bir dönemin siyasi atmosferi, hikâyeyi kurarken sizin için baştan belirlenmiş bir çerçeve mi yoksa anlatı ilerledikçe kendini dayatan bir zemin mi oluyor?

Formül yok. Birikiminiz neyse, hikâye onunla yoğruluyor. Ama “dönem işi” yapıyorsanız romantik sezgiler yetmez, dersinize çalışmanız gerekir. Kenar mahalleyi anlatıyorsanız da bu masa başından kurulamaz: sahaya gidersiniz, literatürü de öğrenirsiniz. Ben üniversiteden istifa ederek ayrılmış bir akademisyenim, araştırma disiplinim var, neyi nasıl bulacağımı biliyorum.

Grafik roman senaryosu yazarken, özellikle Uzak Şehir gibi işler için, çizerin elini güçlendirecek bir arşiv kurarım. Sürekli konuşuruz: dünya nasıl görünüyor, kim nasıl giyiniyor, mekânlar nasıl kuruluyor? Çünkü grafik roman, “anlattığını gerçek göstermek” zorunda. Politik ve kültürel göndermeleri olan bir hikâye yazıyorsanız, atmosfer kurmak bir süs değil, inandırıcılığın omurgasıdır. Hatta çoğu zaman, olay akışı kadar belirleyicidir.

Ceyhan Usanmaz, Uzak Şehir’i “Ankara Üçlemesi”ne yakışan “kara (noir) bir nokta” olarak tanımlıyor ve kara (noir) anlatıların grafik romana doğası gereği daha fazla yakıştığını dile getiriyor. Noir estetik ile grafik roman arasındaki bu ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Eserlerinizdeki noir ton, grafik romanın türsel imkânlarından mı yoksa anlatının kendi ihtiyaçlarından doğan bir estetik sonuç mu?

Uzak Şehir bir üçlemenin finali. Finalin karanlık olması gerekiyordu, çünkü “şimdiki zaman” dediğimiz şey zaten steril bir yer değil. Ankara hikâyesini böyle bitirmek tasarım gereğiydi: yüzyıllık bir dönemden kesit anlatıyorsanız, son ayağın “kara” olması neredeyse kaçınılmazdır.

Noir’ı muhalif bir tasarım olarak görürsek, grafik romanla doğal bir akrabalığı var, bana da uzak değil, edebiyata da uzak değil. Uzak Şehir “muktedirler kazanır” fikriyle gelişip sonlanıyor. Anaakım anlatı bu fikri rahatsız edici bulur, çoğu zaman da törpüler. Grafik roman ise bu sertliği taşıyabiliyor, çünkü türün estetik imkânları ve okur beklentisi daha ağır yük kaldırıyor.

O yüzden noir ton, iki yerden birden geliyor: hem anlatının ihtiyacından, hem grafik romanın imkânlarından. Kısacası: “karanlık” bir efekt değil, hikâyenin ahlaki/toplumsal sonucu.

Kenar mahallelerde yaşayan marjinalize karakterleri yalın bir dille anlatmanız, eserlerinizin “kirli gerçekçilik” (dirty realism) geleneğiyle birlikte okunmasına imkân tanıyor. Bu tanımlamanın eserlerinizi ne ölçüde temsil ettiğini düşünüyorsunuz? Bu sadelik sizin için estetik bir tercih mi yoksa anlattığınız hayatların ve karakterlerin dünyasından kaynaklanan bir anlatım biçimi mi?

Yoksulları ve kenar mahalleleri “özellikle seçmiyorum.” Benim bildiğim dünya o, iyi tanıyorum. Bir yazarın en önemli becerilerinden biri, neyi iyi anlatamayacağını bilmesidir. Yaşar Kemal’in dediği gibi “her yazarın bir Çukurovası olmalı.” Ben de bildiğim yerden yazıyorum, yaşadıklarımı da “içeriye” taşıyorum.

Gerçekçi bir dil arıyorum. Bu hayatlar zaten yeterince “temizlenmiş” bir dille anlatılıyor, steril bir Türkçe, edepli bir kadraj… Doğal olarak, gerçekliğe yaklaşınca “kirli” diye etiketleniyorsunuz. Bu yüzden “kirli gerçekçilik” okumasına itiraz etmiyorum ama mesele etiket değil: dil, o hayatın hakikatini taşıyor mu, taşımıyor mu?

 [Bir Tübitak Projesi kapsamında Fatıma Ertürk-Sema Aydın'ın Uzak Şehir'le ilgili olarak benimle yaptığı söyleşiden kısa bir bölüm]

Salı, Ocak 20, 2026

Aman ha!

Niye aldım bu fotoğrafı derseniz, yüzünü gazeteye gömen, kâğıdı yüzüne bastıran beyefendi ilgimi çekti. Bu, genelde iki anlama gelir: ya gerçekten görünmek (fotoğrafla belgelenmek ve gazetelere düşmek) istemiyordur, ya da fotoğrafçıyla şakalaşıyordur. Görünmek istemeyen bir erkeğin parodisini yapıyordur.

Takım elbiseler, saçlar, bıyıklar, gömlek kesimleri ve fotoğrafın tonu ellili yılları andırıyor. Fotoğraf, bir bekleme/oyalanma alanında çekilmiş, daire koridoru gibi duruyor, istasyon, karakol, hastane, adliye gibi “beklemek zorunda kalınan” bir yerdeyiz.

Fotoğrafın enerjisi varsa eğer bakışların dağınıklığından geliyor: biri kameraya aldırmamış, ikisi saklanıyor, biri duvara dönmüş, biri de neşeli ve umursamaz. Bu dağılım, planlı bir pozdan çok anlık bir “baskın” hissi veriyor. Fotoğrafçı muhtemelen “bir anda” şipşak çekivermiş.

İki hissi aynı anda kaydediyor olması ayrıca hoşuma gitti. Fotoğrafın bir cazibesi ve tehdidi var.  “Beni çek, ben buradayım” diyen de var, ecel gibi kameradan korkan da.

Arkadaşım De. fotoğrafa bakar bakmaz “hovardalık” yaparken yakalanan erkekler olduklarını düşündü. Olamaz diyemedim.

Pazartesi, Ocak 19, 2026

Evrensel'de Aziz Nesin Uyarlamaları

Anıtı Dikilen Sinek, İsmail Gülgeç

Ben Karışmam, Bülent Karaköse

Pantolon Düğmesi, Köksal Çiftçi

Sizin Memlekette Eşek Yok mu?, Köksal Çiftçi
Dün evi toparlarken ayırdığım gazeteler arasında buldum. Evrensel gazetesi, 1995 yılında bir atak yapmış, yeni bir sol gazete olma iddiasıyla pek çok ismi biraraya getirmişti. Pek çok sol gazete gibi Evrensel de bu iddiayı sürdürümedi, kısa sürede sönümlenen bu teşebbüsün yıldızı da Aziz Nesin'di...

Çizgi-karikatür ve çizgi roman bakımından düşünürsek, ilginç bir toplaşma olmuş, çok sayıda çizer gazeteye katılmıştı. İçerde günlük olarak Aziz Nesin hikayeleri çizgi roman olarak yayınlanıyordu. Neler yayınlanmıştı, hangi hikayeleri çizgi romana uyarlanmıştı, bu konuda tam bir liste veremem ama sakladığım sayfalardan örnekleri paylaşayım istedim.

Pazar, Ocak 18, 2026

Şimdilik

1932 yılından bir fotoğraf, genç bir hanımefendi, stüdyoda çektirdiği resmin üzerine (eskiden "kaynıyor" derlerdi, o havada) akılda kalıcı ve afallatıcı bir şeyler yazmış, birine göndermiş: sadakatimden emin olabilirsiniz demiş ve alt satıra tırnak içine alarak "şimdilik" kaydı düşmüş... 

Elini çabuk tuT, beni kaçırma, bana çok güvenme... uçabilirim, kaybolabilirim, başkasına "gidebilirim" manasında işveli bir pervasızlık oyunu oynamış...Fikret Şenes sözleri gibi...ters köşeli bir romantizm.

Fotoğraftaki kadın, renkli gözlerini, beğendiği-dikkat çekici olduğunu düşündüğü göğüslerini, önemsediği a la mode ayakkabılarını göstermek istemiş... Aklındaki oyunbazlığı yazdıklarıyla çoğaltmayı amaçlamış... Kim bilir kaç kez bakmıştır fotoğrafa, bakılmayı da hayal etmiş olmalı...

Bir kadına mı yoksa bir erkeğe mi yazmış, isimlerden anlaşılmıyor... Hikayeleri değiştiriyor çünkü...Maşuk mu yoksa bir çapkınlık arkadaşı mı yine belirsiz...

Gençlik geçiyor, hatırası kalıyor, biri saklamış, kim niye saklamış bilemiyoruz, doksan yıl sonra beni konuşturuyor işte...

Son Sözler



Korkmayın. / Sonra görüşürüz. / Çok kolay. / Düz mü yürüyeceğim? / Atlasam bi şey olmaz mı? / Ben uçabilirim / Yardımınıza ihtiyacım yok. /Senin için ölebilirim. / Bundan başka hayat var mı / Yaklaşırsanız atlarım. / Korkmuyorum. / Heyooo!! / Teker teker gelin lan! / Bu araba kaç basıyoo?!! / Korkma ben attığımı vururum. /  Suyun fazla derin olmaması önemli değil; asıl iş atlamasını, dalmasını bilmek./  Ben hamileyim. / Oolum beş taş çaldım  ruhun duymadı. / Bana bir daha sulu bira getirirsen fena olur. / Sen bakire değilsin! / Üstümüzdeki uçak ne kadar kocaman di mi? / Kımıldayanı vururum. / Bu sahnede dublöre gerek yok. Ben de yapabilirim. / İçinde kurşun var mı bu silahın? / Telefonda vururum, kırarım diyordun aha işte yüzüm ne yapacan bakalım! / Sevgili hayat artık ayrılmak zorundayız.  / Cinli perili odaymış bunların hepsi palavra şimdi oraya gidip mışıl mışıl uyuyacağım. / Aa manzara ne kadar müthiş arabayı uçuruma doğru biraz yanaştırsana. / Cesedimi çiğnemeniz gerekir. / Hocaysan hocalığını bil be!! oğlum senin yüzünden mezun olamıyor be!! / Biliyorum pahalı bir vazo ama n'apıyım elimden kaydı. / Nöbette nasıl uyursun lan! / Sayın yolcularımız Bolu'daki müessesemize ait dinlenme tesislerine birazdan varmış olacağız. Çaylar şirketten olup on dakikalık mola verilecektir. / Hadi vur vur!! yıkamazsın beni! Şu kaslara baksana koçum istediğin kadat geril! /  Attım bileti kardeşim bela mısın ya! / Ceza kanununda bir eksiklik var şu pencere kenarında duran saksılar tut ki rüzgarla düştü bir adamın kafasına ne olacak o zaman? /  Bırak lan o taşı... / Allahına güvensene oğlum. / Bana bekar olduğunu söylemiştin. /  Bu da pencü se! Severler güzeli genç ise al şu tavlayı hadi mektebine gülüm hadi uza uza.../  Frenler tutmuyor./  Dur kaçma!! / Yapamazsın. / Bırak şimdi atıyorsun. / Ey ruh! Geldiysen içimizden birini öldür hah ha hah! / Hadi canım sen de. / Akıntı var ne demek? İyi bir yüzücü böyle şeylerden çekinmez sen bugün şuradan şuraya yüzemezsen yarın nasıl rekorları kıracaksın! Atla diyorum suya! / Hepinizi seviyorum yaptıklarım için beni affedin. / Ne yaparsın lan? Neye güveniyon? / Çıkıyorum beni ateşinle destekle./ Ya kar lastiğine filan gerek yok abartma başımıza iş açma bin arabaya. /  Dur yahu bu işin şakası olur mu bir dengem bozulacak düşecem aşağı... / Şu köşede duvara dayalı paket ne? / Hapımı içtim mi hatırlayamıyorum.  / Hah ha çok matrak ya demek sen şeytansın ve beni bir hareketinle koz yapacaksın hihi çok iyi ya. / İsiminiz ne demiştiniz? Drak... Drakula di mi? Memnun oldum.

[Doksanlı yılların başında Koloni isimli bir fanzin çıkarmış, bu sözleri orası için yazmıştım. Gençlik hatırası kontenjanından paylaşıyorum.]

Cumartesi, Ocak 17, 2026

Günlük tutmak


15 ya da 16 yaşımdan beri günlük tutuyorum. Epeyce zaman sonra fark ettim ki bana terapi türü bir faydası oluyordu, pek çok şeyin üstesinden yazarak geliyordum.

Üç dört gündür, evde ofiste bir seri kitap arıyor ve bulamıyorum. Doğal olarak aradıkça, geçmişten kalan, kutulayıp kaldırdığım, unuttuğum bir dünya malzemeyle karşılaştım. Askerlikte yazdığım defterlerimi de o hengamede buldum, bir sayfasını hafif sansürleyerek paylaşacağım.


Günlük yazmak neyse de ... o yazdığını tekrar okumak insana şöyle iyi geliyor, nelere üzülmüşüm, ne abartmışım diyebiliyorsunuz...Bu da kötü değil, "yenisi de geçer" hissi veriyor insana...

Cuma, Ocak 16, 2026

Botlar

Üzerinden on yıl geçmiş,  Uzak Şehir grafik romanımdan bir sayfa bu... Berat'ın (Pekmezci) tatlı çizgileri...Sosyal medyada hatırlatıldı. Kitap çıktıktan sonra ister istemez sunumlar yapmıştım, bu sayfa ile ilgili güzel hatırladığım bir tartışma olmuştu. İnsanın yazdığı şeyleri "açıklamak" zorunda kalması kadar tatsız bir şey yok bence...Bu kerre öyle olmamıştı.

Sayfayı okursanız,  ilk bakışta israfın meşrulaştırılması ile zenginliği, buluntuya razı olmakla yoksulluğu tartıştığım anlaşılabilir. “Bot”un sadece maddi bir nesne değil,  sembolik bir değer taşıdığını vurgulamak istemiştim. “Sen fakirsin, onlar zengin” gibi repliklerin, sınıf bilincinin oluşma/oluşamama sürecine işaret etmesini hayal etmiştim. 

İnsan üniversitede konuşma yapınca birileri konuyu bir yerinden Pierre Bourdieu'ya getiriyordu o yıllarda. Şimdi nasıl bilmiyorum. Konu, oralara gelince herkesin anlayamadığı bir bağlam da oluşuyor ki ben popüler anlatıları bir mücadele mevziisi olarak görüyorum, zihin açmak benim için basit görünmekten daha önemlidir. Burdiyo denince mamboya jamboyla karşılık verip Zizek demiştim. Tatlı bir mavra yapmıştım kendimce. 

Zizek, mealen yazıyorum, şöyle bir şeyler söylüyordu: "İdeoloji gözlük gibidir; onunla bakmayız, onunla görürüz". Bu şu demek, çocuklardan biri, zenginliğin israf hakkını, yani “atabilme” özgürlüğünü doğal ve hatta meşru bir hak olarak görüyordu. Onun ideolojik gözlüğü, zenginliğin keyfini değil, yoksulluğun suçunu imliyor. Bot çöpte olabilir, çünkü zengin öyle istemiştir. E o zaman mesele kapanmıştır. Bu, ideolojinin tam da Žižek’in anlattığı şekilde işlediği bir ana tekabül eder: yani çocuk, yalnızca olan biteni değil, olması gerekeni de ideolojik bir bakışla algılar. Zenginin atma hakkını sorgulamaz; çünkü düzenin öyle işlediğine çoktan ikna edilmiştir. Diğer çocuk ise öfkeyle sistemi teşhir ederken başka bir ideolojik pozisyondan konuşur. Bir hak arayışı içinde değildir, daha çok isyan ediyordur. Bu da bize şunu gösterir: ideoloji, taraf seçtirerek değil, gerçeklik algımızı biçimlendirerek işler.

Perşembe, Ocak 15, 2026

Tenten, tarihsiz bir edebiyat ülkesinde!


Romancılığıyla bildiğimiz Tom McCarthy’nin Tenten’le ilgili bir kitabı yayımlandı. Eksik söylemiş oldum, kitap sadece Tenten’i içermiyor; bir yandan çizgi romanın klişelerini, hikaye izleklerini ve değişimini anlatırken diğer yandan yazarın “Hergé üzerine yazarsam Freud, Derrida ve daha bir sürü insan üzerine yazmış olurum; ayrıca öylesi daha eğlenceli olacaktır,” fikriyle ele alınmış bir deneme. Çizgi roman, en çok edebiyata ve sinemaya benzetilir. Söz sanatlarını kullanmakla birlikte edebiyat değildir. Sahne istifi, ardışıklık ve kurguyu kullanma tarzı onu sinema da yapmaz. Çizgi romanın melezliği kolay anlaşılmayabiliyor, pek çok “yazar” benzerlikleri yeni keşfedercesine abartabiliyor. McCarthy’nin denemesi o gözle okunmalı demeyeceğim, biraz makyajlı ama yazdıklarının zihin açıcı tarafları mevcut. Sinema eleştirisi nasıl edebiyat sosyolojisinden beslenmişse, Türkçedeki yoksunluğu hesap ederek söylüyorum, çizgi roman yorumu benzer mecralardan çıkabilmeli. McCarthy’nin Tenten yorumu bu yönüyle değerli, çünkü edebiyat eleştirisini temel alıyor.

Tenten, Frankofon dünyanın popüler ikonlarından biri; hakkında onlarca kitap, yüzlerce makale yazılmış önemli ve itibarlı bir anlatı. Dizinin yaratıcı Hergé (Georges Remi) deseni ve sayfa tasarımıyla, “ligne-claire” denilen (açık berrak/temiz çizgi) biçemiyle çizgi romanı dönüştürmüş, tarzını “okul” olarak yaygınlaştırmış bir büyük usta. Tenten ve Hergé, bu kadar sevilip bu kadar modellenince dizinin mazisine ilişkin teşhirci bir şayia silsilesi de oluşmuştur. Hergé’in ilkgençliğindeki sağcı eğilimleri, Nazi işgali sırasındaki boyun eğici suskunluğu yıllardır konuşulur örneğin. Tenten serüvenleri tek tek incelenerek, ırkçı ve oryantal tutumu deşifre edilir. Yıllar içinde Türkçede bile çıkmış onlarca yazı ve haber sayabilirim. Garip bir ifşa iştahıyla aralıklarla konuşulur bu meseleler, McCarthy de yapıyor bunları. Hergé, savaş sırasında çizmeye devam ettiği, üstelik bunu sofu-sağcı bir yayında sürdürdüğü için “hain” olarak yaftalanmıştır. Yaşlandıkça siyaseten liberter eğilimler gösterir ve ikrar ettiği geçmişine dair savunmalar yapar, haksızlığa uğradığını düşünmektedir. Ona göre, işgal yıllarında, pek çok kişi gündelik hayatın sürebilmesi için çalışmaya devam etmiştir: “Bir makinistin tren sürmesini herkes normal karşılarken gazeteciler ‘hain’ damgası yedi!” diye şikayet eder. McCarthy, “bu argüman, insanı hayrete düşürecek kadar naif görünebilir,” diyor ve ekliyor, “çünkü gerçekten de hayret edilecek kadar naiftir.” Hergé’in mantığını anlamış olmakla birlikte bana yukarıdan bakıyor gibi geldi, ihtimamsız buldum yazdıklarını: “Sanatçı, bir zanaatkar ya da teknisyen kadar saf ve basittir,” fikrine inanmasını akıldışı sayıyor: “Hergé bu önermeyi savaş sonrasında, Profesör Turnesol figürü üzerinden sonuna kadar dayatacaktır.”

Popüler kültür üreticileri, hele çok satanlar, hitap ettikleri kitlenin nabzına veya arzularına göre bilerek, planlayarak üretmezler. Genellikle ürettikleri şeylere izleyicileri kadar inanır, inandıkları şeyleri anlatır, öyle üretirler. Tenten, ilk yıllarında, ırkçı veya anti-komünist unsurlar içermiştir, çünkü o serüvenin yayımlandığı yıllarda, ülke iklimi, popüler kültürün nefes alıp verdiği aura, ırkçı ve anti-komünisttir. Tenten, o normalliğin sınırları içinde yayımlanmış, ancak o şekilde popüler olabilmiştir. Zaman ve popüler kamusallık, popüler kültürün asal belirleyenidir, o popüler ürün, zamanı yakalıyorsa, aktüel olabiliyorsa yaşar, aktüel kalabiliyorsa daha çok yaşar. Zaman değişir, geçmişte kullanılan ve normal sayılan ifade ve eğilimler değişebilir, yanlış bulunabilir. Günümüzün popüler kültür ürünleri, illa kendilerini açıklamak durumunda kalırlarsa, siyasi angajmanlarla değil, geniş bir insancıllık kavramsallaştırmasıyla konuşurlar. Bu insancıllığın içine hoşgörü, yardımseverlik, dostluk, paylaşma, özveri gibi şeyler katılır. Bütün uzun ömürlü kahramanlar gibi Tenten de bu yöne evrilen bir süreç geçirir. Irkçılıktan, sağcılıktan, emperyal kibirden uzaklaşarak siyaseten doğrucu bir yönseme içine girer. Milyonlarca hayranı olan bir çizgi roman ancak böylesi bir ortak paydada varlığı sürdürebilir zaten.

Hakkında yapılan çalışmalara, verdiği röportajlara bakılırsa eğer Hergé, pek çok bakımdan evhamlı, siyasetle ya da entelektüellerle ilişkisi sınırlı biri. Buna karşın özenli, popülerlik için nelere hassasiyet göstermesi gerektiğini bilecek kadar da akıllı. Kendini geliştiren ve değiştirmeye çalışan, öğrenmeyi seven biri. İlginç bir anekdot anlatılır, kitapta da yer verilmiş. Üniversiteden bir okuru, Hergé’ye mektup yazıyor ve duyurusunu yaptığı Uzakdoğu serüveninde klişeci ve oryantal vurgular kullanmaması konusunda onu uyarıyor. Çinli bir öğrencisini yanına gönderiyor. Hergé, böylelikle, sonradan yakın arkadaş olacağı genç ve yetenekli bir Çinliyle tanışıyor ve önyargılarından epeyce sıyrılıyor, başka bir yola giriyor. Girmeyebilirdi. Şunu demek istiyorum, McCarthy, hem Hergé’i bir biçimde naif buluyor hem de onun üretimlerini önemseyerek Barthes’çı bir yorum yapıyor, Derrida’dan ve Freud’tan kavramlar alarak serüvenleri yorumluyor, Balzac ile koşutluklar kuruyor. Tenten’i konuşmak için kuramcıları vesile etmiyor, tersini yapıyor. McCarthy, derdi bu değilmiş gibi görünmekle birlikte Hergé’i azımsıyor ve bu bana çelişkili bir mesafe kaybıymış gibi geliyor. Yazar dikkat çekici biçimde şunu yapmıyor, tarihsel bağlamı kesin biçimde göz ardı ediyor. Hergé’yi bugünden bakarak irdeliyor. Bireylerin hangi etkiler altında nasıl biçimlendikleri, tercihlerini nasıl yaptıkları, nasıl ve neden sevindikleri, üzüldükleri, anlatılarını neden şu veya bu biçimde ürettiklerini anlamak zor olsa da böylesi bir farkındalık, toplumları, edebiyatı veya popüler olanı anlamak adına çok önemli bana kalırsa.

Okura not: kitaptaki yorumları anlayabilmeniz için Tenten serüvenlerini bilmeniz gerekiyor, açıklayıcı olmak gibi özel bir kaygısı yok yazarın. Romancı McCarthy’yi denemeci olarak, iddia ettiği kadar eğlenceli bulmadım diyerek sözü bağlayayım. Kitabın sonunda çevirenin notu başlığı altında Türkiye’de Tenten serüvenlerini kopyalayanların listesi verilmiş, o ayrıca ilginç olmuş. Kaynak belirtilmediği için tek tek ayrıntısına girmeyeceğim ama çok fazla isim yazıldığını düşünüyorum. Farklı yayınevleri de olsa baskı klişeleri alınıp satılıyordu. Örneğin Ali Recan, Burhan Şener’in kalıplarını satın almıştı, yeniden kopyalamamış, kısmen düzeltmiş, yenilemiş, üstelik bunu da kendisi yapmamış, isimsiz gençlere yaptırmıştı.

Sabit Fikir, Eylül sayısında yayımlandı.

Çarşamba, Ocak 14, 2026

Dertli Mersedes

Lisede bir gün üç beş arkadaşımla okuldan kaçtık. Kapılar kilitlenmeden önce arka merdiven penceresinden epeyce yüksekten aşağı atladık. Bir süre gizlendik, nöbetçi öğretmenlerin geçmesini bekledik, sonra kuş gibi uçarcasına atış mesafesinden çıktık. Uzun namlulu tüfekleriyle bizi vurabilirlerdi. O koşunun ucunda, sanki başka bir ufka çıkmışız gibi his yaşayarak, Aşıklar Tepesi denen yere vardık. Aslında gideceğimiz yerde bir halt olduğundan da değil, kahveye gidip kâğıt oynayacağız altı üstü, ne ki, hoşumuza giden bir mutluluk içindeyiz.

Çok sürmedi, kaçış yolumuzda karşımıza Kur’an okuyan bir adam çıktı. Hiç yoktan, bizi çevirdi, lafla sözle yanına oturttu. O günlerde bizim oralarda dershane açan, “abilik” yapan Nurculardan biriydi. Biz öğretmenlerden kaçmışız, kıkırdıyoruz filan, soğuk yüzüyle hayat, “yakalama” işini başka bir gardiyana devretmiş, üstümüze çöküyor. O faslı geçiyorum.

Adam, ezberlenmiş bir konuşma temposuyla Allah’ın varlığını tartışmaya başladı: yokluk ihtimalini rahleye yatırıp, sonra onu kendi kurduğu mantıkla tarumar ederek “ispatladı”. Vardı işte! Biz kem küm bile etmeden günah olmasın diye susup dinledik. Asıl aklımda kalan, bir ara söylediği bir cümleydi: “Dert iyidir,” dedi, “Allah insanın derdini artırsın.” Geveze bir arkadaşımla tasavvufa dahi bağladı, dertten, aşktan, arayıştan söz ederek hepsini tek nefeste halletti.

Sufilere göre dert, hakikate varma iştahıdır, insanın içindeki o “yerinde duramama” hâlini anlatır. Bu yüzden “dert” nerdeyse hayır duası sayılır. “Dertli dolaba binesin” deyişi de o yüzden bir beddua filan değildir.

Adam dünya nimetlerini reddeden bir sufi falan değildi. Üç beş gün sonra yine gördük çünkü: yol kenarına park ettiği Mercedes’ine biniyordu. Demek ki o tepede, o ayazda, sufi gibi giyinip Kur’an okumak ona iyi geliyordu. Herkesin bir terapi yöntemi var: kimi benim gibi yürüyüş yapar, kimi aşık olur, kimi susar, kimi nefes egzersizi, kimi de derviş kostümüyle kendine “manzara” kurar.  Belki de mesele tam da budur Mıstık abi, insanın kendi derdini “dervişçe” paketleyip kendine sunmasıdır.

Ne zaman hayat kararsa, dertlerim büyüse, mutsuz olsam, yalnız ve ağrılı günlerim uzasa, o laf gelir aklıma: “Allah derdini artırsın Levent” diye mırıldanırım. “Vicdanen” irkilmeliyim ama istemsizce gülümserim de. Çünkü o cümlenin içinde hem hakikat var, hem de benim hafızamın küçük sahtekârlığını faş ediyor: kaçtığımız okul, yakalandığımız tepe ve mercedesle eve dönen “derviş”.

Delik


 

Salı, Ocak 13, 2026

Istırap Haddi

Sigara içmiyorum. Gençlikte “büyüdüm” der gibi melankolik isyancı pozlarıyla tüttürdüğüm oldu ama arkasını getirmedim. Hep söylüyorum: Mesaili ve sevmediğim bir işte çalışsaydım muhtemelen içerdim. Çünkü sigara, çoğu zaman nikotinden çok “mola” demek.

Kamyonların arkasında yazar ya: “Istıap haddi.” O sınır aşıldığında kamyon durur, insan da durur. Çocukken bunu “ıstırap haddi” diye okurdum, şimdi gülerek yazıyorum ama çok da yanlış okumuyormuşum. Çalışanlar da daha fazlasını kaldıramadıkları için duruyorlar. “Kaytarıyorlar” diyebilirdim. Zaten deniyor. Ama bu sözün tuhaf bir zalimliği var. Dayanamayan insana “kaytarıyor” dediğinizde, mola bir hak olmaktan çıkıp suç deliline dönüşüyor. Sonuç? Mola uzuyor, molanın sıklığı artıyor, herkes daha da geriliyor. Yani eleştiri, eleştirdiği şeyi büyütüyor. Harika bir verimlilik.

Ben yalnızlığın çağın esas sorunlarından biri olduğuna inanırım. Yanlış anlaşılmak istemem: Enflasyon, yoksullaşma, yarın korkusu, pandemi, adaletsizlik, şiddet, ayrımcılık, liyakatsizlik, türlü göçlerle yaşıyoruz… İçinde yüzdüğümüz su bu. Ama ben o suyu tek başına yutanın boğazından söz ediyorum: Yalnızlık, bütün bu sorunları katlayarak büyütüyor.

Sosyal medya “ulaşılabilirlik” satıyor ama yalnızlığı azaltmıyor. Çünkü sahici olmadığını biliyoruz. Yalnız kalmak istiyoruz, yalnız olduğumuzu göstermek istemiyoruz. Bundan utanıyoruz. Sürekli online olmak, görünmek istiyoruz. Kaybolma ve unutulma korkusu bu: Sanki görünmezsek varlığımızın fişi çekilecek.

Sigara molasını ve “ıstırap haddini” bu yüzden yazdım. Rutini bozmak, nefes almak (isterseniz kaytarmak deyin) zorundayız. Hayatı sosyal medya üzerinden yaşadığımız için hep birlikte seyrediyor, giderek yükselen çığlıklara, hakaretlere, paylamalara, ifşalara bir biçimde dahil oluyoruz. Seyirci kalmak bile bir tür katılım. Bu ortak seyir, ortak bir yorgunluk da üretiyor.

Şunu da hatırlatayım: Kendisi dışında herkesi “sağlıksız” bulan tavrın psikolojide bir karşılığı var, kişilik bozukluğu belirtisi olarak okunabiliyor. Demek istediğim şu: Bu iklimi hep birlikte üretiyoruz. Hiçbirimiz bundan azade değiliz. Üstelik kaytarırken içtiğimiz sigara da bizi “kanser” ediyor. Çok mecazlı konuştum Mıstık abi, sen anlarsın.

Pazartesi, Ocak 12, 2026

Ruhhattı 11





Sen pis bir faşistsin!

Arada nostaljik bir heyecana kapılıp, yüksek bir iştahla, özellikle çocukluğumda sevdiğim anlatılara geri dönüyorum. Garth benim için tam da böyle bir şey. Yeniyetmeyken yarım yamalak okumuştum, zaten topluca okumak mümkün değildi. Ya bir dergide (Büyük Ateş, Mandrake vs.) “dolgu malzemesi” diye araya sıkıştırılırdı ya da gazetelerde bant olarak yayımlanırdı. Garth Cumhuriyet’te çıkardı, ne var ki bizim eve en çok Hürriyet ya da Milliyet girerdi. Of puf merak ederdim.

Garth, pek çok bilimkurgu ve fantastik anlatıyı etkilemiş, herkesin değil, bilenlerin takdir ettiği bir çizgi roman. Ne yazık ki bugün serüvenlerini derleyip toparlayan bir albüm çalışmasına ulaşmak zor: ortada yok, unutulmuş-kaybolmuş gibi duruyor. Geçenlerde, vakti zamanında gazetelerden kesilmiş bir koleksiyona rastladım, tek kelimeyle “saldırdım”.

Yukarıdaki kare o toplamdan. Garth, yanındaki (sonradan sevgilisi de olacak) Çinli kadına ve birlikte çalıştığı insanlara, kimseye kolay güvenmemesi gerektiğini salık veriyor. Siyaseten angaje, komünist kadın ise cevabı yapıştırıyor: “Garth, sen pis bir faşistsin!”

Görünce şaşırdım. Saçma elbette. Vakit yetmişler: siyasetin sokağa çatışma olarak indiği yıllar. Üstelik çizgi roman dili, hele bant çizgi roman, bol ünlemli ve özellikle abartılı cümlelerle çalışır, dikkat çekmenin pratik yolu budur. Bu cümle tam çeviri midir, yoksa çevirmenimizin dönemin ruhuna uyarladığı bir yakıştırma mı, bilmiyorum. Ama şaşırılacak bir şey de yok.

Madem iş ideolojiye geldi, açık konuşalım: anaakım çizgi romanın temel refleksi, hele soğuk savaş yıllarında çoğu zaman anti-komünistti, anti-Sovyetik bir hayal gücüyle çalışırdı. Komünizm, siyasal bir seçenek değil, hikâyeyi devindiren “tehdit” olarak istiflenir: sızan, kandıran, örgütlenen, manipüle eden bir karanlık akıl olarak resmedilirdi. Bu yüzden “komünist kadın” figürü de dirençli bir karakter değildi, mutlaka ya açığa düşerdi ya da dönüştürülürdü. Okurun hizalanacağı yer de böylece önceden belirlenir,Pis faşist” küntlüğü maceranın diyalogu gibi akardı. Arzederim Mıstık abi…Garth bize selam söyledi.

Related Posts with Thumbnails