Cumartesi, Mart 07, 2026

Seyrüsefer Defteri 177

++  Dampyr (2022) kötü çıkacağını bilerek seyrettim, eski bir arkadaşla selamlaşmış olduk (28 Şubat).++ Nero Sea1 Ep7 ve 8'i seyrettim (27 Şubat).++ Black Fag (2025) Le Carre havasını sevdim (26 Şubat).++  Knight of the Seven Kingdoms Sea 1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (25 Şubat).++ Nero Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (24 Şubat).++ Sliding Doors (1998) potansiyelli filmmiş, iyimser bir aşk öyküsü (23 Şubat).++ Fallout Sea2 Ep5 ve 6'yı seyrettim (22 Şubat).++ La science des rêves (2006) bir iddiası var, ilginç ve sürreal bölümleri var diyelim (21 Şubat).++ Dark Matter Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (20 Şubat).++ Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) iş için tekrar seyrettim, mutluluk ve haliyle mutsuzluk, aşk ya da saplantı hakkında yapılmış en karanlık filmlerden biri, tatlı bir karanlık ama (19 Şubat).++ Real Men Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (17 Şubat).++ Nero Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (16 Şubat).++ Senaryo kampı (14-15 Şubat).++ Hamnet (2025) seyredince çok satar roman klişeleri var dedim, meğer uyarlamaymış, ortalamanın üzerinde (13 Şubat).++ Nero Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (10 Şubat).++ Young Adult (2011) bir tık yukarısı olsa, sahiden meselesini "mesele" edebilse başka bir film olabilirmiş, Charlize razı olmuşken bu rolü oynamaya (9 Şubat).++ Fall For me (2025) "erotic thriller" kategorisi, vasat altı (8 Şubat).++ A Knight of the Seven Kingdoms Sea 1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (7 Şubat).++ The Royal Tenenbaums (2001) sarkastik havayı izliyorsunuz, iyimser bir kendine hayranlığı var (6 Şubat).++ Fallout Sea2 Ep3 ve 4'ü seyrettim (4 Şubat).++ Spartacus House of Ashur Ep1 ve 2'yi seyrettim (3 Şubat).++ Suddenly, Last Summer (1959) Gore Vidal ve Tennessee Williams, ne kadro ne performans, forever Liz! (2 Şubat).++ O Agente Secreto (2025) güzel film, denemişler, kara mizahın ölçüsü ilginç olmuş, belgeselci tarafı filan (1 Şubat).++


Cuma, Mart 06, 2026

Rahatlama (2)

Rahatlamanın yollarından söz ettim, e bu kadar yolu varsa, mesele “nasıl rahatlarız” değil, “niye rahatlayamıyoruz” olur. Çünkü rahatlamak dediğimiz şey, attığımız yükler kadar, sırtımıza bindirilen yüklerle de ilgili bir mesele. Birini atıyoruz, diğeri hazır bekliyor. İnsan yük üstüne yük taşıyor, yok yere “dolap beygiri” dememişler.

Rahatlama bir boşalma haliyse, biz sürekli doluyoruz demek istiyorum. Bildirimler, haberler, beklentiler, kıyaslar… Hemen her şey gerilim üretiyor. Sosyal medyada herkes ya çok mutlu ya çok haklı. O akışın içinde insanın kendi sıkıntısı daha da sıkışıyor. Başkasının mutluluğu da bir yük, başkasının öfkesi de. Sürekli bir karşılaştırma hali içindeyiz.

Rahatlayamıyorsak, rahatlama piyasalaşır. Ve öyle oldu. Nefes teknikleri, meditasyon uygulamaları, terapi paketleri, dijital detokslar… Rahatlamak satın alınabilir bir hizmet gibi sunulmuyor mu? Parayı veriyorsun, stresin azalıyor. En azından reklamları öyle söylüyor. Rahatlama bir projeye ve bir performansa dönüştürülmüş durumda.

Ama biliyoruz ki rahatlamak sadece kas gevşemesi değil, burayı gülerek yazıyorum, masajla çözülürdü yoksa. Rahatlamayı neden hedef yaptık, hangi ara böyle bir “ruhani” gayeye kitlendik bilemiyorum.

Rahatlama makul bir hayatın, doğru bir ilişkinin, doğru bir yüzleşmenin yan etkisi olabilir. Rahatlama hedef olamaz, olursa karikatüre dönüşür. Masajla, nefesle, uygulamayla satın alınacak bir huzur varsa, o huzur zaten huzur değildir. Geçici bir uyuşmadır. Hangi ara huzur takıntılı bir uygarlığa evrildik.

Üstelik insan tamamen rahatlayamaz, olsa olsa küçük “oh”larla idare edebilir. Her ne olursa olsun bir miktar rahatsızlıkla yaşamak iyidir hatta, çünkü o rahatsızlık bizi diri tutar, vicdanı çalıştırır, soru sordurur.

Kadim metinleri okuduğunuzda insan rahatlamak için yaratılmadı diyorsunuz, o yüzden vicdanı var. Unutmayalım, dinlerden ve bütün o büyük kitaplardan önce vicdan vardı.


Perşembe, Mart 05, 2026

Rahatlama (1)


İnsan nasıl rahatlar? Bir ruh sıkışmasından, bir iç daralmasından kurtulmaktan söz ediyorum. Dünya kadar yolu var, “şu maçı alsak”, “şu sınavı geçsem”, “şu askerlik bitse”, “tatile çıksam”… Sıkıntılı bir  sürecin sonuna varmak mesela. Askerliğim bittiğinde nizamiyeden çıkarken attığım adımlar bana olağanüstü gelmişti. “Bir kurtulsam” hissi öyle güçlüydü ki, o an biri “dur, daha bitmedi” dese oturup ağlardım.

Ağlarsan rahatlarsın” derler. “Ağla evladım, açılırsın.” Bir yakınımız ölür, arkadan fısıldaşırlar: “Hiç ağlamadı, çok fena.” Gülmek de rahatlatır, arkadaşlar iyi gelir, dopaminle  neşeleniriz. Ama bir şartla: Sofrada seni bilen, seni kollayan biri olacak ki falsonu kaldıracak. Rahat edersen güzel konuşur, güzel açılırsın. Yakın bir arkadaşımın düğününde sağdıçtım. Damatla geline musallat olan her zibidiye tatlı dille, hafif çakallıkla set çekiyordum. Arkadaşım kulağıma eğilip sanki benimle konuşmuyormuş gibi “Levent geldi, artık rahatım” demişti, hoşuma giden bir iltifattı. Rahatlık bazen bir insanın varlığıdır.

Aklınızın nereye gittiğini biliyorum, evet cinsel yolla rahatlama da var... Ankaralılar, seks yapamadığı için mutsuz ve öfkeli olan kadınlara "s.k değmedik alnını çatık aldı" erkeklere ".m görmedk yüzünü çopur aldı" derler... ayıp ayıp şeyler. Yani yapmazsan rahat edemiyorsun gibi...

Kavga edince rahatlayanlar vardır, çatacak yer ararlar, camı çerçeveyi indirip, masayı devirirler... Rahmetli Babam, sinirlenince mutlaka bir şeyi kırardı. Annemin “buna niye bu kadar para verdin” serzenişi üzerine yeni aldığı radyoyu duvarda parçalamışlığı da var, düdüklü tencereyi balkondan attığı da. İlki kurtarılamadı, ikincisini kıs kıs gülerek sokaktan toplayıp getirmiştim. O yaşta “bunu bir gün yazarım” diye düşünmüştüm. Kısmet bugüneymiş Romalılar...

Yükseklikten korkuyorum. O sebeple her uçağa bindiğimde odağımı bozmak adına kitaba gömülürüm, dünyadan kopup kendimi okuyarak sakinleştiririm diyelim. Bir iki kez yanımda benden daha fazla panikleyen biri olunca tuhaf bir şey fark ettim: Onu teskin ederken bir baktım ben de rahatlıyorum. “Hiçbir şey olmaz, merak etmeyin.” Neymiş, korku, paylaşıldığında bölünüyormuş.

Bedensel ve zihinsel rahatlamalar gündeliğin içinde. Ama asıl sert olanlar psikolojik eşikler. Sır saklamak zorunda kalmak. O sırrın açığa çıkmasından, dolayısıyla yalan söylemekten kurtulmak mesela… Mis gibi bir ferahlık getirir. Af dilemek ve affedilmek de öyle. Veya anlaşılmak. Doğru anlaşılmak insanı ruhen rahatlatır. 

Yukarıda “ağlarsan rahatlarsın” dedim ya, şaka yollu “su dökmekle rahatlansaydı, işeyerek de olurdu” derdim gençken. Psikolojik eşik yüksekse ağlamak yetmez çünkü. Rahatlamak hafiflemek gibi bir şey. Yük atıyoruz, yola devam ediyoruz. Ama bu kadar çok rahatlama biçiminden söz ediyorsak, demek ki rahatlamak o kadar kolay değil.

Lise son sınıfta anlamsız bir histeriyle disipline verilmiştim. Biyoloji hocası bir kadın, yüzüme bakıp “Rahatsız mısın oğlum sen?” demişti. Belki de doğru soru buydu.

İnsan haz alırken, korkuyla baş ederken, severken, yiyip içerken, oyun oynarken, uyurken… hayvanlara benzeyebiliyor. Ama vicdanıyla didişirken, utanırken, rahatsızlık duyarken soru soran bir canlıya dönüşüyor. İnsanı hayranlık uyandıracak kadar iyicil ve dehşetle korkutacak kadar kötücül yapan da bu.

İnsan rahatlamak isteyen bir varlık değil sadece. İnsan, rahatsız bir hayvan.

Fotoğraf: Luis González Palma

Salı, Mart 03, 2026

Son Okuduklarım 111

Cormac McCarthy iyi bildiğim bir yazar değil, Yol’u da henüz okumadım. Bu nedenle uyarlamanın aslına sadakatini ya da metinlerarası derinliğini karşılaştırabilecek durumda değilim. Manu Larcenet ise yıllardır takip ettiğim, ne yapacağını merak ettiğim bir “author”. Yol üzerinde çalıştığını duyduğumda dikkat kesilmiştim, iddialı bir işle karşılaşacağımı düşünüyordum, yanılmamışım.

Hikâye, büyük bir savaş sonrasında dünyanın sonunu andıran distopik bir gelecekte, hayatta kalmaya çalışan bir baba ile oğlunun yolculuğunu anlatıyor. Açlık ve korku içinde, nereye gittiklerini ya da varacakları yerin ne olduğunu bilmeden yürüyorlar, umut, giderek yön duygusunun yerini alıyor. Larcenet, anlatıyı az konuşturan, ürkütücü ve klostrofobik bir atmosfer kurmuş. Sayfalara sinen yalnızlık ve çaresizlik hissi neredeyse fiziksel. Oğulun masum iyicilliği ile babanın hayatta kalmaya odaklanan pragmatizmi güçlü bir dramatik eksen oluşturuyor. Babanın oğluna karşı gösterdiği özen ve nezaket, metnin insani damarını ayakta tutuyor. Romanın Pulitzer alması boşuna değilmiş, Larcenet de bu ağırlığın farkında olarak büyük bir titizlik ve sevgiyle çalışmış. Bu özen sayfalardan okunuyor.

Pasolini ise dilimizde 1997’de yayımlanmış ve pek de ilgi yaratmamış çeviri çizgi romanlardan biri. Başlık yanıltıcı, ünlü yönetmenle ilgili biyografik bir çalışma değil. Yönetmenin ölümünden yirmi yıl sonrasını kurgulayan, erotik gerilim türünde bir anlatı. Dili ve meselesi var, ancak anlatı şaşırtmayı, derinleşmenin önüne koyduğu için dramatik yapı dağınık kalıyor. Çok zengin bir kadınla evlenen bir polis, Pasolini cinayetine dair yeni bilgilere ulaşmaya çalışırken “susturuluyor”, üstelik karısıyla cinsel ilişki yaşayan kayınpederi tarafından. Epstein skandalları sonrası dünyada bu tür güç-seks-iktidar ilişkilerine artık “olmaz” diyemiyoruz, fakat hikâyede karakterler arasındaki bağlar yeterince temellendirilmiyor. Kimin kimle, nerede ve nasıl kesiştiği flu kalıyor. Provokasyon var, fakat işin dramatik ekonomisi hayli zayıf.

Başka bir Dünyada, Fırat Yaşa’nın anaerkil ve doğacı anlatı evreninden yeni bir halka. Estetik aura bakımından Hayao Miyazaki ile Ursula K. Le Guin hattına göz kırpan bir atmosfer söz konusu: pastoral ama politik, masalsı ama ideolojik. Yaşa yine sert bir düalizm kuruyor. Şamanik bir öğretinin kadim anlatılarından türemiş hissi veren bir mitoloji inşa ediyor. Kendi gelenekleri, ritüelleri ve sembolleri olan kapalı bir kozmos resmediyor.

Fırat Yaşa’nın dünyasında kötülüğün kaynağı hırs ve rekabet. Kazanma ihtirası, doğanın dengesini bozan asli günah gibi konumlanıyor. Bu albümde insanlarla doğayı karşı karşıya getirerek daha da ileri gitmiş. Ölülerin bile insanlara karşı olduğu bir düzlem hayal etmiş. İnsanın merkeziliği radikal biçimde sorgulanıyor diyelim. Görsel olarak Yaşa’nın sembolizme yaslanan, arkaik resimden beslenen bir dizgesi var. Özellikle Tepe’de ulaştığı şahikayı burada başka bir biçimde yinelemiş. Kompozisyonları güçlü, figür yerleşimleri ve mekân tasarımı bilinçli. Diğer yandan böyle bir yola girdiğinizde, mitoloji tahkiyenin önüne geçebiliyor. Yaşa, çizerken o dengeyi korumaya da çalışıyor. 

Gölge Gözler, yakınlarda çıkan frankofon bir grafik roman. Distopik bir gelecekte geçen bir tür “şimdiki zaman” eleştirisi olarak okunabilir. Finalde iyimser bir yere varıyor, o yüzden distopik demek ne kadar doğru bilemiyorum. Kurgusu ve çıkışsızlığı itibarıyla “gözetim toplumu” literatürünü iyi bildiğini hissettiriyor. Görme ve görülme biçimlerine odaklanılmış. Gerçek (!) ile masalsının sınırları ya da geçişkenliği bilerek muğlak bırakılmış. Güçlü kadınlara eşlik eden lirik bir muhaliflik var. Yakın dönem anlatıların hepsinde rastladığım bir tavır bu. Kadın liderin devrimciler hakkında fikirleri, doğaya dönük inancı, şiddet karşıtlığı vs yeni orta sınıf genç feministleri anlatıyor aslında… İdealize ediyor demek istiyorum. Atmosferi ve çizgi akışkanlığı başarılı. Çizgiler bazen eskiz gibi gözüküyor, bilerek kirletilmiş bir tarzı var. Bu kir, steril bir gelecek tasarımını kırıyor, dünyayı yaşanmış ve yıpranmış kılıyor. Diğer yandan ne zaman geniş planlar çizse ustalığını gösteriyor. Mekân duygusu kuvvetli, kadraj kurma becerisi sağlam. Güzel bir iyicilliğe sahip. Gölge Gözler, distopya ile umut arasında kalmaya çalışmış, belki kapitalizme dair çıkışsızlık hissi, ancak bir “iyicillik ihtimali”yle dengelenebilir demek istiyor. 

Pazartesi, Mart 02, 2026

Derin Hakikatler 20 Yaşında


Bu kadar yıl blog yazacağımı düşünmemiştim. Günlük tutma alışkanlığımdan olabilir, obsesyonlarım ve yazma iştahımla ilgili olabilir, çok çok mutsuz olduğu zamanlar hariç, vazgeçmeden inatla yirmi yılı tamamlamış durumdayım. 

İki gün öncesine kadar bu durumun farkında değildim. Genel olarak yaptığım işlerin kutlamasını yapabilen biri değilim. Bir sonraki güne geçiyor, çalışmaya devam ediyorum.  

İstediğim ölçüde iyi yazılar yazamasam da çalışma tempomun dışına çıkabildiğim, yazarak "dünyaya katlandığım" bir oyun alanım oldu Derin Hakikatler...

Arada "blog mu kaldı" diyenler oluyor, kıs kıs gülüyorum.

Pazar, Mart 01, 2026

İlk yazılardan: Cumhuriyet Folkloru

Vakti zamanında Arzu Film tarafından üretilen Hababam Sınıfı seriyali gerçekten bir “klasik” midir? Sinematografik tercihleri ve dramatik yapısı düşünülürse ve ayrıca Rıfat Ilgaz’ın aynı adlı yapıtındaki mizahın edebi düzeyiyle kıyaslanırsa, seriyali tereddütsüz “klasik” ilan etmek iddialı olabilir. Hatta yerli güldürü sinemasının ve mizah yazınının başka örneklerine karşı haksızlık bile sayılabilir.

Ne var ki bu cümlelere duygusal tepkiler vererek itiraz edenlerin sayısı onaylayanlardan fazla olacaktır. Film neredeyse bir yıl vizyonda kalmış, TRT gösterimleri yıllarca konuşulmuş, özel televizyonlarda defalarca yüksek reytinglerle yayınlanmıştır. Devam filmleri ilki kadar güçlü olmasa da benzer bir dolaşım alanını her zaman bulmuştur. En az üç kuşak tarafından izlenmiş, beğeni dalgalansa da gündemden hiç düşmemiştir. Türk sinemasında bu ölçekte süreklilik yakalamış ikinci bir seriyal göstermek zordur. Bu noktadan sonra ona “klasik” dememek de kolay değildir.

Burada belirleyici olan filmin estetik nitelikleri veya seyircinin kendinden bir parça bulması değil. Asıl mesele, filmin memleketin kolektif hafızasında yer etmiş olması.

Özellikle 1990’lardan itibaren, alışık olmadığımız bir hız rejimi ve kesintisiz bir imge bombardımanı altında yaşıyoruz. Üç gün önce dinlediğimiz bir şarkıyı, kahkahalarla izlediğimiz bir oyuncuyu, hararetle tartışılan bir yazarı, hatta büyük bir olayı bile çabucak unutuyoruz. Her şey süratle “anı”ya dönüşüyor. Üç gün önce yaşanmış bir şeyi, sanki yıllar öncesine aitmiş gibi hatırlıyoruz. Bu yoğun nostalji dalgası boşuna değil. Hatırlama kapasitemiz daraldıkça, temellere sarılıyoruz.

Cumhuriyet tarihi de, dil devrimi nedeniyle sınırlı bir hafızaya yaslanıyor. 1928 öncesi uzmanlık gerektiriyor, sonrası ise hepi topu birkaç kuşaklık bir birikim. “Klasik” dediğimiz ve ortaklaşa hatırladığımız şeyler bu dar banttan çıkıyor. Hababam Sınıfı da o bantta ilk akla gelenlerden biri.

Çoğu insan bu filmlere bakarken çocukluğunu hatırlıyor. Filmin gerçekten ne kadar komik olduğu ya da Ilgaz’ın metninden ne ölçüde koptuğu ikinci planda kalıyor. Sahneleri ezbere anlatanlar aslında kısa pantolonlu hallerini hatırlıyorlar. Film, estetik bir tartışmanın değil bir aidiyet duygusunun nesnesi haline geliyor.

Bu anlamda Hababam Sınıfı, başka popüler referanslarla (Metin Oktay, Onuncu Yıl Marşı, Gırgır ve Türkan Şoray ile) aynı kümeye yerleşir. Bunlar yalnızca birer film, futbolcu, marş, dergi ya da oyuncu değil, cumhuriyet folklorunun ortak paydalarıdır.

Türkan Şoray, beyazperdede göründüğü ilk andan itibaren her dönemin kadını olmayı başarmış bir figür. Onuncu Yıl Marşı, gururda da öfkede de akla gelen bir cumhuriyet amentüsü. Metin Oktay, onu hiç izlememiş kuşakların belleğinde bile yaşayan bir efsane. Gırgır, “dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi” iddiasıyla gurur duyulan bir sembol.

Bu figürler kuşakları (ebeveynlerle çocukları) aynı masada buluşturuyor. Üzerinde uzlaşılmış folklorik malzemeler bunlar. Birçok olay, isim ve gelişme zamanla silinirken, onların hatırda kalmasının nedeni tam da budur: estetik kusursuzlukları değil, hafızadaki yerleri.

Dolayısıyla açılış soru belki de yanlış kurulmuştur. Hababam Sınıfı klasik midir? Eğer “klasik”ten anladığımız şey estetik yetkinlikse bu enikonu tartışılır. Ama “klasik”, kolektif hafızada sabitlenmiş, kuşaklar arası aktarımı mümkün kılmış bir kültürel düğüm noktasıysa, cevabı çoktan verilmiştir.

[Not: Yazıyı 2004 yılında Milliyet gazetesine yazmışım, bu kadar yıl sonra revize etmemin sebebi Derin Hakikatler'in yirminci yaşını doldurmasıyla ilgili...Blogta ilk kullandığım yazılardan biriymiş, revize ettim elbette.]

Cumartesi, Şubat 28, 2026

Küçük Posta



Sahaflarda buldum bu “gazeteyi”. 1966’da, on yaşlarında iki muzip çocuğun elinden çıkmış. O tarihte “fanzin” diye bir kavram yok elbette ama tam o ruh: M. Reha ve Haluk Kara adlı iki ortaokul öğrencisi, bir gazeteyi baştan sona tutkuyla taklit etmişler. Ciddiyetle, sabırla, hevesle.

Yazı çiziyle uğraşmaya başlayınca insan daha çocukken başka “yazarlarla karşılaşıyor. Garip bir çekim alanı var, birbirinizi buluyorsunuz. Ben ilkokul ikinci sınıfta üç arkadaşımla çizgi roman yapıp sınıftaki çocuklara kiralamıştım. Çoğaltmak mümkün değildi, fotokopi nedir bilmiyorduk. Defteri iki liraya veriyor, okunup gelince bir lirasını iade ediyordum. Bir gün evde hasta yatarken ortaklarım” kazancı getirip avucuma saymışlardı. Annem hâlâ o hikâyeyi anlatır. Dergi yaptığımı değil, avucumdaki bozuk paraların çokluğunu hatırlayarak. Bir Ankaralı anne için gurur ölçüsü nettir: romantizm değil, nakit akışı. Hâlâ aynı telden hasbihal ederiz.

Çocukluğumda Türkoğlu diye bir kahramanımız, Pilot Yayınları diye bir yayınevimiz (!) vardı. Ali Recan’ın Volkan’ını taklit ediyorduk elbette. Sonra ne oldu? O ortaklardan biri asker, biri mühendis, biri işadamı oldu. Yazıdan telif kazanan bir ben kaldım.

Hayal kurmak, dergi düşünmek, roman yazmak, resmetmek, şiirle uğraşmak… Bizim ailelerimizin gözünde karın doyurmuyordu. Teşvik edilmezdi, hatta naif, hatta “kadınsı” bulunurdu. Boş işti. Gençliğimde de manzara çok değişmedi: Yazdıkların siyasete temas ederse ciddiyet kazanıyordu. Taşralı çocukların roman ve öykülerinde siyasete meyletmesi biraz da kendini önemsetme arzusundandır. Hâlâ öyledir.

Küçük Posta’yı hazırlayan o “genç gazeteciler” şimdi neredeler? Muhtemelen okuldan sonra eline kitap almayan çoğunluğa karıştılar. Oysa ne tatlı, ne zekice ne eğlenceli şeyler hayal etmişlerdi.

K. diye bir arkadaşım var, birlikte büyüdük. Şimdi büyük bir şirketin genel müdürü. Okuduğum en iyi şairlerden biriydi. M. adında bir öğrencim vardı, yaşıtlarının çok ilerisindeydi, iyi bir edebiyatçı olabilirdi. Gıda sektöründe çalışmayı seçti ya da hayat onu oraya itti.

Herkesin yazar olması gerekmiyor. Ama devam etmek, sabır ve inat göstermek, çok çalışmak ve gerçekten istemek çoğu zaman yetenekten daha belirleyici. Üstelik yazmak, yazarak yaşamak büyük bir belirsizliğe razı olmak demek. Geçim derdi insanı başka yollara savurabiliyor. K.’yi de M.’yi de anlamıyor değilim.

Babam, on beş yaşında yayımlanan çizgi romanlarımı hiç okumadı. Okusa bir şey demesi gerekecekti, Sahiden kırıldım. Defalarca içlenip nedenini düşündüm. Bugünle kıyaslayın: 2020’lerde çocuğunuz o yaşta bir şeyler yazacak ve siz yok sayacaksınız mümkün mü?

Belki de babam, oğlunun boş işlerle” oyalanmasından, hayallere kapılmasından korkuyordu. İnat ettim. Karşı çıktım. Şansım da yardım etti, kendime bir yol açtım. Bir şirket çalışanı olmak, ticaretle uğraşmak fikri bana o kadar ürkütücü geliyordu ki… iyi sıyırdım derim bazen, şükrederim. İstanbul’u istemeyişim bile belki bununla ilgilidir.

Küçük Posta’ya ve o iki çocuğa kardeş kadar yakınım. Belki sırf bu yüzden romantize ediyorum. Belki onların hiç böyle dertleri olmadı. Ama yine de K.’ye, M.’ye, kaybolan o ihtimallere hayıflanmadan edemiyorum.

Cuma, Şubat 27, 2026

Kayıp



Fotoğraf yetmişli yıllardan. Üç kadın neşeyle eğleniyor. Neresi? Metropollerden biri sanmıştım, meğer Malatya’ymış. Şaşırdım. Niye şaşırdıysam… O yıllarda Malatya’da içkili eğlence mekânı var elbette. Bugün var mı? Yanılıyor olabilirim ama eskisi gibi olduğunu sanmıyorum. Benim bildiğim, Anadolu’da uluslararası büyük otel zincirleri dışında içkili mekânlar ya yok ya da görünmez hâle gelmiş durumda.

Genel olarak kadınların rahat ettiği şehirleri ve mekânları “medeni” ve “güzel” bulurum. Orada zaman daha sakin, daha geniş akar. Bir kadın bir başına dışarı çıkabiliyorsa, eğlenebiliyorsa, o şehirde bir şeyler yolundadır diye düşünürüm. Mesele içki değil. Mesele evden çıkabilmek. Muhafazakâr tahayyül evi sığınak sayar, oysa kimi zaman sığınak değil, cenderedir.

Malatya’da ya da başka bir Anadolu şehrinde hayatın bütünüyle kötüye gittiğini iddia edemem, oralarda yaşamıyorum. Ama bugünkü “yokluk” hissi bana bir “kayıp” gibi geliyor. Bir tür medeniyet kaybı. İçkili bir mekânda kadınların eğlenebilmesinde hoşuma giden şey, kamusal alanda var olabilmeleri. Erkeklere doğal hak gibi sunulan şeylerin kadınlar için hâlâ tartışmalı olması. Erkek eğlenirse eğlence, hadi en fazla hovardalık, kadın eğlenirse namus meselesi. Bunu biliyoruz, yaşıyoruz, “failiyiz”, her yerde örneklerini görüyoruz.

Belki o fotoğraftaki anı özgürleşme olarak abartıyorum. Abartmıyorum aslında, bunun yalnızca bir “an” olduğunu biliyorum. O kareden hemen sonra eşler, nişanlılar, babalar, abiler müdahale etmiş olabilir. Yan masalardan homurtular yükselmiş olabilir. Ya da o kadınlar, o akşam bedenlerini sakınmadan gülerken, ertesi gün kendi evlerinde başka kadınlara (kapıcıya, temizlikçiye, sütçüye) yukarıdan, erkekçe bir dille davranıyor olabilirler. Yorumları çoğaltmak kolay.

Orta sınıfın bağnazlığının, “gerici” diye yaftaladığı kesimlerden hiç de geri kalmadığına inanırım. Endoktrinasyonun etkisini nedense hafife alıyoruz. Bağnazlık tek bir mahalleye ait değil, her yerden, her sınıftan, her kimlikten sökün edebiliyor.

Perşembe, Şubat 26, 2026

Çizgilere Derkenar 41

İnternette rastladım yukarıdaki banta. Yetmişli yıllardan kalma sanılacak kadar “eski” duruyor ama yeni bir iş. Espri arkaik, hatta bilinçli biçimde anlamsız. Erkeklik organı, kadının kararını belirleyen nihai argüman olarak sunulmuş, pornografik bir güç anlatısının karikatür versiyonu çıkmış ortaya.

Burada mesele “ayıp olması” ya da “şok etmesi” değil, anlatının ilkel bir hiyerarşiyi hâlâ işe yarar sanması. Şaşırtıcı olansa, hatırı sayılır bir beğeni almış olması. Feminist yükselişe karşı bir refleks mi, yoksa “inadına” bir sahiplenme mi? Orasını bilemiyorum. 

Kitap satışları düşünce, az baskılı, koleksiyon değeri taşıyan özel albümler çoğaldı. Tarzan da bunlardan biri. Dilimizdeki ilk çeviriye Ersin Burak’ın çizimleri eşlik etmiş. Türle yakinen ilgili olduğumu düşünüyorum ama kitabın varlığını bir yıl gecikmeyle fark ettim, hiç duymamışım.

Çizimler dikkat çekici. Burne Hogarth estetiğine yaslanan bir dinamizmi var. Kitap bazen bir Tarzan romanından çok, bir çizim ve eskiz portfolyosu gibi duruyor. Bu yönü güçlü.

Diğer yandan metin günümüz Türkçesiyle mutlaka notlanmalıymış. Hurufat tercihi de estetik açıdan sorunlu geldi bana, görsel iddiayla tipografi arasında bir uyumsuzluk var. Çok görsel olunca Tarzan yorumlarını içeren çeviriler eklenebilirmiş, albüme çok şey katabilirmiş hissiyle baktım sayfalara. Sevdiğim insanlar ürettiği için yazmasam olmazdı. 

Ellili yıllarda popülerleşen üç boyutlu çizgi romanlar, televizyonla rekabet etme arzusunun ürünüydü. Okura “derinlik” vaadi sunuyorlardı. Teknik adıyla stereoskopik baskı deniyor buna. Sayfada iki desen üst üste basılıyor, gözlük sağ ve sol göze farklı görüntüyü veriyor, beyin de hacim algısı üretiyor. Teoride zekice pratikte yorucu diyelim.

Yıllardır rastlarım, gözlükle okumaya her kalkıştığımda birkaç sayfa sonra pes ederim. Görüntü titreşir, çizgi dağılır, anlatı akışı kesilir. Okunamama hissi kalır geriye. Satmamış olmalarının nedeni tam da bu: Teknik gösteri, anlatının önüne geçmiş.

Seksenli yıllarda basılmış bir örneği, “teknik ilerlemiştir” umuduyla aldım. Nafileymiş. Göz yine yoruluyor ve hikâye kayboluyor.

Çarşamba, Şubat 25, 2026

Nasihat Dinlemeyen Köy

Altı yedi yaşlarında, okumayı yeni söktüğüm günlerde okumuştum bu  “masalsı” kitabı. Yamaçlarındaki ağaçları kesip satarak para hırsına kapılan bir köyün, sonunda aç, biilaç ve çaresiz kalıp göç etmek zorunda kalmasını anlatıyordu. Elinde baltayla ağacı kovalayan köylüyle, yüzündeki dehşetle kaçmaya çalışan biçare ağacın sahnesi hafızama nasıl çakıldıysa… Kapağını görür görmez hatırladım, hiç düşünmeden satın aldım.

Disneyvari bir estetikle çizilmiş o kaçan ağaç beni sarsmıştı. Ağaçların da geceleri yer değiştirebilen canlılar olduğunu hayal ederdim. Hafif korku, hafif merak… Karanlıkta bir gıcırdama, toprağın altında bir sarsıntı, uzaktan gelen bir uğultu. Çocuk aklı işte, doğa bir dekor değil, gizli bir özneydi.

Oysa bir orman köyü ve bir orman köylüsü ağaçla nasıl ilişki kuracağını herkesten iyi bilir. “Azı karar, çoğu zarar” sözünü en iyi onlar tartar. Bize öğretilecek ya, doğa sevgisini öyle abartılı bir pedagojik tona büründürmüşler ki, hayatın içindeki o ölçüyü gölgelemiş aslında.

Bir de Türklerin Orta Asya’dan göç hikâyesi… O yaşta kafamda tuhaf bir bağ kurmuştum: Ağaçları kese kese mümbit toprakların kuraklaştırılması ve ardından gelen büyük göçü düşünmüştüm. “Nasihat Dinlemeyen Köy” ile Orta Asya Göçü’nü birleştirmiştim kendi kendime. Sanki bir tek Ötüken Ormanları kalmıştı da, Karaoğlan bu yüzden bir ormancıya emanet edilmişti. Çocuk zihni, “tarih” ile masalı hiç çekinmeden aynı masaya oturtur. Tarih dediğime de bakmayın, tarih diye okuduk ama efsane diyelim.

Hafıza tam da böyle çalışıyor. Yıllar sonra bir kapak görüyor ve çat diye ortaya çıkıyor: “Ben buradayım,” diyor hatıralar.

Sekiz Kurşun


 

Salı, Şubat 24, 2026

Tenten Faturası

Tenten’le ilgili bir efemera geçti elime. “Tenten İstanbul’da” filmi için kesilmiş bir fatura. Dağıtımcı Ceylan Film, Heybeliada Yeni Sinema’ya iki aylık kiralama bedelini faturalandırmış.

Faturada tek başına Tenten yok. Yanında bir Amerikan filmi daha var: Bizdeki adıyla “Zorro’nun İntikamı”. Bu hangi Zorro bilemiyorum, Zorro, The Avenger (1959) olabilir gibi geldi bana. Neyse faturadaki rakamlar ilginç: Tenten’in kira bedeli daha düşük. Neden? Dolar kurundan mı, kopya maliyetinden mi, yoksa o yıllarda Zorro’nun daha yüksek gişe garantili sayılmasından mı? Kesin konuşmak zor ama piyasa sezgisi çoğu zaman kültürel hiyerarşiyi ele verir, bunu biliyoruz.

Bizde “Tenten İstanbul’da” adıyla oynayan film, 1961 tarihli, Türkiye’de gösterimi iki yıl gecikmiş. O dönem yabancı filmler genellikle merkez ülkelerde dolaşımını tamamladıktan sonra “çevre” pazarlara inebiliyordu. Kopya pahalıydı, dolaşım yavaştı, takvim asimetrikti. Yani biz her filmi geç izliyorduk.

Bu gecikmenin kültürel bir yan ürünü vardı: Popüler yabancı filmlerin rüzgârından ticari olarak yararlanmak için yerli çizgi romanlar ürettirilirdi. Film gelmeden hikâyeyi okurduk. Görüntüden önce metin, perdeden önce kâğıt çıkardı karşımıza. Kültürel tüketim tersine akardı.

Not düşeyim: Safranbolu yakınlarında “Tintin” adını taşıyan, yüz küsur nüfuslu bir köy var. İçine tek bir Tenten ayrıntısı serpiştirseniz (bir duvar resmi, küçük bir vitrin, sembolik bir heykel) turistik bir mikro-anlatıya dönüşebilir. Ya tamam Mıstık abi, esnaflık yapayım dedim, fatura konuşunca aklıma geldi, kaşın gözün oynamasın.

Pazartesi, Şubat 23, 2026

Languishing-Sönümlenme

Biri hâl hatır sorduğunda genellikle “fena değilim” diye cevap veririm. Hatta kimisi bunu “niye iyi değilsin?” diyerek tuhaf bir “iyi ol” baskısına çevirir. Of puf edip “yahu ne iyiyim ne de kötü, çalışıyoruz, idare ediyoruz işte” demek isterim ama mutlaka tebessüm ederek bu faslı geçiştiririm.

Yakınlarda bu “fena değilim” hissiyatının bir dönem ifadesi olarak yaygınlaştığını öğrendim. Sönümlenme, canlılığını yitirme, solmak, durgunlaşmak anlamındaki languish sözcüğü popülerleşmiş. “Languishing” derken bir tür psikolojik sönümlenme kastediliyor. Depresyonda değilsin ama mutlu da değilsin, rutini yaşıyorsun gibi bir şey. Matrak tanımlar yapılmış: “düşük voltajda çalışma hali”, “duygusal rölanti” gibi.

Böyle ifadelerle karşılaşınca heyecanlanıyorum. Çünkü sosyal medyada yazan hemen herkes dünyayla kurduğu ilişkiyi bir moda gibi bu cümlelerle anlatıyor. Bakıyorsun, belirgin bir anksiyeteleri yok, yazarken majör depresyon savrulmaları yok. Farkındalıkları var, popüler olana ilgileri var, işlevsellikleri var ama derinleşemiyorlar. Mecazen söyleyeyim: “Şarjım yok, uzun konuşamıyorum” hâlinde salınıyorlar.

Eskiden bu duygu yok muydu? Elbette vardı. “Tembel” derdik. Okur yazarlar “hafif depresyon” tanısı koyar, kişinin motive olmasını beklerdi. Rölanti dedim ya, “bir sevgilisi olsa”, “bir işe girse” düzelir denirdi.

Oysa languishing yeni bir hissiyat sayılıyor, yeni bir orta sınıf sıkıntısı anlayacağınız. Sosyal medya çağında her birimiz sürekli uyarılıyoruz. Bir haber, bir skandal, bir mesaj, ilginç biri… Mutlaka dikkatimizi çeken bir şey var. O kadar çok ki bunlar, her birine ayırdığımız dikkat de bölünüyor. Bu çokluk zamanın hızlandığı hissini doğuruyor.

Klinik bir tanıdan söz ettiğim sanılmasın, bildiğim bir alan değil. Beni ilgilendiren kültürel bir semptom olması. Okur yazar, iyi eğitimli, etrafındaki vasatlığın farkında olan insanlar arasında gelişen bir durumdan söz ediyorum.

Dikkat edin, hemen hepimiz travmalardan söz ediyoruz. Evet, ziyadesiyle fazla kaygı, fazla korku, fazla üzüntü var. Ama onlara verdiğimiz tepkiler ne? Nötrleşmiş durumdayız. Büyük şeyler de küçük şeyler kadar etkisiz hissediliyor. Her birimiz yapay bir tetikte kalma hâlinde yaşıyoruz. Kirli, vasat ve merhametsiz olanı eleştirip bir sonrakine geçiyoruz. Temiz, derinlikli ya da iyicil olmuyoruz, sadece tepki veriyoruz. Aşırı uyaranlı ama stabil bir hayatın içinde ilerliyoruz.

Arzu meselesine öteden beri dikkat kesildiğim için psikolojik sönümlenmenin haz eşiğiyle ilgili olduğunu düşündüm. Bildiğim yerden bakmak istedim. Beyin hazla çalışır malum. Hazların büyüklüğü kadar seyrekliği de önemlidir. Eskiden hazlar nadirdi: bir buluşma, bir mektup, bir iltifat, bir öpücük, bir kavuşma. Şimdi bunların önemi yok demiyorum, yok kadar az diyorum. Hazlar süreklilik gösteriyor ama küçülüyor. Sürekli ekran kaydırıyoruz, sürekli bildirim alıyoruz, sürekli karşılaşıyor, etkileşim alıyor ve veriyoruz. Beyin bu sürece uyum sağlıyor, kendini korumaya alıyor ve hassasiyetini düşürüyor.

Psikolojik sönümlenme tam da böyle bir şey: İnsan ister gibi yapıyor, kaybetmeden vazgeçiyor, mücadele etmeden sürdürmeye çalışıyor. Büyük laflar etmek istemem ama temel sorunumuz mutluluk eksikliği değil, anlam eşiğinin yükselmesi olabilir. Hiçbir şey yeterince güçlü değil, çünkü her şey sürekli ve her şekilde mevcut. Yeni bir ilişki, yeni bir sanat örüntüsü, yeni bir fikir, yeni bir mesele, yeni bir iş, yeni bir mekân… Say say bitmez. Seçebiliyor, bırakabiliyor, bir üst sürüme geçebiliyoruz. Bana derinleşmenin resmini yapabilir misin diyeceğim Mıstık abi, yazıyı mesajlı bitiriyorum.

Pazar, Şubat 22, 2026

Nilgün

Güzel Marmara. İki adımlık yerkürede bağsız ve yeğni. Saflığın kuş uçuşu. Gören gözler, bilen dudaklar. Sıkıntı sınırında ertelenen acı. Bulamayan Nilgün’ün keder seferi. Üzgün adım, ileri marş! En güzel bekleme odası şiirin. Nilgün Marmara, Türkçenin intihar dizesi. 

 

His-tori


Cumartesi, Şubat 21, 2026

Performe edilen

Fotoğraf, yüksek ihtimal, yetmişli yılların lunaparklarından… O yıllarda sık görülen o panolardan biri: resmin merkezi figürünün yüzüne yuvarlak bir boşluk açılmış. Müşteri, arkadan başını o boşluktan uzatıyor, önden fotoğrafını çekiyorlar. Bir anlığına çocuk olmaktan çıkıp hayal edilen başka birine dönüşüyorsun.

Bu tür panolarda kimlik hazırdır, sadece yüz değişir. Beden bir kahramana aittir, fotoğrafı çektiren kişi yalnızca o role “giriş yapar”. Analog bir avatar sistemi. Bugünün filtrelerinin fiziksel versiyonu.

Panonun vaadettiği dönüşüm “kahramanlık” üzerine kurulu. Postlar, kılıç, at ve yanında nöbet tutan kurt, hepsi Orta Asya Türk mitolojisini andırsa daha tatlı bir palavraya, Yeşilçam filtresinden geçmiş bir tarihe dayanıyor. Gerçek bir geçmişe değil, popüler kültürün ürettiği bir geçmişe. Daha doğru bir ifadeyle: çizgi romanların hayal ettiği tarihe. Çünkü bu figürün kaynağı doğrudan Tarkan evreninden devşirilmiş.

Bugünden bakarak eğlence diyoruz ama popüler kültür, metropollerde yaşar, geleneğin yaşanarak değil oynanarak öğrenilmesini sağlar. Çocuk Tarkan olamaz, onu taklit eder. İdeoloji, o taklidin bir aidiyet duygusu üretmesini ister. Popüler kültür, modernleşmenin tuhaf bir yan ürünü olarak işlevselleşir: gerçek geçmiş uzaklaştıkça temsilî geçmiş çoğalır. Performe edilen ve satılan bir ürüne dönüşür. Böyle bakınca, Tarkan’lı panoda fotoğraf çektirmek bir kimlik provasıdır. 

Cuma, Şubat 20, 2026

Güfteye Sığmayan Israr

Eve gelen kargocu arkadaşlardan biri beklemediğim bir soru sordu: “Sanat müziği neden artık popüler değil?”

Ayaküstü bir şeyler söyledim ama soru evde öylece kaldı. Akşamüstü bir şarkı açtım, eski, damardan bir güfte. Kelimeler tanıdıktı ama ben başka bir zamandaydım, sanki insanlar aynı dili konuşuyorlar ama aynı şeyi yaşamıyorlardı.

O şarkılarda ayrılık olur, acı olur, beklemek olurdu filan ama mutlaka bir bitiş de olurdu.

Bugünse ayrılamama diye bir duygu var. İnsanlar ilişki yaşamıyor ama ilişkiden de çıkamıyor: mesajlar sürüyor, telefonlar silinmiyor, engeller açılıp kapanıyor, son konuşmalar bitmiyor. Üstelik bir teki bile romantik yaşanmıyor.

Bu sentimantal bir ısrar değil, psikolojik bir kuşatma. Klinik literatürde buna “ısrarlı iletişim” ve “ilişki sonrası taciz” diyen çalışmalar var. Eskinin dünyasında bu davranış “sevdiği için yapıyor” diye okunabilirdi. Oysa bir ilişki bittikten sonra sürekli mesaj atmak, açıklama istemek, sosyal medya üzerinden gözetim kurmak romantik değildir, çıkış bırakmayan bir baskıdır.

İlginç olan şu: taciz edilen taraf çoğu zaman kendini zalim gibi hissediyor. Çünkü taciz romantik cümlelerle konuşuyor: “Ben sadece konuşmak istiyorum”, “hiç mi hatırım yok”, “beni tanıyorsun.”

Romantik kültür bize “vazgeçmeyen kazanır” diye bir yalan öğretti. Oysa vazgeçmemek çoğu zaman gerçeği inkâr etmektir. Birini sevmeyi bırakmak zor olabilir fakat onun hayatından çıkmayı reddetmek artık sevgi değildir.

Eski şarkılar acıyı geçmiş zamana taşırdı. Hatıra güvenli bir mesafeydi, insan üzülür, sonra yaşadığı şey hikâyeye dönüşürdü. Şimdi ise hikâye oluşmuyor, sahne kapanmıyor. Aynı an küçük değişikliklerle yeniden kuruluyor.

Belki de o müzik eskimedi. O şarkıları mümkün kılan ilişki biçimi ortadan kalktı.

Perşembe, Şubat 19, 2026

Boks ve Fantezi


İlüstrasyonlar üzerinden erotizmin tarihine bakınca tuhaf bir şey fark ediliyor: Kadınların boks yapması erkeklere “seksi” gelmiş. Gerçek hayatta hele o geçmişte neredeyse hiç kadın boksör yokken, çizerler ısrarla ringe kadın çıkarmışlar. Bu bir spor merakı filan değil elbette, doğrudan fantezi üretimi. Kadının “yanlış yerde” bulunması arzu yaratıyor çünkü.

Modern sporların kurulduğu dönemde kadın bedeni korunması gereken bir narinlikle tanımlanıyor, kamusal çatışmanın, savaşın ve darbenin dışında tutuluyordu. Boks bu yüzden erkek sporuydu, erkek darbe alır, darbe vurur, sertleşir ve kirlenirdi.

Kadın boksör olarak resmedildiğinde ise dokunulabilir hale geliyordu. Erotizm burada çıplaklıktan değil, meşrulaşmış temastan doğuyordu. O dönemin ahlakında dokunulabilir kadın zaten erotik kadındı. Kabaca 19. yüzyıl ortasından 1950’lere kadar süren bir görsel repertuvardan söz ediyoruz.

Kadın bedeni gündelik hayatta korunması gereken bir yüzeyken ringde kurallı biçimde darbe alabilir hale geliyordu demek istiyorum. Temas kazara değil, programlı ve kurallara uygundu, seyre açıktı üstelik. Böylece özel alana ait olan şey kamusal bir gösteriye dönüşür. Erotizmi yaratan şiddetin kendisi değil, meşru hale gelmiş yakınlık olur.

Aynı dönemin görsellerinde kadın boksörün yanında sık sık dominatrix figürü de yer alır. İtiraf edeyim, hiç anlamadığım için bunun nedenini düşündüm. Fantezi deyip geçiyoruz ama galiba, orada erkeklere ilginç gelen bir ters köşe var. Erkeklik kontrol üzerinden tanımlanıyorsa, kadının güç kullanması kontrolün el değiştirmesi anlamına gelir. Mağdur olma ve cezalandırılma hayalleri burada devreye girer.

Dolayısıyla izleyici bir spor karşılaşması değil bir “oyun sahnesi” seyrediyor. Kadın yumruk atabiliyor, yaralayabiliyor ve hükmedebiliyorsa ama bunun doğal olmadığı varsayılıyorsa, görüntü ahlakın askıya alındığı bir ana dönüşür. Erotik gerilim de buradan doğar: normların kısa devre yapmasından, çıkan elektirikten.

Bugün kadın boksu neredeyse hiç erotik görülmüyor. Çünkü değişen şey arzunun kendisi değil, olağan olanın sınırları... Bir zamanlar sahne olan şey gündelikleşince erotizm de görünmezleşir.


Çarşamba, Şubat 18, 2026

Yüksek Nüks

Geçtiğimiz hafta davet edildiğim bir ev yemeğinde psikanaliz çalışan birileri kendi aralarında konuşmaya daldı. Gelen giden olduğu için çok istememe rağmen o sohbete dahil olamadım. Yaptığım işlere yönelik magazinel ilgi voyeur olmamı ve kaybolmamı zorlaştırıyor, mutlaka bir tuşuma basılıyor. Vik vik konuşurken buluyorum kendimi.

O geceden bana kalan tek şey “nüks” sözcüğü oldu. Böyle bir kullanım varmış ve ben hiç bilmiyormuşum. Meğerse bir hastalığın tedaviye rağmen kısa sürede ve sık biçimde yeniden ortaya çıkma eğilimini ifade ediyormuş. Kanser hastaları (bunu mahcubiyetle yazıyorum) bunu iyi biliyormuş mesela. Nüksetmek anlamında relapse karşılığı olarak kullanılıyor.

Kurcalayınca şunu anladım: hastalıkta ya da kişilik bozukluğunda nüks, semptomların iyileşmeden sonra yeniden ortaya çıkması demek. Yüzeysel bir iyileşme olmuştur ya da kişi aynı koşullara geri dönmüştür, nükseder. Bazen de semptom kimliğin bir parçası hâline gelir, yine nükseder.

Şöyle anlatayım: tedavi edilen şey çoğu zaman sorun değil, sorunun verdiği rahatsızlıktır. Kanseri değil, kanserin verdiği rahatsızlığı tedavi etmek gibi yani. Rahatsızlık geçse bile sorun geri döner.

Şunu düşünün: sosyal medya çağında insanlar birbirinden ayrılıyor ama stalka devam ediyor, “bir daha bakmayacağım” dese de profiline giriyor, dijital detoksu üç günde bozup aynı polemiğe tekrar tekrar devam ediyor. “Bir daha asla” cümlesinin ne kadar güvenilmez olduğunu hepimiz biliyoruz. Buna irade bozukluğu mu diyeceğiz, yoksa normalleşmiş nüksler mi?

Memleketi ve popüler kültürü anlamaya çalışan biri olarak kavramı bu çerçevede düşünmeye başladım. Bir yere vardığımı iddia etmiyorum ama şunu fark ettim: terapötik alan artık tam iyileşme vaat etmiyor. “Bunu tamamen bitiremeyiz ama yönetebiliriz” deniyor. Terapi ve ilaç yardımıyla kontrollü bir hayat öneriliyor.

İronik elbette. Çünkü yönetilebilir sorun, sürdürülebilir sorun demektir.

Salı, Şubat 17, 2026

Yılan, Elma ve Havva

Adem ile Havva” meseli, bütün dinlerde anlatılan, herkesin bildiğini sandığı, popüler kültürde geniş yer tutan bir anlatı.  Benim en sevdiğim “ilk” hikayelerden biri.

Hikayeye göre Tanrı bahçesinde neredeyse her şeyi serbest bırakır, sadece tek bir sınır koyarak iyi ile kötüyü bilme ağacından uzak durulmasını ister. Bu yasak, ahlâk dışı bir davranışı değil, daha temel bir şeyi, bilginin sınırını tarif eder. İnsan cennet bahçesinde yaşayan bir canlıdır ama henüz kendini görmez, zamanın içinde yürür ama ölüm fikrini taşımaz vs. Masumiyet burada erdemden çok cehalete benzer ki bu sahiden de olağanüstü bir ayrımdır. Her bebeğe baktığımda aklıma bu gelir.

Yılan bu yüzden bir canavardan çok bir soru gibi girer sahneye. Mit tam da burada kırılır. Yılan bir tartışma açar: itaat mi etmeliyiz yoksa her koşulda anlamaya mı çalışmalıyız?

Popüler anlatılarda yılan şeytandır, yılan kılığına girmiştir. İlk metinlerde şeytan var mıymış pek soran yok. Yılanın yaptığı şey yalnızca emri tartışmaya açmaktır. Bana ilk okuduğumda tuhaf ve eğlenceli gelen  soru cümlesi kurar: “yemeyecek misiniz gerçekten?” Kurnaz bir soru, çünkü yorum içeriyor.  O yorumla beraber insan Tanrı’yı ilk kez düşünmeye başlar.

Yılanın şeytanlaştırılması muhtemelen bu meydan okumanın fark edilmesinden sonra geliştirilir. Mesele sadece yasağa uymamak değildir, mesele düşünmenin başlamasıdır. Bu yüzden yılan bir baştan çıkarıcıdan çok bir tetikleyicidir, hatta mecazen ilk filozof sayılabilir.

Bu mesel, popüler hafızada bir “yasak elma” masalı gibi de dolaşır: bir elma, bir kadın, bir yılan, sonra ceza, utanç, kovuluş gibi anlatılır. Ne var ki metinler elma demez, sadece “meyve” der. Türü hiçbir yerde belirtilmez. Elmanın sahneye çıkışı Ortaçağ kilisesinin yorumudur. Elma (veya meyve) bir yiyecek değil, geri dönüşü olmayan bir bilgidir. İnsan onu yediği için değil, yedikten sonra masum kalamadığı için cezalandırılır.

Havva burada suçlu değil, yorumlayan ilk insandır. Merak eder, düşünür ve kendi bilinciyle karar verir. Onun kararıyla birlikte “kendini bilme” gelir, yapıp ettiklerinden dolayı mahcubiyet, pişmanlık ve vicdanen sorgulama gelişir.

Elma besin değildir, düpedüz bir zihinsel eşiktir. Yenilen şey bir lezzet değil, bir ayrımdır: İyi ile kötü, ben ile dünya, çıplaklık ile utanç, yaşam ile ölüm arasında farkı bilmeyen insanı tarumar edecek bir eşiği atlamaktır… Meyve insanın diline değil, zihnine karışır.

Yılan ve Havva bu yüzden bana ilk entelektüel tartışmayı yapan varlıklar gibi gelir. Mecazen söylüyorum, elmayı iştahla değil, merakla ısırırlar.

Cennetten çıkarılmak coğrafya değiştirmek değil, tür değiştirmektir: doğanın saflığından kültürün yorgunluğuna geçilir. Yaşanan yer artık verilen değil, kurulan bir yerdir. Doğum sancısı başlar, çünkü yaratmak bedelli bir eylemdir. Ölüm fikri başlar, çünkü zaman artık yalnız akmaz, sayılır.

Siyasi Düşünceler Tarihi’nin bu meselle başlaması gerektiğini düşünürüm. Yazmadan edemeyeceğim, Havva, yılan ve elmayı konuşurken, adını hatırlayamadığım bir öğrenci muzip bir yorum yapmış, “anladığım kadarıyla cennette kimse soru sormuyor” demiş, sınıfı güldürmüştü.

Kaşın gözün oynamasın Mıstık abi, yeri geldi anlattım, lütfen ama…

Pazartesi, Şubat 16, 2026

Leaving Las Vegas

Leaving Las Vegas (1995) benim gördüğüm en sert aşk hikâyelerinden biri değil. Buna rağmen niye aklımda kaldığını hatırlamak için tekrar seyrettim. Alkolik bir senarist ölmek için Vegas’a gider ve tanıştığı bir kadınla anlaşır: “Ben içmeye devam edeceğim, sen beni değiştirmeyeceksin.”

Normalde bir aşk hikâyesi burada başlar, biri diğerini kurtarmaya çalışır. Bu filmde kurtarma filan olmaz. Kadın onu ayıltmaya çalışmaz, adam iyileşmeye söz vermez. Birbirlerinin sonuna müdahale etmemeyi seçerler.

Zamanla başka bir şey fark edilir: Birlikte olduklarında huzurludurlar, iyi oldukları için değil gerginlikleri azaldığı için bunu yapıyorlardır. Adam içtiğinde uysallaşır. Kadın adamın yanında sakinleştiği için onu durdurmaya çalışmaz. Çünkü adam değişirse ilişki de değişecektir. Filmin tuhaflığı burada: Birbirlerini değil, birbirlerinin işlevini kabul ederler.

Alkol bağımlıları, akademik ifadeyle söylersek, nöropsikolojik anlamda bizlerden farklı bir biçimde aşık oluyorlar. Bağımlılık alışkanlıklarını başka bir nesneye, bu kez bir insana yönlendiriyorlar.

Alkol, biliyoruz ki, bir bağımlı için kaygıyı düşüren, yalnızlık hissini geçici olarak azaltan ve kendisini yapay olarak değerli hissetmesini sağlayan bir “uyuşturucu.” Beyin bunu bir düzenleme yöntemi olarak kaydediyor, ezberliyor.  

Aşk demişken, bağımlılık bir maddeye aşık olmak filan değil elbette. Bağımlılık, beynin ödül-rahatlama devresinin kısa yoldan çalışmayı öğrenmesi demek. Bağımlı insan ilişkilerinde de aynı duyguyu düzenlemeye çalışıyor. Onlar için sevgili (partner) bir insan değil bir regülasyon aracı oluyor.

Bir bağımlı için yakınlık sakinleştiriyor, ayrılıksa panik yaratıyor, sevgili tıpkı alkol gibi bir tür düzenleyici madde haline geliyor. İlişki, dopamin ve stres hormonlarının iniş çıkışıyla gelişiyor. Coşku ve tensel yapışmayla başlayan ilişki yaşanması kaçınılmaz olan bir krizle mutlaka kopuş ve çöküşe dönüşüyor. Terk edilme korkusu, kıskançlık krizleri, sürekli sınama ve sınanma, güven krizleri, barışınca aşırı rahatlama ilişkinin normalleri haline geliyor.

Mutluluk ile nörolojik rahatlama karışıyor diyelim. Böyle ilişkiler dışarıdan tutkulu görünse de içeriden oldukça mekanik gelişiyor. Bağımlı olan partnerini kaybetmekten çok kendini denetleyemeyeceği bir boşluğa düşmekten korkuyor. Bu yüzden ayrılıklar yas değil, yoksunluk krizine benziyor.

Alkol bağımlısının ilişkisi çoğu zaman sevgiye benzeyen bir şey üretse de bu bildiğimiz anlamda sevgi değil. Çünkü sevgi iki kişinin birbirini görmesini gerektirir. Bağımlılıkta ise biri diğerini görmediği gibi sadece ve sadece kullanır. Bazen merhametle, bazen çaresizlikle, bazen gerçekten iyi niyetle… ama yine de kullanır. İlişki bitince duyulan şey kalp kırıklığı değil, regülasyon sisteminin çökmesi olur. Ve kişi bunu aşk sanır.

Filmin başarısı tam da burada zaten, romantize etmeden o mekaniği göstermesinde. Anlamaktan yorulmuş, tekrar tekrar ilişki deneyimlemiş iki bağımlı, bile isteye süreci başka türlü yaşıyorlar. Birbirlerini kurtarmıyor, yalnız kalmamayı başarıyorlar.


Pazar, Şubat 15, 2026

Chomsky

Çağın önemli entelektüellerinden biri olan Noam Chomsky’nin Epstein ile ilişkisi bir süredir “ihanet” olarak nitelendirilerek tartışılıyor. Chomsky’nin eşinin savunması da bu öfkeyi yatıştırmadı. Dilimize de aktarıldığı için görmüş olabilirsiniz, konuyla ilgili Chris Hedges’in eleştirel yorumu yayımlandı.

Hedges, meselenin “yanlış kişiyle görüşmeye” indirgenemeyeceğini söylüyor ki gayet haklı. Chomsky’nin ömrü boyunca eleştirdiği iktidar ağının tekinsiz bir üyesiyle ilişki kurmasının (ve bu ilişkinin kendisine fayda sağlayacak bir yakınlaşmaya dönüşmesinin) iktidar eleştirisinin samimiyetine zarar verdiğini ve bunun bir tutarsızlık oluşturduğunu vurguluyor.

Diğer yandan tartışmanın aldığı biçim başka bir sorunu da görünür kıldı. Sosyal medya yargılamaları çoğu zaman eleştiriyi aşarak kamusal linçe dönüşüyor. Chomsky’nin hayatı boyunca ne yazdığı, ne söylediği bir anda önemsizleşiyor, tartışma bir düşüncenin değil bir figürün tasfiyesine evriliyor. Oysa biliyoruz ki, kamusal itibar (bir kere bile yitirildiğinde kolaylıkla inşa edilemeyen) geri kazanımı en zor sermaye türlerinden biridir.

Güç elitlerine ve popüler figürlere gösterilen “entelektüel merak” her zaman tek yönlü değildir. Onlarla flört etmek, hasbihalde bulunmak zarar verici sonuçlar içerebilir. Temas yalnızca meşrulaştırma riski taşımaz, aynı zamanda hiyerarşiyi ve eşitsizliği normalleştirir, doğal bir ilişki biçimi haline getirir.

Sosyal medya çağında entelektüeller görünür olabilir ama sahiden muhatap buldukları söylenemez. Gündemin kaotik hızında sakin ve mesafeli düşünceler bir karşılık bulmuyor, bağıran, alay eden ve hüküm veren sözler dikkat çekiyor. Okunma, "görülme" ya da işitilme ihtiyacı karşılanmadığında kamusal figürler giderek daralan bir çevreye hapsoluyor.

Bir parantez açıyorum, bugün 97 yaşında olan Chomsky bu ilişkiyi kurduğunda da genç değildi. Ahlaki sorumluluğu askıya almaktan söz ettiğim sanılmasın, insanî koşulları hesaba katmaya çalışıyorum.

Yaşlanan entelektüellerden söz ediyorum. Yaşlılık yalnızca biyolojik bir durum değil, bir tanıklık yoksunluğudur. Ders veremez, eskisi kadar yazamaz, çevresi seyrelir, izolasyon tercih olmaktan çıkıp zorunluluk haline gelir. Bu durumda yakınlık teklif eden kişiler (kim olduklarından bağımsız olarak) giderek orantısız bir yer kaplar. Güç sahibi bir finansör, meraklı bir zengin ya da genç bir siyasetçi entelektüelin itibarını kullanır olur, örnekleri çok, fakat çoğu zaman bu kullanım tek taraflı değildir, izin verilen bir yakınlıktır.

Bu nedenle meseleyi yalnızca bir ahlaki çelişki olarak göremediğim gibi onu da ortadan kaldırıyor demiyorum. Chomsky’nin hatası kamusal bir hatadır, ne ki, onu yalnızca ikiyüzlülükle açıklamak, yaşlılık, yalnızlık ve muhatap ihtiyacı gibi insanî boyutları görmezden gelmek olur. Bazı entelektüel kırılmalar çıkarın değil, kabul edelim, muhatap bulma arzusunun sonucudur.


Cumartesi, Şubat 14, 2026

Hayat Kısa...



Resim 1920’lerin ikinci yarısından. Hiç görmediğim, anne tarafından dedemin (öl. 1959) ilkokul “resmi”. Muhtemelen birkaç sınıf bir araya toplanıp fotoğraf çektirmiş, Ankara'da tek öğretmenli bir okul. O yıllar için fotoğraf neredeyse mucizevi bir şey,  çocukların günler öncesinden heyecanlandıklarını tahmin etmek zor değil. “Yarın fotogıraf çektireceğiz, iyi kıyafetlerle gelin” denmiştir. Denmemiş olması mümkün değil.

Öğretmenin kadraj dışına kayan bakışı, çocukların kameraya kilitlenmiş gözleri… Çocuksu ifadeler, asker taklitleri, erkenden edinilmiş büyük adam pozları.

Evkaf veznedarı Halil Bey’in oğlu olan dedemin kıyafetleri hayli modern. Beyaz geniş yakası ve bel üstü kalın kemeriyle adeta safariye çıkan Jungle Jim gibi. Ailenin seçtiği “Hız” soyadı bile modernliğe duyulan iştahı ele veriyor.

Bu fotoğraftan sonraki otuz yıl içinde evlenecek, üç çocuk sahibi olacak, iş hayatında tökezleyecek, kendi kendine romanlar yazacak, resimler çizecek, lüzumsuz harcamalar yapacak ve zamansız bir kalp kriziyle ölecek. Hız’la yaşamış ve hızla gitmiş sayılabilir.

O küçük çocuk bu fotoğrafta ne düşünüyordu? Ne olmayı hayal ediyordu? Hangi hayatı mümkün sanıyordu?

Nereye varacağımızı bilmiyoruz. Hayat kısa ama malumunuz mesele süresi değil, yönü.

Geçen yıl benim için “ne yaptıysam olmadı” duygusuyla mutsuz geçti. Küçük büyük tatsızlıkların bir kısmı hâlâ sürüyor. Bir yerde hata yaptım ki yaşadım diye düşünüyorum, dramatize edecek değilim. Hayat düz bir çizgi değil, iniş çıkış hep olacak. Mutsuzluk bazen oksijen gibi: varlığı hemen hissediliyor. Mutluluksa geriye dönüp bakınca fark ediliyor,  “meğer iyiymiş” dedirtiyor.

Neyse, işi wellness vaazına çevirmeyeyim. En büyük tesellim yazmaya devam etmek oldu. Ben çalışarak kendini tamir edenlerdenim. Yazarak geçinebilmemi hayatın bana verdiği en büyük lütuf sayıyorum. Bazen sıkılıp duraksayınca bile aynı yere dönüyorum: iyi ki bunu yapabiliyorum. Başka bir hayat ihtimalinde banka müdürü de olabilirdim; o ihtimalin bana ne getireceğini ve ne “yazacağını” zerre merak etmiyorum doğrusu.

Rica ediyorum gülme Mıstık abi…



Related Posts with Thumbnails