Cuma, Mart 27, 2026

Söyle Bana

Yapay zekâdaki gelişmeleri yakından izliyor, fırsat buldukça animasyon üretmeye çalışıyorum. “Üretmek” dediğim de çoğu zaman iş rutininden kaçıp programların içinde oyalanmak aslında. Asıl amacım, kendimi taze tutmak, imkânları öğrenmek, sonuçtan çok, araçlarla temas halinde kalmak.

Bir süredir ses programlarına sardım. Artık teknik olarak-en azından belli bir düzeyde şarkı üretmek mümkün. Ben de kısa filmlerime müzik ekleyebilmek için bu alana yöneldim. Şimdilik gördüğüm şu: Türkçe söyleyişler hâlâ aksıyor, yerel müzik türleri ise ya hiç yok ya da yüzeysel taklitler halinde. En temel sorunsa şu: ses, kulağa hâlâ “yapay” geliyor. Üstelik bu yapaylık yalnızca teknik değil, estetik olarak da klişe üretmeye meyilli bir yapı var ortada.

Benim derdim sonuçtan çok süreç olduğu için meseleyi biraz tersinden kurcalıyorum. Örneğin rap müzisyenlerin diksiyon ve yorumlarını modelleyerek o yönde denemeler yapıyorum. Yanlış anlaşılmasın, iyi bir rap dinleyicisi değilim. Zaten mesele o değil. Mesele, mevcut araçların sınırını görmek. Şu an için, kafamdaki müziği doğrudan üretmek mümkün görünmüyor. Belki ileride gerçek bir vokalle bu boşluğu kapatabilirim. Ama şimdilik insan sesi ile makine sesi arasındaki fark kapanmayacak. Rap ile daha az sırıtıyor sadece…

İşin ironik tarafı şu: denemelerim böyle sürerse bir “rap albümü” birikecek gibi duruyor. Elbette şaka yapıyorum-hadsizlik etmek gibi bir niyetim yok. Müziği daha çok yazarken kullanıyorum, senaryoya başlarken atmosfer kurmak, ritim yakalamak için yoğun olarak dinliyorum. Dizi işlerimde söz yazdığım, müzikle ilgili yönlendirmelerde bulunduğum oldu. Ama teknik anlamda kendimi amatör bile saymam.

Mesele, teknolojinin bize vaat ettiği hız ile sanatın talep ettiği yoğunluk arasındaki gerilimde düğümleniyor. Yapay zekâ, üretimi demokratikleştirirken aynı anda estetik deneyimi standartlaştırma riski de taşıyor. Araçlar çoğaldıkça ifade derinleşmiyor, tersine, çoğu zaman yüzeye doğru çekiliyor. Bu yüzden asıl sınav teknik yeterlilikte değil, bu araçlarla neyin söylenmeye değer olduğuna karar verebilmekte.

Perşembe, Mart 26, 2026

Güzel İsimlere Gazel

Yürekte Bukağı (Tomris Uyar, 1979), Puslu Kıtalar Atlası (İhsan Oktay Anar, 1995), Canistan (Yusuf Atılgan, 2000), Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (Barış Bıçakçı, 2000), Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyorlar Gözlerini Kırpmadan (Sevgi Özdamar, 2003), Buruk Dünya (Orhon M.Arıburnu, 1985), Ben Ruhi Bey Nasılım (Edip Cansever, 1976), Narla İncire Gazel (Bilge Karasu, 1995), Kınar Hanımın Denizleri (Ece Ayhan, 1959), Ne Kitapsız, Ne Kedisiz (Bilge Karasu, 1994), Gül Mevsimidir (Füruzan, 1985), Kafamda Bir Tuhaflık (Orhan Pamuk, 2016), Fena Halde Leman (Attila İlhan, 1980), Sular Ne Güzelse (Erdal Öz, 1997), Göç Temizliği (Adalet Ağaoğlu, 1985), Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar, 1983).

Sevdiğim kitap isimlerini yazdım. Editör olarak pek çok kitaba ister istemez isim seçmişliğim oldu, en azından alternatifler önermişimdir. Nezaketle inat etmişliğim çoktur. Şunu iyi biliyorum: bazı isimler, eserden çok daha ilgi çekici olabilir; okuru çağıran, dürten, hatta hafifçe tahrik eden isimler vardır. Fena Halde Leman’ı ilk gördüğümde gülümsediğimi, Gecegezen Kızlar’ı nedense bilimkurgu tadında bir şey gibi hayal ettiğimi hatırlıyorum.

Umberto Eco kitap adının okuru belirlemesinden hafif huzursuzlanır ama bundan da faydalanmak gerektiğini söylerdi. İsim, okura bir kapı göstermeli ama o kapının ardında ne bulacağını da fısıldamalıdır. Bu yüzden hafif tertip tehlikelidir. Fazla açık bir başlık, kitabı daha baştan tüketir, fazla kapalı olan ise hiç açılmayabilir. İyi başlık tam bu eşikte durur.

Oyunbazlık ederek abartıyorum, Paul Valéry, şiirin asla tamamlanmadığını, yalnızca terk edildiğini söyler ya, iyi bir kitap adı da biraz öyle olmalı. Yazar onu bırakırken okur devralmalı. Başlık, metnin dışında yaşamaya devam etmeli, hatta öyle olmalı ki, metnin kendisinden daha uzun yaşamalı.

Puslu Kıtalar Atlası mesela, daha kapağı açmadan zihinde bir tür “serüven sisi” kurar. Kafamda Bir Tuhaflık, sanki roman değil de insanın kendi kendine söylediği bir cümledir. Bu yüzden işler. Kişisel olarak şairlerin bizim edebiyatımızdaki en güzel kitap isimlerini bulduğuna inanırım. Şiir gibi davranan başlıklar hep onlardan gelir: açıklamayan, çağrıştıran o tatlılıklar… Narla İncire Gazel, Kınar Hanımın Denizleri… Bunlar anlamdan çok tınıyla çalışır. Bir şeyi anlatmazlar, bir şeyin etrafında dolaşırlar.

Elbette iyi bir başlık, iyi bir kitap demektir demiyorum. Hatta başlık, metnin taşıyabileceğinden daha fazlasını vaat ederse okuru kaçırır. Okur o vaatle içeri girer, ama içeride aynı yoğunluğu bulamayabilir. Güzel isim, kötü roman örneği listem de var. Onu yaşlanınca yazarım.

Gabriel García Márquez’in neredeyse rahatsız edici bir dürüstlükle söylediği gibi, kitabı sattıran şey çoğu zaman başlıktır. Editörün içgüdüsü de burada devreye girer: doğru sözcüğü ve tınıyı bulmak. Bence en iyi isim, biraz eksik olmalı, tamamlanmayı bekleyen bir auradan söz ediyorum. İşveli ve kandırıkçı, inatçı ve uzun ömürlü…

Bugün güzel şeyler olsun Mıstık abi…

Salı, Mart 24, 2026

Tabutla Selfi

Görmüş olabilirsiniz: Ünlü biri öldüğünde, hayranları ya da celebrity hazcıları, sosyal medyada paylaşmak üzere tabutla selfie çektiriyor. “İnsanın kanını donduruyor” diye yazmış birisi. Doğrusu şu: Kimsenin kanı donmuyor. “Yok artık” deyip söyleniyoruz, hepsi bu. Hayat bildiği gibi akmaya devam ediyor.

Google’a “tabutla selfie” yazın; bunun yeni bir tuhaflık olmadığını görürsünüz. Üstelik mesele yalnızca ünlülerle, şehitlerle ya da olağanüstü ölümlerle sınırlı değil. Sıradan ölümler de aynı gösterinin parçası.

Bir ara çevremden çok insan vefat etti, istemeden çok cenazeye gittim. Törenlerde selfie ve tabut başı fotoğraflar neredeyse ritüelin parçasıydı. İkincisinden, üçüncüsünden sonra insan şaşırmamayı bile öğreniyor. Yine de bir sahne vardı ki, hafızama çivi gibi çakıldı. Defin öncesi araba mezarın başına yanaştı, ama tabut indirilmiyor. Bir bağırış çağırış… Sonra bir bez gerildi. Tabut açıldı, ardından kefen. O anlar telefonlarla kayda alındı. İnanılır gibi değildi.

Bunu sırf bana tuhaf geliyor diye yargılayacak değilim. Belki son bir vedaydı. Ama o vedanın bile kayda alınmak istenmesi, en azından bundan rahatsız olunmaması, meselenin tam kalbini gösteriyor.

Bizde “ölüye eziyet etmeyin” diye bir söz vardır; saygının, mesafenin, sürenin ölçüsünü verir. Orayı geçtik.

Tabutla selfie iştahı, memleketin ruh haliyle doğrudan ilgili. Sevmiyoruz; sevdiğimizi gösteriyoruz. Öfkelenmiyoruz, öfkeli görünmek istiyoruz. Üzülmüyoruz, ne kadar üzüldüğümüz görülsün istiyoruz. Ölü değil, yas değil, hikâye değil; poz merkezde.

Dünyanın en yüksek gökdelenlerini, en uzun bayrak direklerini boşuna dikmiyoruz. Görünsün istiyoruz. Tabutla selfie çekenle o gökdeleni diken arasında, yöntem dışında, pek fark yok. Biri betonla yükseliyor, diğeri kadrajla. İkisinin de derdi aynı: görünmek.

Dünyanın en büyük gökdelenlerini ve en uzun bayrak direklerini boşuna dikmiyoruz. Tabutla selfi çekenlerin, çektirenlerin o her yerden görülsün istenen gökdelenden, o upuzuun direklerden farkı var mı? [2017]

Sık Sorulan Sorular

Derin Hakikatler nasıl bir blog?

Başlangıçta kültür tarihi ve popüler kültür üzerine yazılarımı paylaşmak istediğim bir yerdi. Zamanla kişisel ilgi alanlarımla çeşitlendi. Çizgi roman ve mizah bir dönem daha belirgindi, ama o ağırlık da değişti. Akademisyendim, sonra editörlük yaptım, şimdi senarist olarak yaşıyorum. Ben değiştikçe ilgilerim ve yorumlarım da değişti. Son bir yıldır daha çok popüler kültür üzerinden zihniyet, dönem ve hafıza katmanları üzerine yazıyorum. Nasıl okunduğumu ya da algılandığımı açıkçası bilmiyorum.

“Derin Hakikatler” adı nereden geliyor?

Doksanlı yıllarda birkaç arkadaşımla bu isimle bir fanzin hayal ediyorduk. O yaşlarda büyük laflar etmeye çalışan insanlar bana hep biraz komik gelirdi. Öğreten, üstten konuşan, abilik ya da ebeveynlik rolüne giren tonlarla aram hiçbir zaman iyi olmadı. İsim de buradan geliyor: Yüzeyle yetinmeyen ama “hakikat” iddiasını da sorgulayan bir ironi. Derin Hakikatler.

Yazılar ne sıklıkla yayınlanıyor?

Yaklaşık yirmi yıldır neredeyse her gün bir şey paylaşıyorum. Geçen yıl mutsuz bir dönemde kısa bir ara verdim, onun dışında birkaç günlük kesintiler dışında sürekliliği korudum. Eski yazıları revize ederek yeniden yayımladığım da oluyor. Artık yazıları önceden yazıyor, sıralıyorum; bugün yayımlanan bir yazıyı on beş gün önce yazmış olabiliyorum. Blog zamanla bir arşive dönüştü.

Bu blog kişisel mi, akademik mi?

İkisi de değil, ama ikisinden de izler taşıyor. Akademik reflekslerim var ama daha serbest yazıyorum. Kişisel izler var ama mesele sadece “ben” değil. Blog öncesinde günlük tutuyordum; niyetim bu olmasa da zamanla hayatıma dair şeyler de metinlere sızmaya başladı.

Derin Hakikatler sizin için ne ifade ediyor?

Yaptığım işlerin dışında kalabildiğim bir alan. Bir mesele üzerine yoğunlaşabilmeyi seviyorum; blog bana bu imkânı sağlıyor. Romantize edecek olursam: hayata katlanmayı biraz daha kolaylaştıran bir mecra. Ama şunu da söylemek gerekir: Bu, “her gün ilham geliyor” meselesi değil. Daha çok disiplin ve alışkanlık. Yazmakla ilgili bir sorumluluk hissediyorum. Böyle anlatınca bir sevgili ya da hayat arkadaşı gibi durduğunun farkındayım.

En çok hangi yazılarınız ilgi gördü? Eleştiriler neler?

Çok yoğun okur yorumu aldığımı söyleyemem. Ama yirmi yıl boyunca neredeyse her gün yazıyor olmam insanlara ilginç geliyor; tuhaf bulunduğumu sık duyuyorum. Eleştiri olarak ise genellikle fazla mesafeli olduğum söylenir, daha sert yazmam beklenir. Sertlik çoğu zaman kolay bir etki yaratır. Mesafe ise daha zor kurulur. Ben ikinciyi daha ilginç buluyorum.

Bu kadar uzun süredir yazıp hâlâ “büyük bir çıkış” yapmamış olmak rahatsız edici mi?

Ne beklediğinize bağlı. Blog benim için bir vitrin değil, bir alan. O yüzden “çıkış” meselesini ciddiye almıyorum.

Neden aktüele yönelmiyorsunuz?

Aslında popüler kültürle ilgileniyorum. Ama popüler olanın kendisinden çok, onun arkasındaki zihniyetle ilgileniyorum.

Bu blog bir gün biter mi?

Bu kadar yıl süreceğini ben de düşünmemiştim. İlişkilerim de böyledir; uzun sürer. Mizacım böyle. Kolay vazgeçemiyorum. Gittiği yere kadar gidecek.

Yazmak sizin için hâlâ zevkli mi, yoksa alışkanlık mı?

İkisi birbirine karışmış durumda. Bazen zevk, bazen zorunluluk. Çoğu zaman da ikisinin ortası.

Pazartesi, Mart 23, 2026

Ruminasyon

Ruminasyon hakkında daha önce yazmıştım, hatırlayanlar olabilir, “çağın hastalığı” demiştim. Magnezyum takviyelerinin bu kadar yaygınlaşmasını bile buraya bağlamak mümkün: insanlar uyuyamıyor. Daha doğrusu uykuya dalamıyor değil, zihni susturamıyor. “Beynin kapanmaması” hissi, saatler süren iç konuşmalar, sabaha karşı tükenmiş bir zihinle uyanmak… Bu tablo ilk bakışta bir insomnia meselesi gibi görünüyor, ama mesele orada bitmiyor.

Uyku bozukluğu kronikleştiğinde, bağışıklık sistemini düşüren bir yorgunluk eşlik ediyor buna. O yorgunluk da şaşmaz biçimde anksiyeteye kapı aralıyor. Gece zihnin susmaması, gündüz bedende gerginlik olarak geri dönüyor. Kahve ve kafein tüketiminin bu kadar artması tesadüf değil. Dikkat eksikliği ise tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar yaygın bir söylem haline gelmemişti.

Etrafınıza bakın: uyuyamayan, sakinleşemeyen, ilaçlara başvuran insanların sayısı az değil. Bu kadar yaygınlaşınca olan biten “normal” kabul ediliyor. Oysa bu tablo son derece fizyolojik: hormonlar yükseliyor, kan dolaşımı etkileniyor, stresle birlikte histamin salınımı artıyor, cilt reaksiyonları çoğalıyor, öfke patlamaları ve tehdit algısında dalgalanmalar yaşanıyor. “Strese bağlı” diye geçiştirilen şeyler, aslında bedenin sürekli alarm halinde olmasından çıkıyor. Dermatolojinin bu kadar görünür hale gelmesi bile bunun bir sonucu.

Diğer yandan mesele bu kadar düz değil. Belki de ruminasyonu sadece bir “bozukluk” olarak tanımlamak, çağın temel dinamiklerini gözden kaçırmak anlamına geliyor. Elimde klinik veri yok, bu bir gözlem seti. Ama zaten ilgilendiğim şey de bu: bu ruh halinin popüler kültürü, sosyal medyayı ve insan ilişkilerini nasıl şekillendirdiği. Eğer “ruminatif” bireyler varsa, onların toplamından oluşan bir toplumsal zemin de vardır. Aksi pek mümkün görünmüyor.

Sosyal medya, başarı ve güzellik ölçütlerini neredeyse ulaşılmaz bir noktaya taşıdı. Tekil birey bu rekabetin içinde sürekli eksik kalıyor. Değersizlik hissi, ertelenmiş hayatlar, gerçekleşmeyen beklentilerle yaşıyoruz… Ne ki, burada da bir çelişki var: aynı sistem, insanlara sürekli “kendini gerçekleştir” çağrısı yapıyor. Daha iyi ol, daha görünür ol, daha çok üret… Belki de ruminasyon tam burada yükseliyor: gerçekleşemeyen arzuların hızına uyamayan zihnin direksiyonuna geçmek istiyor.

Bu durumda ters köşe bir soru soralım: Bu kadar çok öfke ve duygu patlamasının kaynağı gerçekten ruminasyon mu, yoksa ruminasyon dediğimiz şey, zaten sürdürülemez bir hayat temposunun semptomu mu?

Ruminasyon, aynı düşüncenin, aynı olayın, aynı problemin çözüm üretmeden zihinde tekrar tekrar dönmesi. Bireysel düzeyde bu bir zihinsel kilitlenme hali gibi görünüyor. Toplumsal düzeyde ise karşılığı, bitmeyen bir huzursuzluk, kronik bir gerilim ve kolayca tetiklenen kolektif öfke.

Aynı düşüncelerin dönüp durması, çözümsüzlüğün değil, çözüm alanının daralmasının sonucu. Belki de sorun, insanların fazla düşünmesi değil, düşünmenin hiçbir işe yaramadığı bir düzende yaşıyor olmaları.

Pazar, Mart 22, 2026

Suçluyum Pozu

Bir süredir, denk mi geliyor yoksa genel bir eğilimi mi gösteriyor emin olamıyorum ama otuzlu yaşlardaki okur-yazar erkeklerin Philip Roth’tan sıkça söz ettiğini görüyorum. Roth, bugünün güçlü kadın eleştirelliği açısından fazlasıyla “erkek” bulunan ve bu nedenle yoğun biçimde eleştirilen bir yazar. Ne var ki bir Bukowski de değil, çok daha iyi bir yazar; çoğu zaman zayıf, bencil, arzu tarafından sürüklenen ve kendini sürekli hırpalayan erkekler anlatıyor.

Bir yazar ya da eser, olumlu ya da olumsuz anlamda konuşuluyorsa ya yenidir ya da zamanın ruhuna temas eden bir tarafı vardır. Roth’un meselesi, ahlaken sorunlu erkekler: utanan, kendini teşhir eden kahramanlar seçer kendine.

Benim anladığım, en azından okuduklarımdan çıkardığım şu: Roth, erkekleri merhametsiz ama vicdanen huzursuz mahluklar olarak görüyor. Ahlaklı değiller ama ahlaki bir sükûnetleri de yok. Çünkü arzu, onun dünyasında vicdanı bastıran temel yönetici duygu.

Cinsel arzu, ego, hükmetme iştahı, kaybetme korkusu… Bunların toplamı, erkeklerin merhametli davranma kapasitesini zayıflatıyor. Erkek hata yapıyor, neden yaptığını sorguluyor, ama yapmaya da devam ediyor. Roth’un erkeklerinin ahlaki döngüsü tam olarak burada kuruluyor. Merhamet ise çoğunlukla ancak “artık yapamaz” hâle gelindiğinde, yani yaşlılıkta hatırlanan bir şey. Eğer bu bir erdemse, geç kazanılıyor; bir duyguysa, geç hissediliyor. Arzu ile vicdan arasındaki kavgayı ise neredeyse her zaman arzu kazanıyor.

Roth dürüst bir yazar mı, yoksa bu dürüstlüğün pozunu mu yapıyor, açıkçası bu fasıl benim için o denli önemli değil. Dürüst bulunduğu için seviliyor, açık sözlü olduğu için öfke yaratıyor, itiraf ettiği için ilgi çekiyor olabilir.

Bana ilginç gelense şu: merhamet ile suçluluk aynı şey değil. Merhamet, başkasını düşünmeyi ve empati kurmayı gerektirir. Suçluluk ise insanı kendine döndürür; özne yine kendisidir. Bu, temelde nevrotik bir durumdur.

Ve bana kalırsa bu yalnızca Roth’un erkeklerine özgü değil. Günümüz insanını, hatta her türden ilişkiyi tarif edebilecek bir durum. İnsanlar suçluluk duyabiliyor, kendilerini nasıl onaracaklarını hesap ediyorlar ama bir başkasına merhamet etmek, empati kurmak konusunda o kadar da cömert değiller.

Başa dönersek: Roth’un sevilmesinin ya da savunulmasının altında bu nevrotik durumun normalleştirilmesi yatıyor olabilir. Eğer arzularımız merhameti bastırıyorsa, bunu rasyonalize etmek gerekir. Erkekler, ilişkiler ve arzular böyleyse, vicdan üzerine konuşmak da anlamını yitirir. Herkes böyleyse ve bu hâl normalse, suçluluk duygusu çoğu zaman bir pozdan ibaret kalır.

Roth’un erkekleri bizi rahatsız ettiği için değil, fazlasıyla tanıdık geldiği için konuşuluyor. Onları eleştirirken aslında kendimizi aklıyor olabiliriz.

Cumartesi, Mart 21, 2026

Otuz Yıl Önce


Her insanın hayatında biten, bittiği halde ruhen "bitmeyen", kendini hatırlatan bir şeyler olur, neblim işte okul biter, iş biter, şehirden ayrılırsınız, ama zihnin bir köşesi hâlâ orada kalır. Yıllar geçse de bazı anlar, bittiğini sandığınız o zamandan kopup gelir, küçük bir kapı gibi yeniden ve yeniden açılır.

Otuz yıl önce, bir Nevruz gerilimi sırasında askerden terhis oldum. Bitimini günbegün sayarken, hatta tam bir ay kalmışken, askerliği iki ay daha uzatmışlardı. Zaman geçince insan iki ay için “ne ki?” diyebiliyor ama o günlerde gerçekten ağlamaklı olmuştum. Ocak ayındaydık, o mart ayı nasıl geldi, ben bilirim.

Terhis günü de ayrı bir gerilimdi. Çıkan olaylar nedeniyle can güvenliğimiz yok diye bizi bırakmak istememişlerdi. Ne yapacaklarını anlamadığımız için üç arkadaş birbirimize bakıp duruyor, saçma sapan espriler yapıyorduk. “Eylem istihbaratı aldık” diye bir şeyler anlatılıyordu. Oysa çıkıp gideceğiz. Nasıl daralıyordu göğsüm.

Sonunda salacağız dediler. Ama yetmemiş olmalı ki, terhis evrakımı imzalatmak için yanına girdiğim yüzbaşı beni odasında hazırolda bekletti. Hiç abartmıyorum, en az beş dakika yaptı bunu. Belki üç dakikasını tek kelime etmeden, sadece yüzüme bakarak geçirdi. Kalanında da isyankârlığımı diline doladı, marazi bir gevezelikle o anı uzattıkça uzattı. İmzayı atmak istemiyor gibiydi. Kıpırdayamıyordum. Bazı anlar insana çok uzun gelir ya, abartırız. Bu öyle değildi. Yüzbaşı gerçekten uzattı. Bile isteye.

Nizamiyeye doğru attığım her adımı, “bir sebeple bizi bırakmayacaklar” hissiyle yürüdüğümü hatırlıyorum. Askerliği hiç sevmedim. Bir gıdım sempati duymadım. Bende diplomalarla, üniformalarla, mezuniyetlerle, çalışılan kurumlarla ilgili aidiyet duygusu pek yoktur. Yine de her koşulda işimi düzgün yapmaya çalışırım. Zorunluydum, yaptım, bitti.

Uzunca bir süre, evde her sabah uyandığımda asker olmadığımı, koğuşta yatmadığımı, askerliğimin bittiğini hatırlayıp şükrettim. Bazen bir kâbus görürsünüz ya - mesela okuldan mezun olmamışsınızdır ve sizi geri çağırırlar. Ona benzer bir şeydi galiba. Asker olmadığımı hatırladıkça garip, hatta biraz da saçma bir mutlulukla uyumaya devam ediyordum.

Askerlik denildiğinde anlatacak epey hikâyem var. Ama galiba en çok o terhis anını yeniden hissediyorum.

Postalsız yürümek mi hızlandırmıştı beni…

Cuma, Mart 20, 2026

Şapkaa


Hasan Hüseyin, “sen utanmaz mısın arlanmaz mısın / hele bir döndür başını da şu gidişe bak / hele bir döndür başını da şu düzene bak / hele bir döndür başını da şu haline bak” diye seslenirken, hemen ardından soruyordu: “ne tutarsın bu şapkayı başında / ne tutarsın bu başında şapkayı.”

Şapka bir kumaş parçası değildi, bir rejim tartışmasıydı.

Malum, şapkalı siyasetçilerimiz vardı. Çocukken şapka takan erkekleri yaşlı ve kalantor sanırdım. “Kalantor” kelimesi bile artık tedavülden kalktı, kelli felli, sözü geçen adam demekti. Şapka da onların alametifarikasıydı. Şimdi ne kalantor kaldı ne şapka. Oysa bir zamanlar erkek giyiminin en belirleyici parçasıydı. Sadece modası geçmedi, zamanın ruhuna da yenildi.

Bir dönem devrim sayılacak kadar ciddiye alınmıştı: kavuğun yerine fes, fesin yerine şapka. Semboller üzerinden yürüyen bir modernleşme. İnsan tekinin deliliğine örnek çok tabii de bu faslı da akılda tutmak gerek.

Türkiye’nin genç kuşakları altmışlara gelindiğinde şapkayı terk etti. Gençler için şapka “yaşlı işi”, “amca işi”, hatta “alaturka”ydı. Hollywood kahramanlarını da hatırlayalım, orada da şapka ışığını kaybediyordu. Kovboy şapkası mit olarak kaldı, gündelik hayat ise başı açık dolaşmayı seçti.

Bizde okullarda öğrenciler bile yarı askerî şapkalar takardı. Onlar da birer birer lüzumsuzlaştı. Demirel olmasa belki şapka siyaset sahnesinde bu kadar yaşamazdı. Öyle bir noktaya gelindi ki, sağcı siyasetçiler geleneği temsil ediyor diye şapkayı sahiplendi, solcular karşılarına köylü kasketiyle çıktı. Kaypakkaya’nın o meşhur fotoğrafını hatırlayın. Ya da Ecevit’in meydanlarda salladığı siyah kasketi… Şapka ile kasket arasındaki fark, neredeyse ideolojik bir sınır çizgisine dönüştü.

Oysa şapka, bir yandan da Batılı görünmenin, inceliğin, kentli olmanın sembolüydü. Erkekler şapkalarını çıkararak selam verirlerdi birbirlerine. Nostalji yapmıyorum, ama bu jestin şehir hayatından kaybolmasını bir nezaket kaybı olarak görmek mümkün. Başın eğilmesi, şapkanın çıkarılması, karşıdakini tanımanın küçük ama anlamlı bir ritüeliydi.

Ahmet Oktay, Nerval üzerine yazdığı bir şiirde onun morg kayıtlarını sıralar: “Siyah ceket, siyah yakalık, gömlek, flanel yelek, gri-yeşil pantolon, kızıl çoraplar, boyalı ayakkabılar ve siyah şapka…”

Evet, siyah bir şapka. Ölümde bile baştan düşmeyen bir aksesuar.

Kantocu Peruz sahiden yaşadı mı Mıstık abi?


Perşembe, Mart 19, 2026

Hangi Hikâyenin İçindesin?

Bilmeyenler olabilir, gri yakalı (grey-collar) denilen şey, fiziksel emek ağırlıklı işler ile klasik beyaz yakalı meslekler arasında duran işleri ifade eden bir kavramdır. Teknik bilgi ve pratik beceri gerektiren ara mesleklerdir bunlar. Vinç operatörlüğü mesela. En azından meslek yüksekokulu ya da teknik eğitim gerekir. Yapılan iş çoğu zaman makineyle, sistemle veya üretim hattıyla ilişkilidir. Deneyim arttıkça gelir de artar, hatta çok değil on yıl içinde beyaz yakalıları geçmeleri bile mümkündür.

Biraz dikkat kesilince şunu görüyorsunuz: Türkiye’de üniversite mezunu çok fazla, ama teknik ara eleman çok az. Maaşların görece yüksek olmasının nedeni de bu. Piyasa basit bir kuralla çalışır: Az bulunan beceri daha iyi ücret alır. Üstelik birçok gri yakalı iş doğrudan para üretir. Bir otomasyon teknikeri üretim hattını çalıştırır, vinç operatörü iş başına geçti mi şantiye ilerler.

Peki parası bu kadar iyi olmasına rağmen bu meslekler neden cazip bulunmuyor? Ortalama bir mühendisten daha fazla kazanma ihtimaliniz var halbuki. Memleketi ve yaşadığı dönemi merak ederek gözlemleyen biri olarak meslek tercihlerine hep dikkat kesilirim. Kimsenin operatör olmak istememesi, buna karşılık asgari ücretle “security” olmayı tercih etmesi ilginç gelir bana.

Çünkü bu işler vardiyalıdır. Gürültülüdür, tozludur, fiziksel risk içerir. Çoğu zaman dış dünyaya kapalı, epeyce erkek ortamlardır. Bir kadınla karşılaşamazsınız, etraf güzel kokmaz, yaptığınız işin Instagram’da paylaşılabilecek bir cazibesi yoktur. Daha doğrusu… flört edilecek bir ortam değildir. Varsa yoksa endüstriyel otomasyon, robotik bakım, makine arızası. Kapalı bir alandasınız, şehirden, metropolün akışından uzaktasınız.

Hatırlayanlar olabilir, bir ara şimdiki zamanda beyaz yakalıların, içki içtikleri mekânlardaki garsonlardan daha az kazandıklarını yazmıştım. Benzer bir tablo burada da var. Tekniker, mühendisten daha fazla kazanabiliyor. Ama mühendis beyin bir itibarı var. Güvenlikçinin hem gömleği ütülü hem de güneş gözlüğüyle etrafı kesebiliyor. Yetiyor mu?

Demek ki yetiyor.

Veya üniforma, masa ve biraz da “itibar hissi” gerekiyor. İnsanlar daha az kazanmayı ama kendilerini daha önemli hissetmeyi tercih ediyor. Mesele insanın kendini hangi hikâyenin içinde görmek istediğiyle ilgili.

[Not: Tablo, geçen ay çıkan Oksijen gazetesi sayılarından birinde alındı, ne yazık ki tarih veremiyorum, kuş kafesinde zemine serildi.]

Çarşamba, Mart 18, 2026

Küçük bir not

Blogun son üç aydır artan bir etkileşim trafiği olduğunu yazmıştım, bir veri daha paylaşayım, bu ayın ilk yarısında sayfalarına yüz bin kez tıklandı-okundu-bakıldı … Geçici bir durum gibi görünüyor. Öyle olmasını umuyorum. Popüler kültürün işleyişine kafa patlatan eski bir akademisyen, bir senarist ve geniş anlamıyla bir üretici olarak bu yüksek ilgiden hafif tertip endişe duyuyorum. Bir yerde bir “yanlış” ya da “doğru” yapıyor olmalıyım ki, ilgi çekiyorum. Ne yapıyorsam onu yapmaya devam edeceğim. Su akar yatağını bulur misali, işin kısa sürede mevsim normallerine döneceğini düşünüyorum. Günlüğüme not düşmüş oldum: Derin Hakikatler bir ara çok okunmuştu.

Kara Yara


Yapay zeka işleriyle ilgileniyor, öğrenmek için küçük üretimler yapıyorum. Bu da ilk müzik-şarkı denemem. Türkçe vokalin sorun olacağını düşünerek özellikle rap ürettim, türe uygun da bir mambo jambo yaptım diyelim. Denemeye devam...

Salı, Mart 17, 2026

İmza


Merak ederek aldığım bir fotoğraf bu. 1962-65 arası olmalı. Kıyafetler de, camekânlardaki artist resimleri de o yılları işaret ediyor. Kadın kim, mekân neresi, pek de belli değil. Bana Leyla Sayar’ı andırdığı için satın aldım ama ondan da emin değilim.

Fotoğrafa baktıkça kadından çok mekân ilgimi çekmeye başladı. Gerçekten de şahane bir yer. Keşke neresi olduğunu bilseydim ve görebilseydim.

Fotoğrafın hikâyesini tam olarak bilmiyoruz. Diyelim ki kadın gerçekten Leyla Sayar ve hayranlarına fotoğraf imzalıyor. Olmayacak şey değil, camekânların artist fotoğraflarıyla dolu olması bunu düşündürüyor. Ama kenarda oturan kim? Pek hayran gibi durmuyor çünkü… Belki de Leylanımın “yardımcısı”.

Türkiye’de artistlerin fotoğraf imzalaması asıl olarak altmışlı yıllarda yaygınlaşır. Daha önce bunun mümkün olması pek kolay değildir. Çünkü o tarihlerde filmler, dergiler ve gazeteler ilk kez aynı anda bütün ülkede görünür hâle gelir. Popüler kültürün coştuğu, bu ürünlerden kazanılan paranın geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde arttığı ilk dönem de budur.

Seyirci, ürünlerle -örneğin filmlerle- daha sık karşılaştıkça hayranlık ilişkisi kurabilir hâle gelir. Sinemanın magazini de ilk kez bu dönemde gerçek anlamda ortaya çıkar. Basın tarihimizin en ünlü sinema dergileri (örneğin Ses) o yıllarda yayımlanmaya başlar. Artist posterleri ve imzalı fotoğraflar dergilerde yer alır. Hatta oyuncuların adresleri bile (hayranlar fotoğraf isteyebilsin diye) basında yayımlanır olur.

Yeri gelmişken: artist kartpostalları bu tarihten yaklaşık on yıl sonra kitleselleşir. Ama bu ticaretten sinemanın pek faydalanabildiği söylenemez. Ne oyuncular ne de yapım şirketleri bu alanı kendi lehlerine çevirebilmiştir.

Edebiyatta ise durum daha da farklı. Yazarın okurla karşılaşması çok daha zor olduğu için imza günleri ancak kitap fuarlarıyla mümkün olabilmiştir. Bu da sinemadaki hayran kültüründen neredeyse çeyrek asır sonra gerçekleşir.

Pazartesi, Mart 16, 2026

Son Okuduklarım 112

Sarayda, Nazım Hikmet’in yazdığı bir masal. Ayşe İnan resimlemiş. Masal, nasıl desem, masal olarak pek parlak değil. Metin, adından ve yazarından beklenen dramatik yoğunluğu üretmiyor. Orman Cücelerinin -açık bir alegoriyle halkın ya da yoksulların- sarayda geçirdiği saatleri anlatıyor. Ancak masalın tahkiye mantığı açısından belirgin bir gerilim hattı yok. Cücelerin üstlenmesi gereken bir görev, aşmaları gereken bir engel, dönüşmelerini sağlayacak bir eşik bulunmuyor. Geliyorlar ve gidiyorlar.

Pedagojik bir mesaj seziliyor ama kristalize olmuyor, anlatı didaktik olmaya da, sahici bir çatışma kurmaya da yanaşmıyor. Açık konuşmak gerekirse, metin Nazım Hikmet imzasını taşımıyor olsaydı bu kadar ciddiye alınır mıydı, emin değilim. Buna karşılık görsel dünya daha ikna edici. Ayşe İnan özgün bir plastik dil kurmuş, kompozisyonları, renk tercihleri ve figüratif deformasyonlarıyla metne derinlik katmış. Masalı asıl ilginçleştiren, metnin kendisi değil, resimlerin açtığı yorum alanı. Metnin düzlüğünü görsel imge kurtarıyor.

Günahkâr Kadın, bir İtalyan soap opera çizgi romanı. Yelpaze dergisinin özel sayılarından biri olarak “Yelpaze’nin Resimli Roman Yayınları” başlığı altında 1963’te çıkmış. Kaç sayı çıkmış bilmiyorum, ben seriyle ilk kez karşılaştım.  Yelpaze, annemin satın alıp biriktirdiği bir genç kadın dergisi, evlenirken çeyiz gibi yanında getirmiş. Çocukken kim bilir kaç kez sayfalarını çevirmişimdir. Çizgi romanlar doğrusu pek bana göre değildi, kalbimde aksiyon vardı, dergide ise kadınlar ve erkekler çok konuşuyor, çok gerçek duruyordu, insan o yaşta, gerçekten kaçmak istiyor, serüveni ancak öyle hissediyor.

Günahkar Kadın, Sofia Loren’i andıracak şekilde çizilmiş bir genç kadın. Erkekleri baştan, kasabalı kadınları çileden çıkaran bir çingene. Hikâyenin daha başında, kadınların öfkesinden kurtulmak için bir öğretmen kadına sığınıyor. Ardından, nedense ikisi birlikte kasabadan kaçıp büyük şehre gidiyor ve ev arkadaşı oluyorlar. Hadi çingene kaçar da öğretmen niye yapıyor bunu anlamıyoruz. Çingenemiz, şehirde de erkekleri “öldürüyor” elbette ama kendisine “ablalık” ve “öğretmenlik” eden ev arkadaşına “yamuk” yapmıyor. Heyhat, soap opera yanlış anlaşılmalar, aşık olmalar, kavuşamamalar ve kıskançlık olmadan anlatılamayacağı için iki kadın en nihayetinde ayrı düşüyorlar. Öğretmen hanım, bir ara çingeneye de asılan bir adamla evleniyor, gariban çingene intihar ediyor, herkes üzülüp ağlıyor şu bu. Çok güzel çizilmiş bir çizgi roman bu. Ama metin, abartının üzerine kurulmuş. İnsanlar konuşmaları gereken yerde susuyor, susmaları gereken yerde konuşuyor, ardından da ağlıyorlar. Hikâyenin motoru tam olarak bu.

İçimde Eski Sinemalar mimarlık tarihi üzerine kurgulanmış bir çizgi roman dizisinin son albümü. Seri, doğası gereği enformatik bir çerçeveye yaslandığı için çizgi romandan beklediğimiz o ardışık anlatımı ve akışkan hikâye duygusunu her zaman tutturamıyor. Yer yer belgesel tonuna kayıyor. Bu albümde ise anlatı daha iyi kurulmuş, akışkan ve ilgi çekici. Serinin en iyi kitabı olabilir. Hilton’da çalışan bir genç kadının Yeşilçam’ın kamera arkasına geçişiyle değişen enteresan bir “tanıklık” izliyoruz. Kısa da olsa kadınlık meselesine de değinseymiş metin derinleşebilirmiş, nostaljik kalmayı tercih etmiş. Oysa, Yeşilçamlı bir kadın set çalışanı cidden ilginç ve sert şeyler anlatabilirdi. Bahadır’ın çizgileri hikaye akışı olunca tatlanmış, onun da hakkını teslim edelim.

Kamasutra, doksanlı yılların stüdyo tarzı çizgi roman denemelerinden biri. Sarkis Paçacı’nın Naregatsi Comics ekibi tarafından Boyut Yayın Grubu için hazırlanmış, Haldun Erdinç yazıp çizmiş. Farklı bir şey denememişler diyemem, ancak sonuç, hikâye açısından vasatın üzerine çıkamıyor. Sınırları zorlamak niyeti seziliyor fakat anlatı aceleye gelmiş gibi. Erotik çizgi roman, hikâyeyi geri plana itip yalnızca “ilişki”yi merkeze aldığında hızla bayağılaşır. Burada da o risk gerçekleşmiş. İlginç olan şu: O dönem özel televizyonlarda yayımlanan kırmızı noktalı filmlerin ortalaması neyse, kitap da ona denk düşüyor. Bu benzerlik tesadüf değil. Televizyon estetiği ve anlatı ritmi, çizgi romanın dramatik yapısını da belirlemiş görünüyor.

Pazar, Mart 15, 2026

Tevazu Performansı


Karikatür 1942 tarihli. İki kişi, “Meşhur Hokkabaz Profesör” ilanındaki abartılı ifadeleri okuyarak konuşuyor. Biri, “Benim yaptığım marifet daha zordur,” diyor. Öbürü soruyor: “Sen de profesör müsün?” Adamın cevabı geliyor: “Hayır. Ben öğretmenim. Ayda yetmiş lira maaşla dört çocuğumu ve karımı geçindiriyorum.”

Kulağa tanıdık geliyor değil mi?

Popüler kültür ikonlarının sıkça başvurduğu bir kalıp bu. Bir sporcuya, bir oyuncuya, bir teknik direktöre “Zor bir iş yapıyorsunuz” dendiğinde cevapları hazır: Asıl zor olan, evini geçindirmeye çalışan dar gelirli insanların yaptığı.

“Asıl kahramanlar yoksullardır.” Duyunca hepimizin hoşumuza gidiyor, tevazu gibi göründüğü için alkışlıyoruz.

Ama bu kadar yıl önce yayımlanmış karikatürü görünce bunun epey eski bir klişe olduğunu fark ediyorsunuz.

Belki de bu tevazu sandığımız şey, aslında eski bir retorik numarasıdır. Yoksulu yüceltmek, konuşanın kendisini de otomatik olarak mütevazı gösteren kullanışlı bir formüldür.

Tevazu performansı dediğimiz şey, kişinin gerçekten mütevazı olması değil, mütevazı görünmenin sosyal olarak sergilenmesidir. Özellikle görünürlük sahibi insanların sıkça başvurduğu bir retorik stratejidir.

Kendi başarısından söz ederken hemen geri çekilir ve odağı “asıl kahramanlar” diye işaret edilen başka bir gruba kaydırırlar: yoksullar, emekçiler, sıradan insanlar… Böylece niyet ne olursa olsun, alkışı reddediyormuş gibi görünürken ahlaki üstünlüğü de ellerinde tutarlar.

Bize de hem popülerliklerini koruyan hem de kendilerine vicdani kredi kazandıran zarif bir gösteri izletirler.

Bana kalırsa bu, söyleyene de dinleyene de iyi gelen tatlı bir popüler kültür yalanı. Buna gelene kadar dünyada çok daha ağır yalanlar var diyebilirsiniz, doğru. Ama bu yine de bir performans: alkışı reddediyormuş gibi yaparak alkışı büyüten küçük bir sahne numarası derim. Herkes rolünü biliyor: Biri tevazu gösteriyor, öbürü bu tevazuyu alkışlıyor. Sonunda herkes memnun ayrılıyor sahneden.

Ekranı kaydırabilirsin Mıstık abi…

Cumartesi, Mart 14, 2026

Zihinsel Geviş

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım parlak bir “yazardan” söz etti. Yazar dediğime bakmayın, yazarsa çok iyi bir metin yazacağına inanılan birini kastediyordu. Teşvike ihtiyacı vardı, benim gibi birisi ona yol arkadaşlığı edebilirdi. Çok az yazıyordu ama yazdıkları çok iyiydi. Benzersiz bir zekâsı vardı. Sosyal medyada bir şeyler yayınlıyor ama onları da hemen siliyordu filan. Mutlaka el atmalıydım.

Teşvikle yazar olunmaz, yazıyormuş işte sosyal medyada, yazsın silsin oynasın” demek istedim ama demedim tabii…

Yaş ilerledikçe insan, yaptığı işle, karşılaştığı duygusal ya da dürtüsel tepkilerle ilgili bir deneyim kazanıyor. Daha önce pek farkına varmadığı meselelerle tekrar tekrar yüzleştikçe onları nasıl yorumlayacağını öğreniyor. Yıllar boyunca epeyce zeki ve yaratıcı insanla arkadaşlık ettiğimi, bir kısmıyla birlikte çalıştığımı ya da bunu denediğimi düşünüyorum.

Zeki olmak, ister istemez bir kimliklendirme biçimi. Bazı insanların zeki olduğunu hemen hissederiz, parlak bir ifadelerini, dikkat çekici bir tepkilerini görür, onlarla tanışır ve arkadaş oluruz. Ne var ki zaman içinde aynı insanların, üretim iddialarına rağmen bir şey üretmediklerini, bir ürünle sınanmak istemediklerini de fark edebiliriz. Çünkü üretim eleştirilmek demektir, açık bir başarısızlık ihtimalidir ve eninde sonunda gerçek bir ölçüme tabi olmaktır.

Bu insanların bir kısmında perfeksiyonizm gibi görünen bir taraf vardır ama mesele tam olarak bu değildir. Yıllarca editörlük yaptım, “yazar” potansiyelini görebildiğimi düşünüyorum. Bazı insanlara yazmaları için ısrar ettiğim de olmuştur. Benim ısrarım hoşlarına gider ama ısrar onlara yetmez ve bir noktadan ileriye geçemezler. Yazdıklarını beğenmez, basit ve klişe bulur, daha iyisini yapanların olduğunu düşünür ve “bu yeterince iyi değil” diyerek geri çekilirler. Önceleri motivasyona ihtiyaçları olduğunu düşünür, ısrar ederdim.

Bugün artık bunun bir psikolojik eşik olduğunu biliyorum. Yıllar boyunca pek çok örneğini gördüğüm, kimileriyle de yakınlaştığım için bunun bir ruminasyon sorunu olduğunu öğrendim. Haydaa, bu da nereden çıktı diyebilirsiniz. Bir insan yazıyor ve siliyorsa, istiyor ve istemiyorsa mesele yalnızca kararsızlık değildir. Ruminasyon, aynı düşüncelerin zihinde tekrar tekrar dönmesi durumudur. İnsan bir konuyu düşünmeyi bırakmak istese bile zihin onu sürekli yeniden üretir. Bunun bir çağ hastalığı olduğunu düşünüyorum. Bana kavramı ilk anlatan biri bunu “zihinsel geviş getirme” diye tarif etmişti, o zaman pek anlamamıştım. Meğer Latince ruminare (geviş getirmek) kökünden geliyormuş.

Hepimiz sıkıntılı dönemler yaşamışızdır, bir türlü uykuya dalamayız, kalkar dolanırız. Ruminasyon ise zihnin duramaması, çözüm üretemeyip yalnızca düşünce döngüsü yaşaması ve bunun geçici dönemlerde değil, neredeyse sürekli hale gelmesi demektir. Normal insanlar problemi analiz eder, bir karar alır ve bırakırlar. Ruminasyon yaşayanlar ise bitimsiz bir analiz içinde kalırlar. Uykuya dalamaz, çoğu zaman ancak ilaçla uyuyabilirler. Bu durum doğal olarak depresyon, anksiyete bozuklukları, içe dönüklük, insomnia ve buna bağlı obsesif düşünceler üretir.

Yukarıda kendi hayatımdan bir editör-yazar ilişkisi deneyimi anlattım. Yıllar önce Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde lisansüstü öğrencilere ve akademisyenlere bir konuşma yapmıştım. Editör olarak yazarlarla ilişkimi anlattıkça salonda yakınlık gösteren gülüşmeler olmuştu. Konuştukça anladım ki yaptığım işi terapist-danışan ilişkisine benzetmişlerdi. Farkındalığımı artıran garip bir hatıradır benim için.

Ruminasyonu dengeleyebilen biri yazabiliyor, ürettiğini paylaşabiliyor ve risk alabiliyor. Bu dengeyi kuramayanlar ise en iyi ihtimalle sosyal medyada zekâ gösterisi yaparak, aptallığı teşhir ederek, alay ederek yaşıyorlar. Çok iyi yorumlar yapıyor, sonra ortadan kayboluyor, paylaşımlarını siliyor, kim olduklarını gizliyorlar. Bir genelleme yapıyorum, birini kastetmiyorum. Herkesin yazar olması, her zeki insanın yazması gerekmiyor. Ama yazmak insanın kendini ifade ederek rahatlamasını sağlıyor, ruminasyonu azaltmak başka, yazar olmak başka şeyler…

Yazar olmasını çok istediğim biri “beynim kapanmıyor” dediğinde, onun ancak ilaç alarak uyuyabildiğini, ürtiker benzeri stres tepkileri yaşadığını, sakinleştiriciler kullandığını, hatta alkol ya da başka türden bağımlılık sorunları olabileceğini tahmin ediyorum. Deneyim böyle bir şey.

Evet, bu tür insanlar entelektüel tepkilerle varolurlar. Hikâyeleri ilginçtir, insan hikâyelerine zaafı olan biri için merak uyandırıcıdırlar. Ama arkadaşlık ölçüsünde bir yakınlık kuramayacağımı -kurmamam gerektiğini- tecrübeyle biliyorum. Onları sağaltamayacağımı, değiştiremeyeceğimi de. Doktor ya da bakıcı değilseniz bu özveriyi ancak sevgilinize ya da çok sevdiğiniz birine gösterebilirsiniz. İnanın, o bile bir yerde sönümlenir.

Yazının başına dönüyorum. Arkadaşıma “yüksek ruminasyon ihtimali bile beni yoruyor” dedim. Anlamadı haliyle. “Düşündüğün kadar enerjik değilim, kimseye kılavuzluk edecek, motive edecek, yarenlik sürdürecek halde değilim” dedim, onu anladı.

Yüksek ruminasyon için çağ hastalığı demiş miydim, Mıstık abi…

Cuma, Mart 13, 2026

Eşeğe Binen Arzu

Aralıklarla yazıyorum: mizah dergileri, erotizm tarihimizin en verimli arşivlerinden biridir. Dikkatli bir göz, dergi sayfalarında pek çok tuhaf takıntıya rastlayabilir. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, neredeyse ilk otuz yıl boyunca idealize edilen kadın figürlerinin eşeğe binerken resmedilmesi bunlardan biri. Bugünden bakınca çok anlaşılmayabilir ama ikonografik düzlemde kolektif bilinçaltını deşifre eden bir tercih bu. Bir erkek eşeğe binerse komik olabilir, kadın bindiğinde ise iş değişir. Artık sadece komik değildir.

İstanbullular için bir sayfiye yeri olarak Büyükada'nın ağaçlıklarının "sürprizleri" ve adada gezerken eşeğe binen güzel kadınları popüler “manzaralar” olarak dergilerde sıkça kullanılır. Akbaba’nın sahibi Yusuf Ziya Ortaç’ın Ada’da yaşıyor olması bu tekrarın yaygınlaşmasında etkili olmuş olabilir.

Eşek, Anadolu ikonografisinde ve haliyle mizahımızda epeyce yer tutar. Cahilliği, saflığı, taşralılığı, yoksulluğu ve inadı sembolize eder ama açıkça konuşulmayan bir biçimde bedensel güç ve cinsel iştahla da ilişkilendirilir.  Halk anlatılarında ve argoda eşek açıkça fallik bir çağrışıma sahiptir. Bu nedenle masum bir taşıyıcı değildir, anlam yüklü bir semboldür.

İdealize edilen şehirli güzel kadını eşekle birlikte resmetmek, onu “medeniyet”ten doğaya, merkezden taşraya doğru itmeye yarar. Ata değil eşeğe bindirilmesi tesadüf değildir. At aristokrasinin ve kontrolün simgesiyken eşek gündelikliğin, kabalığın ve grotesk bedenin hayvanıdır. Erkek çizer için burada aşağılayıcı ama aynı anda erotize edici bir gerilim üretme imkanı doğar. Böylece kadın hem taşralılaştırılır hem seyirlik hâle getirilir. Şehirli erotizm sofistike bir mesafeyle temsil edilirken, eşeğe bindirilmiş beden daha doğrudan, daha bedensel, daha imalı bir cinsellik üretir.

Ortaya çıkan imge, hem küçümseyen hem arzulayan bir bakışın ürünüdür. Mizahın gülme perdesi bu gerilimi meşrulaştırır. Gülerken aynı anda "bakılır." Alay, arzuyu gizlemenin en eski yöntemlerinden biridir.

Belki de mesele tam olarak burada düğümleniyor: eşeğe bindirilmiş kadın figürü, mizahın masum yüzüyle dolaşıma sokulan ama aslında karmaşık bir bakış rejimini taşıyan bir imgedir. Taşralılaştırma ile erotizasyon aynı karede buluşur, küçümseme ile arzu birbirini besler. Gülme, bu çelişkinin üzerini örten ince bir tül gibi işlevselleşir. Kadın hem “doğaya” yaklaştırılır hem de o doğallığın içinden seyredilir kılınır. Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu resimler yalnızca nostaljik bir Ada manzarası değil erkek egemen bakışın mizah aracılığıyla kendini normalleştirme biçimidir.

Mizah dergilerine ve esprilere bakarken, onları incelerken daima şu soruyu akılda tutmalıyız: Biz gerçekten neye gülüyorduk? Gülüyorduk, evet. Ama aynı anda bakıyorduk. Ve o bakış masum değildi.

Not: Görsel seçimlerini özellikle bağlamın dışından seçtim, pastoral olanları tercih ettim ve özgün üretimleri renklendirdim, ilk görsel zaten by LeCe üretimi...

Perşembe, Mart 12, 2026

Bekar Odası

Fotoğraf, bir dönemin arzu rejimini, erkeklik pedagojisini ve popüler kültürün gündelik hayattaki izdüşümlerini belgelemesi bakımından ilginç.

Demir karyola, düz renkli duvar, minimal eşya düzeni mekâna neredeyse yatakhane estetiği kazandırıyor. Yatakta kaykılarak uzanmış erkek figür, traşı ve bedensel duruşuyla bir askeri andırıyor. Ne ki, askeriye o resimleri duvara astırmaz. Hepsi yarı çıplak kadın fotoğrafları…

Adam yalnızlığını imgelerle doldurmuş, yatağını arzu mekanına çevirmiş, fiziksel yoksunluğunu, görsel bollukla telafi etmeye çalışmış. Duvar, yalnızca fiziksel bir sınır değil, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin görsel arayüzü hâline gelmiş. Erkek özne, kamusal dolaşımdaki kadın imgelerini özel alanda kendisi için yeniden biraraya getirmiş. Patetik elbette. Hayranlık panosundan ziyade bir yalnızlık haritası gibi duruyor yaptığı şey.

Fotoğrafın merkezinde açık biçimde bir “erkek bakışı” (male gaze) var. Dergi kültürü, kadın bedenini estetize edilmiş bir tüketim nesnesi olarak paketler, erkekler de bu hazır kurguyu içselleştirir. Kadın figürleri özne değil, seyir nesnesi olarak konumlandırılmıştır. Böylece arzu, doğal veya içgüdüsel bir duygu olmaktan çıkar, kültürel olarak öğretilmiş ve tekrarlanan bir pratiğe dönüşür.

Diğer yandan fotoğrafın kendisi de bir meta-temsil üretir. Erkek, kadın imgelerine bakarken, biz de o erkeği izleriz. Bakış çok katmanlı hâle gelir: kadın, erkek, fotoğrafçı ve izleyici. Her katman bir öncekini çerçeveler ve konumlandırır. Böylece fotoğraf, yalnızca bir odayı ya da karyolayı değil, bakışın dolaşımını ve temsil ekonomisini kayda geçirir.

Duvara asılan yalnızca kadın imgeleri-fotoğrafları değil, erkekliğin nasıl kurulacağına dair bir yol haritası sayılabilir. Bugün sosyal medyada algoritmaların tekrar tekrar önümüze düşürdüğü görsellerle duvardaki fotoğraflar arasında bir süreklilik olduğunun farkındayız değil mi? “Hey Grok, bu kadını vikvik?” der miydi bu asker traşlı arkadaş? Elinde ayfon, ekran kaydırır mıydı?

Çarşamba, Mart 11, 2026

Tuhaf bir kalabalık

Derin Hakikatler, aşağı yukarı üç aydır beklenmedik biçimde yüksek ilgi görüyor. Nedenini bilmiyorum ama yirmi yılın en yüksek oranlarına ulaştı; günde beş bin civarında etkileşim almaya başladı. Buna sevinmeli miyim, yoksa biraz ürkmeli miyim, doğrusu bilemiyorum.

En iyisi teşekkür edip kenara çekilmek. İşimde gücümde, kendi halinde bir Romalıyım. Gayemiz sevenler ayrılmasın, yanlış mıyım Mıstık abi? Sen de kardeşini tahkir, tezyif ve tacizlerden koru, rica ediyorum.

[Not: Görsel, "kapşon dursun kel görünmesin" ilüstrasyon serisinden...]

Distorsiyon















Evreğen

Salı, Mart 10, 2026

Kurtar Bizi

Ben çocukken, onlu yaşlarımdan söz ediyorum, Ankara’da, Ulus’ta “ispirtocular” vardı. Hal’in arkasında, Sobacılar Sokak civarında dolanır, oralarda yatar kalkarlardı. Çöplerden bir şeyler toplar, kâğıtçılara satar, denk gelirse gelip geçenden para dilenirlerdi. Doğal olarak her gördüğümde korkardım onlardan. İspirto içmek ne demek, çocuk aklıma hem garip hem dehşetli gelirdi.

Sadece ispirto da değil, para bulurlarsa eczaneden Optalidon alırlardı. İkisi bir arada yapar, gömülürlerdi. Anafartalar Caddesi’nde salya sümük, hırlaya hırlaşa yürür, naralar atar, en sonunda iki seksen yere serilirlerdi. Onları mutlaka kusarken, işerken, içerken ya da sızmak üzere bir halde görürdünüz.

Bir gün matrak bir şey oldu. Yine tırsarak yanlarından geçiyordum. O günün koşullarına göre kalburüstü giyinmiş bir adamdan yardım isterken rastladım onlara. Yine sarhoştular. Biri yayıldığı yerden hafif doğrulmuş, sesini kibarlaştırarak şöyle dedi: “Kurtar bizi sayın abim.”

Yıllarca “Kurtar bizi sayın abim” diye diye bunun taklidini yaptım. Galiba o rahatsız edici hallerle ancak böyle baş edebiliyordum, hicvederek, komikleştirerek.

Bir de üzerimde ailemdeki marazlı çalışma ahlakının etkisi vardı. Onlara bakarken “Nasıl yaşıyorlar?” diye değil, “Nasıl geçiniyorlar?” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Ne naletsin orta sınıf ahlakı.


Aradan kaç yıl geçti. Hâlâ biri “kurtar bizi” dediğinde içimde gülmekle kızmak arası bir duygu belirir. E sen çalış, çabala, niye seni kurtarsınlar?

Neyzen Tevfik’e atfedilen bir fıkra vardır. Tarzan filmini izlemişler, “Nasıl buldun?” diye sormuşlar. Neyzen de Tarzan ile Ceyn'i kastederek, "kurtaran s.kiyor" demiş. E tamam, “Erkek” Neyzen'den politically correct bir cevap beklemiyorduk zaten. Ama fıkrayı anlatan akıl, kurtaranın niyetinin çoğu zaman kurtarmakla sınırlı olmadığını söylemek istiyordu. Ben bunu bir Gıbrıslıdan dinlemiştim.

Bir gün mahallede benim için garip bir şey yaşandı. Yine çocuğuz. Akran zulmü diyelim. Bir grup çocuk yaşıtlarından birini eski çöp varillerinden birine koymuş, asfaltta tangır tungur yuvarlıyorlar. Ne mağduru tanıyorum ne de zalimleri.

O kadar çizgi romanını boşa okumamışım. Koşarak gittim, varili durdurdum, çatır çatır o yılık ağızlı “kötülerle” yumruklaştım ve çocuğu varilden çıkardım. Yani kurtardım.

Ne mi oldu?

Çocuğun üstünü başını düzeltirken, “Bırak!” diye beni ittirip bir tokat attı. Başı dönüyordu, yalpalayarak uzaklaştı. Donup kalmıştım. Sonunu düşünmeden girdiğim bir serüven, mutlu sonla bitmemişti.

Hayat bana o gün nasıl bir ders vermişti, hâlâ tam anlayabilmiş değilim. Evrenin mesajı belki şuydu: “İşin gücün yok mu lan değişik?”

Bunu Neyzen’e mi sormalı, yoksa Neyzen fıkrasını uydurana mı, bilemiyorum. İspirtoculara sorsam muhtemelen benden para isterlerdi. Annem ise daha pratik bir yere bağlar ve şöyle derdi: “Yazdığın dizide bölüm başına kaç para verecekler?”

Bazen diyorum ki, kurtulsak iyi olacak. Neyden, demeyin… bir şeyden işte.

Ama mümkünse biri bizi kurtarmasın.


Pazartesi, Mart 09, 2026

Mano Fico ya da Nah!

Bizdeki “nah” işareti -yani elin yumruk yapılıp başparmağın işaret ve orta parmak arasından çıkarılması- Latin dillerinde “mano fico” (incir eli) olarak biliniyor. Latince ficus, incir demek. Ama Roma argosunda aynı kelime kadın cinsel organı için kullanılan bir mecazmış. Anlaşılan o ki jest, cinsel birleşmeye gönderme yapan bir sembol olarak görülüyordu. Orta parmak göstermek gibi doğrudan saldırgan değil, daha komik, daha grotesk bir tarafı var.

Sembolün Roma’dan çıktığı düşünülüyor. Bugün İtalya’da hâlâ biliniyor, İspanyollar ve Portekizliler aracılığıyla Latin Amerika’ya da taşınmış. Yayılma rotası epey ilginç görünüyor.

Bilenler vardır, Doğu Avrupa’da -özellikle Slav kültürlerinde bu hareket “sana hiçbir şey yok”, “hadi oradan” gibi küçümseyici bir anlamda kullanılıyor. Bizde de “nah” benzer bir tınıyla yapılıyor zaten. Birini kızdırmak, karşılık vermek, biraz da rahatlamak var hareketin içinde. Bir bakıma görselleştirilmiş bir küfür demek gerekiyor.

Bizde pek bilinmediği için şaşırtıcı gelebilir ama Romalılar bu işareti şeytandan korunmak için de kullanıyormuş. Nazar boncuğu gibi düşünün: evlere asılan, kolye ya da muska olarak taşınan küçük “incir eli” tılsımları varmış. İçindeki grotesk göndermenin şeytanı bile şaşırtıp kaçıracağına inanıyorlarmış. “Müstehcen olan şey kötülüğü korkutur” fikri doğrusu epeyce matrak.

İslam ve daha geniş olarak Akdeniz halk kültüründe de aynı mantıkla çalışan semboller var. Doğrudan aynı jest değil ama benzer bir düşünceyle çalışıyor: beden veya el sembolleriyle nazarı ve kötülüğü uzaklaştırmak. Bizdeki Hamsa, yani Fatma’nın Eli, ortasında göz olan o el figürü mesela. Kapılara asılır, kötülüğe “dur” denir. Göz ve el birleşimi, nazarla göz göze gelip onu geri çevirmek fikrine dayanıyor.

“Nah” işaretinin bir zamanlar böyle koruyucu bir işlevi olduğunu öğrenince aklıma şu geldi: Nazar değmesin diye tükürür gibi “tu tu tu” yapılır ya… O da aslında aynı mantık. Kötü enerjiyi bozmak, dikkatini dağıtmak amacı taşıyor. Komik mi? Evet.

Bu tür jest ve sembollere genel olarak apotropaik (kötülük kovucu) deniyor. “Nah” işaretinin böyle bir işleve sahip olması mizahi açıdan enteresan değil de nedir yani, Mıstık abi.

Pazar, Mart 08, 2026

Nazım ve Cemal Nadir


Cemal Nadir’in Amcabey bantında rastladım Nazım’a… Amcabey, üç şairle plaja inmiş; “işte deniz, işte güneş, işte kadın” diyerek her birinden birer şiir istemiş. Şairler: Nazım, Abdülhak Hamit ve Orhan Seyfi.


Cemal Nadir, üç ismin poetikasından hareketle dizeler “uydurmuş”. Olmuş mu, olmamış mı derseniz eğer… Aktüel esprilerin üzerinden neredeyse bir asır geçmiş, bugünden o nüansları kavramaya çalışmak pek de akıl karı değil. O faslı geçiyorum. Nazım’a atfedilen “Gözleri siyah kadın, o kadar güzelsin ki…” dizesini “dişlerimle kanatıp…” diye sürdürmek teknik olarak elbette mümkün ama tonun bilinçli bir sertleştirmeye yaslandığı açık.

Benim ilk ilgimi çeken, şiir parodilerinden çok görsel tercihler oldu. Tiplemeler… Abdülhak Hamit, dönemin “şair-i azamı” olmasından dolayı çizgide ona daha temkinli, hatta saygılı bir mesafe var. Orhan Seyfi hem mesai arkadaşı hem Akbaba’daki patronlarından biri, neşeli, sevimli, zararsız bir portre tercih edilmiş. Nazım ise sinirli, yumruğundan yıldızlar fışkıran, sert ve huşunet yüklü bir figür olarak karikatürize edilmiş.

Bu tercih salt mizah refleksi mi yoksa dönemin ideolojik gerilimlerinin bir izdüşümü mü? Karikatür her zaman abartır ama abartının yönü tesadüf değildir. Nazım’ın muhalif enerjisi, daha o yıllarda bile onu “tehlikeli coşku” kategorisine yerleştirmiş görünüyor. Parodi edilen dizeleri o gözle okuyunca ton değişiyor: çürüyen gözler, yorulan asab, dişlenen gerdanlar, sürülen kanlar… Bir grotesk doz artışı istenmiş. Pıyy...

Nazım’ın şiirindeki gerilimin sadece şiddet imgesiyle açıklanamayacağını biliyoruz. Lirizmle politik öfkenin, erotizmle devrimci retoriğin iç içe geçtiği bir dili her zaman olmasa da kullanırdı. Karikatür ise bu çoğulluğu budayıp “tehlikeli şair” şablonuna indirgiyor. Popüler kültür piyasası böyle çalışır: tekrar edilen imge, zamanla metnin (ve orijinalin) yerini alır. Şair okunmadan tanınır, dize duyulmadan hüküm verilir. Klişe tam da böyle kurulur, karmaşıklığın yerine hızla tüketilebilir bir tip yerleştirilir. Nazım’ın muhalif enerjisi, bu bantta estetik bir fazlalık değil, kontrol edilmesi gereken bir aşırılık gibi resmedilmiş demek istiyorum.

Bir not: Bu bantın asıl cazibesi ya da gerilim odağı mı demeli, fondaki güzel kadın olmalıymış. Çizim o potansiyeli taşımıyor. Kompozisyonun görsel dengesi zayıf, figür dağılımı ve arka plan ilişkisinde bir eksiklik var. İyi bir gazete editörü “zanaat ve anlam eksikliği” gereği bu “işi” yeniden çizdirirdi. Gazete temposu buna izin vermemiş olabilir ama Cemal Nadir bu bantı kitabına alırken elden geçirseymiş, işin hem esprinin hedefi hem estetik bütünlüğü daha berrak olurmuş.



8M


Biz, bağıranları seviyoruz, sırf bu yüzden, edebiyattan siyasete, salondan sokağa her yerde -bazen pozla bazen gerçekten- çığlık atıyoruz. 

İnternet herkesi sanatçı, yazar, düşünür, gazeteci, yorumcu yaptığı için çığlıklarımız da çoğaldı. 

Dikkat çekmek, düşüncenin esasından çok daha önemli bir hale geldi, eskiden önemli değildi demiyorum, elbette önemliydi... dikkat çekme iştahı esasın "bağrını yaktı" diyorum.

Gün, güzel geçsin...
Related Posts with Thumbnails