Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım parlak bir “
yazardan”
söz etti. Yazar dediğime bakmayın, yazarsa çok iyi bir metin yazacağına
inanılan birini kastediyordu. Teşvike ihtiyacı vardı, benim gibi birisi ona yol
arkadaşlığı edebilirdi. Çok az yazıyordu ama yazdıkları çok iyiydi. Benzersiz
bir zekâsı vardı. Sosyal medyada bir şeyler yayınlıyor ama onları da hemen
siliyordu filan. Mutlaka el atmalıydım.
“Teşvikle yazar olunmaz, yazıyormuş işte sosyal medyada,
yazsın silsin oynasın” demek istedim ama demedim tabii…
Yaş ilerledikçe insan, yaptığı işle, karşılaştığı
duygusal ya da dürtüsel tepkilerle ilgili bir deneyim kazanıyor. Daha önce pek
farkına varmadığı meselelerle tekrar tekrar yüzleştikçe onları nasıl
yorumlayacağını öğreniyor. Yıllar boyunca epeyce zeki ve yaratıcı insanla
arkadaşlık ettiğimi, bir kısmıyla birlikte çalıştığımı ya da bunu denediğimi
düşünüyorum.
Zeki olmak, ister istemez bir kimliklendirme biçimi. Bazı
insanların zeki olduğunu hemen hissederiz, parlak bir ifadelerini, dikkat
çekici bir tepkilerini görür, onlarla tanışır ve arkadaş oluruz. Ne var ki
zaman içinde aynı insanların, üretim iddialarına rağmen bir şey
üretmediklerini, bir ürünle sınanmak istemediklerini de fark edebiliriz. Çünkü
üretim eleştirilmek demektir, açık bir başarısızlık ihtimalidir ve eninde
sonunda gerçek bir ölçüme tabi olmaktır.
Bu insanların bir kısmında perfeksiyonizm gibi görünen
bir taraf vardır ama mesele tam olarak bu değildir. Yıllarca editörlük yaptım,
“yazar” potansiyelini görebildiğimi düşünüyorum. Bazı insanlara yazmaları için
ısrar ettiğim de olmuştur. Benim ısrarım hoşlarına gider ama ısrar onlara
yetmez ve bir noktadan ileriye geçemezler. Yazdıklarını beğenmez, basit ve
klişe bulur, daha iyisini yapanların olduğunu düşünür ve “bu yeterince iyi
değil” diyerek geri çekilirler. Önceleri motivasyona ihtiyaçları olduğunu düşünür,
ısrar ederdim.
Bugün artık bunun bir psikolojik eşik olduğunu biliyorum.
Yıllar boyunca pek çok örneğini gördüğüm, kimileriyle de yakınlaştığım için
bunun bir ruminasyon sorunu olduğunu öğrendim. Haydaa, bu da nereden çıktı
diyebilirsiniz. Bir insan yazıyor ve siliyorsa, istiyor ve istemiyorsa mesele yalnızca
kararsızlık değildir. Ruminasyon, aynı düşüncelerin zihinde tekrar tekrar
dönmesi durumudur. İnsan bir konuyu düşünmeyi bırakmak istese bile zihin onu
sürekli yeniden üretir. Bunun bir çağ hastalığı olduğunu düşünüyorum. Bana
kavramı ilk anlatan biri bunu “zihinsel geviş getirme” diye tarif etmişti, o
zaman pek anlamamıştım. Meğer Latince ruminare (geviş getirmek) kökünden
geliyormuş.
Hepimiz sıkıntılı dönemler yaşamışızdır, bir türlü uykuya
dalamayız, kalkar dolanırız. Ruminasyon ise zihnin duramaması, çözüm üretemeyip
yalnızca düşünce döngüsü yaşaması ve bunun geçici dönemlerde değil, neredeyse
sürekli hale gelmesi demektir. Normal insanlar problemi analiz eder, bir karar
alır ve bırakırlar. Ruminasyon yaşayanlar ise bitimsiz bir analiz içinde
kalırlar. Uykuya dalamaz, çoğu zaman ancak ilaçla uyuyabilirler. Bu durum doğal
olarak depresyon, anksiyete bozuklukları, içe dönüklük, insomnia ve buna bağlı
obsesif düşünceler üretir.
Yukarıda kendi hayatımdan bir editör-yazar ilişkisi
deneyimi anlattım. Yıllar önce Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde
lisansüstü öğrencilere ve akademisyenlere bir konuşma yapmıştım. Editör olarak
yazarlarla ilişkimi anlattıkça salonda yakınlık gösteren gülüşmeler olmuştu.
Konuştukça anladım ki yaptığım işi terapist-danışan ilişkisine benzetmişlerdi.
Farkındalığımı artıran garip bir hatıradır benim için.
Ruminasyonu dengeleyebilen biri yazabiliyor, ürettiğini
paylaşabiliyor ve risk alabiliyor. Bu dengeyi kuramayanlar ise en iyi ihtimalle
sosyal medyada zekâ gösterisi yaparak, aptallığı teşhir ederek, alay ederek
yaşıyorlar. Çok iyi yorumlar yapıyor, sonra ortadan kayboluyor, paylaşımlarını
siliyor, kim olduklarını gizliyorlar. Bir genelleme yapıyorum, birini
kastetmiyorum. Herkesin yazar olması, her zeki insanın yazması gerekmiyor. Ama
yazmak insanın kendini ifade ederek rahatlamasını sağlıyor, ruminasyonu
azaltmak başka, yazar olmak başka şeyler…
Yazar olmasını çok istediğim biri “beynim kapanmıyor”
dediğinde, onun ancak ilaç alarak uyuyabildiğini, ürtiker benzeri stres
tepkileri yaşadığını, sakinleştiriciler kullandığını, hatta alkol ya da başka
türden bağımlılık sorunları olabileceğini tahmin ediyorum. Deneyim böyle bir
şey.
Evet, bu tür insanlar entelektüel tepkilerle varolurlar.
Hikâyeleri ilginçtir, insan hikâyelerine zaafı olan biri için merak
uyandırıcıdırlar. Ama arkadaşlık ölçüsünde bir yakınlık kuramayacağımı -kurmamam
gerektiğini- tecrübeyle biliyorum. Onları sağaltamayacağımı,
değiştiremeyeceğimi de. Doktor ya da bakıcı değilseniz bu özveriyi ancak
sevgilinize ya da çok sevdiğiniz birine gösterebilirsiniz. İnanın, o bile bir
yerde sönümlenir.
Yazının başına dönüyorum. Arkadaşıma “yüksek ruminasyon
ihtimali bile beni yoruyor” dedim. Anlamadı haliyle. “Düşündüğün kadar enerjik
değilim, kimseye kılavuzluk edecek, motive edecek, yarenlik sürdürecek halde
değilim” dedim, onu anladı.
Yüksek ruminasyon için çağ hastalığı demiş miydim, Mıstık
abi…