![]() |
Cumartesi, Mayıs 30, 2026
Mendil ve Terleyen Eller
Cuma, Mayıs 29, 2026
Çorba içerken de anlatılır hayat...
Nezaketen hoşbeş ettik. Ankara’da yaşadığımı söyledim, biliyorlarmış. Kendileri İstanbul’daymış. Kalkıp beni görmeye geleceklermiş. Takdir edersiniz, insan böyle bir zahmet karşısında geriliyor. “Aman,” dedim, “o kadar yol, gerek yok. Uygun bir vakit seçeriz, Zoom yaparız.” Yok… Onların derdi benimle rakı içmekmiş.
İçkiyle ilgili bir şöhretim yok. Hani “bu adamın sofrası şendir” denilen biri değilim. Hatta nasıl desem, herkesle içemem. Tanımadığım insanlarla masaya oturmam, sarhoşlara katlanamam. Barlarla meyhanelerle ilgili bir gece hayatım hiç olmadı. Çocuğa bunları lisanımünasiple söyledim. Genç arkadaş, “Hiç merak etmeyin, biz Aleviyiz, içmesini biliriz,” dedi, üstüne tatlı bir Bektaşi deyişi patlattı. Güldürdü beni.
Merak eden olabilir; onlarla rakı filan içmedim. Ama “Sizi hep anlatacağım,” dedim. Tatlı bir hatıra bıraktılar bana.
İçkiyle ilgili zor bir iklimde yaşadığımızdan olabilir, “içmek” ve “demlenmek” üzerine epey geniş bir literatürümüz var. İnsanlar neyi seviyorlarsa ona biraz anlam, biraz derinlik, biraz da asalet katmak istiyorlar galiba. Yok rakı şöyle içilir, yok masada şu yapılmaz, yok “rakı içen kadın candır”… Bitmeyen bir folklor. Erkek kardeşim, “İnsan içiyorsa sarhoş olmak için içiyordur,” der. Fikren katılırım. Dünyanın en tatlı komünistlerinden Emel abla ise, “Buradayız, çünkü birini arıyoruz, yalan söylemeyelim,” derdi. E, ona da katılırım. Hepsi mümkün.
Doğrusu bunların hiçbiriyle özel olarak ilgilenmiyorum. Hikâyesi olan insanlara zaaf gösteren biriyim ben. Sohbeti özlerim. Merak ettiğim insanlarla tanışırım. Ne var ki bunların hepsini rakı olmadan da yapabiliyorum. İçkiyle bir husumetim yok elbette; ama içkiye zaafı olanlardan uzak duracak kadar tecrübeliyim artık. Galiba yaş aldıkça insan, her işi mümkün olduğunca salim kafayla yapmak istiyor.
Rakı masasını bu kadar romantize etmeye gerek yok be Mıstık abi. İnsan bazen ayaküstü konuşurken bile hayatını anlatıyor. Çorba içerken de. Mesele içki değil çünkü. İnsan bulmak, insanla karşılaşmak, iyileşmek ve iyileştirmek.
![]() |
Perşembe, Mayıs 28, 2026
Buğday tarlası
![]() |
Bir süredir kendimi bir buğday tarlasının içinde görmeye
başladım. Nedenini bilmiyorum. Rüzgârda salınan başakların çıkardığı hışırtı
dışında hiçbir ses olmuyor. Bir süre öylece duruyorum. Sonra bir yamacın
aşağısına doğru yürümeye başlıyorum. Görseli de biraz bunu anlatsın diye
ürettim.
Babam, bugünün organik tarımcılarına benzeyen bir hayalin
peşine düşünce, bundan kırk yıl önce bir “bahçemiz” olmuştu. Gerçi Ankara ağzıyla “bostan”
demek daha doğru. Meyve-sebze yetiştiriyor, ağaçlarla, kavaklarla uğraşıyorduk.
Benimle kardeşimi ilgilendiren tarafıysa çocuk yaşta ırgat gibi çalışıyor
olmamızdı. Toprağı bellemek, gübrelemek, ayrık otlarıyla uğraşmak…
Bu buğday tarlasına nereden kapıldım, bilmiyorum. Bizim
bahçenin etrafında böyle yamaçlar, böyle tarlalar yoktu. Ama çocukken, bir yerden bir
yere giderken arabanın arka koltuğunda dışarıyı seyrederek hayaller kurardım.
Buğday başaklarının arasından aşağı doğru at koşturan bir cengâver düşünürdüm.
Bugün bile sinematografik olarak hoşuma gider öyle sahneler. Galiba o
zamanlardan kalma bir görüntü bu.
Rüyamda buğday tarlasında yürüdüğümü anlattığım birkaç
arkadaşım garip biçimde aynı şeyi sordu: “Yılan çıktı mı?”
Önce her hikâyenin bir kabusa dönüşmesini bekliyorlar sandım.
Sonra anladım ki gerçekten korkuyorlar. Başakların arasında olmak bile onları huzursuz
ediyor. Bir yılanı şehrin ortasında düşünün mesela; muhtemelen kendini tehdit
altında hissederek korkardı. Bilmediğimiz şeylerden dehşetle korkuyoruz.
Benim buğday tarlamsa mecazen bir sığınak. Dünyadan
kaçabildiğim, bütün gürültünün sustuğu, sorunların bittiği bir yer.
Elbette böyle bir yer yok. Çocukken inanıyorsunuz buna. Büyüdükçe öyle bir yer
olsun istiyorsunuz. Yaşlanınca da hiç olmazsa bir hayal olarak varlığını
korusun diye düşünüyorsunuz galiba.
Bu benim çocukluk hayalim belki de. Kendime ait böyle bir yer olsun istiyorum.
Kolay çünkü. Oysa sorunlar varsa, göğe de çıksam peşimden gelecekler.
Çarşamba, Mayıs 27, 2026
Şaşırma Refleksini Kaybedenler Ülkesi
![]() |
Global popüler kültüre bakarak şunu söylemek mümkün: Modern siyasetin en büyük başarısı insanları ikna etmek değil, sürekli huzursuz etmek. Sürekli bir kriz, sürekli bir gürültü, bitmeyen bir “acil durum” hissiyle yaşıyoruz. İnsan neye öfkeleneceğini, neyi ciddiye alacağını, hangi felaketi takip edeceğini şaşırıyor.
Daha tuhafı şu: Kaos artık bir arıza gibi değil, doğrudan yönetim biçimi gibi işliyor. Gündem öyle hızla değişiyor ki hiçbir şeyin anlamı tam oluşmadan bir sonrakine geçiliyor. İnsanlar meseleleri tartışmıyor artık; yalnızca taraflara ayrılıyor.
Yozlaşma sadece kötü şeylerin yaşanması değildir. Daha kötüsü, insanların kötü olana alışmasıdır. İnsanlar artık “Böyle olmamalı” demek yerine “Zaten her şey veya herkes böyle” demeye başlıyor. Çürümenin gerçek zaferi burada galiba.
Sakin bir mahallede yaşıyorum; öyle sessiz ki gece sokaktan geçen insanların ayak tıkırtısını duyabiliyorsunuz. Ama hemen her geceyarısı, kenar mahallelerden birileri vadinin ortasındaki köprüye gelip ucuz arabalarıyla spin atıyor, çıstak çıstak büyük bir gürültü çıkarıyor. Sonra da gerçekten hiç şaşmıyor, “a..na koyum Çankaya” diye bağırarak uzaklaşıyorlar. Kenar mahallede büyümüş bir çocuk ve ergen olarak yapmaya çalıştıkları şeyi biraz olsun anlayabiliyorum aslında.
Askerde bir albay vardı. “Askerlik mi yapıyorsunuz lan siz?” diyerek bize kafayı takmıştı. Geceyarısı evinden kalkıp geliyor, saldırı alarmları çaldırıyor, bizi tatbikata kaldırıyordu. İki hafta içinde gece saat ikiyle beş arasında dört ya da beş kez zamana karşı yarıştırıldık. Bir süre sonra o kadar gerildik ki, gerçekten tatbikat var mı, yok mu ayırt edemez olmuştuk. O tatbikatlar olmasa ne kaybederdik? O lümpenler Çankaya’ya küfredince ne oldu? O kaoslar bize ne kattı, ne katıyor?
Büyük bir siyasi partiyi kapatmaya çalışıyorlar. Bir liderini içeri attılar, diğerini de atacak gibiler. Demokratik bir seçim olacak mı, artık ondan bile çok emin değiliz. Şaşırıyor muyuz? İlk kez mi oluyor? Hayır diyemeyiz. Sürekli alarm sesi çalan bir binada yaşıyor gibiyiz. Üstelik ortada gerçekten anlamlı bir gerekçe de yok çoğu zaman. İnsan ister istemez soruyor: Niye durmadan yeni bir krizle uyanıyoruz? İnsanlar uzun süre korkuyla, öfkeyle ve alarm hissiyle yönetilebilir mi?
Geçen hafta, “Sosyal medyanın da etkisiyle siyaset giderek dev bir sinir sistemi simülasyonuna dönüştü. Herkes her şeye anında tepki vermek zorunda hissediyor” diye yazmışım. O zaman daha çok çağın doğal akışını anlatmaya çalışıyordum. Bugün ise birileri çıktı, topluma doğrudan bir “kaos tatbikatı” yaptırmaya başladı gibi geliyor bana. Üstelik uzaktan değil, tepki vermemizi isteyerek, burnumuzun dibine kadar sokularak.
Tabii ki sokağa çıkacağız, demokrasi neden yaşadığımız şeyden daha iyi bir sistemdir diye en temel hakları anlatmaya çalışacağız. Çünkü hepimiz bundan daha iyisine layığız. Çocuklarımız sürekli gerilim üreten bir atmosferde yaşamamalı.
Evet, öyle bir noktaya çekiliyoruz ki düşünmek yavaşlık gibi görülüyor. Durup sessiz kalmak bile şüpheli sayılıyor. Çünkü kaotik dönemlerde insanın ilk kaybettiği şey çoğu zaman fikri değil, tonu oluyor. Kabalık ve şuursuzluk karşısında insanlığımızı, ölçümüzü, dilimizi ve muhakememizi yitiriyoruz.
Yazının başına, şaşırma ve irkilme refleksine dönüyorum. Bence şunu hep hatırda tutmalıyız: “Yaşadığımız yer ne kadar bozuksa düzgün olma mecburiyeti o kadar büyüktür.” Çünkü bugün mesele yalnızca kötü politikalar değil, insanın kendi zihinsel dengesini koruyabilmesi. Belki de insanın kendisini koruyabilmesinin tek yolu, gürültünün ritmine kapılmadan direnebilmesidir.
Salı, Mayıs 26, 2026
Solak
![]() |
Pazartesi, Mayıs 25, 2026
Genç bir ressamın iş başvurusu
![]() |
Mektubun kendisi de güzel ayrıca. Zarfın üstünde “Bay
Tahsin Demiray” yazıyor. Artık kimse kimseye pek öyle “Bay” demiyor. İyi mi
oldu kötü mü oldu, ayrı mesele. Kelimenin kendisiyle birlikte başka bir mesafe
duygusu da kayboldu demek istiyorum. Resmî ama kişisel, ciddi ama biraz da
mahcup bir hitap biçimi.
Posta damgaları, dikkatli el yazısı, “cevabınızı lütfen
unutmayınız” cümlesi… Hepsi başka bir çalışma ve sabır dünyasına ait görünüyor
şimdi.
Pazar, Mayıs 24, 2026
Kızıl Düşman
![]() |
Refik Korkud (Yiğitbaş), Yassıada duruşmalarından anladığımız kadarıyla Demokrat Parti iktidarından maddi destek alan, Türkiye Fikir Ajansı üzerinden propaganda kitapları yayımlayan bir “memurdu”. Muhtemelen İstihbarat ve Özel Harp çevreleri için çalışıyordu. Örtülü ödenekten beslenerek yirmiye yakın kitap yayımlamış, sonra da ortadan kaybolmuştu diyelim. Pek parlak bir anti komünist ya da kuvvetli bir ideolog olduğu da söylenemez; kitaplarında ciddi bir fikir örgüsü ya da dikkat çekici bir polemik yok.
Aslında bu yazıyı kitapların kendisi için değil, reklam veren kurumları görünce duyduğum şaşkınlık nedeniyle yazıyorum. Sayfaları karıştırdıkça insanın karşısına devletin yarısı çıkıyor: Ziraat Bankası, Petrol Ofisi, PTT, Spor Toto, Halk Bankası, Vakıflar Bankası, Etibank, Sümerbank, MKE, İller Bankası…
Demek ki mesele yalnızca örtülü ödenekten gizlice aktarılan paralar değilmiş. Bir emirle, kamu kurumlarının reklam bütçeleri de devreye sokulmuş. Kitabın arka sayfaları ilanlarla dolu. Anti komünizm burada bir “dava” olmaktan çok, dağıtılan bütçeler etrafında oluşmuş bir sadakat ekonomisine benziyor.
İnsanın aklına şu geliyor: Bu kurumların yöneticileri gerçekten bu kitapların iyi olduğuna mı inanıyordu? Sanmıyorum. Daha çok, dönemin siyasal ikliminde yanlış tarafta görünmek istememiş gibiler. Çünkü korku bazen ideolojiden daha örgütlü çalışır.







