Cuma, Temmuz 24, 2009

Osmanlı Taşrası ve Deli Gücük Miti


(...) Deli Gücük’ün iki payandası var, okudukça siz de fark edeceksiniz. Öncelikle, Osmanlı taşrası diye bir kavram kullanılıyor. Taşra vurgusu hikâyelerin içerdiği tür ve referanslar nedeniyle ziyadesiyle kullanışlı, verimli bir mecra. Anlatılan Osmanlılar ise ağır aksak oturup kalkan, ağdalı laflar eden, sefahat düşkünü divan adamları değiller. Bilirsiniz, cumhuriyet farklı nedenlerle Osmanlıyı olumsuzlar ve kendisine karşıt biçimde konumlandırır. Hikâyecilerin bu olguyla ilgilendiklerini söylemiyorum ama bu yargıya kapılmadıkları aşikâr. Vazedilen Osmanlı debdebesinden epeyce uzak insanlar ve hikâyeler anlatılıyor. Osmanlı taşrası olarak adlandırılan evren fantastik bir karakteristik taşıyor. Gotik öğeler, Anadolu masallarına, serüven külliyatına yapılan göndermeler ve edebi saymamız gereken nitelikler göze çarpıyor. Öfkeli eşkıyalar, yozlaşmış kanun adamları, patlayan silahlar, haşin diyaloglar, para hırsıyla dolu insanlar çıkıyor karşımıza. “Kötülük kalıcı, iyilik geçicidir” diyen bir tortu kalıyor hikâyelerden. Birbirlerine güvenmeyen, kendini tehdit altında hisseden erkeklerin dünyası bu… Bir anda çözülüyor, mantıksız biçimde ölüveriyorlar. Kemal Tahir, Marquez ya da Melville havasıyla karşılaşabiliyor, Japon kırsalına ya da westernlere hısım akraba olunabiliyor. Canavarlar ve tuhaf yaratıklar da var. Bir hayal, hiyle ya da can alıcı bir sahicilikle varoluyorlar. Uzak bir dağ köyünde, şehirlilerin, okumuşların ve türlü rasyonel adamın pek de inandırıcı bulmayarak dinledikleri hikâyelerde anlatılıyorlar. Taşra insanları canavarları, tekinsiz olayları, kargalarıyla dolaşan Deli Gücük’ü yok saymıyorlar. İşte diyorlar hikâyelere inanmayanlara, “o ormanın içinde, cesaretin varsa git oraya!...” Uçsuz bucaksız, ıssız ve soğuk bir vadide mantık bir başına kalıveriyor…

İkinci payanda daha ilginç ve konuşulur olmakla birlikte ilki kadar kolay anlaşılmıyor. Bu, Deli Gücük tiplemesinin özellikli bir muğlâklık içinde kullanılmasıyla ilgili… Yedi kargasıyla dolaşan –ki bunlar kimi hikâyelerde konuşuyorlar da- iyilikler yapan, kötülere aman vermeyen, yoksuldan yana duran tipik bir kahraman Deli Gücük. Anaakım çizgi roman kalıpları gereği farklı düşünmek de pek mümkün olmuyor. Ancak dikkatinizi çekmek isterim, Deli Gücük’ün çoğu zaman hiç varolmamışçasına, farklı anlatıcılar tarafından kahramanlaştırılan bir şayia olması ilginç. Şayia sözcüğünü bilerek seçtim. Herkesin farklı bir Deli Gücük hikâyesi olabiliyor. Kimi zaman bir evliya, bazen cezalandırıcı ya da kanun-koyucu olarak görünebiliyor, bazen de şiddet ve entrika bütünüyle onun dışında gelişip sonuçlanabiliyor. İnsanların kahraman ya da öcü yaratmaya ihtiyaç duyduğu, ahlâkı ve adaleti, sözlü kültürle, halk hikâyeleri ve mesellerle koruyup geliştirdikleri düşünülürse hikâyelerde varedilen Deli Gücük mitinin işlevi daha iyi anlaşılabilir. Büyük yazar Borges için söylenen, anlatıları ve hakkındaki miti besleyen o eğlenceli soru geliyor insanın aklına: “Yoksa Borges adlı kör kütüphaneci hiç mi yaşamadı?” veya “Borges, kimin tahayyülü?”

[Deli Gücük, Osmanlı Taşrasından Korku ve Dehşet Hikayeleri çizgi roman albümü için yazdığım önsözden...]

Pazar, Temmuz 19, 2009

Türkiye'de Mısır Filmleri

Türkiye’de 1938-1950 yılları arasında gösterime giren Mısır filmleri melodramatik özellikleri ve müzik ağırlıklı biçimleri nedeniyle büyük bir ilgi görmüştür. Bu ilginin nedenleri o dönem Arap-Fars etkisinde olduğu düşünülerek önceleri yasaklanan sonra radyolarda sınırlı olarak kullanılan - ve resmî kurumlardan tamamen uzaklaştırılan – Türk müziğiyle ilişkilendirilmektedir. Filmlerde kullanılan müziğin yasaklanan / dışlanan ya da sınırlanan Türk müziğiyle aynı paydadan çıktığı düşünülmektedir. Tespitin doğruluğu, o dönem iktidarının Mısır filmleriyle ilgili yaptırımlarıyla sınanabilir. Mısır filmlerinin Arapça sözlü şarkılarla gösterimi yasaklanmıştır. Bu zorlama, beklenenin aksine filmlere olan ilginin artmasına neden olmuştur, çünkü bu defa Türkçe söz yazımına girişilmiş, bu sözlerle yeniden bestelenen – ya da yeniden biçimlendirilen – şarkılar ise dönemin önemli sanatçıları, yorumcuları tarafından seslendirilmiştir. Böylelikle bu yasak, filmlere olan ilgiyi arttırdığı gibi, Doğu müziğini ve doğal olarak Osmanlı’yı çağrıştıran sunum ve usullere takınılan resmi görüşün kırılmasına neden olmuştur. Bir başka deyişle, Mısır filmleri sinemaya özgü özelliklerinden çok Türk müziğine yönelik bir talebi karşılamıştır. Müzik ve eğlence sektöründeki yapısal değişimleri hızlandıran bu gelişme, bir çok yorumcu ve besteci için bir çalışma alanı da yaratmıştır. Filmlerin melodramatik özellikleri ve şarkılı içerikleri, yerli filmleri de benzer bir anlatısal yapı içerisinde üretilmeye zorlamış, bu gelişme Ellili yıllara doğru Mısır filmleri ithalini gereksizleştirmiştir. Türk sinemasında film üretiminin artması kadar Amerikan-Hollywood ürünlerinin ithaline dayalı Pazar büyümesi de Mısır filmleri döneminin bitmesine bir neden olarak sayılabilir (...) [Epeyce eski bir yazı, Tarih ve Toplum'un Aralık 2000 tarihli sayısında yayınlanmıştı. Aynı meseleyi geliştirerek, Cumhuriyetin Büluğ Çağı kitabında da yer verdim.]

Perşembe, Temmuz 16, 2009

Olağan Tutarsızlıklar


(...) Geçtiğimiz günlerde bir buçuk ayı aşkın bir süre boyunca televizyona çıkan, kayıp çocuğunu arayan annenin soğukkanlılıkla yalan söylediği, muhtemelen çocuğunun katili olduğu anlaşılınca kadının kayınvalidesi, stüdyoda, moda deyimle sinir krizleri geçirirken şunları söylemişti: “Haram olsun otelde yediği yemekler”. Bütün ailenin hayatları boyunca gördükleri en büyük lüksü ve ilgiyi bu süreçte deneyimledikleri tahmin edilebilir. Kayınvalide, “haram olsun” diye ilenecek kadar önemsemektedir ulaştıkları konforu, nimeti. Her gün programlara çıkarılan insanların otellerde misafir edildikleri, para karşılığında mahremiyetlerini açık ettikleri, muhtemelen kendilerini o kanala bağlayan sözleşmeler yaptıkları hiçbir biçimde gündeme gelmemekte, bir biçimde konuşulsa dahi normalleştirilerek geçiştirilmektedir. O kanal, o program veya o sunucu (sözde) kamu yararına, hayrına çalışmaktadır. Mikrofonlar stüdyoya, her gün evlerinin önünden dolmuşlarla, otobüslerle getirilen teyzelere, bacılara, amcalara yöneltilmekte, takdir ve destek mesajlarının, kıpır kıpır bir şarkı veya türkü eşliğinde dökülen kurtların ardından alkışlarla “asıl meseleye” dönülmektedir. Genellikle kadın olan sunucu, bu tür programlarda yargıç rolündedir. Zaman zaman da psikolog, sosyolog, avukat, polis v.b. rolüne bürünür. Kimin suçlu, kimin mazlum olduğuna, kimin rol yaptığına, kimin dertlerinin hakiki olduğuna o karar verir. Yine azgelişmiş bir ülkede herhangi bir mahkemede yargıcın yapabileceği gibi, suçlu olarak gördüğü kişiyi gereğinde azarlayarak ağzının payını verir. Tehditlere pabuç bırakmaz, külhanidir ama gereğinde anaçtır. Stüdyonun tanrıçası odur. Ağlar, güler, öfkelenir ama sonunda mutlaka göbek atar! (...)
[Birikim Sayı: 243’te yer alan Funda ile birlikte yazdığımız “Üçüncü Sayfa Canavarları, Medya ve İzleyici Manzaraları: Olağan Tutarsızlıklar" başlıklı yazıdan bölüm…]

Çarşamba, Temmuz 15, 2009

Anadolu Masalları

Bir süre önce 9-12 yaş çocuklara yönelik olarak bir masal derlemesi yaptım. Dipnot Kitabevi'nin Dünyanın Dört Bucağından Masallar adlı dizisinden çıkan kitap, bugün-yarın dağıtıma girecek. Yoğunluğum sebebiyle istediğim ölçüde geniş bir tarama yapamadım, bunu itiraf etmeliyim. Yine de iyi bir tecrübe olduğunu düşünüyorum. Masallar, çocuklar düşünülerek üretilmiş anlatılar değiller, çok değil yüz yıl önceki halleriyle anlatmaya kalksak ahlaki ve etnik sorunlarla karşılaşabilir ya da siyaseten doğru olmayan bir tutum göstermiş oluruz. Çocukları düşünerek pek çok masalı revize etmek durumunda kaldım. Bu derlemede kullandığım on dokuz masalın iyimserlik ve neşe içermesine özellikle dikkat ettim. İlginç, hiç bilmediğim masallarla karşılaşmak da güzeldi. İleride, geniş zamanlar ayırarak kapsamlı bir başka çalışma daha yapmaya niyetliyim.

Pazartesi, Haziran 15, 2009

Kadın Düşkünü

Zırık Hasan’ın oğlu Bayram, güçlü kuvvetli, erkek güzeli bir adam. Bir zaafı var: kadınlar. Onlara dayanamıyor. Askere bile orada kadınsız duramayacağını düşünerek gitmek istemiyor. Bu yüzden de başına olmadık işler açıyor. Kozlu’dan, Muallim Fikret Bey’in yardımıyla kaçıyor, Germencik’te bir toprak sahibinin kâhyalığını yapan Kamil’in yanına gidiyor, orada değişik bir adla yaşamaya başlıyor. Fakat Kamil’in bir kızı var: Cavidan. Toprak sahibininse üç kızı: Vecihe, İsmet ve Nermin. Bunlara Ayşe ve Gülfidan’ı da eklemek gerek.

Demokrat Parti iktidarının ilk yılları... Kozlu’dan Germencik’e uzanan bir memleket panoraması... Rus romanlarının kır evlerini çağrıştıran bir çiftlik. Yüksek tabakadan mağrur kadınlar, müstehzi ve münekkit gözler. Taşra kurnazlığı, fikri mukaddes türküleri, hutbeleşmek için kalabalığa ihtiyaç duyan ahlâk bekçileri. Hercai gönüllü Bayram, dünyayı anlamaya çalışan Cumhur, Allah’ı kandıran Kör İhsan, para kokan adamlar, her daim cinsellik konuşan insancıklar...

Kadın Düşkünü, Cumhuriyet dönemi boyunca yazılmış bütün romanların sesiyle konuşan ama onlar gibi söylemeyen bir roman...

Kadın Düşkünü - bir milli roman parodisi... Muhalif bir kahkaha
prelüdü... Bir yazı eğlencesi...

[Kadın Düşkünü, Kemal Safa Güntekin, Temmuz ayı başında İletişim Yayınlarından çıkıyor...Kapak: Koray Kuranel]

Çarşamba, Haziran 10, 2009

Dünya'da ve Türkiye'de Çizgi Roman



-->Dünyadaki Asya çizgi romanlarına yönelik ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Çizgi roman satışları hemen her ülkede düşüyor. Endüstrisi olan, üretimin yoğun olarak sürdüğü ülkelerin çizgi romanları doğal olarak her yerde yerli üretime ikame ediliyorlar. Japonya’daki çizgi roman satısı ve üretimi son yirmi beş yılda tüm dünyayla kıyaslandığında oldukça yüksekti. Amerikan pazarına girdikten sonra global olarak tüm dünyada tanınır ve bilinir oldular. Yaygınlaşmalarının en büyük nedeni İngilizce…

Mangaların uluslararası başarısı ülkenizde de sürüyor mu?
Türkiye’de mangalara yönelik bir ilgi olmakla birlikte birkaç istisna dışında yayınlanmıyorlar. Türe yönelik ilgi daha çok İngilizce üzerinden gelişti. Amerika’da yayınlanmış veya anime olarak sevilmiş örnekler iyi biliniyor. Yayınevlerinin manga yayınlamak yönünde girişimleri olmakla birlikte satış rakamlarının düşüklüğü nedeniyle olmalı cevap alabilmiş değiller.

Ülkenizdeki çizgi dergilerinin genel satış durumu nasıl?
Türkiye’de haftalık ve aylık çizgi dergilerinin ortalama satısı 200-250 bin arasında değişiyor. Albüm satışları ise aylık 10-15 bin arasında. Yirmi yıl önce bu rakam dergilerde 1 milyon civarındaydı.

Türkiye’de nasıl bir üretim var ve neler okunuyor?
Türkiye’de komik çizgili, mizahi çizgi romanlar daha popülerdir. Yetmişli yılların başında çıkmaya başlayan Gırgır mizah dergisi, büyük ilgi görmüş, yarım milyona yakin satış rakamıyla benzer nitelikli dergilerin çıkmasına neden olmuştur. Gırgır’dan yetişen yüzlerce üretici yakin dönemin önemli dergilerini çıkartmışlar, karikatürize-komik çizgili bir üslubun yaygınlaşmasını sağlamışlardır. Foto-realistik çizgilerle anlatılan serüven çizgi romanları bu çerçevede giderek marjinalleşmiştir. Bu yöndeki bir okur talebini İtalyan-Bonelli çizgi romanları karşılamaktadır. Türkiye’de yakin dönemin popüler çizgi romanları mizah dergilerinden çıkan üreticilerdir.

Çizgi roman satan ikinci el dükkânlar her yerde artıyor ve markette giderek ağırlıklı bir yere sahip oluyorlar…
Çizgi roman okurları sayıca azalırken, yas ortalamaları yükseldi. Onların beklentilerine uygun olarak koleksiyoncu dükkânları açılmaya başladı. Bugün az satan ya da satmayacak olan pek çok eski yayın bu tur dükkânlarda satılabiliyor. Türkiye’de özellikle albüm satışlarında ağırlıklı bir yere sahip oldukları, geçmişle kıyaslandığında önemli bir farklılık olarak gösterilebilir.

Bir Avrupa çizgi romanının Amerika ya da Japonya’da başarı kazanması mümkün mü?
Bir Avrupa çizgi romanın Japonya ya da Amerika’da yayınlanması mümkün... Ama yüksek satışlar, popülerlik çok mümkün değil. İtibarlı ödüller alabilir veya entelektüel bir ilgiyle karsılaşabilir ama marketin genel ortalaması içinde marjinal kalmalarını engellemez. Persepolis’in uluslararası basarisini radikal İslam’a yönelik ilgiye, elbette 11 Eylül paranoyalarına ve animasyon uyarlamasına bağlamak çok da haksizlik olmaz sanıyorum

Ülkenizde çizgi romanları destekleyen ekonomik ya da kültürel kurumlar var mi?
Türkiye’de çizgi roman marketini destekleyen herhangi bir resmi ya da sivil bir kuruluş yok. Satışların düşmesiyle başındaki büyük sermaye grupları daha düşük maliyetli alanlara yönelerek çizgi roman ve mizah dergilerini desteklemez oldular. Doksanlı yılların başından itibaren çizgi dergileri kendi ekonomik imkânlarıyla çıkan bağımsız yayınlardır. Bir başka ifadeyle dergiler üreticileri olan yazar ve çizerler tarafından yayınlanmaktadır.

Grafik romanlara yönelik nasıl bir ilgi var?
Türkiye’de grafik roman, edebiyata yakınlaşan, entelektüel kaygıları olan çizgi romanlar için kullanılıyor. Buna karşı çıkanlar var: çizgi romanın bir alt kültür olduğu, onun ucuz, kolay anlaşılıp tüketilen özgün biçimine yönelik her turlu estetik ve entelektüel müdahalenin türe zarar verdiği iddia ediliyor. Grafik romanın çizgi romanı marjinalleştirdiği söyleniyor.

Dünyada çizgi roman marketinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Uzakdoğu çizgi romanın global ölçekli yükselişinin süreceği görülüyor. Yerli üretimleri etkileyeceği, glokallesme örneği olarak gösterilebilecek çizgi romanlar üretileceği tahmin edilebilir.

Sorular: Dr. Andreas Dierks [Frankfurt Kitap Fuarinda, Dünya çizgi romanı ile ilgili bir panel kapsamında yapılan röportajdan]

Cuma, Mayıs 15, 2009

Yine Zamanelikle Baş Etmeye Çalışılıyor

-->“Cumhuriyetin Büluğ Çağı” kitabını hazırlamak için arkeolojik bir arşiv çalışması yapan Levent Cantek'e saiklerini ve ulaştığı düşündürücü istasyonları sorduk...
Böyle bir konuda çalışma fikrinin çıkış noktaları neler?
Çocukluk ve ilk gençliğimde zararlı, faydasız veya önemsiz bulunan popüler kültür ürünlerinin okuru ya da meraklısıydım. İnsan böylesi 'zararlı ve faydasız' ürünlerin okuru olunca bir savunma refleksi de geliştiriyor. Öncelikle gizliyorsunuz, bu ilginizi herkesle paylaşmıyorsunuz ama sizin sevdiğiniz şeyler hakkında ne söylendiğini de iyi biliyorsunuz. Zamanla şunu fark ettim ki bu ürünlere yönelik hoşnutsuzluk söyleminin heyecanlı ve romantik bir içeriği var. Bir eşik noktasındaymışçasına konuşuyorlar, haklı olduklarına inanıyorlar, küçümseyici-aşağılayıcı bir tavırları var. Ders vermek, haddini bildirmek istiyorlar. Onlara göre bu ürünler yaygınlaştıkça toplum, ahlak, milli değerler mutlaka erozyona uğruyor. Bunların yasaklanması, sansürlenmesi, tecrit edilmesi, engellenmesi gerekiyor vs... Cumhuriyet tarihi ile ilgili çalıştıkça bu dil ve söylemin hiç eksilmediğini, istisnasız her dönem popüler olan her şeye karşı kullanıldığını gördüm. Temel çıkış noktam bu dil ve tavrı deşifre etmek, bunu yaparken vakti zamanında zararlı ve önemsiz bulunan her ne varsa onların dökümünü çıkarabilmekti.

Sizin de kitapta değindiğiniz gibi tarihçi Erik Jan Zürcher, 1950'li yılları 'Jön Türklerin sonu' olarak değerlendiriyor. Sonuçta değişen bir nesil, değişen bir siyasetçi portresi var. Bu dönemi Türkiye için bir kırılma noktası olarak da ele almak mümkün mü?
Kitapta siyasi tarihten olabildiğince uzak durdum ama incelediğim dönemin siyasi tarihçiler tarafından nasıl anlatıldığına bir bölüm ayırdım. Zürcher'in farklılığı, tarihe bir süreklilik içinde bakması. 1950 yılını bir kırılma noktası olarak görmüyorum, bütün kötülüklerin ya da güzelliklerin başlangıcı olarak betimlemek kolaycılık olur. En azından gündelik yaşamın değişimi ya da popüler kültürün evrimi açısından baktığınızda, çıkan tartışmalar çerçevesinde düşünüldüğünde bir kopmadan söz etmek mümkün değil. Süreklilik var, popüler kültür ürünlerinden, gündelik yaşamı kültürel olarak tanzim etme arzusu kesilmiş değil, tartışmalar bitmiş değil. Zamanelikle baş etmeye çalışılıyor, yine hayıflanılıyor, yine öfke var.

Kitapta şöyle bir şey görüyoruz, bir dönem yasaklanan, ayıplanan, kınanan ne varsa daha sonra çok daha güçlü bir şekilde tekrar ortaya çıkıyor. Engellemelere rağmen bu sürekliliği sağlayan dinamik nedir?
Her yasak ister istemez arzuyu uyandırıyor. Basında çıkan tartışmalar ister istemez yasaklanmak istenen her ne ise onun reklamına dönüşüyor. Sermaye de bunu kendi lehine kullanıyor. Sermayenin biçimlendirdiği arzu, toplumları (ve gelenekleri) değiştirerek onların karşısına her defasında yeni bir 'kılıkta' çıkıyor. Nefretle karşılanan 'Bobstil' tiplemesinin yerli sinemada kahraman olması, alaturka müziğin modernleştirilmesi, eleştirilen Amerikanvariliğin kazandığı sükse/moda vs. buna örnek olarak gösterilebilir. Baktığınızda eleştirilen her şeyin gündelik yaşamı anlamlı bir bütünlüğe dönüştürmek adına olduğunu görüyorsunuz. Oysa gündelik yaşamı biçimlendiren bireyci bilinç, haz almaya ve bireysel özgürleşmeye dayanıyor, gündelik yaşamı istediği biçimde düzenlemeye devam ediyor.

Yine bir yerde entelektüellerin gündelik yaşamdan kaçış arzusundan söz ediyorsunuz. Entelektüel faaliyetleri sayesinde aslında gündelik hayatın kıyısında durmayı başarmaları, toplumdan da uzaklaşmaları anlamına geliyor sanki...
Benim söylemek istediğim o dönem entelektüellerin nefs mücadelesi yaptıkları. İnandıkları değerler uğruna fedakârca yaşayan, para ve cinselliği reddeden dava adamları olarak tanımlıyorlar kendilerini. Bir Mısır filminden ya da Bobstil'den tiksinmek, bir kadının taktığı siyah gözlüklerden rahatsız olmak, çiklet çiğneyenlerden iğrenmek, genç kızların elbiselerinden, içli şarkıların zararlarından, kendilerince yanlış ve tehlikeli saydıkları şeylerden konuşmak bu görevin asal eksenini oluşturuyor. Ama bu, toplumdan uzaklaşmak anlamına gelmiyor. Şiddetli bir Beyoğlu karşıtlığı var ama öyle bir heyecanla anlatıyorlar ki, eleştirdikleri 'hacıağa'nın çok yakınındaki bir masada oturdukları anlaşılıyor aslında, şehvetle 'dikizliyorlar'. Romanesk gerilimler üretiliyor, namus, iffet ve gurura dayalı Müslüman-Türk ahlakını hazza dayalı bencil, maddeci bir ahlaka tercih ettiklerini söylüyorlar ama romanların sonunda mutlaka kazanılan nefs mücadelesini gerçek hayatta çoğunlukla arzu kazanıyor. Hacıağanın bir işaretiyle masasına çağırdığı üç kadın, pahalı bir kıyafet, herkes tarafından görülür olmak, dilediğince para harcamak, mükellef sofralar hazırlatmak ve tanınmak ne kadar kötülenirse kötülensin cezbedicidir. Nefs mücadelesi ve fedakârlıktan bu denli bahsedilmesinin nedeni de bu elbette. Yazarların bilebildiği tek kurtuluş formülü bu. Beyoğlu'nda eğlenilmesine (ve haz alınmasına) rağmen sevilmediği söyleniyor. Entelektüeller Beyoğlu'nu sevdiklerini açıkça itiraf edemiyorlar, deyim yerindeyse bu 'perhizi bozmak-sonu aforoza varan bir yola girmek' demek çünkü.

'Büluğ çağı'nda yaptığımız tartışmalardan 'yetişkinlik çağı'na taşıdıklarımız neler gibi gözüküyor? 'Büluğ Çağı' bir metafor. Kendini ebeveyn olarak konumlandıran birileri olduğu için -kitapta 'denetleyici kuşak' dedim- onlarla toplum (ve gençler) arasında ilişki hiç yumuşamıyor aslında. Sürekli bir anksiyete yaşanıyor. Ebeveynler çocuklarının hiç büyümediklerini düşünür ya...

Peki bugünkü gazeteleri taramaya kalkan birisi 50 yıl sonra nasıl şeylerle karşılaşır sizce? Malum, artık gazeteler internetten takip edilebiliyor. Bugünün gazetelerinin en önemli farkı 'okur yorumları'... Anti entelektüelist ve linççi bir dil var orada. Doğrusu bu, çok korkutucu. 50-60 yıl sonra bugün yazılanlara bakıp bilemiyorum, 'Ne güzel günlermiş, insanlar birbirlerini dinliyormuş' diyebilirler... Şaka bir yana, genel olarak insanlar geçmişi güzeller, bugünden utanır, yarından korkup endişelenirler. Böyle bir çerçeveden bakmak gerek sanırım.
[Radikal, 23.2.2008, Cumhuriyetin Büluğ Çağı kitabı ile ilgili röportaj]
Related Posts with Thumbnails