Eğer kapağı görüp bu yazıyı okumaya niyetlendiysen ve
sahiden okumaya başladıysan, okuyorsan, ey okur bu uyarı senin için. Bu
kifayetsiz yazıda okuduğun her kelime hayatından harcanan bir saniye demek…
Yapacak daha güzel bir şeyin yok mu? Hayatın sahiden bu kadar mı boş? Şu geçip
giden zamanı daha iyi geçirebileceğin başka bir yol bilmiyor musun? Yoksa itaat
ettiğin ve saygıda kusur etmediğin otoriteden, bilen adamlardan çok mu
etkileniyorsun? Okuman gereken her şeyi okur musun? Akletmen gereken her şeyi
akleder misin? Sana alman gerektiği söylenen her şeyi satın alır mısın? Hadi
çık evden! Hoş biriyle tanış. AVM’leri ve mastürbasyonu unut artık. İşinden
ayrıl. Şöyle esaslı, kanlı canlı bir kavga çıkar. Yaşadığını kanıtla. Eğer
insan olduğunu gösteremezsen, nüfus dairesindeki palavradan iki satır olarak
kalacaksın. Artık uyarıldın, ben diyeceğimi dedim. İlla okuyacaksan, bu yazı
bahsetmemem gereken birinci kural hakkında… ‘Dövüş Kulübü hakkında konuşma!’
Mavra yapmıyorum, hiç de bile, çok ciddiyim. Dövüş Kulübü’nden,
Chuck Palahniuk’un yazdığı, David Fincher’in sinemaya uyarladığı, yakın dönemin
ve yeraltı edebiyatının en önemli romanlarından birinden söz ediyorum. Okurlarının
yazarlığı kadar zekâsını methettiği biri Palahniuk. Ruh hastası, arızalı,
tuhaf, esnaf, hınzır, şizofren, vandal, nakaratçı, kundakçı filan diyenler de çıkıyor.
Ergen yazarı sayanlar, yeraltı edebiyatının yeni yıldızı olarak görenler var.
Muhalif bir huzursuzluk taşıdığı, yerleşik değerlere saldırdığı, kapitalizmin
dayatmalarına öfkelendiği hepimizin malumu... Palahniuk, punk edebiyatı, hacker
edebiyatı, anarşizm, tüketim karşıtlığı, kaos teorisi gibi birbirleriyle hısım
akraba olan siyasi bir muğlaklıktan beslenerek yazıyor.
Sıfırlamak diyor mesela, bildiklerinizi unutun, bize
yanlış şeyler öğretiyorlar, bunu konuşmaya bile gerek yok! Hızlanalım, bizi
yavaşlatıyorlar, yavaşlarsak düşünemiyoruz. ‘Acı çekmekten korkalım istiyorlar’
diyor, ısrar ediyor. Haplarla dayanıyoruz, haplara dayanıyoruz. Yumruğu
patlatın, klişeleri devirin. Kendiniz olun, size giydirilenleri çıkartın.
Çıplak elle girişin. Omlet yapmak için yumurtaları kırmak gerekiyor. Sahip
oldukların, sana sahip olacak yoksa. Bırak onları. Bırak televizyonun
yalanlarını, arabaları, evleri, kıyafetleri ve modayı. Bizim savaşımız
kendimizle. Bizim hayatımız bir bunalım. Kusursuz olamazsın, tamamlanamazsın.
Tamamlanmaya çalışma.
Pek çok film ve romandan esinlendiği için benzersiz ve
özgün olduğu iddia edilemeyecek, şöyle sakin bir kafayla bakılırsa eğer,
kişisel gelişim düsturlarını fazlasıyla andıran sloganlar içeren, sol
popülizmden nasiplenen, popüler kültüre muhalefet etmesine rağmen şaşmaz
biçimde onun parçası olan kült bir anlatı var karşımızda.
Nasıl oluyor da global bir markaya dönüşüyor
bu özgün sayılmayan hikaye derseniz eğer… Tek kelimeyle, tek cevap: Hollywood
sayesinde. O olmasa ilginç bir roman olarak kalacak metin, onun sayesinde dünyanın
bütün dillerine çevrilen bir long-seller’a evriliyor. Hemen her kültürde
tutkulu hayranları olan, popüler yayın mecraları açısından iştah açıcı bir
long-seller demek daha doğru…
Geçtiğimiz yıl, ilginç bir şey oldu. Palahniuk, fanları
heyecanlandıran bir açıklama yaptı, romanın devamını farklı bir mecrada, grafik
roman olarak yazacağını açıkladı. İlginç diyorum, çünkü romanın akıllı ve kalbi
olan editörü, Palahniuk’a romanın devamını yazmasını salık vermiyor,
yazarlığına, muhalif duruşuna zarar vereceğini hatırlatıyordu. Bunca yıldır, romandı,
filmdi, hikâyenin devamının yapılması için bir tazyik olduğunu, kafa
karıştırıldığını tahmin edebilirsiniz. Palahniuk, film ya da roman olmasın
diyerek grafik romanı seçmiş. Doğal olarak bu seçim, geçtiğimiz Mayıs ayından
bu yana, global popüler kültürü heyecanlandıran bir dalga yarattı. On sayı
çıkacak bu yeni hikâye, Ayrıntı Yayınları tarafından iki sayı geriden giderek aylık
olarak dergi formatında yayınlanacak.
Şu sorulabilir: Dövüş Kulübü’nün devamı başarılı
olabilecek mi? Fanların nefsini köreltebilecek, geçen zamanın beklentilerini
karşılayabilecek mi? Geçmiş deneyimlerden biliyoruz ki, fan olmak, hayal
kırıklığı ile tarif edilemez heyecan arasında salınan psikedelik bir sapma halidir,
protesto ile tapınma arasında gidip gelir. Mest olanlarla, uykuları kaçarak
kahırlananlara rastlamak sürpriz değildir. Bu bakımdan grafik romanın kimseyi
öyle adamakıllı memnun edebileceğini sanmıyorum. O kısmı geçelim. Kendi adıma
iki şeyi merak ediyordum. Birincisi, Palahniuk nasıl bir senaryo yazacaktı? Hikâye
devamlılığı ve Dövüş Kulübü evrenine göstereceği sadakati kastetmiyorum
elbette. Çizgi romanları çocukken okuyan edebiyatçılar, aradan geçen zaman
içinde alanın nasıl değiştiğini bilemiyor, farklılaşan anlatım dilini ekseriyetle
kavrayamıyorlar. Nostaljiyle bakıyor, hikâyelerini naifleştiriyorlar, Palahniuk
da bu hataya düşebilir, çocuksulaşıp abartılı bir saçma estetiğine kayabilirdi.
Tyler Durden diyaloglarının, anlatıcımızın bilinçakışının nasıl resmedileceği
önemliydi, hikâyenin güç kaybetme riski vardı. İkincisi, devam hikâyesini kim
çizecekti?
Hikâyenin çizeri olarak seçilen Cameron Stewart, anaakım
Amerikan çizgi romanın tipik bir temsilcisi değil. İyi bir illüstratör. Hikâye
için ismini ilk duyduğumda Sin Tutulo dijital çizgi romanını temel alarak iyi
bir seçim olacağını düşünmüştüm. Avrupalı bir tarzı var Stewart’ın, sayfa
tasarımı ve devamlılığı farklı kuruyor, karelerde ferah boşluklar seçiyor,
fotoğraf ayrıntısında çizmekle birlikte karakterlerini bir parça
komikleştiriyor. Alex Toth havasında bir çinisi var, bilgisayardan faydalanarak
çalışıyor. Kare planlarında yakınlaşmayı seviyor. Dövüş Kulübü 2’de ilginç bir
tarz denemiş, sayfa tasarımın üstüne, bazen küçük pekiştirici kareler istiflemiş,
bazen de gül yaprakları veya haplar serpiştirmiş, bununla kaligrafinin
okunmasını özellikle güçleştirmiş. Bu zorlaştırmanın hikâyeye doğrudan katkısı
olmuş, anlatıcımızın -ki kendine Sebastian demeye başlamış- sıkıntılı
konuşmalarına, bıkkınlığına güzel eşlik edebilmiş bu zorlaştırma, etkiyi artırmış.
E çalışmanın bütünü nasıl olmuş derseniz, şunları
hissettim: hikâyeden daha karanlık bir atmosfer bekliyordum, hikâye başka bir
yerde başladı, banliyö evlerinin hijyenik genişliği, Palahniuk’un sakalet dolu
kirli mekanlarını hiçbir biçimde andırmıyor. Nasıl evrilecek bilmiyoruz ama hikâye,
anlatıcımızın, Marla Singer ile evlendiğini, dokuz yaşında bir çocuklarını
olduğunu anlatarak başlıyor; evli, çocuklu ve sıkıntılılar. Tyler, aralarında
dolaşıyor, rüya mı gerçek mi bilemediğimiz, ‘asla uyuyamazsın asla uyanamazsın’
fikriyle gelişen sahneler okuyoruz. Stewart, orta sınıf berraklığını iyi
yansıtıyor, sonra nasıl koyulaşacak bilemiyorum. Palahniuk, grafik romanı
kotarabilmiş mi derseniz, bunu konuşabilmek için erken ama sinematografisi olan
bir yazardı, trip nedir bilirdi, iyi gidiyor, nereye varacak hep birlikte
göreceğiz.
Hürriyet, Radikal Kitap, 10.7.2015