Cuma, Ekim 06, 2023

Öldüren Kahkaha


İlkokul son sınıfta, mezuniyet töreninde bir tiyatro oyunu oynuyorduk. Başrolde, Halkevlerinden yetişme bir öğretmeni canlandırıyordum. Hikaye gereği hayattaki tek amacım yıllar önce kaybettiğim küçük kızımı bulabilmekti. O yaşlarda aşırı heyecanlı bir mizacım vardı, kabiliyetim sebebiyle ya da gönüllülük esasıyla bu role seçilmemiştim. Arkadaşlarımdan üç parmak daha uzun olmam sebebiyle tercih edilmiştim ve buna ağlayacak ölçüde hayıflanıyordum. 

Sahneye çıktığımda başım felaket bir biçimde dönmeye başladı. Sadece heyecan ve replikleri unutma telaşından söz etmiyorum. Baba olduğum için bir bıyığım olmalıydı ve bu bıyık, oksijenle sarartılmış, uhuyla dudağımın üstüne yapıştırılmış bir yün parçasıydı. Uhu ve oksijen kokusu beni perişan ediyor, rolümü unutma korkusuyla katlanarak işkenceye dönüşüyordu. Sahneye çıktığımda iş daha bir çetrefilleşti, dram oynamamıza rağmen, özellikle ben, her konuştuğumda salon gülmekten kırılıyordu. 

Gülmeye vesile olan uyumsuzluğa dikkatinizi çekerim. Bir babayı canlandıramayacak kadar çocuk, dram oynayamayacak kadar yeteneksiz ve ağırbaşlı bir rol için fazlasıyla güleçtim. 

Ama o yaşta şunu fark etmiştim. Ön sıralarda birileri, oyundaki babayla kızın çektiği “acılara” ayan-beyan ağlıyordu. Çok  sonraları anladım ki salondaki kahkahalar onları daha da yaralıyor, ağlamalarını kolaylaştırıyordu. Bana kahkahalarla gülen çoğunluğa rağmen ağlayan azınlık, yüksek olasılıkla kendilerini benim yerime koyuyor, tüm kahkahaların saldırganlığı karşısında savunmasız olan çocuk Levent'e ya da oyundaki dramı anlayamayacak kadar incelikten yoksun kalabalık içindeki yalnızlıklarına üzülüyorlardı. Hepsi var canım işte.

Gülmenin bir saldırı ve şiddet içerdiğini savunan bir gülme kuramı vardır, gülerken yaptığımız işin kendisine güldüğümüz özneyi mutsuz etmek, üzerinde egemenlik kurmak ve küçük düşürmek olduğunu savunur bu kuram. Buna göre örtük bir kıkırdaşmanın altında bir ihtiras, bir incitme, kendini üstün görme güdüsü saklıdır. Darwin, 1872’de yayınlanan “İnsan ve Hayvanlarda Duygu İfadesi” (On The Expression of Emotion in Men and Animals) adlı çalışmasında,  medeni olan sayısız ifademizin saldırgan duyguların gizlenmiş/maskelenmiş yüzü olduğunu anlatır. 

Gülme, pekala öldürme içgüdüsünün medeni bir versiyonu olabilir. Gülerken dişlerin görünmesi, hayvanların saldırgan davranışlarında olduğu gibi, insanın cesaretini kanıtlama yolu olduğunu söyleyen Ludovici, bu yaklaşımın önemli savunucularından. Ona göre, birisi bize güldüğünde kendimizi korkmuş hissederiz, tıpkı bir hayvanın dişlerini göstermesi gibi güvenliğimiz tehdit altındadır. Hobbes, “Leviathan”da her kazanılan kavganın sonunda gülmenin işe karıştığını anlatarak, gülmenin kendi kendini kutlama, başkalarına yukarıdan bakarak kendini iyi hissetmek olduğunu vurgular. Bergson, bu aşağılamayı, toplum tarafından toplum dışı bireye verilen düzeltici ceza olarak görür. Gülme, ıslah edicidir, toplum için nasıl olmamız gerekiyorsa öyle olmamızı sağlayan bir uyum çabasıdır, uyandırdığı korku ile aykırılıkları bastırır. Bir başka deyişle gülmenin saldırgan içeriğinin insanları toplumsal bir uyuma zorladığını düşünür. Ona göre toplum, kendisine karşı saygısızca davranışların öcünü gülme ile alır. Gülme, içinde sempati ve iyilik belirtisi taşısaydı, amacına ulaşamazdı.

Çarşamba, Ekim 04, 2023

Dövüş Kulübü Hakkında Konuşma!


Eğer kapağı görüp bu yazıyı okumaya niyetlendiysen ve sahiden okumaya başladıysan, okuyorsan, ey okur bu uyarı senin için. Bu kifayetsiz yazıda okuduğun her kelime hayatından harcanan bir saniye demek… Yapacak daha güzel bir şeyin yok mu? Hayatın sahiden bu kadar mı boş? Şu geçip giden zamanı daha iyi geçirebileceğin başka bir yol bilmiyor musun? Yoksa itaat ettiğin ve saygıda kusur etmediğin otoriteden, bilen adamlardan çok mu etkileniyorsun? Okuman gereken her şeyi okur musun? Akletmen gereken her şeyi akleder misin? Sana alman gerektiği söylenen her şeyi satın alır mısın? Hadi çık evden! Hoş biriyle tanış. AVM’leri ve mastürbasyonu unut artık. İşinden ayrıl. Şöyle esaslı, kanlı canlı bir kavga çıkar. Yaşadığını kanıtla. Eğer insan olduğunu gösteremezsen, nüfus dairesindeki palavradan iki satır olarak kalacaksın. Artık uyarıldın, ben diyeceğimi dedim. İlla okuyacaksan, bu yazı bahsetmemem gereken birinci kural hakkında… ‘Dövüş Kulübü hakkında konuşma!’

Mavra yapmıyorum, hiç de bile, çok ciddiyim. Dövüş Kulübü’nden, Chuck Palahniuk’un yazdığı, David Fincher’in sinemaya uyarladığı, yakın dönemin ve yeraltı edebiyatının en önemli romanlarından birinden söz ediyorum. Okurlarının yazarlığı kadar zekâsını methettiği biri Palahniuk. Ruh hastası, arızalı, tuhaf, esnaf, hınzır, şizofren, vandal, nakaratçı, kundakçı filan diyenler de çıkıyor. Ergen yazarı sayanlar, yeraltı edebiyatının yeni yıldızı olarak görenler var. Muhalif bir huzursuzluk taşıdığı, yerleşik değerlere saldırdığı, kapitalizmin dayatmalarına öfkelendiği hepimizin malumu... Palahniuk, punk edebiyatı, hacker edebiyatı, anarşizm, tüketim karşıtlığı, kaos teorisi gibi birbirleriyle hısım akraba olan siyasi bir muğlaklıktan beslenerek yazıyor.

Sıfırlamak diyor mesela, bildiklerinizi unutun, bize yanlış şeyler öğretiyorlar, bunu konuşmaya bile gerek yok! Hızlanalım, bizi yavaşlatıyorlar, yavaşlarsak düşünemiyoruz. ‘Acı çekmekten korkalım istiyorlar’ diyor, ısrar ediyor. Haplarla dayanıyoruz, haplara dayanıyoruz. Yumruğu patlatın, klişeleri devirin. Kendiniz olun, size giydirilenleri çıkartın. Çıplak elle girişin. Omlet yapmak için yumurtaları kırmak gerekiyor. Sahip oldukların, sana sahip olacak yoksa. Bırak onları. Bırak televizyonun yalanlarını, arabaları, evleri, kıyafetleri ve modayı. Bizim savaşımız kendimizle. Bizim hayatımız bir bunalım. Kusursuz olamazsın, tamamlanamazsın. Tamamlanmaya çalışma.

Pek çok film ve romandan esinlendiği için benzersiz ve özgün olduğu iddia edilemeyecek, şöyle sakin bir kafayla bakılırsa eğer, kişisel gelişim düsturlarını fazlasıyla andıran sloganlar içeren, sol popülizmden nasiplenen, popüler kültüre muhalefet etmesine rağmen şaşmaz biçimde onun parçası olan kült bir anlatı var karşımızda.  Nasıl oluyor da global bir markaya dönüşüyor bu özgün sayılmayan hikaye derseniz eğer… Tek kelimeyle, tek cevap: Hollywood sayesinde. O olmasa ilginç bir roman olarak kalacak metin, onun sayesinde dünyanın bütün dillerine çevrilen bir long-seller’a evriliyor. Hemen her kültürde tutkulu hayranları olan, popüler yayın mecraları açısından iştah açıcı bir long-seller demek daha doğru…

Geçtiğimiz yıl, ilginç bir şey oldu. Palahniuk, fanları heyecanlandıran bir açıklama yaptı, romanın devamını farklı bir mecrada, grafik roman olarak yazacağını açıkladı. İlginç diyorum, çünkü romanın akıllı ve kalbi olan editörü, Palahniuk’a romanın devamını yazmasını salık vermiyor, yazarlığına, muhalif duruşuna zarar vereceğini hatırlatıyordu. Bunca yıldır, romandı, filmdi, hikâyenin devamının yapılması için bir tazyik olduğunu, kafa karıştırıldığını tahmin edebilirsiniz. Palahniuk, film ya da roman olmasın diyerek grafik romanı seçmiş. Doğal olarak bu seçim, geçtiğimiz Mayıs ayından bu yana, global popüler kültürü heyecanlandıran bir dalga yarattı. On sayı çıkacak bu yeni hikâye, Ayrıntı Yayınları tarafından iki sayı geriden giderek aylık olarak dergi formatında yayınlanacak.

Şu sorulabilir: Dövüş Kulübü’nün devamı başarılı olabilecek mi? Fanların nefsini köreltebilecek, geçen zamanın beklentilerini karşılayabilecek mi? Geçmiş deneyimlerden biliyoruz ki, fan olmak, hayal kırıklığı ile tarif edilemez heyecan arasında salınan psikedelik bir sapma halidir, protesto ile tapınma arasında gidip gelir. Mest olanlarla, uykuları kaçarak kahırlananlara rastlamak sürpriz değildir. Bu bakımdan grafik romanın kimseyi öyle adamakıllı memnun edebileceğini sanmıyorum. O kısmı geçelim. Kendi adıma iki şeyi merak ediyordum. Birincisi, Palahniuk nasıl bir senaryo yazacaktı? Hikâye devamlılığı ve Dövüş Kulübü evrenine göstereceği sadakati kastetmiyorum elbette. Çizgi romanları çocukken okuyan edebiyatçılar, aradan geçen zaman içinde alanın nasıl değiştiğini bilemiyor, farklılaşan anlatım dilini ekseriyetle kavrayamıyorlar. Nostaljiyle bakıyor, hikâyelerini naifleştiriyorlar, Palahniuk da bu hataya düşebilir, çocuksulaşıp abartılı bir saçma estetiğine kayabilirdi. Tyler Durden diyaloglarının, anlatıcımızın bilinçakışının nasıl resmedileceği önemliydi, hikâyenin güç kaybetme riski vardı. İkincisi, devam hikâyesini kim çizecekti?

Hikâyenin çizeri olarak seçilen Cameron Stewart, anaakım Amerikan çizgi romanın tipik bir temsilcisi değil. İyi bir illüstratör. Hikâye için ismini ilk duyduğumda Sin Tutulo dijital çizgi romanını temel alarak iyi bir seçim olacağını düşünmüştüm. Avrupalı bir tarzı var Stewart’ın, sayfa tasarımı ve devamlılığı farklı kuruyor, karelerde ferah boşluklar seçiyor, fotoğraf ayrıntısında çizmekle birlikte karakterlerini bir parça komikleştiriyor. Alex Toth havasında bir çinisi var, bilgisayardan faydalanarak çalışıyor. Kare planlarında yakınlaşmayı seviyor. Dövüş Kulübü 2’de ilginç bir tarz denemiş, sayfa tasarımın üstüne, bazen küçük pekiştirici kareler istiflemiş, bazen de gül yaprakları veya haplar serpiştirmiş, bununla kaligrafinin okunmasını özellikle güçleştirmiş. Bu zorlaştırmanın hikâyeye doğrudan katkısı olmuş, anlatıcımızın -ki kendine Sebastian demeye başlamış- sıkıntılı konuşmalarına, bıkkınlığına güzel eşlik edebilmiş bu zorlaştırma, etkiyi artırmış.

E çalışmanın bütünü nasıl olmuş derseniz, şunları hissettim: hikâyeden daha karanlık bir atmosfer bekliyordum, hikâye başka bir yerde başladı, banliyö evlerinin hijyenik genişliği, Palahniuk’un sakalet dolu kirli mekanlarını hiçbir biçimde andırmıyor. Nasıl evrilecek bilmiyoruz ama hikâye, anlatıcımızın, Marla Singer ile evlendiğini, dokuz yaşında bir çocuklarını olduğunu anlatarak başlıyor; evli, çocuklu ve sıkıntılılar. Tyler, aralarında dolaşıyor, rüya mı gerçek mi bilemediğimiz, ‘asla uyuyamazsın asla uyanamazsın’ fikriyle gelişen sahneler okuyoruz. Stewart, orta sınıf berraklığını iyi yansıtıyor, sonra nasıl koyulaşacak bilemiyorum. Palahniuk, grafik romanı kotarabilmiş mi derseniz, bunu konuşabilmek için erken ama sinematografisi olan bir yazardı, trip nedir bilirdi, iyi gidiyor, nereye varacak hep birlikte göreceğiz. 

Hürriyet, Radikal Kitap, 10.7.2015

Felsefi derinlik

Çizgi: Berat Pekmezci

Salı, Ekim 03, 2023

Seyrüsefer Defteri 153

Kuru Otlar Üstüne (2023) güzel sahneler, gri geçişler, boz bulanık karakterler ve itişme var, NBC global olan yegane sinema yıldızımız, yine hakkını vermiş (30 Eylül).++ Do not Disturb (2023) bir saatlik film olmalıymış, güzel iş, kıymetini bilen var bilmeyen var, ileride daha çok bilen olacak (29 Eylül).++ Reptile (2023) polisiye için her şey var ama bir yerden sonra dağılıyor (28 Eylül).++ Zachowaj spokój Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (27 Eylül).++ The Wonderful Story of Henry Sugar (2023) tatlı ve akıllı W.A işi, metni bu kadar kullanınca mambo jambo gerekirdi, başarmış (26 Eylül).++ Zachowaj spokój Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (26 Eylül).++ Shothun Wedding (2022) gişe komedisi, komedi aksiyon biraz uçarılık gerektiriyor, evlilik o uçarılığa baştan ket vuruyor (25 Eylül).++ The Haunting of Hill House Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (25 Eylül).++ Zachowaj spokój Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (24 Eylül).++ Hava Muhalefeti (2023) başı sonu ayrı ama uçaktaki kısım komedi olarak başarılı, Ali Sunal'ın en iyi performansı olabilir (23 Eylül).++  Luckiest Girl Alive (2022) çok konuşan bir film, edebiyat uyarlamasıyım diye bağırıyor, temposu düşüp çıkıyor, birincisi, başka türlü kurulmalıymış ikincisi senaryo kahramanın ağzından fazla tekrara düşüyor (22 Eylül).++ The Haunting of Hill House Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (21 Eylül).++ Senaryo kampı (14-16 Eylül).++ İstanbul seyahati (12-13 Eylül).++ Çalgı Çengi İkimiz (2017) halen yeni duran espriler taşıyor, güzel komedi (10 Eylül).++  Hababam Sınıfı Yaz Oyunları (2020) genel olarak mizahın ortalamasını seyretmek için bakıyorum, film bana çok Amerikalı geldi (9 Eylül).++ John Wick: Chapter 4 şapkadan bir tavşan çıkarmıştı, bu fazla olmuş diyordum, sonra şunu düşündüm, kimse bu filmin hikayesini hatırlamayacak (8 Eylül).++ The Tender Bar (2021) hikaye bir noktada temposunu yitiriyor ama iyicil bir film, güzel (7 Eylül).++ Plagi Breslau (2018) bir hayli kötü, olağanüstüye hayran olmaktan oyuncu yönetememişler, yine de bir iki sahne kalabalığı nedeniyle ilginçti (6 Eylül).++ The Last Voyage of the Demeter (2023) bir ya da iki geceye sıkışsaymış, gerilim daha yüksek olurmuş, onun dışında Alien yapmışlar demiş birisi, hak verdim (5 Eylül).++  I Came by (2022) erken ölümleri nedeniyle ilginç, Landru havası var katilde, oyuncu hakkını vermiş, gerilimi artıracak yerleri varmış, atlanmış (4 Eylül).++  Invitation to a Murder (2023) Agatha C. tarzı bir iş hayal edilmiş, her bakımdan demode duruyor (3 Eylül).++ Çakallarla Dans 6 (2022) geçen yıllara karşın seyircinin halen ilgi gösterdiği nadir işlerden, Türkiş Gofi, mesleki ilgiyle izliyorum (2 Eylül).++ Barbie (2023) türü söz konusu edilirse akıllı bir senaryosu var, teatral da olmuş, güzel iş (1 Eylül).++

Pazartesi, Ekim 02, 2023

Boyacının Şeysi

Günümüzden bakılınca eski mizah dergilerimizin sahiden saçma klişe esprileri vardır, ben "akılsızca" buluyorum ama o günlerde bu esprileri rasyonalize edecek nitelemeler yok değilmiş, örneğin bu yazıya konu olan karikatürlere ve o türden esprilere "fantezi" deniyormuş. hani yok  hiç olmuyor da biz hayal ediyoruz, okurun tahayyülüne sunuyoruz gibi bir şey denmek isteniyor galiba...

Bu yaşıma kadar boyacıya ayakkabı boyatan bir kadın görmedim, olur mu olur demişler, olursa negzel olur heyecanı da duymuşlar "sanki"...

İşin şakası bir yana, Amerikan ve dolaylı olarak Batı Avrupa karikatüründen devşirilmiş bir espri olduğu aşikar... E oralarda var mıymış derseniz, bunu bildiklerini veya öğrenmek istediklerini sanmıyorum.

Yukarıdaki Akbaba kapağında iki boyacı konuşuyor, biri diğerine bir meslektaşlarının "çıldırdığını" söylüyor, kara haberi duyan cevaplıyor: "Yine iyi dayandı be! On senedir bu sanatta"

Pıyy...

Diğer iki kapak daha yakın tarihli... Turistler İstanbul'a geldikçe, esprinin yabancılığı, "e o kadınlar da yabancı" mantığıyla açıklanmış olmalı, öyle görünüyor... Yabancı olunca kabul görür diye umulmuş. Mantık, değişmiyor elbette, erkek aklı, hararetle kıvranıyor... Erkek okurunu "güldürüyor"

Tabii bu fantezi istifi, erkek saldırganlığını normalleştiren bir süreci meşrulaştırıyor. Sıklıkla duyduğumuz efendim "o kıyafeti giymeseydi" gibi mazeretleri kolaylaştırıyor veya...

Arzu üretmek ile saldırganlık arasında gidip gelen bir zihniyetin izdüşümleri bunlar...


 

Pazar, Ekim 01, 2023

Memnun olacaksınız

Kırklı yıllardan bir reklam, yeni sayıyı takip etmesi için okuru çağırıyor: "her halde okuyunuz"... Her halde (mutlaka) bayıldım bu ifadeye...
 

Related Posts with Thumbnails