Pazar, Ağustos 06, 2023

Feklavye

Semih Poroy, ben büyürken, etrafımdaki meraklılar ve bilenler sohbet ederken, çizgiyle ilgili işler konuşulurken, gazete karikatürcüleri sayılırken genç çizer olarak gösterilirdi. Turhan Selçuk, Ali Ulvi, Ferruh Doğan, Tan Oral tek tek, isim isim zikredilirken listeye yenilerden bir de Poroy eklenirdi. Cumhuriyet gazetesinin kalabalık çizer kadrosunda portreler, vinyetler yapıyor, Harbi isimli bir çizgi bandı sürdürüyordu; üretkendi, gazeteyle kalmıyor, çeşitli sanat dergilerinde, kitapla kültürle ilgili yayınlarda çizgileriyle yer alıyordu. Bugün, altmış yaşını geçmiş, yanlış olmasın, en az kırk yıldır üreten bir çizgi emekçisi Poroy. Bana hâlâ genç geliyor, usul usul, sessiz sedasız yine-yeni şeyler üretecek hissi veriyor. Kendinden önceki çizer kuşağının siyaseten iddialı ve kimi zaman polemikçi yönünün aksine her daim mesafeli çizgilerin, ölçülü bir nezaketi olan esprilerin sahibiydi Poroy. Yerli olmak, sokağı ve zamanı yakalamak, şimdiyi çizmek asıl derdi değildi sanki. Frankofon etkisindeki yalın ve berrak üslubundan olabilir, epeyce Avrupalı duruyordu çizdikleriyle.

Feklavye, Poroy’un yakın dönemde süreklilik gösteren tek çalışması. Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanan, edebilikle, şairanelikle, okumakla yazmakla ilgili hikâyeler ve fıkralar anlatan tek sayfalık bir çizgi roman Feklavye. 2008 yılında aynı dizinin bir başka albümü çıkmıştı, yakınlarda çıkan ikinci albüm, ilkinden daha kapsamlı olmuş. Feklavye, Anglosakson edebiyat dergilerinde benzerlerini gördüğümüz, kitap ve sanat magazinini anlatan, o dünyayı mizahileştiren çalışmalardan. Eskiden, ucundan kıyısından edebiyatçı olan üreticiler tarafından çıkarılan mizah dergilerimizde, bu türden karikatürlere, fıkralara daha çok yer verilirdi. 60’lı yıllardan sonra gazete ve dergi satışları arttıkça, yayınlar Babıali coğrafyasından uzaklaşmak (odağını genişletmek) durumunda kalınca, edebiyata yönelik espriler azalarak gereksizleşti. Hele Gırgır’la yüz binin üzerinde çok satmaya başlayınca, mizah dergileri kendi yazarlarını çıkartarak edebiyatçılardan bütünüyle koptular. 70’li yıllardan itibaren kitap sektörünün gelişmesi, ülke çapında popüler edebiyat ve sanat dergilerinin çıkması, benzer nitelikli karikatür, vinyet ve illüstrasyonların bu yeni mecralara kaymasına sebep oldu. Feklavye, bu bağlamın en uzun ömürlü ve bana kalırsa en nitelikli örneği.

Poroy’u siyasi karikatürlerle, aktüel çekişmelerle hatırlamak nasıl zorsa Feklavye’de de bağıran, iddialaşan hikâyelere rastlamak zor; kitapların, minimal meselelerin, okuryazar orta sınıfların dertleriyle uğraşılıyor. Karakterleri küçük pozlar, yalanlar, kıskançlıklar, endişeler gösterse de son kertede sevimli, sakin, kültür dünyasına dair meşgaleleri olan kadın ve erkeklerden çiziliyor. Habaset ve huşunet, Poroy’un anlatı evreninin bir parçası değil. Konuşkan ve sohbetçi, konuşurken şiirden, kitaplardan, lisedeki edebiyat derslerinden söz eden, bağırıp çağırmadan, aksini düşünse de fikrini kendine saklayan, karşısındakini zorlamayan birilerini resmediyor bize. Günü değil dünü yaşayan, geçmişi hatırlatan bir yönü var hep. Popüler edebiyattan hoşlanmadığını, yeni yazarlara pek de öyle adamakıllı sıcak bakmadığını hissettiriyor. Nostaljik bir yönü var eleştirelliğinin. Sevdiği edebiyatçılar, uzun bir yazarlık geçmişi olan yazarlar, ölmüş şairler, eski akımlar vs. Bugünü, bir eksen olarak kuşak çatışması için kullanıyor. Gençlerden çok orta yaşın üzerinde birilerini konuşturuyor ekseriyetle. Meyhaneleri, kafeleri ve kütüphaneli evleri mekân olarak seçiyor. Yürüyen, yürürken edebiyat konuşan birileri oluyor onun sayfalarında. Herkesin motorize olduğu, insanların otopark acıları çektiği bir çağda, Poroy’un yürüyen karakterleri açık biçimde bir azınlığı niteliyorlar. Saklı mekânlarda, kendilerine ait bir patika ve bir çıkış arayan eğitimli insanlar hepsi.

Poroy, bize bir iklimi, bir aurayı anlatıyor: Bir kitabı, bir yazarı, bir yazarlık hayalini, çok satmayı, az satmayı, uzun yıllar önce boş vaktin ve sorumluluğun daha az olduğu gençlik günlerini konuşuyor karakterleri. O dili, o örnekleri, o konuşma vesilelerini konuşabilecekleri başka yerler yok, o mekânlardaki insanları her yerde bulamıyorlar. Gidilen, kaçılan, sığınılan, savunulan, paylaşılan mekânlar ve o mekânlardaki birbirine muhtaç benzerleri, müdavimleri… Feklavye’nin asıl aktörleri… Eleştiri yapıldığında eleştiriyi anlayacak, kitapları, şairleri, yazarları, isimleri, referansları, metaforları bilecek kitapsever birileri… Hiç olmazsa kitaplara saygı gösteren, onları fark eden birileri… Yazarlık itibarını, yazma meşakkatini, edebi derinliği mesele edebilecek uzak yakın okurlar… Yukarıda saklı mekânlar veya patikalar derken bunun salt bir olumlama olarak anlaşılmasını istemem. İnsanı var eden, onun karakterini şekillendiren, olumsuzluklar da içeren, ona kimlik veren mekânlar ve patikalar da olabilir bunlar. Mekân bizatihi politiktir, içindekilere uyum şartı da getirir. Poroy’un espri olarak anlattığı yazarlık, sanatseverlik pozları da bu uyum şartından beslenir. O mekândaysanız klişeleri bilir, onları bir biçimde her defasında yeniden üretirsiniz. Bilmiyorsanız, komik duruma düşer, dışlanırsınız.

Feklavye, yinelemek pahasına, sakin bir dille, yumuşak çizgilerle, bize mekânı, o mekânın aurasını, kitap dünyasının gıybetini ve hararetini resmediyor. Üstelik genç Semih Poroy’un yıllar yıllar içinde maharetle geliştirdiği ustalık işi ürünleri, geçen kırk yılın tadı var sayfalarda. Çizgiler zaten eşsiz, dahil olduğu dünyanın nadide birer örneği…

[Yazıyı 2016'da K24 için yazmıştım.]

Cuma, Ağustos 04, 2023

İyimser Olmak

En fazla iki kitaplı 80 sonrası doğumlu yazarların edebiyatta çizdikleri yolun ortak noktaları var mı? 
Bu yazarlar, ilk kitaplarını çıkardıklarında nasıl bir roman ve öykü evrenimiz vardı diye düşünerek bu soruyu cevaplamak bana daha doğru olurmuş gibi geliyor. Çünkü, bugünün popüler yazarlarına bir bakın, kitapları satan, dergilerde yer alan, imza günleri yapılan, sosyal medyada konuşulanları kastediyorum. Hepsi de 80 sonrasında doğmuş değiller ama ortak bir okura hitap ediyorlar. Alper (Canıgüz) ile Emrah (Serbes) yaşıt falan değiller veya Murat (Menteş) ile Aylin (Balboa)…ama ortak bir auraları var, birini okuyan diğerini de okuyor, hısım akrabalar demek istiyorum. Bizim edebiyatımız hep büyük meseleleri konuşmak ister, şöyle düşünün, çocukluğu ya da ergenliği anlatan büyük romanımız var mı? Varsa kaç tane var? Son on beş yılda bu dönemi anlatanlar çoğaldı, zamanın süratiyle garip bir nostalji ihtiyacı vardı, ergenler bir arada kalmışlık haliyle edebiyatımıza hiç olmadığı kadar konu oldular. Peki nasıl oldular? Bizim edebiyatımız büyük meseleleri bağırarak konuşur… Mecaz yapıyorum, bağıran erkek kahramanları okuruz, bir olağanüstülük vardır. Ergenlik de böyle anlatıldı demek istiyorum, kendi halinde, samimi ve sıradanım derken bile bağırmaktan söz ediyorum. Yazarların hayata çok karıştıklarını, çok göründüklerini, çok görünmek istediklerini düşünüyorum. Kahramanları gibi hafif atarlı, ergen enerjili, kestirip atan çıkışlar yapabiliyorlar. Sorunuzun tek bir cevabı yok ama galiba en çok bu bakımdan ilgi çekiyorlar. Sadece şunu düşünün: cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu kadar çok imza günü yapılmadı. Yayınevleri ve yazarlar, çok değil on yıl önce, bu meseleyi bir tür ayıp olarak görürlerdi, yazarlar kendilerine teklif edildiğinde sinirlenir, bunu hakaret sayarlardı. Bugün, yazı yazarak geçinmek istiyorum diyen bir yazar kuşağı var. Eskiden bunun ihtimali yoktu.  

İstanbul dışında yaşayan yazarların edebiyatının odağında ne var?  
İstanbul dışı taşra sayılmalı değil mi? Bu soruyu her yayınevi ve her editör farklı cevaplar, ben Ankaralıyım, İstanbul’da yaşamayı tercih etmeyen biriyim, İletişim Yayınlarının Türkçe Edebiyat kitapları Ankara’da hazırlanıyor, ayda üç kitap çıkarıyoruz. Ben meseleye İstanbul veya şurası-burası diye bakmıyorum, iyi hikâye veya iyi edebiyat olması yeterli. Ama evet, taşraya, daha az konuşulana kişisel bir ilgi duyuyorum. Deniz’in (Arslan) Ege’nin taşrasını anlatması, Mustafa’nın (Çiftci) Yozgat’ı konuşturması hoşuma gidiyor, asılıyorum. Türkçe edebiyatın taşrasında daha çok Kürtler var, onların odağında siyaset var, kendi dertleri var, Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun’un dili var. Metropolden, orta sınıftan birinden bize gelen dosya ile taşradan gelen dosya arasındaki en önemli fark, uzunlukları. Taşradan gelen dosyalar mutlaka çok sayfalı oluyor.  

Editör kitabı ilk kez çıkacak bir yazarlar nasıl bir etkileşim içerisinde oluyor/ olmak istiyor? 
Bize gelen dosyaları, önce arkadaşlarım okuyorlar, iki olumlu rapor alırsa ayrıca ben okuyorum. Beğenirsem hemen telefon açıyorum, yazarla konuşmak istiyorum. Mutlaka metin üzerinde çalışıyoruz, seyreltmeler, belirginleştirmeler, yeniden yazımlar oluyor. Yazarla editörü arasındaki ilişki mahremdir ve bir tür yol arkadaşlığıdır. Yazar, editörüne inanırsa, hasbihale ve çalışmaya inanırsa daha kolay yol alınıyor. Bu ilişki kitap hazırlığıyla bitmiyor, kapak, arka kapak, yayın sonrası tanıtım gibi pek çok safhası var. Temel ilkem, yazarın mutlu olmasıdır, buna özen göstermeye çalışıyorum. İyimser olmaya, kitabı oldurmaya bakıyorum. Yazarlar, birkaç istisna dışında sahiden zor kişiliklerdir, her biriyle farklı biçimlerde ilişki kurmak zorundasınız. Bence işin en külfetli tarafı bu, editörler mesaisi olmayan bir hayat sürdürüyorlar. 

Bu genç, yeni yazarlardan en çok roman mı yoksa öykü dosyası mı geliyor? 
Soruya rakamlarla başka bir yerden girerek cevap vereyim, pek dikkat çekmiyor olabilir. 2015'te 42 Türkçe Edebiyat kitabı yayınlamışız, 15'i ilk kitap, yeni yazar olmuş... Her üç kitaptan biri yeni yazar ve ilk kitap demek... Risk alıyoruz, zorluyoruz demek bu. Çünkü insanlar sanıldığı kadar yeni yazar okumuyor, çok değil, üç yıl önce ilk kitabı çıkmış yazar bile, yeni yazarlara laf edebiliyor, herkesi yazar yapıyorlar şu bu denebiliyor… Öykü ile roman arasında bir ayrım yapmıyoruz, bize uygunsa yayınlıyoruz. Son iki yılda bize gelen dosyaların yüzde 80’i romandı. Yeni yazarlar, öykü ya da novella yazıyorlar.

2016 yılında T24 için Sibel Oral sormuştu.

Perşembe, Ağustos 03, 2023

Seyrüsefer Defteri 151

++ L'Été l'éternité (2021) cesareti var gibi duruyor, aslında ürkek, kendine çok hayran olduğundan hikayesini önemsememiş hatta (31 Temmuz).++  Kohrra Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (30 Temmuz).++ Keishichô sôsaikka rûshî burakku man jiken  (2023) pek çok seri katil hikayesine ilham verdiği için seyrettim, belgeselin temposu başka türlü kurulabilirmiş, yavan kalmış (29 Temmuz).++ Kırık Bir Aşk Hikâyesi (1981) Ömer Kavur ile Selim İleri işbirliği, ilk seyrettiğimde çok etkilenmiştim, mutsuz sonu bana devrimci gelmişti, sahici durmayan diyalogları varmış (28 Temmuz).++ Kohrra Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (27 Temmuz).++  Fantastic Mr. Fox (2009) Roald Dahl mizahı ve Clooney seslendirmesi uyumlu olmuş, Wes Anderson filmi olmuş mu, olmuş (26 Temmuz).++ Tschick (2016) Tatlı bir neşesi var, Fatih Akın enerjisiyle güzel bir ergen savrulması (25 Temmuz).++  Aşk Tatktikleri 2 (2022) pek parlak değil, zekasız bir komedisi, sıkıntısız bir romantizmi var (24 Temmuz).++ Kohrra Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (23 Temmuz).++ Oppenheimer (2023) bu yıl seyrettiğim en iyi film olabilir (22 Temmuz).++ El Secreto de la Familia Greco Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (21 Temmuz).++ Zuhal (2021) bu kadar uzun olmamalıymış hissiyle bitirdim, iyi bir kısa filmmiş (17 Temmuz).++ Im Westen nichts Neues (2022) bazen gereksiz parlaklığa sahip, grileşmek istenmemiş filan diğer yandan çok zor sahnelerin üstesinden gelmiş ve gözalıcı, romanın epey gerisinde kalmış (16 Temmuz). ++  Mission: Impossible - Dead Reckoning Part One (2023) Tuna'yla gittik, tempolu nefes nefese film olmuş (13 Temmuz).++  Året jag slutade prestera och började onanera (2022) parlak değil, ama mainstream için cesur olabilmiş (12 Temmuz).++ Hazine (2023) Coen Kardeşler tarzı bir OrtaAnadolu filmi olmuş, kötü değil, Boran Kuzum çıkış yapmış (8 Temmuz).++ Seinfeld Sea6 Ep.1 , 2 ve 3'ü seyrettim (7 Temmuz).++ Kim bu Aile (2022) Enerjik oyuncular var, onlar sürüklüyor, uyarlama başarılı değil (4 Temmuz).++  Run Rabbit Run (2023) muamması ilginç, çok az şey anlatıyor (3 Temmuz).++ Indiana Jones and the Dial of Destiny (2023) Tuna ile gittik, ummuyordum, beklediğimden daha iyi çıktı (2 Temmuz). ++ Seinfeld Sea5 Ep.19 , 20 ve 21'i seyrettim (1 Temmuz).++

Çarşamba, Ağustos 02, 2023

Seyret!

Çizgi: Berat Pekmezci
 

İyilik


Bir insanı iyi kılan şey, empati kurabilme yeteneğidir. Üzülebilmesi, utanabilmesidir. İnsan utanabiliyorsa iyileşebilir de...

İnsan, iyi midir? Doğarken masumdur da sonradan kötülüğü mü öğrenir?

İnsanlar dostlarına, yakınlarına, ailelerine iyi davranırlar. Gençken, bizim binada bir polis vardı, Kürtlere nasıl işkence ettiğini, tadını çıkara çıkara, bizim Kürt Bakkala anlatırdı. Aynı adamın çocuklarıyla ilişkisini görmeliydiniz. İnanılmazdı, o sapık adamın gösterdiği sevgi anlatılır gibi değildi.

İnsanlar kendileriyle aynı fikirde olanlara da iyi davranırlar. Onlar için üzülür, onların yardımına koşabilirler.

Zor olan şey ki, bu bence vicdanın ve hatta dinin temelidir. Seninle aynı fikirde olmayanlara iyilikle bakabilmek ve dostça davranabilmektir... İnsan, insanı iyileştirir fikrine inanırım. Buna ucundan kıyısından da olsa buna inanmayan, bana sorarsanız zombidir ve dünyayı çekilmez kılan bu insanların gaddarlığıdır.

Salı, Ağustos 01, 2023

Çizgilere Derkenar 30

Haldun Sevel'in son çıkan Ustura Kemal albümünü okuyorum, hikaye devam ederken araya girerek kendisiyle ilgili bir "dipnot" atıyor, anlattığı dönemi yaşayan öğretmeninden bahsederken cümleye "ben Haldun Sevel" diye girmiş, bir hikaye var ve o hikayeyi kendisi anlatmıyormuş gibi cümleye kendini tanıtarak-ismini zikrederek girmek bana sevimli ve matrak geldi. Sonra neden şaşırıyorsun ki dedim, Sevel, Ustura Kemal olarak kendisini çizmiyor muydu?

İtalyan akademisyen Valentina Marcella'nın 12 Eylül döneminde Gırgır'ı anlattığı çalışması, dilimizde de yayımlanmayı bekliyor. 

Ragıp Derin'in Kara Sinan isimli çizgi romanında rastladım, meraklısı hemen anlayacaktır, bütün kareler Suat Yalaz'dan bire bir alınmış (kopyalanmış)... Özgün, kendi çizgileri olan ve üretebilen biriydi Ragıp Derin, neden buna gerek duymuş, anlayamadım. Yanlış hatırlamıyorsam, bir dönem Yalaz'ın yardımcı çizerlerinden biri de olmuştu, ilginç bir durum... İkisi de rahmetli oldukları için öğrenebilmek mümkün olmayacak.

Suavi Süalp'in Çapkın Hırsız'ından bir kare... Polisler, Çapkın'ın tuzağına düşüyorlar filan, aralıklarla o yıllar için yeni olan süslü argo sözcükler kullanıyor, komediye yarayacak kafiyeyi oldum olası sever zaten... "Bizi yine mandepsiye bastırdı" demiş komiserimiz. Rumca'dan geçmiş bir sözcük gibi, alavere-dalavere, tuzak anlamında kullanılıyor. 
Related Posts with Thumbnails