Arkaşlar iyidir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arkaşlar iyidir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Eylül 04, 2025

Sevenleri ayırmayalım arkadaşlar

Don Kişot ve yakın arkadaşı Sanço
Eskisi kadar kolay arkadaş olamıyorum. Belki iş yoğunluğumdan, belki huysuzluğumdan, belki de yaş aldıkça içine kapanan birine dönüşmemden… Bir ihtimal de sürekli okuyup yazarak ve izleyerek yalnızlaşmamdan. Sebebi ne olursa olsun, arkasını getiremiyorum. Bana özgü bir durum da değil bu, her birimiz daha yalnız ve daha kopuk yaşıyoruz. 

Arkadaşlığı sıradan bir duygu değil, hayatı taşıyan görünmez bir bağ gibi görüyorum. Eşitlerarası yanyanalık... Kaybettiğimde ne yapacağımı şaşırdığım arkadaşlarım oldu; hâlâ kaybedersem ne yapacağımı bilemeyeceğim dostlarım var.

Çocukken bize öğretilen cümleleri hatırlıyorum: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” Milli eğitim müfredatında kompozisyon konusuydu bu. Mevlana’nın “dost, dostun aynasıdır” sözü de aynı bağlamı taşır. Ortaokulu bitirene kadar defalarca bu bahisten imtihan edildik. O dönem “kanka” yoktu, ama “kan kardeşim” filan diyerek sıra arkadaşlarımıza rütbe verirdik. Ebeveynler ve öğretmenler, demek ki diyorum “yanlış arkadaş”tan zehir gibi korkarlarmış. Oysa biz yanlış arkadaş diye bildiklerimizden ne çok şey öğrendik.

Defalarca arkadaşlarımdan sığınak yaptım kendime. Saçmalamalarıma rağmen beni ahbaplıkla sarıp sarmaladılar. Hele ergenlikte arkadaşlık o kadar önemlidir ki, benliğimizi arkadaşımızın gözünde buluruz. Biliyorsunuz, hayat uzun ve kısa, farklı okullarda, farklı mekan ve işlerde bir sürü insan tanıdım. Kimiyle görüşmedim, kimiyle aramızda sadece sessiz bir sempati kaldı. Bazen sokakta karşılaşıyoruz, başka yollara savrulmuşuz. Benim dert ettiğim şey onların aklına gelmiyor, onların önemsediği meseleler bana uzak kalıyor. Sosyal medyada kalpler atıp, “görüşelim ya” diyerek bir sonraki iletiye geçiyoruz.

Son otuz yılda yaptığım işlerden dolayı akademisyenlerle, yazarlarla, senaristlerle dostluklar kurdum. Onlarla konuşmayı tercih ettim diyelim. Ama sosyal medya çağında arkadaşlık bambaşka bir şeye,  “like” ve “görüntülenme” kültürünün içinde tuhaf bir hengâmeye dönüştü. İlişkiler kısa, geçici, yüzeysel. Bauman, akışkanlıktan söz eder ya, sosyal medya dostlukları hızla kuruluyor ve hızla çözülüyor. Derinleşemeden birbirimizden vazgeçebiliyoruz. Kendi adıma, okur yazar ve siyaseten sakin kalabilen insanlarla karşılaşmam çok zorlaştı. Bu, sosyal medyadan tanıştığım biriyle iyi arkadaş olamayacağım anlamına gelmiyor ama eksik bir şeyler var. 

Nerdeyse kırk yıldır yakın arkadaşım olan K, sosyal medyada yıllar içinde tanıştığı yüzlerce “arkadaş” arasında tek bir kişiyi özlediğini söyledi. Birlikte güldüğüm, kendimi açıklamak zorunda kalmadığım biri diye açıkladı… Şartlar gereği ayrı düşmüşler, görüşemeyecek kadar kırılmışlar. Hamle edemiyorlarmış. Hayatın içinde mutsuzluklar da var, belki hep böyle kalacaklar. Böyle bir ayrım olunca doğal olarak  özlediğim ve ayrı düştüğüm birileri var mı diye düşündüm...Hani kıymık gibi aklımda kalan bir arkadaş.

Şuna inanıyorum: dost olabilenler, birbirleri için her şey olabilirler. Hayatı kolaylaştırırlar, yük alırlar, empati kurarlar, kederi paylaşırlar. Romantize ettiğimin farkındayım, ama arkadaşlığın da “aşki” bir tarafı var. Özlüyoruz, seviniyoruz, onu düşününce gülümsüyoruz.

K.'ya söylediğimi paylaşayım, sevenleri ayırmayalım. Bu slogan sadece âşıklar için değil, arkadaşlar için de geçerli olmalı. Haksız mıyım Mıstık abi?

Pazar, Mayıs 03, 2020

Arkaşlar ve Delihanlular (3)



Bir ebeveynle eşit ilişki kuramazsınız; yaş, tecrübe, itibar, konum söz konusu edilirse bunun neredeyse imkânı yoktur. Oysa arkadaşlık, tek kelimeyle eşitliğe dayanır, bu eşitliği sağlayan seçme imkânıdır. Evet, insan zorunluluklarla geçici olarak arkadaşlıklar kurabilir; o sokakta, o sınıfta, o işyerinde birileriyle kendiliğinden hempalık edebilirsiniz ama sonra o geçicilik biter, bir kez daha seçersiniz. Farklılıklar arttıkça arkadaşlığın ömrü kısalır, geçmişi yâd ettiğiniz, nostalji mezesi ettiğiniz birilerine dönüşür eski arkadaşlarınız. Ergenlik geride kalmış, dünyalar değişmiş, eski tanıdıklar ve hatıralar dışında konuşacak lafınız kalmamıştır. Yahu, “Bu çocuk şiir yazardı, nasıl esnaf oldu?” “Bu çocuk solcuydu, ne zaman Kürt düşmanı oldu?” “Nerden çıktı o sakal?” derken bulursunuz kendinizi… Birbirlerini eleştirebilenler daha yakın arkadaş olabilir, arkadaşlıklarını eskitebilir gibi gelir bana. “Dost acı söyler” misali bir hakkı vardır o yakınlığın, diyeceğini der ve o eleştiri kabullenilir.

İnsanın yaşadığı çevre, hayatını, tercihlerini ve arkadaşlıklarını etkiliyor. Ailemizle itişirken, büyümeye çalışırken, çevremizde bize arkadaşlık eden kim varsa, onlara sığınıyoruz. Sonra güç kazanınca, baş etmeyi öğrenince, bir yandan aileyle hesaplaşıyor diğer yandan arkadaşlık seçimlerimizi değiştiriyoruz. Ben yazar olmak istedim hep, çevremdeki arkadaşlarımın benzer bir hayali yoktu, uyum sağlamaya çalışarak bir flaneur gibi gezinip durdum aralarında. Mahallemden bile isteye koptum, delikanlılık defterini kapatmıştım. Akademisyenlik, editörlük, derken enikonu kitaplara gömüldüm, çok az insan gördüğüm bir hayat sürdürüyorum, başka bir tercihte bulundum demek istiyorum. İnsanların kavgacılığına, sertliğine, tahammülsüzlüğüne eskisi kadar katlanamıyorum. Yoğun bir kaçma arzusu duyuyorum. Bunun sonucu, çevremdekilerin seyrelmesi oldu ister istemez. Geçmişte, beni eğiten, beni sağaltan, beni koruyan arkadaşlıklarım oldu. Şimdi diyorum, arkadaşa ihtiyacım yok mu? Öğrenmeye, korunmaya, terapiye eskisi kadar gerek duymuyor muyum? Soru çok: İnsanlar, arkadaşa en çok ne zaman ihtiyaç duyuyorlar? Büyürken mi? Evet, bunu kendimden biliyorum, arkadaşlarım olmasa ebeveynlerle, pedagoglarla, öğretmenlerle baş edemezdim. Peki yaşlanırken? Bakımevlerinde yaşıtlarıyla bir arada yaşamak isteyenler tanıyorum. İleriki yaşlarda evlenenler, yalnızlık diyorlar ama arkadaşsızlıktan korkuyor olmalılar… Cevabı yok bu soruların… Kişisel bir inanışım var, naif gelebilir, ben insan, insanı iyileştirir fikrine inanırım. Malum, hepimiz, bizatihi faili olarak insan, insanın kurdudur fikrini yaşatıyoruz.

Perşembe, Nisan 30, 2020

Arkaşlar ve Delihanlular (2)



Kenar mahallede büyümüş bir çocuk olarak delikanlılığın hep içindeydim. Kavga etmek, fedakârlık yapmak, meydan okumak, racon kesmek, birbirine destek olmak bu ruhun payandalarıydı. Kan kardeşim, bacım dediklerim, güzel küfreden, aklı başında demlenen arkadaşlarım vardı. Birbirimizin gururunu okşuyor, aşktan anlıyor, doğrulardan konuşuyor, kadınlarla aramıza mesafe koyar gibi yapıyorduk. Cinsel açlık, parasızlık, başarısızlık, baskıcı ebeveynler hep vardı, içimize üstümüze sinmişlerdi, ne yapıyorduk, onların yerine arkadaşlığımızı koyuyorduk. Ben bu safhayı hayata karışmadan önceki son istasyon gibi gördüm hep. Güçsüzlüğe, hamlığa, yokluğa arkadaşlıkla katlanırsın, ailenden ve hayattan kaçar, birbirine sığınırsın. Yaş ilerleyip, devreye para kazanmak, evlenmek, günü kurtarmak girince o sığınaktan çıkıp farklı yollara dağılırsın. Trafiğin yoğun olduğu yollarda geri dönüş yasaktır!

Orta Anadolu’da, “Akrabaya akrab (akrep) gerek,” derler, hey güzel Allah’ım kurtar bizi şunlardan tadında matrak bir iğnelemesi vardır, hoşuma gider. Ulus (Baker) öldüğünde bir akrabası, “Siz arkadaşısınız, onun adına daha doğru karar verirsiniz. İnsan akrabasını seçemez ama arkadaşını seçer,” demişti ve bunu duyduğumda çok etkilenmiştim. İnsan arkadaşını seçer, olmuyorsa da bırakır gider, oysa amcalar, teyzeler, dayılar, yengeler, hatta kardeşler, anneler, babalar öyle değildir. Islandıkça ağırlaşan paçavra misali dibi buldurabilirler. Büyük ailedirler. Ben ergenken, bizim evde ne zaman toplanılsa, babamın hâkimi ve savcısı olduğu, çocuklarını kifayetsizlikle suçladığı bir akraba mahkemesi kurulurdu, annem şahit olurdu, mütemadiyen hırpalanırdık. Tembeldik, sorumsuzduk, başkalarının çocukları neler neler yapıyordu da biz içler acısıydık, utandırıyorduk, olamıyorduk vs. Arkadaşlar o zamanlar iyi gelirdi bana. Kaçardım. Ucundan kıyısından kendim olabileceğim, fikrimi söyleyebileceğim, salak yerine konmayacağım, eşitler arasında iç dökerek, paylaşarak, yakınlık kurarak, tanıyarak, akıl vererek, akıl alarak nefes aldığım bir yere kaçardım. O sancılı ergenlik kaosunda arkadaşlarım, bana ailemden iyi gelirdi, bir şeylerin bana iyi gelmesine ihtiyacım vardı, büyüyordum, büyümek kolay değildi.

Bugün, çevremdeki orta sınıf ve eğitimli anne-babaların, çocuklarının arkadaşı olmamasından korktuklarını duyuyorum. Otomobillerin park yeri sorunu kadar mühim tek çocuk sıkıntıları… Sadece iyi vakit geçirmek için gerekli olan bir arkadaştan söz etmiyorlar, yetişemediklerinin farkındalar, geçmiş deneyimlerini hatırlıyorlar, arkadaşların bir şeyleri, en çok ruhları tamamladığının farkındalar… Annem, pek çok anne gibi, arkadaş dediğimde, “Kim o arkadaş?” derdi, endişeyle, endişesini gizleyen bir sinirle… Arkadaş dediğin insanı ne yollara düşürürdü. Çocukları kaçıran çingeneler gibi, kötü yola düşüren arkadaşlar var bizim kolektif hafızamızda…

Bir insanın kişiliğinde, huylarında, eğitiminde aile ve okul kadar arkadaşlarının payı vardır. Şöyle düşünün, kişiliğinizde yüzde olarak ailenizin payı nedir ve bunda arkadaşlıklar neden hiç hesap edilmez? Arkadaşlıklar öğrenmenin bir parçası değil midir? Akla dahi gelmiyorlar. Gelse bir bakanlık, bir müdürlük açılırdı…

Salı, Nisan 28, 2020

Arkaşlar ve Delihanlular



Ortaokulda, yakın arkadaşımın kız kardeşinin beni sevdiğini öğrenmiştim. En küçük kardeşleri bana “Lan,” demişti, “bu seni seviyor.” Hoşuma gitmişti ama arkadaşlık yasalarını ihlale götürecek bir çıkmaza düşürüyordu beni. Koyu bir şey hissediyordum, uykum kaçacak kadar dertlendim hatta, en nihayetinde arkadaşıma giderek kimselere duyurmadan usul usul durumu anlattım. “Böyleyken böyle, birinden duyarsın yanlış olur, şu bu…” “Yok yani öyle bir şey, aklına fenalık gelmesin,” vs. Babamdan aldığım derslerin hakkını vermeseydim eksik kalacaktım, arkadaşına ihanet eden, utanmaz arlanmaz biri olacaktım. Şimdi gülüyorum, halbuki nedir, bir şey duymuşsun, varsa nereye varacaktı bu seni seviyor ihbarı… Sınamak istiyorsun kendini, delikanlılık bu kadar konuşulunca ispat edeyim istiyorsun…

O yaşlarda insan anlamıyor, cennetin yedi ismi gibi, hayat dersleri de üç başlıkta toplanırdı. Abiler, dayılar, babalar, kirveler, babayarısılar tek tek sıralayarak küçüklerin ruhlarına üflerlerdi. Tek taraflı değil tabii, sen de bunları yana yakıla duymak istiyorsun! “Bak oğlum, içki masasına herkesle oturmayacaksın, içmesini bilmeyenden kendini sakınacaksın.” “Bak koçum, arkadaşını iyi seçeceksin, gerektiğinde karını ona emanet edeceksin.” “Para için seni satan insan türünden uzak duracaksın.” “Eline, beline, diline hakim olacaksın, bunlardan uzak duramayan dostun, sevdiğin, yakının olamaz.” Bu kafiyeli kestirimlerin erkeklik dediğimiz tahayyülü belirlediğini, ahlâkla, delikanlılıkla, samimiyetle filan ambalajlandığını iyi kötü kafası çalışan, belli bir yaşa gelen veya mağduru olan herkes anlar. Bu pozcu ruh, hayatın her alanında, namus kodlarını, “adam gibi adam” olmayı öğretiyor, önemsetiyor, yaygınlaştırıyor.

Bugün geriye dönüp baktığımda öğrendiklerimden ve yaşadıklarımdan dolayı kahırlanıyor değilim, yanlış öğretilmiş şeylerin baskısını başka türden bir farkındalıkla ayırt edebiliyorum, bunun insana iyi gelen, iç dökücü bir yanı da var. Üstelik delikanlılık ile arkadaşlığın başka vagonlar olduğunu, o meydan okuyucu ve baskılayıcı delikanlılığın karşısında arkadaşlığın bir sığınak olabileceğini de biliyorum. Sadece delikanlılığın değil elbet, ailenin de… Delikanlılığın, aile kutsiyetinden feyzaldığını, onun hiyerarşisini modellediğini, genç erkekleri baba olmaya hazırladığını görmemek mümkün değil.


Bu meseleyle ilgili yazmaya devam edeceğim...
Related Posts with Thumbnails