Yeşilçam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeşilçam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Eylül 16, 2025

Cesaret, şehvet ve iğrenme

Fotoğraf, Özcan Tekgül ve Uğur Güçlü’nün öpüştüğü sahneden. Büyük ihtimalle “Yedi Adım Sonra” (1968) filminden. Yeşilçam melodramlarına eşlik eden tartışmalı anlardan birini, öpüşmeyi temsil ediyor.

Tekgül, o yılların “cesur” kadın oyuncularından biri. “Cesur” kelimesini bilerek seçtim; çünkü magazin dilinde ezberlenmiş bir niteleme. Cesurun arkasında karmaşık bir anlam zinciri var: magazinde birine “cesur” deniyorsa, o oyuncu öpüşüyor, dans ediyor, kendini sakınmıyor, “sanat için soyunuyor” filan… Abartıyor muyum diye duraksadım. Hiç de abartmıyorum; çünkü bunların hepsi dönemin toplumsal tabularını doğrudan delmeye yönelik bombalama eylemleriydi. Ve bütün bunları profesyonelliği koruyarak yapmak gerekiyordu, ziyadesiyle riskliydi.

Türkan Şoray’ın meşhur “öpüşmeme kuralını” hatırlayalım. Şoray imgesini, yapımcılarla, senaryolarla, erkek oyuncular ve seyirciyle arasına sınır koyarak koruyabildi. Özcan Tekgül gibi isimlerse farklı bir yolu seçtiler. Daha çok risk aldılar, zar attılar, haliyle o denli uzun ömürlü olamadılar.

İki kişi arasında normal olan bir “şey” başkaları tarafından görülürse o şey sorgulanır ve artık normal olmayabilme riskini taşır diye düşünürüm. Yani her şey aslında normaldir ama anormal sayılma riski taşır; “anormal” yanlış yerde yaşanan şeydir. Anormal olan yanlıştır, sınırları ihlal edendir, tabuyu hatırlatandır ve kirlenmedir. Hepsi bir araya geldiğinde cemiyete yönelik bir tehdide dönüşür. Öpüşme, gündelik yaşamda normaldir, ama kamusal bir perdede sergilendiğinde “yanlış yerde” sayılır, sansür edilir, dikkat çeker, ayıplanır ve “konuşulur.”

Georges Bataille, Erotizm’de tabunun yalnızca yasak koymadığını, aynı zamanda onu çiğneme isteğini de uyandırdığını söyler. Yasak, ihlali davet eder. Öpüşmek günlük hayatın olağan bir eylemiyken, perdeye taşındığında yasaklı bir hazza dönüşür. İşte tam da bu yüzden seyirciyi hem kışkırtır hem de rahatsız eder.

Bataille’a göre transgresyon, yani sınır ihlali, hem özgürleştirici hem de tehlikelidir. Yasak olan çiğnendiğinde şehvetle tiksinti aynı anda ortaya çıkar. Sinemadaki öpüşme sahnesi, seyircide arzuyu körüklerken aynı anda iğrenme duygusunu da uyandırır. Çünkü ötekinin arzusu çoğu kez tiksintiyle karışık bir merak uyandırır. İnsan kendi hayatında yaşadığı bir şeyi, başkasının hayatında gördüğünde “ahlaksızlık” olarak damgalayabilir.

Yeşilçam’da “cesur” olmak tam da bu çifte gerilimi göze almak demekti: seyircinin arzusu ile tiksintisi arasında rolünü sürdürmek. Kimi oyuncular bu stigmayı aşmamak için kurallar koydu, kimileri ise yüzleşmeyi seçti. Cesur olmak, bir yandan şehveti uyandırmak, öte yandan toplum tarafından dışlanmayı kabul etmekti.

Yıllar önce bir arkadaşım şöyle demişti: “Yeşilçam’ın kadın oyuncuları aslında güzel değillerdi, sadece cesurdular. İlginç kılan da buydu; riskleri göze alabildiler.” Bu iddianın doğruluğu tartışılır. Ama magazin dilinde ne zaman birine “cesur” dense, aklıma hemen bu gerilim gelir: tabu yıkmanın yarattığı hayranlık ile damgalanmanın yarattığı dışlanma arasındaki ince çizgi. Yeşilçam’da “cesur” olmak işte tam da bu ikili yazgıya mahkûm olmaktı.


Pazartesi, Ağustos 25, 2025

Muhterem hanımefendi

Altmışlı yıllardan bir hayran mektubu, Çolpan İlhan'a yazılmış. "Muhterem hanımefendi" diye başlamış, meramını "sizi her an karşımda görmek istediğimden bir fotoğrafınız lütfederseniz minnettarınız olacağım" diye anlatmış. Dil şahane, nezaketli ve mesafeli... Ne yazık ki, Çolpan hanıma ulaşmamış gibi duruyor, çünkü mektup hiç açılmamıştı, ben açtım.

Yeşilçam'dan önce radyo sanatçılarına yönelik büyük bir ilgi var, mektuplar, imzalar, alkışlar, konser öncesinde toplaşmalar... Zeki Müren, cumhuriyetin ilk starı olmuş bu bakımdan... Bu fan kültürü nasıl gelişti ve normalleşti ölçebilmek sanıyorum çok mümkün değil. Bir milad varsa, o Yeşilçam olmalı diyoruz... Yeşilçam sadece filmleriyle değil, kendiyle alakalı medyayı da bu yönde kullanmak istemiş, o anlaşılıyor. Örneğin yukarıdaki adres, bizatihi dergilerde paylaşılıyor. Oyuncular, seyirci mektupları almak için genellikle ev adreslerini veriyorlar. Mektupların çokluğuyla övünülüyor filan. Sonra fanların kendi aralarında rekabet etmesi doğallaşıyor şu bu...

İsim vermeden anlatacağım, 2008 yılında bir yemeğe davet edilmiştim. Ev sahibinin hayat arkadaşı eski bir Yeşilçam yıldızıydı ve onun bir hayranının Antep'ten gönderdiği yemekleri yemiştik. Şaşırmıştım. Her hafta gönderiyormuş. Allah için çok güzel, çok zahmetli yemeklerdi, afiyetle yedim ama bu enerjiyi halen hatırlıyorum. 

Fan kültürüne çok uzak biri değilim, çocukluğumdan beri bir kişiye ya da bir örüntüye tutkuyla karışık hayranlık besleyen yüzlerce insanla karşılaştım, tanıştım, arkadaş oldum. Yine de bir Ajda Pekkan hayranıyla yaptığım sohbeti hiç unutamıyorum. Neden bu kadar çok sevdiğini açıklamasını beklemiyordum ama sevmeyenlere veya farklı biçimde sevenlere karşı kurduğu ve büyüttüğü öfkeyi dinlemek beni heyecanlandırmıştı. 

Düşünerek mektup yazıyor ve fotoğraf istiyorsunuz, günlerce mektubu bekliyorsunuz. Tuhaf bir aşk... 

Cumartesi, Ekim 23, 2021

Yeşilçam | 2. Sezon | Fragman Yayında


Yeşilçam'ın 2.Sezonu 28 Ekim'de BluTv'de başlıyor, bu defa bir değişiklik yaparak ilk beş bölümü birden yayına sunacaklar...

Cumartesi, Haziran 12, 2021

Aynalar

Lisedeyken, sınıfta akıllı bulduğum bir kız arkadaş, artık niyeyse, "aynalara bakamadığını, aynanın sırlar içerdiğini" filan söylemişti. Benim gibi bir "serüvenci" için söyledikleri alelacayip şeyler değildi, hıhım, o kadar "alacakaranlık" hikayesi okumuşum, tabbikide aynanın gerisinde birileri vardı, baktıkça, o dünyaya dahil oluyordun şu bu...Tür ve "espri" olarak biliyordum, bilmiyor değildim...

Gel gör ki kızın sözleri bana dokundu, korkuttu, düşündürdü, suya battıkça ağırlaşan paçavra gibi hayatıma dahil oldu, epey bir süre aynaya uzun uzun-derin derin bakamaz oldum... Mantıklıyımdır, olabilir diyordum, aynanın gerisinde başka bir dünya olabilir, benzerimiz, aynımız, paralel evrenimiz... o evrenin çıkışı da aynalar... bizler uyurken o "bizler" çıkıp dolaşıyor, buzdolabını açıyor, sokakta japonkale oynuyor... olabilir...

İşi gırgıra vurdum ama ne zaman içinde ayna geçen bir sahne, bir fotoğraf görsem hoşuma giderek kıpırdanıyorum... O sahnenin içinde muammalı bir derinlik var gibi geliyor bana...

Yeşilçam'dan iki fotoğraf seçtim, bence hele sinemamız emeklerken diyelim, kameraman ve fotoğraf direktörleri aynalı sahne istiflemeye bayılmışlar, sanki (gülmeyin çok ayıp) "yemeği gösteren salça" misali ustalıklarını ancak bu türden dırınımlı sahnelerde şey edeceklermiş gibi hallenmişler... 

Filmlerin ne anlattığını boş verin, sadece resimlere bakın, ben mi abartıyorum, muammalı durmuyorlar mı? 

Perşembe, Mayıs 13, 2021

Yeşilçam notları

Levent Cantek ve Volkan Sümbül ne zaman tanıştı? Uzun ve verimli işbirliğiniz nasıl başladı?

Levent Cantek- Volkan ile altı yedi yıl önce tanıştık. Bir diziye başlamıştım, tek başıma yazıyordum, iş ağır olduğu için kanal birlikte çalışabileceğim birileri olmasını istiyordu. Ben pek gönüllü değildim, piyasanın dışında biriyim, dahil olmak istemediğim bir çevreden birileri beni mutsuz eder gibi geliyordu. Beklediğim gibi çıkmadı. Çabuk anlaştık, zor bir iş yapıyorduk, rahat çalıştık, üstesinden geldik. 

Volkan Sümbül- İlk olarak Eski Hikaye'de çalıştık. Ondan sonra uzun bir süre beraber çalışmasak da görüşmeye, haberleşmeye devam ettik. Televizyon işleri Türkiye'de bölüm süreleri ve sayıları yüzünden yorucu oluyor. Tek başına yazmak, bunu bir yıl boyunca yapmak zor, bir ekip oluşturmak gerekiyor genelde. Böyle bir zorunluluktan bir araya gelmiştik yıllar önce ama Levent abiyle bizimkisi bir dostluğa dönüştü hemen. 

Yeşilçam" fikri nereden geldi?

LC- Blutv’ye daha önce başka bir dizi yazmıştım, birlikte çalışmaya devam etmek istiyorlardı. Yeni bir sözleşme yapmak istiyorlardı, biraraya geldik, ben de onlara hikayeler anlattım. Önerdiğim hikayelerden biri de Yeşilçam’ın yükseliş yıllarında yaşayan bir prodüktörün hikayesiydi. Kaybeden, çabalayan, hafif romantik, inatçı biri vardı aklımda. Sadece bu kadar… Fikri beğendiler. Sonra Volkan’la konuştuk, Volkan, yaşadığım şehre geldi, uzun uzun sohbet ettik. Kırk gün sonra birinci bölümü yazdık. Kanal, senaryoyu onayladı, gerisini yazmaya başladık.

VS- Elimizde biraz karakterle ilgili ipuçları biraz da bir hikaye başlangıcı vardı. Dönem bir yandan kısıtlayıcı bir şey olsa da temel noktalarda belirleyici de olabiliyor. Dönemin olayları neydi, o sırada karakter ne yapıyordu, ne düşünüyordu gibi sorulara cevaplar bularak ilerledik.

Böylesine zengin detaylı bir senaryo yazmak için "Yeşilçam" dönemine dair ne tür araştırmalar yaptınız?

LC- Ben eski bir akademisyenim, bir araştırma alışkanlığım var demek istiyorum, ne yaparsanız yapın, ne kadar bilirseniz bilin çalışmak ve hazırlanmak zorundasınız, ne yaptık, hem hatırlamak hem de öğrenmek için literatüre yoğunlaştık. Gündelik yaşamı, sosyal ve siyasi tarihi hikayenin bir aktörü gibi kullanmak istiyorduk. Kendi adıma örneğin 1964’te üretilmiş filmlerin yüzde seksenini seyrettim. Dönem işi dediğimiz tarihi filmlerin şöyle bir zorluğu vardır. Her hikaye bir gerçeklik vehmi yaratır. Belli bir tarihsel dönemi anlatıyorsanız, seyircinize hem enformasyon vermelisiniz hem de bunu hiç yapmıyor gibi görünmelisiniz. Aslolan hikayedir, seyirci, o hikayeyi izlerken onlara kapılıp gitmelidir. En büyük zorluk bu. O sebeple hikayede yaratacağını aurayı yansıtacak tarihi bilgiye vakıf olmalısınız.

VS- Dönemle ilgili biyografik/otobiyografik bolca kitap var. Oyuncuların, yönetmenlerin, yapımcıların anıları... Onun dışında dönemin magazin dergilerinden (Ses, Hayat, Pazar gibi) faydalandık. Anı kitaplarında şu hissediliyor bazen, şimdi kimseyi kırmayalım, arayı bozmayalım gibi çekincelerle bazı şeyler es geçilmiş, konuşulmamış veya tırpanlamış. Ama magazin dergileri bunun tam aksi. Zamanın ruhunu, hissiyatını anlamamız açısından iyi bir kaynak oldular.

"Yeşilçam", "sinema içinde sinema" örneğidir. Yaklaşımınız bu damardaki önceki filmlerle nasıl karşılaştırılır - ve “The Bad and The Beautiful,” “Singing in the Rain,” “8 e ½,” “Hail, Ceasar,” diğerleri gibi?
LC- Tek tek benzerlikler ve farklılıklar üzerinden gitmek bizden çok sinema araştırmacılarının işi. Biz sadece bir sinemacıyı değil bir dönemi, bir ruhu anlatmak istedik. Hikayeler düşünen ve hikayeler anlatmak isteyen birisi bize ilginç geliyordu… Semih, yaşadığı dönem ruhunu taşıyan biri. Siyaseten hatalar yapmış biri…Vicdanıyla ve hatalarıyla yüzleşen biri. Bizim hikayemizin siyasi bir derinliği ve bir tür alacakaranlığı var. O bakımdan bence bu örneklerden farklı bir yerde duruyor. Kişisel olarak tatlı tatlı hikayesini anlatırken muhalif de olabilen eserlerin “iyi” olduğuna inanırım. Tarihimizle yüzleşmek istedik… Bir soap opera gibi gözükebiliriz, ama değiliz…Soap opera kalıplarını bilerek kullanıyoruz diyelim.

Hikayeyi neden bir yapımcının bakış açısından anlatmayı seçtiniz?
LC- Yapımcılar, oyuncular, senaristler ya da yönetmenler gibi çok sayıda narsist kişiliği idare eden, hayli kurnaz, hayli pragmatik ve çalışkan insanlar. Madden batıyor, çıkıyorlar, her zaman piyasayı kokluyorlar, yeniyi arıyor, mevcut olanı yineliyorlar. Genel olarak sevilmiyorlar… İşin en tatsız tarafındalar, her işle ilgilenmelerine rağmen hatırlanmıyorlar. Paradan başka bir şeyden anlamadıkları düşünülüyor. Tabii ki sırf para kazanmak için işe girenler, o şaşalı dünyada olmaktan hoşlanan yetersiz birileri olabilir. Ama iyileri ve doğru çalışanları da var… Semih Ateş, alaylı, çok küçük yaştan itibaren sinemanın içinde olan biri… biz onun romantik ve doğru bir örneği olduğunu farz ederek ilerledik.

VS- Semih Ateş bir yapımcı ama aslında sanatçı bir yönü de var. Sadece para kazanmayı amaçlayan bir yapımcı değil, iyi hikaye peşinde olan bir sinema aşığı. Çok yönlü biri.

"Yeşilçam" döneminde Semih Ateş benzeri bir karakter gerçekten var mıydı?

LC- İlham aldık ama sonuçta hayali bir karakter…

İlk iki bölümde Semih Ateş, “Bir film yaparım, hastalar iyileşir, mevsim değişir”, ve “Film yapmazsam, ölürüm ben” gibi akılda kalıcı cümleler veriyor. Kendi mesleğinize yönelik tutumlarınızı yansıtıyorlar mı? Ve Semih böyle etkileyici açıklamalar yapmaya devam edecek mi?

LC- Sonuçta romantik biri, kendini motive ederken, birilerine meydan okurken bu tür iddialı sözler edebilecek biri… İşini seviyor, hemen heyecanlanıyor, hayal kırıklıkları olsa da çabuk toparlıyor. İnişleri çıkışları, pişmanlıkları olan biri… Bağıracak, fısıldayacak, ağlayacak, sevinecek… kapılıp gitmiyor, yaşıyor…diyelim.

VS- Semih'inki bir hikaye anlatma tutkusu... Semih biraz iddialı tabii ki, mevsimlerin değişmesinden, hastaların iyileşmesinden bahsediyor ama sanırım her hikayeci, bu kadar iddialı ifade etmese de, yazdıkları/çektikleri sayesinde bir şeylerin değişeceğinin, bu uğraşının bir işe yarayacağının hayalini kurar. 

Semih Ateş, son derece yetenekli bir oyuncuya ihtiyacı olduğu açık olan, inanılmaz derecede çok katmanlı bir karakter. Pek çok kişi, rolün Çağatay Ulusoy'a bir eldiven gibi uyduğunu belirtti. Siz Volkan Bey ve / veya diğerleri Çağatay'ı hangi aşamada Semih olarak düşündünüz? Ve onu rolü kabul etmesi için nasıl ikna ettin?

LC- Oyuncu seçimi bizim işimiz değil. Tabii ki fikrimiz soruldu ama işin ekonomik tarafı var, vakit ve sözleşmeyle ilgili tarafı var. Biz sadece şunu biliyorduk, senaryomuzu okumuş ve beğenmişti, oynamak istiyordu. Kanal, yapımcı ve Çağatay ve menajeri biraraya geldiler, anlaştılar. İyi oldu, severek oynadığına inanıyoruz. Bence onun için de değişik bir rol oldu.

Senaryonuzda  önemli değişiklikler yapmak zorunda kaldınız mı? Senaryonuz oyuncuların doğaçlamasına yer bırakıyor mu?

LC- Kısmen yapıldı ama kanal tarafından onaylanmış bir senaryo olduğu için temelde sadakat göstermeleri beklendi. Oyuncular canlandırdıkları karakterler için yorum yaptılar ama çok çok farklı yorumlar oldu gibi gelmiyor bana. Olması gereken doğru da budur. Senaryo işin kılavuzudur.

VS- Büyük bir değişiklik yapmadık. Biz yazımı çekimlerden önce bitirmiştik. Çekimler başlarken tabii ki mekanların hepsi bizim tarif ettiğimiz gibi olmadı. Onlara göre bazı değişiklikler oldu.

"Yeşilçam", 1960'ların birçok olayına ve kişiliğine gönderme yapıyor – Soğuk Savaş, sansür, antikomünizm,  Kıbrıs'taki 1963 krizi, vb. Bu çoklu referanslar Tv dizisi bağlamında hangi amaca hizmet ediyor?

LC- Yeşilçam, son derece basit, herkesin anlayabileceği klişelere dayanan filmler üretti. Bunu yaparak hem sinemayı yaygınlaştırdı hem de bizatihi kendisi bir satış reçetesi oldu. Biz senaryomuzda herkesin bildiği ve üstüne konuşabileceği bir dönem ve anlayışı farklı bir gözle anlatmak istedik…Yeşilçam filmlerinde karakter derinliğine pek rastlanmaz, herkes tek boyutludur ve tek bir duyguya indirgenebilir. Ya sadece iyidirler ya da kötü. Başroldeki kadın ve erkek oyuncu dışında kimsenin ahım şahım rolü olmaz. Siyaset apolitiklik ölçüsünde hiçbir biçimde yer almaz. Bizim amacımız bir tersine çevirme olduğu için hem o iyimserliği kullandık hem de filmlerin bizatihi siyasetin içinde üretildiklerini vurgulamak istedik.   

VS- Şöyle düşünelim, bir yapımcı sinemaya giden insanlara kestiği biletten para kazanıyor. Teker teker o insanlarla ilgilenmesi mümkün değil ama onların ne istediklerini, ne düşündüklerini bilmeli, takip etmeli hatta mesele etmeli. Büyük bir ekonomik kriz geliyorsa insanların bilete para veremeyeceğini, başka öncelikleri olacağını hesap etmeli. Kıbrıs gibi milli bir mesele öne çıkıyorsa kahramanlık filmlerine ilgi olacağını öngörmeli. Semih de öyle. Bunları bilmek zorunda, ilgilenmek zorunda.

"Yeşilçam", Semih’in hikayesiyle daha geniş bir sosyo-politik mesaj iletmeye mi çalışıyor?

LC- Kendi adıma mesaj kaygılı filmleri sevmem, hayatta tek doğru ve tek hakikat yok… Biz iyicil ve iyimser bir hikayenin içinden bir alacakaranlık resmediyoruz, bunu farkedenler olacaktır… Sadece o iyimserliği izleyenler de…Farklı okumalar ve katmanlar yaratabilirsek bunu başarmışız demektir. Sinemanın liberter bir dünyası olduğuna inanırım. Semih, kaderiyle ve  geçmişiyle yüzleşebilen vicdanlı bir insan… Geçmişleriyle yüzleşen toplumlar daha liberter toplumlardır bunu iyi biliyorum.

VS-  Özel olarak iletmeye çalıştığımız bir mesaj yok. Biz daha çok kurduğumuz karakter ve hikayeye sadık kalarak ilerleyen yazarlarız diyebilirim. Bir mesaj vermek için hikayeyi eğip bükmüyoruz.

Dizi, bağımsız, özgürleşmiş ve iddialı kadın karakterleri sergiliyor. Bunlar 1960'larda var mıydı yoksa çağdaş çağımızın “ruhunu” yansıtan yorumlar mı?

LC- Geçmişe ister istemez bugünden bakarız, bugünün kaygılarından yola çıkarak hikayeler üretiriz. Erkeklerin egemen olduğu bir dünyada kadın olarak başarılı olmak çok kolay değil. Yeşilçam’da ayakta kalan, meydan okuyucu ve ilham verici kadın oyuncular vardı, onlardan da bugünden de faydalandık demek istiyorum.

VS- O zamanlar da böyle kadınlar vardı. Levent abinin dediği gibi erkek egemen bir dünya. Var olmak için mücadele etmek zorundalar.

Çağan Irmak usta bir sinemacı ve "Yeşilçam" dönemi uzmanı. Yönetmen vizyonunun orijinal senaryonuz üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

LC- Benim bildiğim kadarıyla Çağan ilk kez kendi yazmadığı veya yazımına katılmadığı bir senaryoyu çekti. Biz işe başlarken onu rahatlatmak adına katkılara açık olduğumuzu, oyuncuya, mekana ve kimi başka gerekçelere bağlı olarak değişiklikler olabileceğini söyledik. Nezaketli, ölçülü ve iyi bir insan olmaya-kalmaya çalışan biri. Çağan, kendisi de senaryo yazdığı için bize karşı çok hassas davrandı, en ufak katkısında bile bizden izin istedi veya fikrimizi sordu. Hikayeyi görsel olarak güçlendirdi ama hikayenin yönünü değiştirmek gibi bir arzusu olmadı. Kendi adıma çalışkanlığını ve heyecanını çok sevdim, iyi ki çalışmışım diye düşünüyorum. Görsel olarak dünya kurabilmek kolay bir şey değil. Bunu defalarca yaptı, Yeşilçam da bunun iyi bir örneği oldu.  

VS- Ben Çağan'la daha önce çalışmıştım. Her konuda çok tecrübeli bir yönetmen. Diziyi onun çekeceğini öğrendiğimde mutlu oldum ve rahatladım diyebilirim. Çünkü onun yaklaşmının da bizim gibi, hikayeyi ön planda tuttuğunu biliyordum. Döneme dair bilgisinin dışında sevgisinin de diziye güç kattığını düşünüyorum.   

"Yeşilçam" ın dünyanın her yerinden izleyici çekebileceğini düşündünüz mü? Cevabınız evet ise, diziyi izledikten sonra ne düşünmelerini istiyorsunuz?

LC- Pazarlamayı ilgilendiren bir durum olduğu için ne söylesek eksik olur, global etkiyi belirleyen pek çok unsur var çünkü… biz ancak tahminde bulunabiliriz… Şu söylenebilir, Hollywood dünyadaki her kültüre dahil olan büyük bir medium, global popüler kültürün en güçlü yönlendiricisi. Bizde burada onu taklit etmiş yerel bir Hollywood  örneğini anlatıyoruz. Onun dışında bir karakter hikayemiz var., her ne olursa olsun asıl sürükleyici olan her zaman ya karakter ya da hikayedir…

VS- Belli bir zaman dilimi ve Türkiye özelinde bir şey anlatıyor olsak da hikayemizin temel noktası bence herkesin ilgisini çekecektir. Ben senaryomuza güveniyordum. Senaryonun ekrandaki haline de güveniyorum. Bence beğenilecektir.

Senaryonuzu yaşadığımız zor zamanlarda kolektif bir rahatlama sağlamak için kasıtlı olarak geçmişte mi oluşturdunuz?

LC- biz senaryoyu yazarken henüz covid başlamamıştı ama şunu ısrarla vurguluyorum. Bu hikaye Yeşilçam sineması iyimserliğinde iyicil, renkli ve tatlı görünmeliydi, baştan beri onu istiyorduk. O renklerin içinde kalarak söyleyeceğimizi söylemek istiyorduk.

İzleyicilerin İkinci Sezonda nelerle karşılaşacakları hakkında bize bir şeyler söyleyebilir misiniz? Örneğin, zamansal bir sıçrama olacak mı? Semih’in hikayesi bitecek mi, yoksa kapıyı yeni sezonlar için açık bıraktınız mı?

LC- İkinci sezon bir beş yıl sonra başlıyor. 1964’ten 1969’a geliyoruz.

VS- Spoiler vermeden daha fazla şey söylemek mümkün değil.

Pek çok kişi "Yeşilçam" dizisini bir "ezber bozan" olarak tanımlıyor. Dahası, BluTV gibi dijital platformlar sayesinde tüm dünyada  izlenebilecek. Sizce, Türk dizileri yeni bir "altın çağ" a mı giriyor? Ve cevabınız evet ise, "Yeşilçam"  nasıl hatırlanacak?

LC- Bu biraz kişisel bir cevap olacak, ben kendi hayallerimin peşindeyim, yazarken mutlu olacağım hikayelerle uğraşmak istiyorum… Altın Çağ gibi adlandırmalar ya da gelecek değerlendirmeleri ilgimi çekmiyor.

VS- Türk dizileri hali hazırda dünyanın birçok ülkesinde izleniyor. Yeşilçam da yurtdışında beğeniyle izlenen diziler içinde yerini alacaktır.

Söyleşi, İngilizce yayımlandı. Meraklısı için link

Perşembe, Mayıs 06, 2021

Yeşilçam, gelecek ve diğer meseleler

Dönem Filmleri: Dönem anlatmayı seviyorum, doktora tezim kırklı yıllarla ilgiliydi, o yıllarla ilgili iki grafik roman bir de televizyon dizisi yazdım. Bir dönemin zihniyetini, eğilimlerini, siyasi ve sosyal çekişmelerini fon olarak kullanmak hoşuma gidiyor. Blutv ile platform olarak eksiklerini ve ihtiyaçlarını konuşuyorduk, kendimce önerilerde bulundum. Daha kadınsı, melodramatik dizi olması gerekiyordu. Yeşilçam’ın kuruluş yıllarında bir prodüktörün hikayesini anlatabilirim dedim, önerdim, ilgilerini çekti. Bu arada soruları tek başıma cevaplıyorum ama ben Blutv ile anlaştıktan sonra daha önce de birlikte çalıştığım Volkan’la (Sümbül) konuştum, hikayemi, aklımdan geçenleri anlattım. Projeyi birlikte yazdık. Onu da hatırlatayım.

Yapımcılar: İlham meselesine geri dönersem, Prodüktörler parayla hatırlanıyor ve sanatçı sınıfından sayılmıyorlar, ticaret adamı olduklarını kabul ediyorum ama oyuncular, yönetmenler, senaristler, menajerler gibi nerdeyse tamamı narsist ve marazi kişilikleri idare edebilmeleri bana her zaman ilginç gelir. Bazen çok kazanıyor, bazen batma noktasına geliyorlar… heyecanlılar ya da heyecan nedir biliyorlar. Sanatçı değiller ama sanatın içindeler. Ticaretle uğraşıyorlar ama saf ticaret değil yaptıkları iş, hayal satıyorlar, hikaye konuşuyorlar. Siyasi erkin müdahaleleriyle yaşıyor, bürokrasiyi biliyorlar, pragmatikler. Benim için arada kalan kişilikler hep ilginçtir.

Yeşilçam Filmleri: Yeşilçam filmleri çok ucuza üretilirdi, 15 bin dolara film yaptığınızı ve insanları etkilediğinizi düşünün. 1o günde bir film çekiyorlar. Beni etkileyen şey enerji ve iştahları, her ne olursa olsun devam etmeleri, çalışmayı alışkanlıkla şevkle sürdürmeleri…Başka çareleri yok, geçinmek zorundalar ama tuhaf da bir romantizmle bunu pek akıllarına getirmiyorlar. Hikayelerle yaşayan, hikayeler anlatan ve konuşan birileri bana sempatik geliyor. Bir kardeşlik hissi benimkisi…

Bugün ne eksik?: Nostaljik bir soru ve ben bu tür sorularda iyi değilim. Geçmişin daha iyi ve bugünün daha kötü olduğuna dair bir inancım yok. 

1960’lar: Karayolları gelişince filmler eş zamanlı olarak her şehre gidebilir oluyor. Kopya sayısı artıyor ve filmlerden daha fazla para kazanılıyor. Seyirci artıyor. Bu filme daha fazla para harcanabilir hale geliyor demek. Hepsi birbirine bağlı aslında. Yeni ve genç bir seyirci geliyor. Yeni oyuncular çıkıyor. Düşünün hepsi yirmili yaşlarda onlarca genç erkek ve kadın oyuncu sinemaya başlıyor. Daha iyi senaryo yazdırılıyor. Edebiyat uyarlamaları başlıyor, sinema sektörüne edebiyatçılar giriyor. Edebiyatçıların entelektüel eğilimleri ve muhaliflikleri hikayeleri dönüştürüp derinleştiriyor. 

1964: Biz hikayeyi tasarlarken yerel ve global popüler kültürün bir kesişimi olsun istedik. Yeşilçam, bir Hollywood taklidi aslında… Hollywood, dünyanın her kültürüne sızan, hayranlık ve endişe yaratan bir “medium”… Film çekmeyi o filmlere bakıp öğreniyorlar. Bu sadece Türkiye, Mısır veya Hindistan için değil… Almanya, İsveç ve hatta İngiltere için geçerli… 1964’te siyasi bir gerilim oluyor ve Rumlar, Türkiye’den Yunanistan’a göçe zorlanıyor, çünkü o yıllarda Kıbrıs’ta Türklerle Yunanlılar arasında çatışmalar yaşanıyor. Geçmişte de 1955’te Müslüman olmayan azınlıklara yönelik bir linç ve yağma girişimi olmuştu. Hatta devlet eliyle organize edildiği için 1960’ta o dönemin bürokratları yargılanmış ve ceza almıştı. Bu tarihi enformasyonu yabancı izleyiciler bilemezler. Semih Ateş karakteri geçmişiyle yüzleşen, geçmişte yaptıklarından pişmanlık duyan biri…1955’teki faillerden biri olduğunu biliyor. Nedamet getiriyor, yüzleşiyor ama bu her zaman yetmez. Biz bir insan hikayesi anlatıyoruz. Global seyirci onun hikayesini, Yeşilçam’ın neşeli vitirini ile alacakaranlık arka odalarını, entrikacı dünyasını izleyecek.

Semih Ateş için kimden ilham aldınız? Özel olarak birisi yok elbette. Kaçınılmaz olarak ilham alırsınız, okuduklarınız, seyrettikleriniz ve tanıdıklarınız size ilham verir. Sahici bir kahraman, trajiktir, vicdanı sızlar ve hatalarıyla baş etmeye çalışır. Ben geçmişiyle ve hatalarıyla, ailesiyle, kişisel tarihiyle yüzleşen, iyi olmaya ve iyi kalmaya çalışan insanları severim. Hepimiz hayat karşısında yaralıyız. Mağdur da oluyoruz, fail de… Şöyle düşünün, bunun için dine ve dindarlığa sığınmak gerekmiyor, Din’den önce vicdan vardı. Kendimizi birinin yerine koyarak düşünürsek, nasıl desem “utanırsak iyileşiyoruz.”

Çağatay'ın oynayacağını biliyor muydunuz? Hayır bilmiyordum, ben İstanbul’da yaşamıyorum, genel olarak piyasanın dışında kalmaya çalışan biriyim. Kimseyi tanımıyorum desem yanlış olmaz. Biz ikinci sezonun yazımını bitirdikten sonra belli oldu Çağatay’ın oynayacağı. Genel olarak izlenimim işini seven biri olduğu… Bir hayali var, elindekiyle yetinmeyecek, daha iyisini arayacak bir oyuncu olduğunu gösteriyor.  İştahlı ve çalışkan, odaklanıyor… Bunlar önemli. Doğrudan konuşmadım, itiraf etmem gerekirse çok gerekmedikçe oyuncularla birebir diyaloğa girmeyi tercih etmem. Bu proje özelinde yapım ekibiyle, Çağan ile (Irmak) ile çalıştık. Ne yapmak istediğimizi, neyi nerden ilham aldığımızı uzun uzun kanalla yapım şirketiyle konuştuğumu düşünüyorum. Bunlar oyunculara aktarılıyor. Kolektif bir iş yapıyoruz. Çağatay’ın senaryoyu sevdiğini ve oynamak istediğini biliyordum, bana da fikrimi sormuşlardı. Başarılı olduğuna, role hakkını verdiğine inanıyorum. (…)  Şaşırmadım, beğendim. Bana çekimlerle ilgili video kayıtlar yolladılar. Tek tek bazı sahne performanslarına baktım. Setten komik bir hikaye anlatamam, çünkü sadece bir kez, ilk sezonun son çekim gününde gittim. Hem pandemi var hem de ben senaristim, işimi aylar önce bitirmişim, herkes sette koştururken turist gibi oralarda dolanmayı sevmiyorum.

Karakterler: Senaryoda görünen her karakterin edebi ve insani bir derinliği olmasını isterim. Sadece güzel kız ile yakışıklı erkeğe baktırmak hoşuma gitmez ya da seyirciyi finale taşıyan tek etkiye yoğunlaşmayı sevmem. Yeşilçam’ın bir anlatı olarak neşeli, aydınlık ve cıvıl cıvıl görünürken dünyaya, kapitalizme, erkeklere, sertliğe, horgörüye muhalefet etmesini hayal ettim.

Dün ve bugün: Yeşilçam filmleri genel olarak basittir, apolitiktir, aşklar genellikle aseksüeldir, e bugün böyle hikaye anlatamazsınız. Her şeyden önce geçmişle kıyaslıyorsak, eskiden sadece erkekler vardı üretici olarak… Bugün ise kanal ve platform yöneticileri kadınlardan oluşuyor. Daha fazla kadın muhalefeti var. Para kısmı için ne söyleyebilirim, kapitalizmden uzak yaşamaya çalışan biri olarak bana pek bir şey değişmedi gibi geliyor… 

Yabancı fanlar için not: Semih’in Beatles için “tutmaz bunlar” yorumu ilgilerini çekebilir. Diğer yandan Türkiye’de bir tartışma oldu, ona aktarabilirim. İnsanlar genellikle günü yaşadıklarından,  yaşadıkları zamana bakarak geçmiş hakkında iddialı sözler edebiliyorlar. İlk bölümdeki danseden kızlara inanmadılar örneğin, abartıyorlar, yoktu böyle bir şey filan dediler. Yeşilçam öyle değildi filan diye kestirip atabildiler. Oysa o yılların dergi ve gazetelerini inceleseler, İstanbul’da hemen her gece mekanında striptiz ve revü kızları var. Ben 1964 yılında Türkiye’de üretilmiş filmlerin yüzde seksenini bu diziye başlamadan önce seyrettim, bu filmler de bulanabiliyor, herkes seyredebiliyor… sahiden baksalar, az anlatmış diyecekler… Mesele öyleydi veya öyle değildi meselesi de olamaz, yanılıyor muyum sorusunu akıllarına getirmiyorlar. 
Türkiye’de üretilen diziler: Tatsız bir cevap olacak. Benim kendi gündemim var, her gün bir film ya da iki dizi bölümü seyretmeye çalışıyorum ama bizde üretilen dizileri takip ediyorum diyemem. Bozkır’ın yaratıcısı benim, Alef’i de Blutv’den rica ettikleri için seyrettim. Diğerlerini hiç seyretmedim, çok bilmiyorum yani. Ağır bir iş yapıyorum, aileme vakit ayırmam daha doğru olur gibi geliyor. Televizyona en son 2019’da bir iş yaptım. Artık yapmak istemiyorum. Dijital platformlara daha derinlikli hikayeler anlatabilirim gibi geliyor. Şu an Netflix’e üç film yazıyorum, ikisinin hikayeleri bitti, üçüncüsü bitmek üzere… O iş nereye varacak onu göreceğim. Yani ancak kendi deneyimlerimi anlatabilirim. Geniş ölçekli bir fikrim yok.

Yerellik ve global ölçütler: Bu çok tarif edilebilir bir şey değil. Nerde güçlü ve zayıf olduğunuzu bilmeniz gerekiyor. İyi hikaye ve iyi karakterse ilgi çekebiliyorsunuz. Globali hesap ederek yazılmaz ama yine de hesap edersiniz. Çünkü bizim işlerimiz yurt dışına satılıyor. Ben senaryoda dil oyunları ve şiveler yazıyorum. Örneğin İzzet’in siyasi konuşmaları Türk olmayan biri tarafından çok da anlaşılmayabilir. Bir sertlik kalır ama sözcük tercihleri o denli dikkat çekmez. Aslında her şeyi en başta yazmadan önce tasarlamak zorundasınız. Netflix’e iş yaparken başka bir kıstas kurdum örneğin. Günümüzde geçen hikayeler bunlar. Los Angeles’tan birileri yazdığınıza yorum yapıyor, sizi yönlendiriyor… Yani en baştan dahil olabiliyorlar, biliyorsunuz daha tasarıyken hikayeler satılabiliyor ve içerikler ona göre şekillenebiliyor. Ben de öğreniyorum. Bir hikayemin global satışının yüksek olacağına inandılar, nasıl gelişecek göreceğim. 

Yeşilçam ve Popüler kültür: Popüler kültür, hep birine, bilinen bir örneğe benzetilerek ilerler. Bizim aklımızda bir jelibon (Jelly Bean) şekeri görünümü vardı, aynen öyle parlak ve tatlı görünmeliydik ama seyircinin dişini sızlatmalıydık. Yeşilçam, Türkiye’de çok bilinen ve herkesin üzerine bir şey söyleyebileceği bir mecra… Riskli gibi duruyordu. Nostaljiyle bakılıyordu. Biz bunlardan faydalanıp sert ve rahatsız edici bir başka resim göstermek istedik.

Kimim ben? : On iki yıl üniversitede çalıştım, o arada popüler kültür, mizah ve çizgi romanla ilgili akademik kitaplar yazdım. Sonra istifa ederek büyük bir yayınevinde editörlük, Türkçe edebiyatla ilgili yayın yönetmenliği yaptım. O arada grafik romanlarım oldu. Senaryo teklifleri geliyordu, aşağı yukarı aralıklarla da olsa on bir yıldır, senaryo yazıyorum. Son üç yıldır ise sadece senaristlik yapıyorum, diğer işlerimi bıraktım. 

Ankara’dan İstanbul yazmak: Daha zor diyemem, profesyonelseniz dersinize çalışacaksınız… 

Gelecek ve Yeşilçam’dan bir zombi çıkar mı? : Netflix gibi global dijital platformlar yerel sinemalarının geleceğini belirleyecek, ne olacak göremiyorum ama her ne olursa olsun Yeşilçam’ı dirilteceğini sanmıyorum,  o tarihsel bir evreydi, geçti gitti aslında. O sebeple nostaljisi yapılıyor, yaşamıyor çünkü. 

Pandemi, dijital anlatılar ve yine gelecek: Gerçekten bunun cevabını bilmiyorum, bence kimse bilmiyor. Hep birlikte yaşıyoruz. Global platformlarla iş yaptıkça bir fikrim olacak. Sözleşmelerim bittiğinde yani ancak bir buçuk yıl sonra deneyimlerimi paylaşarak bir şeyler söyleyebilirim. Görünen o ki, global bir ortağınız yoksa yerel kalıyorsunuz. Global ortağınızın da bambaşka bir gündemi oluyor. 

Türk dizileri neden ilgi görüyor: Size şöyle bir şey anlatayım, Koreliler Türkiye’deki sinema salonlarını satın aldılar, burada yatırımlar yapıyorlar. Benimle kimi Kore filmlerinin uyarlamasını yapmakla ilgili görüşmüşlerdi. Yazım tarzımın Kore hikayelerine benzediğini düşünüyorlardı. Şaşırmıştım. Hep aklımdadır, bir şey yazıyorsunuz ve o iş sizden çıkıyor, hiç ummadığınız biçimde yorumlanabiliyorsunuz. Kore filmlerini seyretmez değilim ama bir takipçisi, hayranı ya da uzmanı değilim. Yılda on tane izlemem belki. Bunu niye anlattım. Global seyircinin tam olarak neyi sevdiğini ölçemeyiz. Yakışıklı bir erkek oyuncu, güçlü bir kadın karakter, entrikalı bir hikaye, görsel aura, tempolu bir müzik… Çok etken var. Kendilerine yakın bulmasalar ilgi göstermezler. Latinler, Araplar, Slavlar neyimize sempati diyorlar, bunun cevabı ancak orada seyircilerle yapılacak alımlama (reception) çalışmalarıyla ortaya çıkabilir. 

Yabancı fanlara son söz: Merak etmesinler, Semih Ateş “bir film yapar, hastaları iyileştirir”

Söyleşiyi, North America Ten ile yaptık. Soruları çıkarıp küçük bir revizyon yaptım. Meraklısı linkten ayrıca bakabilir.

Cuma, Nisan 30, 2021

Yeşilçam 2.Sezon

Yeşilçam'ın ikinci sezon çekimleri bugün başladı, umarım sağlıkla kazasız belasız geçer. 
 

Pazartesi, Nisan 26, 2021

Yeşilçam ve Oksijen

Yeşilçam BluTV’nin ilk dönem dizisi, sizin yollarınız nasıl kesişti BluTV’yle? Yeşilçam’ın senaryosu nasıl bir süreçten sonra yazıldı?

Levent Cantek- Daha önce Bozkır’da çalışmıştım BluTv ile. Sağolsunlar hep ilgi gösterdiler, benimle yeni bir çalışma yapmak istiyorlardı, sözleşme önerdiler. Sonrasında bir toplantıda çeşitli fikirlerimi söyledim. Önerilerimden biri de altmışlı yıllardan bir yapımcının hikayesi idi. Hoşlarına gitti, ortada hikaye yoktu, sadece bu kadar yani. Biraz konuştuk ama bana güvendiler demek daha doğru. Sonra Volkan ile konuştum, oturup yazdık. O toplantıdan bir kırk gün sonra ilk bölümü okudular. Beğendiler, devam ettik. İlk sezon yazımı bittiğinde de ikinci sezonu yazmamızı istediler … Yani çekimler başlamadan iki sezonu da yazmıştık, kanal kararlıydı, işe inanmışlardı. 

Dizinin geçtiği dönemde nasıl bir Türkiye’deydik? Satır başlarıyla kısaca çizmek mümkün mü? Hem politik olarak, hem sosyolojik olarak. (Mesela Rumların Yunanistan’a gönderilmesi... Dizide Reha’nın değindiği gibi ‘Sahnede Hollywood, masada Yeşilçam’ yani MonaLiza türü kulüpler… İzleyici seks istiyor’ lafına gülen yerli sinemacıların yanı sıra ABD’den fantezileriyle dönen siyasetçiler….)

Volkan Sümbül- 60'larda dünyada esen bir rüzgar var, onun etkileri bize de ulaşıyor bir nebze. Toplumda görece bir ferahlık var ama Türkiye bir darbeden çıkmış bir diğerine doğru gidiyor. Kıbrıs sorunuyla başa çıkamayıp ellerinde bir bavulla Yunanistan'a yollanan Rumlar... Bu zaman, köyden kente göçün arttığı, gecekondulaşmanın yaşandığı yıllar. Bütün bunlar hem Yeşilçam'ı, hem de o dönemde anlatılan hikayeleri etkiliyor elbette. Geçmişin fotoğraflarına baktığımızda aa ne güzel diyoruz ama biraz derinine inince, Türkiye'nin her döneminde bir kriz, bir ıstırap bulunuyor. Türkiye en hafif tabiriyle vatandaşını her zaman gündemiyle oyalamayı başarmış. 

O dönem için ‘Yeşilçam’ın altın çağı’ deniyor. Yeşilçam’ın altın çağından da bahsedebilir miyiz biraz? Dizide her yönünü görecek miyiz?

 VS- 60'lı yıllar Yeşilçam'ın en verimli ve hareketli zamanı. 60ların ortasından sonra yılda 200 tane film çekiliyor. Gişeden bunların karşılığı alınıyor. Böyle bir ekonomik başarı sonucunda yeni yapımcılar, oyuncular, senaristler ve yönetmenler ortaya çıkıyor. Bizim hikayemizin merkezinde bu karakterler var. O açıdan Yeşilçam'ın daha önce görmediğimiz bir yönünü izleyeceğiz.

Şimdinin yapım şirketleri, o dönemin anlı şanlı prodüktörlerinin yerini mi aldı? 

LC- Şimdiki yapımcılar televizyona çalışarak büyüdüler ama elbette bir devamlılık iddia edilebilir.

Reha, Semih ve Vehbi; birbirleriyle alakaları yok ama üçü de aynı sektörün önemli isimleri. Karakterlerinin arasındaki temel farkları nasıl ifade edebiliriz? 

 VS- Sinemaya bakış açıları üzerinden konuşursak, Vehbi sinemada cok para kazanma ihtimalini görüp bu işlere dahil olmuş, küçük bir Anadolu kaplanı. Reha bir işadamı. Olaylara, işine rasyonel bir şekilde yaklaşıyor. Kararlarını, özel hayatıyla ilgili olanları bile, kar-zarar hesabı yaparak alıyor.Semih ise bir sinema aşığı. Sinemaya olan bağlılığı diğerleri gibi parayla ilişkili değil, gönülden bir bağ. Sinema olmasa ben ne yapardım, hiçbir şey yapamazdım diyor.

Çok ayrıntılı bir arşiv taraması yaptığınız anlaşılıyor. Hangi kaynaklardan yararlandınız? 

 VS- Dönemle ilgili biyografik/otobiyografik bolca kitap var. Oyuncuların, yönetmenlerin, yapımcıların anıları... Onun dışında dönemin magazin dergilerinden (Ses, Hayat, Pazar gibi) faydalandık. Anı kitaplarında şu hissediliyor bazen, şimdi kimseyi kırmayalım, arayı bozmayalım gibi çekincelerle bazı şeyler es geçilmiş, konuşulmamış veya tırpanlamış. Ama magazin dergileri bunun tam aksi. Zamanın ruhunu, hissiyatını anlamamız açısından iyi bir kaynak oldular. Tabii bir de en önemli kaynak Yeşilçam filmleriydi.

Bu arşiv çalışması sırasında kuşkusuz daha önce bilmediğiniz şeylerle de karşılaştınız. Sizi çok şaşırtan/etkileyen bir iki örnek verebilir misiniz, sektör olarak Yeşilçam’a dair?

VS- Lütfi Akad'ın 'Işıkla Karanlık Arasında' kitabını önceden de okumuştum ama dizi için tekrar göz gezdirmek istedim. Yine elimden bırakamayıp, baştan sona tekrar okudum. Sadece bir yönetmen değil... Bilgisi, merakı, yazarlığı, Türkçe'ye hakimiyeti... 'Tam' bir sanatçı. Bütün bunların yanında okurken şu da anlaşılıyor, kendisi çok mütevazı ve çok iyi bir insan. Yani bu araştırmalar sırasında beni en çok 'tekrar' etkileyen şey Lütfi Bey'in kendisi oldu.

 LC- Yeşilçam değerlendirmelerinde şunu hatırda tutmak lazım bence. Altmışlı yıllarda hatırladığımız her oyuncu yirmili yaşlarının başındalar. Çok gençler. Sahici bir enerjileri var. Yapımcılar karayollarının gelişmesiyle sinema salonlarının çoğalmasıyla çok kazanmaya başlıyorlar ama o genç enerji de içeriği yaygınlaştırıyor. Kültür endüstrisinde, popüler kültürümüzde bence gençlerin etkili olduğu ilk örnek.

Yeşilçam filmleri denince nostalji, tatlı duygular, gülümsemenin yanına ilişen, olmazsa olmaz bir de alaycılık vardır maalesef. Bu yaklaşımımızı hiç değilse yeniden gözden geçirmemize katkısı olur mu dizinin? 

 VS- Biz hikayemizi bu nostaljinin, gözyaşının ya da 'n'ayır n'olamaz' şakasının ötesinde bir noktadan  anlatıyoruz. Perdede izlediğimiz her şeyin arkasında aslında büyük emek, çaba, kan, ter, gözyaşı vardır ve her şey daha zor ve kirlidir. Biz bu perdenin arkasındaki karakterlere odaklanıyoruz. Yeşilçam'ın daha gerçek, belki biraz daha sert yüzünü anlatıyoruz. O yüzden o yaklaşımdan uzak bir şey izleyeceğiz.

 LC- Böyle bir algıyı kullanmak, kullanırken de dönüştürmek gerekiyor. Sosyal tarih de anlattık, siyaseti ve zihniyeti de…diyelim.

Referans olarak aldığınız yapımlar var mı? 

 VS- Yok esasen.

İlk iki bölümden çıkardığım kadarıyla Yeşilçam, sadece aynı adlı sinema sektörünün değil insanı avucunun içine alan ve bir daha bırakmayan bir sinema sevdasının da hikayesi. Sizin sinema sevdanızda Yeşilçam’ın nasıl bir rolü var? 

VS- Anlattığım hikayelerde, dizilerde, filmlerde bir iyimserlik olduğunu, bunun da çocukken izlediğim Yeşilçam filmlerinden miras kaldığını düşünüyorum bazen. İlk filmim İlk Aşk'ta, Çağan Irmak'la çalıştığımız Nadide Hayat'ta bu izleri görmek mümkün. İlk bölümde Semih'in Tülin'e sinemanın büyüsünü anlattığı kısım muhtemelen birçok senarist ve yönetmen için sinema sevdasının başlangıç noktasıdır. Karanlıkta oturup bir filmin büyüsüne kapılmak ve yıllar sonra seyircilerin karanlıkta oturup senin filmini izlemesi...

LC- Yeşilçam, Hollywood taklidi ve rekabetiyle bir tarzı temsil ediyor. Popüler kültürümüzü de domine ediyor. Çocukken kanarak seyrediyorsunuz, büyüdükçe farklı sinemalarla karşılaştıkça eleştirmeye başlıyorsunuz, hayat böyle, başka başka ilgilere kapılıyorsunuz. Bu ülkede hikaye anlatacaksanız Yeşilçam’ı hesap etmek zorundasınız. Yok saymak da buna dahil. Etkilenmemek mümkün değil demek istiyorum.

[Soruları Oksijen gazetesi için Elçin Yahşi sordu, Volkan ile birlikte cevapladık. 23.4.2021]

Cuma, Nisan 23, 2021

Levent Cantek ve Volkan Sümbül ile Yeşilçam Üzerine Söyleşi

Yeşilçam dizisi, Yeşilçam döneminde küllerinden doğma çabası içerisinde bir yapımcının hikâyesini anlatıyor. Projenin oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz? Hikâye fikri sizin için nasıl ortaya çıktı? Araştırma süreci nasıldı? Projenin geliştirilme aşamasında hikâye ne gibi dönüşümlerden geçti?

 Levent Cantek- Başlangıç benimle oldu, daha önce BluTv ile Bozkır dizisinde çalışmıştık, devam etmek ve yeni bir çalışma yapmak istiyorlardı, sözleşme önerdiler, yani hikâyeden önce bir ortak çalışma iradesi gösterdik. Daha sonra ben çeşitli hikâye önerilerinde bulundum. Yeşilçam’ın yükselişinde bir prodüktörü anlatabileceğimi söyledim, platformun ihtiyacı olan türü ve hikayeyi konuştuk aslında. Bir dönem işi yapmak istiyorlardı. Fikir hoşlarına gitti, sonra Volkan’la konuştum, aklımdan geçenleri anlattım, yanlış olmasın kırk gün sonra filan ilk bölümü yazmıştık. Okudular ve devam etmek istediler. Beş ay sonra on bölümlük ilk sezon yazımı bitmişti. İkinci sezonu yazmamızı istediler ve devam ettik. Yeşilçam’ın ikinci sezonu daha geç bitti çünkü o arada babam hastalandı, kanserden vefat etti, ardından annem covid oldu, bana da bulaştı, haliyle geciktik... 2019 Ekim’de onay aldık, 2020 Aralık başında yirmi bölümü bitirdik diyelim.

Senaryo iki kişilik bir çalışmanın ürünü. Proje etrafında nasıl bir araya geldiğinizden, birlikte çalışma pratiklerinizden bahsetmek ister misiniz?

 Volkan Sümbül- Yeşilçam, Levent abiyle birlikte yazdığımız üçüncü proje. Ayrı şehirlerde olduğumuz için toplantılarımızı internetten online yapıyoruz. Proje başlangıçlarında bir araya gelmek iyi oluyor. Yeşilçam'a başladığımızda da Ankara'da bir araya gelip hikayenin genel çerçevesini, karakterleri ve ilk bölümü konuştuk. Başlangıçta çerçevesi flu, her yere gidebilecekmiş gibi bir hikaye oluyor elimizde. İlerledikçe, hikayeye zaman tanıdıkça çerçevemiz ve varacağımız yer netleşiyor. Bu iş özelinde özellikle ilk sezon için zaman sıkıntımız olmadığı için biraz onun da rahatlığını kullandık.

 LC- Volkan’la daha önce iki ayrı televizyon dizisi işinde birlikte çalıştık. Doğrusu ben film ve dizi işlerinin uzağında birisiyim. Ankara’da yaşadığımdan hem başka bir alemdeyim hem de pek dahil olmak istemiyorum. Volkan benim ilk tanıdığım senaristlerden biri. On yıldır bu işi yapıyorum ama beş tane senarist tanımıyor olabilirim. Aramızda bir kardeşlik ilişkisi var. Dünyaya da hikayelere de benzer baktığımız yerler de var hiç anlaşamadığımız kısımlar da… Birlikte çalışmak da çok kolay bir iş değil. İşin kendisi de gerilimli. Endişe de yapıyorsunuz, gaza de geliyorsunuz…Yeşilçam’ı yazarken bölüm bölüm ilerledik, varacağımız bir yer vardı ama konuşarak çatışarak ilerledik. Teknik olarak tretman çıkarıp paylaşıyoruz, yazım bitince dil benzerliği için yeniden okuyoruz, düzeltiyoruz.

Yeşilçam, dönemin film yapma alışkanlıklarından unsurları hem hikâye yapısında hem de biçimsel dünyasında taşıma gayreti güden bir yapım. Çağan Irmak gibi, Yeşilçam geleneğinin güncel mirasçıları arasında görülen, bu geleneğe oldukça hâkim bir yönetmenle çalışmak sizce projeye neler kattı? Senaryo Çağan Irmak yorumuyla nasıl bir ifade kazandı?

 LC- Yeşilçam nostaljisi yapılan, herkesin bir şeyler söyleyebileceği bir popüler kültür mecrası. Bunu bilerek işe girdik, başka bir derinlikle, hatta sertlikle bir gerçekçi katmanımız olacaktı. Ben popüler kültürü o klişeleri bilerek ters köşe yapmaktan yanayımdır. Çağan, iyimser biri, Volkan çalışmış ama ben üretimlerinden biliyorum. Hikayenin ilk bilinen rengini o aurayı iyi vereceğine inanıyordum, konuştum, hikayeyi sevdiğine inandım. Genellikle çalışkan ve hızlı insanları severim. İyi çalışarak sete geldiğini gördüm, heyecanı vardı, ben sevdim, doğru bir tercih olduğuna inanıyorum. Hikayenin sert gözükmeden karanlık tarafını anlatabilecek birisi gerekiyordu bence… Hem dönem çalışmış hem de dünya kurabilmiş çok yönetmen yok. İyi ki çalışmışım Çağan’la.

VS: Çağan Irmak'la 2015'te Nadide Hayat'ı yazmıştık. O zaman da onunla çalışmak çok keyifliydi. Sevgimin saygımın dışında birbirimizi anladığımızı, profesyonel olarak da anlaştığımızı bildiğim için onunla tekrar çalışmak beni mutlu etti. Çağan'ın bu dönemi çok iyi bilmesi dışında döneme olan büyük bir sevgisi var. Bu ekrana da yansıyor.

Dizinin senaryosu dönemin sinema dünyasından isimlerle kurmaca karakterleri bir araya getiren bir yapıya sahip. Kurmaca ve gerçek karakterler arasındaki dengeyi kurarken nelere dikkat ettiniz? Kurmaca karakterleri bu dünyaya yerleştirirken esinlendiğiniz isimler var mı?

 LC- Tabii ki var ve doğrusu da o… Kendi adıma ben baştan beri gerçek kişilerin hikayede yer almasını istiyordum, telifle ve çeşitli izinlerle ilgili çekinceler vardı. Neyse ki halledildi. Sonuçta biz bir gerçeklik vehmi yaratıyoruz, gerçek “aktörler” bunu pekiştirir fikrindeydik, tabii ki bu bir problem, iş görsele dönüştüğünde bir risk de var. Örneğin finalde Yılmaz Güney var, nasıl oynayacak, nasıl duracak geriliyorduk…

Hikâye bir yanıyla Yeşilçam geleneğini ve naifliğini takip ederken bir yandan da dönemin siyasi ve toplumsal olaylarının ciddiyetiyle nostalji dozunu dengeliyor. Sansürün, şeytanlaştırılan komünist bir karakterin, Kıbrıs olaylarının hikâyenin bir parçası yapıldığını görüyoruz. Öte yandan Yeşilçam’ın hikâyesini bu ölçekte, toplumsal tarihimizle ilişkili biçimde ele alan yapım sayısı da pek fazla değil. Senaryoda bu bağlantıları kurarken nelere dikkat ettiniz?

LC- Bence asıl sorun şuydu, biz pek dönem hikayesi anlatmıyoruz, yaparsak da hamasetle ve büyük isimlerle ilgilenerek bir şeyler yapıyoruz. Hal bu olunca, aklınızdaki hikaye için doğru ve pazarlanabilir bir gerekçenizin olması gerekiyor. Altmışlı yılları anlatan kaç filmimiz kaç dizimiz var ki desem siz “var mı?” diye sorabilirsiniz. Benim aklımda 1964’ü anlatmak vardı, 27 Mayıstan sonra ülkede pozitif bir rahatlama oluyor, bizim memleket olarak ferahlama zamanlarımız hayli sınırlıdır. Sadece iktisaden değil kültürel olarak da değişir ve yenileniriz. Yeşilçam’da film üretimi artıyor, gazeteler yüz binli rakamlarla satmaya başlıyor, gençler kültür endüstrisinde yer almaya başlıyor. Bütün oyuncular yirmili yaşlardalar, gencecikler. Tam da bunlar olurken Rumları ülkeden atmaya karar veriliyor. Akademi dışında hiç konuşulmaz bunlar. Rumlar örneğin kunduracılık yaparmış, onların sektörde çalışması yasaklanıyor. Düşünün siyasetçiler bir şeyler yapıyor, olan fakire fukaraya oluyor, bir ayakkabı tamircisinin kime ne zararı olacak…İktisaden bir el koyma hamlesi. 27 Mayısta aynı siyasi kadro 6-7 Eylül olaylarının faillerini yargılamıştı, e yapmazlar diyorsun, yapmışlar. Demem o ki, bir prodüktörü ve Yeşilçam’ı anlatırken sosyal ve siyasi tarihi, o alacakaranlığı resmetmek istiyorduk.

Sinema duygusu ve vurgusu çok yüksek bir yapım Yeşilçam. Pek çok kez bu duygunun karakterlerin ağzından döküldüğüne de şahit oluyoruz. Senaryoyu yazarken tekrar ziyaret ettiğiniz, yol gösterici olmuş filmler var mı? Hikâyede önemli rol oynayan ‘Kırlangıç Mevsimi’ gibi filmleri kurgularken hangi filmlerden ilham aldınız?

 LC- İnsan yazarken pek çok şeyden, filmlerden, romanlardan, kendi deneyimlerinden etkileniyor ama Volkan da katılacaktır, belirgin bir film ve kılavuz söyleyemeyiz.

Dizi bir yandan da hikâyelerin gücüne inanan karakterlerin peşinde giden bir yapıya sahip. Ana karakter Semih Ateş “Bir film yaparım, hastalar iyileşir, mevsim değişir,” ifadelerini kullanan bir yapımcı. Yeşilçam gibi ciddi bir araştırma emeği gerektiren bir projenin arkasındaki kişiler olarak Yeşilçam döneminde hikâye anlatmakla bugün hikâye anlatmak arasında nasıl farklar görüyorsunuz? Üreticinin sinemaya yaklaşımı sizce nasıl değişiklikler gösteriyor?

VS- Yeşilçam zamanında sinema perdesi rakipsizdi. Çok sayıda film çekildi, izlendi. Bir süre sonra Yeşilçam zamana ve televizyona yenildi. Bugün televizyon, üretim şekli aynı olsa bile farklı tüketim şekilleri sunan dijital dünyayla mücadele ediyor. Şu anki şartlarda dijital mecralar yazarlara çekici gelen başka fırsatlar sunuyor. Ama ne olursa olsun bence sinema filmi yazmak her zaman daha heyecan verici. Şu anda pandemi sebebiyle salonlar kapalı, açıldığımızda sinemanın geri dönüşü nasıl olacak bilemiyoruz. Umarım hala hayattadır. Sinemada film izlemeye, sinema için yazmaya devam edebiliriz.

LC- Döneme ve yayın mecrasına bağlı olarak hikayeler değişir ve çeşitlenir. Yeşilçam’da filmler pek çok bakımdan tek odaklı, mutlu sonlu klişelere dayalıydı. Bizim anlattığımız hikaye ister istemez televizyonda özellikle son on yılda gelişen dizi hikayeciliğinin bir tür devamı sayılabilir. Ama illa bir şeye benzeteceksek, bizim hikayemiz, Amerika’da Hollywood’u silkeleyen dijital platform dizilerine benzetilebilir…gibi geliyor bana

Yeşilçam aynı zamanda artık var olmayan bir İstanbul’un hikâyesini anlatıyor. Dizinin önemli mekânları, İstiklal Caddesi, onun üzerinde yer alan sinemaların çoğu, Beyoğlu yaşamı günümüzde çok farklı anlamlara sahip. Bugünün mekânsal gerçekliği, oluşturulan dönem anlatısına ne gibi etkiler yaptı? Nostalji hissinin hikâyeyi boğmaması için dikkat ettiğiniz noktalar var mıydı?

 LC- iki soru var, sondan başlayayım, nostalji hissinin farkındaydık, Yeşilçam vasatlığı tekdüzeliği de sembolize eder çoğu zaman onu da biliyorduk. Bizim gayretimiz onları bilerek ve ona rağmen ters köşe yapabilmekti… Mekansa o başlı başına bir sorun, biz ülke olarak inşaat işini seviyor, tarihsel şehir dokusunu kolayca harcıyoruz. Önemsemiyoruz. Dönem işi yaparken şehrin tarihi dokusundan yeterince faydalanamıyorsunuz. Stüdyoda  dekorda çekmek zorundasınız. Bu da bir handikap. Arkası gelse bir birikim de olur ama dönem işi normalden pahalı ve herkes de cesaret edemiyor.

 VS- İstiklal caddesi eskisinin üzerine 7 kere yeniden kurulmuş antik bir şehir gibi artık. 5 yıl önceki hali bile yok. Böyle bir değişim bir yerle kurduğumuz bağı da yok ediyor. Benim için de anılarda yaşayan bir İstiklal var. Gittiğim mekanlar, film izlediğim sinemalar hemen hepsi kayboldu. Yoklar. Bu yıkıcı bir şey. Bizim hikayemizin bir kısmı da 50'lerdeki 60'lardaki değişimleri, yaşanan kayıpları anlatıyor. Çok bahsedilmeyen hatta görmezden gelinen olayları, hayatların nasıl değiştiğini gösteriyoruz. O dönemin unutulmak istenen gerçeklerinden bahsediyoruz. Yeşilçam'ın tınısı nostaljik his için yeterli zaten. Ama bizim hikayemiz bu tınıya yaslanmıyor.

Yeşilçam Türkiyeli bir dijital platformun, BluTV’nin büyük projelerinden birisi olma özelliğine sahip. Hem dijitalde hem de geleneksel televizyonda çalışmış senaristler olarak klasik ve dijital mecralar arasında nasıl farklar olduğundan bahsedebilir misiniz?

LC- Dijital platformlar içerik üreterek ve bunları abonelere satarak yaşıyorlar. Bizde bu iş çok yeni. Bence en az bir beş yıl geçmesi gerekiyor. Herkes ister istemez çok ürkek, haklılar da. Eğer yaratıcı kısımla ilgili konuşacaksak, benim gördüğüm Türkiye’de post prodüksiyonda iyiyiz ama pre-prodüksiyon işinde tereddütlüyüz. Bizim açımızdan ise şu söylenebilir. Blutv, önce senaristle anlaştı ve bizimle senaryo çalıştı, telifimizi iş yayımlanmadan ödedi, bunlar yeni ve olması gereken tercihler. Televizyonda olan şeyler değil bunlar. 

VS- Televizyondaki haftalık düzende bölüm süreleri çok uzun ve sezona başlarken 30 küsur bölüm yazmayı hedefleyerek başlıyoruz ama hedeflendiği gibi de olmayabilir, erken de bitebilir. Yorucu, tüketici bir tempo ve belirsizlik var televizyonda. Dijitalde ise dünyanın geri kalanı bu işi nasıl yapıyorsa öyle yapma şansımız var. Hikayeyi baştan sona kurabiliyoruz, varacağımız yeri biliyoruz, zamanımız olduğu için geriye dönük değişiklikler yapabiiyoruz. Hikaye anlatma imkanları da daha fazla. Yakın zamanda örneğini gördüğümüz gibi gerçek bir özgürlükten dijitalde de bahsetmemiz olanaksız ama TV'ye kıyasla daha rahat olduğumuzu söyleyebiliriz.

Altyazı'ya konuştuk.

Link

Perşembe, Nisan 22, 2021

Yeşilçam ve ben

Senaryosunu yazdığım son iş, iki yıl önce mayıs ayında yayımlandı. O günden bu yana üç ayrı sözleşme yaptım, yazmaya devam ediyorum ama kısmet böyleymiş bu akşama kaldık... akademisyenlik, editörlük gibi başka işlerle uğraştım ama hayalini kurduğum senaristliği "yaşayabildiğim" için kendimi şanslı sayıyorum. Lütuf demek daha doğru...

Senaryo bir kılavuzdur, ortaya çıkan dizide çok ama çok insanın emeği olur. Haksızlık ediyor gibi görünmek istemem, ben sadece çok kişisel bir iki not düşeceğim, kendi tarafımdan, kendi dünyamdan bir tını, bir ses paylaşmak gibi düşünün... Nasıl hatırlayacağım Yeşilçam'ı diye düşündüm...Onu yazmak istedim. 

Yeşilçam'ı yazarken zor dönemler geçirdim, babam hastalandı, kanserden vefat etti, annem covid oldu, ondan bana bulaştı... bir daha "asla" demem gereken tatsızlıklar yaşadım, bir his olarak affetmeyeceğim şeylerle karşılaştım... Eskilerin ağzıyla kan, ter, ıstırap ve gözyaşı dolu günler geçti. Teşekkür edeceğim insanlar da var elbette ama onlar zaten yanımda yamacımdalar ve çok değiller... İstediğim an konuşuyorum onlarla.

Yeşilçam'ı daha yazmadan şey demiştim, "bu benim yazdığım en iyi iş olacak", bu hissi halen taşıyorum. Genel olarak yaptığı işlerin tadını çıkarabilen, kutlamasını yapabilen, "oh be" diyebilen biri olamadım. Hep sonraki maçlara geçerim. 

Yine öyle olacak...

Bakalım, derler ya.. Geçtiğimiz pazartesi iki film hikayem Los Angeles'tan okeylendi, bindim bir alamete gidiyorum. 

 

Perşembe, Nisan 01, 2021

Yeşilçam 22 Nisan'da Sadece BluTV'de

Limanda bir vapur uğuldar, mazide bir kan fırtınası, Pera'da kırlangıçlar, kederli şarkılar... mevsim değiştiren filimler.. bir hikaye gelir, uzun uzun konuşuruz...

Dizimizde geri sayım başladı...dırınım dırınım


Salı, Aralık 08, 2020

Bir serüven biterken...


Çalıştığım senaryoyu bitirme (kurtulma) azmiyle bir süreliğine sosyal medya adreslerimi kapatmıştım. Geçen Pazar itibarıyla normal hayatıma dönmüş durumdayım, eşe dosta duyurmuş olayım. Meraklısı için Volkan (Sümbül) ile birlikte BluTv’ye 1960’larda geçen,  bir Yeşilçam prodüktörünün hikayesini yazıyordum, onar bölümlük iki sezon yazımı böylece bitmiş oldu. Çekimlerine iki ay içerisinde başlanacak diziyi Çağan Irmak yönetecek, başrolde de Çağatay Ulusoy oynayacak. Gelişmeleri platform aralıklarla açıklamaya başladı zaten…

Bu sene için benim kayıplarla, hastalıklarla, tersliklerle geçti, senaryo bitmeseydi, kendimi kötü hissedecektim, o bakımdan rahatladım, neşeliyim.  Hiç tatil yapamadım, iki hafta kadar dinlenip, yeni yıla yeni bir serüvenle başlayacağım.

Perşembe, Aralık 03, 2020

Bu sene


Spotify, bu sene en çok dinlediğim şarkıları göndermiş bana... İlk iki sırada "senaryom" var... İlk şarkıyı tam 157 kez dinlemişim, gülüyorum bu duruma... 

Senaryo yazarken, daha doğrusu işe başlarken, kendimi motive etmek, gaza getirmek, belki yazmamı kolaylaştırmak adına hikayeye uygun şarkılar seçerim ve defalarca dinlerim... Dışarıdan birisi için bu tekrar tam bir azaptır, bunu da gülerek yazdım... Tuna ve Funda, bu tekrarları, ancak of pufla anlatabilirler...

Neşe Karaböcek'in "Geri Dönülmez Yoldayım" şarkısı yazdığım "Yeşilçam" senaryosunun ilk sezonunu, Cem Karaca "Oy Bana Bana" şarkısı ise ikinci sezonunu anlatıyor benim için... her ikisi de hayalimdeki hikayenin jenerik şarkıları diyeyim...

Related Posts with Thumbnails