[
Üçüncü sezon olacak mı?] Benlik bir durum değil, seyirci ilgi gösterirse, BluTv
isterse olur… Dördüncü sezonu yazar mıyım bilmiyorum ama üçü yazarım demiştim
zaten.
[İlk sezonla ikinci sezon arasında ne fark var?] Beş yıl var öncelikle esprisi yapacağım. İkinci sezonda daha katmanlı bir
hikaye anlatmaktı niyetim, içiçe geçen ve tamamlanan bir şimdiki zaman resmi
vardı aklımda. Şehirde geçmesini istiyordum. En temel fark bu diyebilirim.
[Nuri Pamir niye yok?] Ekin’in ailevi dertleri vardı, öyle de olmayabilirdi, mesleki
olarak başka bir meselesi de olabilirdi, hakkıdır anlamında söylüyorum bunu, oynamak
istemedi, ben de başka bir karakteri Payidar’ı kattım. Değişikliğe gittik.
[Katili neden en baştan gösterdiniz?] Bu hep soruluyor ama finale geldiğinizde başka bir şey
görüyorsunuz, bir twist yapmak istedim. Bazen katilin kim olduğunu merak
ettirirsiniz, bazen katili bilir nasıl yakalanacağını izlersiniz. Polisiye
klişelerini kullanıyorum ama ben asıl olarak bir ruh hali, bir dönem panoraması
anlatıyorum.
[Polisiye] Eski polisler, şimdi cinayet çözmek öyle kolay ki diyorlar, her yerde kameralar var, her temas artık bilimsel olarak tespit ediliyor filan. Bizde çözülmüş cinayet dosyalarını okuyorum, bizim polisler ya sahiden rastlantılarla bir şeyleri fark ediyorlar ya da zanlıyı saatlerce sorguluyorlar filan... E hikayede başka zorluklar gerekiyor bize... hem kolay olmaması lazım hem de o sorgu seyirciyi sıkıyor. Benim kurmak istediğim gerçeklik vehminde hiçbirinden geri durmadım, hepsini kullandım. İlk sezon daha slow burn bir işti, ikinci sezonda özellikle son üç bölümde daha yüksek tempo ve o temponun içinde polisiye bir çözülüş kurdum.
[Nordic] Yıllardır suçlu profillerini okuyorum, aynı katil hakkında o kadar değişken hikaye ve yorumla karşılaştım ki, neden sonuç ilişkisi zihin açıcı olsa da verili "gerçekten" şüphe etmem gerektiğini anladım. Amerikan polisiyesi daha net şeyler söylemekten yana, Nordic tahkiyesi bana daha yakın geliyor. Seyfi'nin finaldeki sözleri profilci Amerikan basitleştirmesine yönelik bir eleştiri.
[Alevileri neden hikayeye katma gereği duydunuz?] Özel bir şey yapmadım, cami görünce bu soru sorulmuyor
mesela, Aleviler hayatın içindeler, hiç yoklarmış ki gibi davranılıyor, varlar…
Mesaj vermeye çalışmıyorum, bu kadar basit bir meselenin arkasında başka bir
niyet yok… Alevi değilim. Ha şu var, bizim
hikayelerimizde deprem veya covit de yok. Sakıncalılar listemiz epey uzun…
[Akif Emre kim?] Özel birisini işaret etmiyorum, taşrada yaşayan,
metropolde taşralı hallerini sürdüren epey akademisyen ve yazar tanıyorum,
onların bir ortalaması diyelim.
[Göndermeler] Yapıyorum ama bunları konuşmak istemem, oyunbozanlık gibi
geliyor bana. Kolay anlaşılan bir tanesi, ilk bölümün isminde var, Aliço’nun
Dirliği… Fakir Baykurt’un Irazca’nın Dirliği romanına gönderme mesela…
[Ailenin iç ilişkilerini neden göstermediniz] Ben popüler kültürün imkanlarını kullanarak yaşadığımız
zamana muhalefet ediyorum. Göstermek üzerine kurulu bir sistemin içindeyim, her
şeyi açıklamanızı istiyorlar. Bu faslı anlatmamayı, insanların hayal gücüne
bırakmayı tercih ettim. Kaldı ki epeyce done verdiğimizi düşünüyorum.
[
underrated bir dizi olması…] Ben öyle düşünmüyorum, bir dizinin beş yıl sonra
devamı çekiliyorsa o iş underrated olamaz. İnsanlar, bir hikayeyi sevdikleri
zaman onun çok konuşulmasını, harcadıkları vaktin değer kazanmasını istiyor, hayıflanarak
ilgi görmediğini söylüyorlar. Popüler kültürün işleyişi böyledir. Tüketiciler o rekabete dahil ederler kendilerini. İşte Amerikalılar yayımlasaydı şöyle
konuşulurdu gibi gibi… Önce kendi tarafımdan anlatayım, beni herkesin bilmesini
değil bilenlerin bilmesini tercih ederim. İstanbul’da yaşamamayı isteyen benim,
o dağı ve gürültüyü biliyorum. Hayıflanmıyor ve üzülmüyor, kaybettiğim bir şey
olduğunu düşünmüyorum.
[Netflix’e iş yapsanız keşke…] Benim “keşkem” farklı… keşke HBO olsa da onlara
çalışsaydım, iki Amerikalı arasındaki farkı bilenler bilmeyenlere anlatsın…BBC
de olur… Mavra yapıyorum elbette, arada geçişler olsa da her platformun hikâye tercihleri var, kimisi
hamburger yapıyor, kimisi masada oturmayı gerektiren yemek… Netflix’e senaryo
yazabilirdim, üç kere teklif geldi, baştan reddettim, birinde sözleşmem gereği olacaktı, onda da ben huysuzluk ettim, film senaryomu
geri çektim, seyretmeyecektim çünkü… Benim açımdan mesele, hikayeme ne kadar
müdahil olunacağı ve ne anlatabileceğim, neye ne kadar izin verileceği ile
ilgili…Kahramanlık hikayesi gibi anlaşılmasın, şartlar benim lehime değişirse yazarım, Netflix’e iş yapamadım
diye üzülüyor filan değilim yani. Bugüne kadar bana özgürlük sağlayan-ihtimam gösteren insanlarla çalıştım ayrıca. Bu işlerde günü yaşıyorsunuz, sonraki günlere dair bir endişem
yok. Hayat kısa, mutlu olacağım işler
yazmak ve gerçekleştirmek istiyorum. Yapamazsam da dünyanın sonu değil, kendime
yeni patikalar bulabilirim.
[Geniş maddi imkanlar elinizde olsaydı neler
yapardınız?] Gerçekten bilmiyorum, Amerikalılar, geçenlerde yerli bir dizinin sadece prodüksiyonuna
17 milyon dolar harcamışlar filan. Çok da şaşırıyorum bu kadar para
harcanmasına. Birlikte çalışacağım insanların hayatını kolaylaştırabilir ama motivasyonum
para değil, sahiden sadece hikayeyle ilgileniyorum. O kadar para nasıl harcanır bir fikrim yok
ayrıca. Ben böyle deyince senin hayal gücün yok filan diyerek çevremdekiler gülüyorlar bana...
[Neden yönetmenlik yapmak istediniz?] Benim bu türden bir arzum vardı diyemem, BluTv
“Showrunner” olarak çalışmamı istiyordu, o beni düşünmeye sevk etti, bizde pek
bilinen bir çalışma biçimi değil, önce cesaret edemedim, örneğin bunu
Yeşilçam’da da yapabilirdim, yapımcılar da yönetmenler de böyle bir çalışmaya
alışkın değiller. Bir dirençle karşılaşacağımı, set tecrübesi olmayan biri
olarak bana karşı bir refleks göstereceklerini, mutsuz olabileceğimi
düşünüyordum. Bozkır daha uygundu benim için, daha özgür olabileceğimi bildiğim
bir ortamdı. Başta iki bölüm yönetmek istediğimi söyledim, 1 ve 8’i çekerim
gibi geliyordu. Oyuncu programlarının karmaşıklığı, hızlı çekmek zorunda
olmamız, önhazırlık yapamamak filan derken bölümleri içiçe çekmek durumunda kaldık,
öyle olunca baştan sona içerde kaldım.
[Nedir showrunnerlık?] Yapımda benim onaylamadığım herhangi bir şeyin olmaması
üzerine kurulu bir sistem düşünün, itiraz hakkım da var, baştan sona
içerdesiniz. HBO esasen böyle bir sistemi istiyor ve uygulattırıyor, yazarlarla
ilerleyen yeni bir eğilim. Biz, yönetmenin tek adamlığına inanan, idari
yapımcıların kolaylaştırıcı gibi çalıştığı, asıl olarak ışık ve ses grubunun
kontrolünde gelişen bir sistemle ilerliyoruz. Senaristlerin sette hükmü var
denemez. Onlara arada sorular sorulur, genellikle mekanla ilgili, maliyet
düşürücü detaylardır bunlar. Aslına bakarsanız özel bir sözleşmeyle sınırların
belirlenmesi gerekiyor, benimkisi bütün tarafların varlığımı ve seçme hakkımı
onayladığı bir sözlü anlaşmaydı. Ben seçimler yapmak üzere oradaydım, itiraf
edeyim önce biraz turist gibiydim ve sadece sahne istifi ve oyunculara nasıl
oynamaları gerektiğine dair yorumlarda bulundum. Benim konumum herkes için
zordu, bir gerilim olduğunda yönetmen ne diyor diye bakmaya alışmış bir kalabalık
var. Eğer işinizi seviyor ve herkes kadar çalışıyorsanız, set size daha kolay
alışıyor.
 |
|
[
En büyük sorun neydi?] Sete gitmeden önce iyi bildiğim bir şey vardı, yaptığım
iş benim için çok önemliydi ama çalışanların yüzde doksanı için herhangi bir
işti, parasını alacak ve bir sonraki işe geçecekti. Oran olarak işi sevenleri
çoğaltabilirsem iyi olurdu. Onun dışında sanat yönetmeni ve sahne tasarımına
takık birisiyim, onu bir parça değiştireceğime inanıyordum. Asıl sorun,
sorunlarla nasıl başedeceğimi bilmememdi, öğreniyorsunuz, hızlı öğrenirim,
çünkü işimi seviyorum. İnsanlar sizin iyi niyetinizi anlarsa her şey daha kolay
gelişiyor. Ha bir de, hasta olmaktan korkuyordum, en az on dört saat süren bir mesai,
zor koşullar, sürekli zaman kayıyor, gece gündüz dönüyor, yoruluyordum ve
bağışıklık sistemim beni korumayabilirdi, bu kadar insan bana güvenmiş, çat
yatağa düşüyorum, Ankara’ya dönüyorum filan, bu ihtimaller beni geriyordu, hiç
istemiyordum çünkü, çok şükür kazasız belasız hastalanmadan süreci atlattım.
[Showrunner olmak ve yönetmenlik yapmak size ne kattı?] Asıl amacım, auteur alanımı genişletmekti… Dijital
platformlarda bir şey üreteceksem bana bu alanı açacak insanlarla devam etmek
istiyorum. Ne yapabileceğimi göstermek istedim. Onun dışında bu deneyimin
senaryo yazarken katkıları mutlaka olur.
[İlk sezonla ve başka dizilerle karşılaştırılmak…] İnsanlar ikili-dualistik ayrımlarla düşünürler, biri iyi
diğeri kötü derler, ben sahiden böyle şeylere kafayı takmam, önemli olan
üzerine koymak. Bozkır beş yıl sonra yayınlanabildi, seyirci istemese ve
seyretmese ikincisi çekilemezdi. Üçüncüsü olursa ikincisi başarılı olmuştur,
çok basit aslında. Başka dizilere gelince, popüler kültür böyle işler, herkesin
bildiği popüler olduğu için popüler olanla karşılaştırılırsınız, True Detective
taklidi deniyor mesela, polisiye onunla başladı sanılıyor çünkü… Bozkır’ı ilk
yazdığımda ünlü bir televizyoncu okudu ve beğenmeyerek bana dedi ki, ben True
Detective arıyorum… Herkes bir şey söylüyor aslında. Çevreden ve sektörden
yorumlar duyuyorum ama sosyal medyada diziyle ilgili yazılmış herhangi bir şeyi
okumadım, çok doğrudan bana yazılmış ve gönderilmiş bir şey değilse görmüyorum
yani.
[Bir senaryom var, okur musunuz?] Hayır, bu işe başladığım ilk günden itibaren bir
başkasının yazdığı senaryoyu ilke olarak okumuyorum, değil bana kimseye
göstermeyin, çalışmalarınızı doğrudan yapımcılara gönderin derim. Ortada bu
kadar para ve popülerlik olunca, dedikodusu ve haseti bol bir çevrede
çalışıyorsunuz demektir, “asla okumam” bununla ilgili bir önlem.
[Senaryo ekinizde sizinle birlikte çalışabilir miyim?] Bir ekibim yok, üstelik işlerimi kolaylaştırıcı biri bile olsun
istemiyorum artık, denemedim değil, piyasa madden belirsiz olduğu için birlikte çalıştığım
insanların geçim sorumluluğunu düşünüyorsunuz, üstelik yaratıcı insanların
narsizmi de var, aşılmayacak şeyler değil ama zor oluyor. Dijital platformlara çalıştığım için kabul
edilebilir ve üstesinden gelinebilir uzunlukta işler üretiliyor, tek başıma yazabilirim
demek bu. İlk zamanlarda yazarken-çalışırken biriyle konuşmam gerekiyor gibi
hissediyordum, çok az insan gördüğüm bir hayat sürdürüyorum çünkü, sonra anladım
ki, ihtiyacım olan şey, mesai arkadaşı değil, sosyalleşmekmiş …