Perşembe, Temmuz 30, 2020

Neden diye sorulunca


İnsan, aklına bir şey yatmayınca "neden" diye sorar. Huysuzluk etmek için de sorabilir ama ben anlamak için sorulduğunu farzediyorum.

Bir sınıf arkadaşım vardı, sanıyorum çevresindeki herkesin "dinsiz" olduğuna inanıyordu ya da en iyi bildiği şey bu olduğu için her soruyu din eleştirisine getirir, cevaplar verir, Allahın varlığını kendince ispat ederdi.

Ona, soru sormadığını, sorulara cevap vermediğini, inançlı biri olduğu için her sorunun cevabını inancıyla sonlandırdığını söylerdim. Bir parça kızıyordu galiba bana, insan inandığı bir şey hakkında er ya da geç soruları sonlandırır. Bir + bir toplanırsa iki eder kesinliğine neden demezsiniz, dersiniz de cevabını bildiğiniz bir şeye dayandığı için soruların yinelenmesini anlamsız bulursunuz.

Oysa neden sorusu, her açıklamayla birlikte sizi geriye götürür. Sonsuza kadar sürdürülebilecek bir soru-cevap akışına kapılabilirsiniz, geriye, çok geriye gidersiniz. Ya da durursunuz.

Dün hiç tanımadığım bir adam, kalabalık bir bürokrasi kuyruğunda benimle siyaset konuşmak istedi. Öyle pat diye, gevşek ve geveze bir ruh haliyle... Boş beleş, "büyük büyük" maliyetsiz laflar etmeyi seviyoruz, hep beraber "çok biliyoruz". İtiraf etmeliyim, dinlemeye de konuşmaya da isteksizdim.

"Sana tek bir soru soracağım, Fetö bu kadar yanına sokulmuş, niye öldürmedi bu adamı" dedi.

Ona bunu niye yapmadığını bilmediğimi ama bunun bir anlamı olmadığını, çünkü yapmadığını, yapsaydı başka bir şeyi konuşacağımızı, olmamış bir şeyi konuşmanın yaşadığımız durumu değiştirmeyeceğini söyledim.  Sonra gereksiz bir sabırsızlık gösterdiğimi ve üst perden konuştuğumu düşünüp üzüldüm. "Yok anlıyorum seni" filan yaptım bunun üstüne.

Adam yüzüme bakıp, "ben o soruda kaldım arkadaş ne yapacağım" dedi, o soruda kalmış gibi değildi, konuşmayı sürdürdü.

Bense bir soruya takılıp kalan birini tahayyül ettim. Dünyayı yaşatan, kuşkuya duyulan inanç olabilir gibi geldi bana. Birine sormadım.

Çarşamba, Temmuz 29, 2020

Simavi



Gazete kokan adam, magazinin beylerbeyi, renk tutkunu. Telif ödeyen patron. Düşman arayan manşet. Rumların, solcuların, “yobazların” savcısı ve ihbarcısı. Siyasetin rüzgârgülü. Muktedirin virgülü, kafiyesi, tam sayfası, sekiz sütunu. Hürriyet’in mimarı, kaptanı, başyazısı. Sedat Simavi, Türkçe edebiyatın muhasebe müdürü.

İlüstrasyon Deniz Karagül

Cumartesi, Temmuz 25, 2020

Rezalet



 
İsmail Gülgeç'in orijinalleri arasında rastladım. Bağlamı bilmiyorum, illa ki bir göndermesi vardır, örneğin Cumhuriyet çizerleri arasında bir espri olabilir. Artık her ne ise, Gülgeç siyasetle meşbu Entelektüel Ayı'sını çizgi roman hakkında da konuşturmuş.

Benim anladığım, tiplemenin genel eğilimlerine benzer biçimde ahkam kestirmiş, paylayıcı bir tonda konuşturmuş, sonra da işin aslını göstermiş... Meğer radikal değil muhafazakarmış, halen Tommiks okuyormuş...Yoruma açık.


Cuma, Temmuz 24, 2020

Son Okuduklarım 45


Kara Acı, Nina Berberova'nın novellası,  bir kere daha sürgünden bir hikayeyi, eksiklikle savrulup giden birini anlatıyor bize. Aşkın kıyısında gezinen, anlamlı bir hüzünle konuşan birilerini çıkarıyor karşımıza. Acılı bir yoksunluk, hatıralar, kavuşamamalar, türlü mutsuzluklarla geçen garip bir yavaşlığı var Berberova'nın. Koyu bir kederle akıyor cümleleri. Güzel!  Avare Tanrı, çok uzatmayacağım, tek kelimeyle bir başyapıt, olağanüstü çizgiler ve az bulunur bir görsel ardışıklıkla karşılaşacaksınız, mitoloji, sanat tarihi, çizgi roman ve edebiyat içinde metinlerarası gezinen "dehşetli" bir bambaşkalık okuyacaksınız, garanti veriyorum. Güzel ve Esrarengiz'de Kenan Hulusi Koray'ın okumadığım dört yeni öyküsünü buldum. Ve evet, eskisi kadar katı değilim ona karşı, serüveni, fantastik olanı ve edebiyatı bilen bir yazar Koray. Okudukça daha neler yazabilirmiş hissi yükseldi bende. Aralıklarla Ömer Seyfettin başka bir dönemde doğsaydı "serüven edebiyatına" daha çok yoğunlaşırdı diye düşünürüm. Koray, yazar olarak onu çok severmiş, ki ondan daha iyi yazıyor. Saraybosna Blues, Semezdin Mehmedinoviç'in Bosna'daki savaş sırasında yazdığı şiir ve denemelerinden oluşan bir anlatı. Geçen zamanın eleştirel kesitleri de denebilir. Doğrusu şiirlerine önce ısınamadım, atladım ve metinleri okuduktan sonra tekrar döndüm, bu kerre bana daha anlamlı geldiler, yine de metinlerin hüzünlü rahatsız ediciliği ölçüsünde iyi değiller. İçerden yazılması, tanıklık olması beni etkiledi sanmıştım, okudukça akıllı bir yazarın kendini ve yaşadıklarını anlatma maharetine kapıldığımı anladım. 

Babil Şerifi, Amerika'nın Irak İşgali sırasında geçen bir kara hikaye. Amerikalılar, Saddam muhalifleri, Şiiler, ajanlar arasında geçen siyasi bir polisiye de denebilirdi. Çizgiler güzel ama fotoğraf referansı ve yakın çizimler o kadar çok tekrar ediyor ki etkisini giderek yitiriyor. Geveze diyaloglar var, bağlamsız görünen-imalarla dolu balonlar okuyoruz. Her uzun konuşmanın sonunda ya biri ölüyor ya da ölümün eşiğine geliniyor filan. İddiası ölçüsünde derin hikaye değil, Hollywood Noir'e fazlaca öykünmüş diyelim. Kızıl Azize, Talbot çiftinin bir başka ortak çalışması. Louise Michel'in biyografisini yapmışlar. Uzun ve mücadele dolu, adanmış bir hayattan kesitler sunmuşlar. Bana biraz Historiçenıl senaryosu gibi geldi... Tahkiye ve karakter derinliği bekliyordum galiba.Karakterin bir zaafı, inkarı veya hayal kırıklığı olmayınca bir nebi evliya okuyoruz gibi hissediyorum. Ay Polisi, yakın dönemin bilinen hoş grafik romanlarından biri. Dilimize tercüme edilmesi ve yayımlanması sevindirici. Tom Gauld, yeknesaklığın parodisini veya tekrarın (rutinin) melankolisini güzel anlatır. Türün meraklısına ve grafik roman evreninin ne olduğunu merak edenlere tavisiye edilir diyelim.  Katarakt, Berger'in katarakt ameliyatlarından sonra hissettikleriyle ilgili (bana öyle geldi) şaşkın ve mutlu düşüncelerini içeriyor. Selçuk Demirel, metni besleyen desenler çizmiş... Doğrusu ikisi de yeni ya da ilginç değiller. 



Aspirin, bir "sergi" kitabı gibi, epeyce sol sayfası boş bırakılmış, büyük boy basılmış bir albüm. Anlaşıldığı kadarıyla Aspirin'in üreticisi Bayer, ilacın bizdeki serüvenini görsel olarak anlatan, arşiv nitelikli bir çalışma istemiş, Gökhan Akçura da derlemiş, toparlamış...Görsel olarak ilgi çekici ... Safi, ödüllü bir resimli kitap, çocuklar için gibi duruyor, o niyetle o raflara konabilir ama bence onlara göre değil... belki diyorum ortaokul öğrencilerine yönelik bir tartışmacı yönü olabilir. Sıradan bir insanın yalnızlığını, kendini önemli hissetme iştahını, sarkaç gibi gelip giden kaybolma arzusunu anlatıyor, çocuklara ve hatta ergenlere bunu anlatmak, bunu doğallaştırmak kolay değil... İnsan okuduktan sonra en çok bunu düşünüyor. Ölüm Gölgesinde Suretler, tipik bir Tuncer Erdem kitabı... İlüstrasyonlar ve onlara eşlik eden "dizeler" okuyor, bakıyoruz... Bence kitaptan çok sergi olacak bir çalışma imiş... Doğrusu bir "fotoğraf" kitabı gibi de duruyor. Çizgiyle fotoğraf arasında anlam olarak epey fark var, bu farkı önemsememiş Erdem...Birinde gördüğünü yansıtan bir "teknik" göz, diğerinde auteurun kendine özgü tınısıyla yorumu var. Önsözde anlatılan hissi bana verebilmiş gibi gelmedi.  Karaoğlan kitabına bir kitap müzayedesi sırasında tesadüfen ulaştım, hiç görmediğim için almak istedim. Meğerse Yalaz'ın oğlu tarafından Fransız yayıncılara yönelik olarak 2012 yılında hazırlanmış  bir tanıtım kitabıymış, eskiler "broşür" derdi, onun "albüm" gibi tasarlandığını düşünün. İçerdeki bilgiler epeyce eksik ve yanlış, internetten alınmışlar, kimi görseller hakeza öyle... İçeride bir serüven kullanılmış, ama o da tıkış tıkış kullanılmış. Tek ilginç taraf, kapaktaki resmin Kaan Yalaz tarafından çizilmiş olması... 

Salı, Temmuz 21, 2020

Yerliler, yolcular, yabancılar (3)



Dikkatli okuyucu, yerlilik bahsinde CHP’nin geniş yer tuttuğunu fark etmiştir. Genelde sağ tarafta, solla özdeşleştirilen ve özellikle ’60’lı yıllardan sonra bizzat CHP tarafından da sol olarak tanımlanan Kemalizm ve Tek-Parti döneminin “sol” olup olmadığını tartışmayacağım. Diyeceğim şu: Sola dönük yerli olmama ithamında Marksizm kadar Tek-Parti elitizminin ağırlığı gözardı edilmemeli.

Özetle, sağın solla ilgili eleştirileri Millîlik, halk, taşra ve hattâ sınıfsal farklılıklarla ilgili. Başlangıçta yerlilik eleştirisinin dayanaklarını iki ayrı bölümde sorgulamaya çalışacağımı yazmıştım. Bu sebeple, aynı ithamların izdüşümleri üzerinden sola bakabiliriz. Solun başka bir mecrada kendisiyle ilgili benzer bir sonuca ulaşması, dahası bunu değiştirmeye çabalaması önemli. Şevket Süreyya, ’20’li yıllarda, hapiste, ülkeyi kurtaracak olanın Millî-Komünizm olduğuna inanıyordu. Türkiye ayarındaki birçok azgelişmiş ülkenin Marksizm adı altında modernleşmesi , bu inancın birçok yerde “yerli” entellektüellerce vakt-i zamanında paylaşıldığını göstermekte. Millî sol, millîyetçi sol gibi yaklaşımlar da belirli bir zaman dilimiyle sınırlanmaktan çok, süreklilik arzediyor. Halkı için yaşayan, halka danışan, halkıyla iç içe ve onun için savaşan bir sol miti hep mevcut oldu. Yön Dergisi, Doğan Avcıoğlu, THKO kökenli hareketler, Mehmet Ali Aybar, Millî Demokratik Devrim, vs. bu çizginin çeşitli isimleriydi. Bildiriler genellikle “Halkımıza” hitabıyla başlıyor, anti-emperyalist ve anti-oligarşik halk hareketinden bahsediliyordu: “Faşizme ölüm halka hürriyet”.

Türkiye’de sol düşüncenin kitleselleştiği ’60’lı yıllardan itibaren yerlilik, sol için daima merkezî bir önem taşıdı. Son Komintern’in İspanya iç savaşına ilham veren “halk cephesi” önerisi, dünyada solun yerlilik sancısına, öncelikle teorik düzeyde ilaç olabiliyordu. Buna göre, faşizm dalgasını durdurmak için sosyal demokratlar, liberaller ve tüm iyi niyetli insanların biraraya geldiği geniş bir “halk cephesi” oluşturulacak; devrimci sol, işçi sınıfı ile köylülerin örgütlenmesini sağlayacaktı. Böylelikle onların mücadeleri yönlendirilerek, öncülük edilecekti. Stalin’in Troçkist enternasyonalizme karşı sunduğu millîyetçi yan anlamlarla yüklü “tek ülkede Sosyalizm” tezi debunda işlevsel oldu. Böylelikle, devrimci sol, hem halkıyla birarada yaşayacak, faaliyet sahasını onların yaşadığı yeri esas alarak düzenleyecek hem de devrimi bir halk hareketi olarak gerçekleştirecekti. ’60’lı yıllarda TİP’liler radyo konuşmalarına “Maraba!” diye başlıyorlardı. Gecekondu yıkımlarında ahaliyle birlikte hareket edilerek, direniliyordu: “Gecekondu Yıkılmaz Halk Bunu Unutmaz!”. Yayınlar, “işçilerin ve köylülerin gazetesi-dergisi” ibaresiyle takdim ediliyordu. Sonraları üniforma biçimini alan parka, kot, bot ve kısa saç bile “halkla uyum, halk önünde kıyafete özen” düsturundan çıkmaydı. Halk, aşkın-kutsal bir anlam öbeği, temizlik ve saflıktı. Ve bu halk, başkalarına zulmetmeyi meşrû gören zihniyetteki faşist azınlığın baskısını yaşıyordu, faşizme karşı korunması gerekiyordu. Yerli olmayan, faşistlerdi; kendi halkına zulmeden, sömüren, başkalarına peşkeş çeken o halktan olamazdı. Nâzım Hikmet, “hiçbir korkuya benzemez/halkını satanın korkusu” diyerek bir sağcıyı anlatıyordu. Devrimciler halkın arasında, onların bir parçasıydı. Gülten Akın, öldürülenler için “Halkın bağrından biçtiler/birer birer hepimizi” diyordu.

Hasıl-ı kelam, yerlilik, sağ ya da sol için durdukları yere göre halk ya da milletle özdeşleştirilerek kullanılan, içi doldurulan, kimin elindeyse onun şeklini alabilen bir kavram. İçeriği çok geniş ve herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir tanımı yok. Her şeyi içerecek çağrışımları var, ama işaret ettiğine yaklaştıkça ele gelir kavram olmadığı anlaşılan bir muğlaklık. Kapsamı bir kavrama hayat veremeyecek kadar manipülatif, geniş ve belirsiz. İdeolojik ve kutsal. Neyi, kimi, hangi duruşu ve nasılı anlatmasa da her türlü aşkınlık ve kutsallık yüklenmiş özlemlerin ifadesi. Karşıtını ihanet tonunda adlandıran çatışmacı.

Yerlilik, her isteyenin istediği gibi donatacağı, istediği muhtevayı verebileceği zengin bir ideolojik mühimmat içeriyor. Ama aynı mühimmat, öncelikli olarak, millî kimliğin devamlılık arz eden düzenleyici düsturlarından biri. Solda ya da sağda, yerli olmak iddiası, iddia sahibini ister istemez milliliğin gereklerini yapmaya zorluyor ve iddianın kapsamını yerelleştiriyor. Bunu diğer adı: ideolojik stilizasyon, folklorik bir yeniden-üretim. “Saz”ın kullanımı üzerinden düşünüldüğünde bile yerlilik; sahiplenme, yer alma, elde etme mücadelesi. Solun millî demekten imtina ettiği “o” kimliğin dönüştürülme uğraşı. Bu mücadele, kültürel yenilenmelerin ilhamı, motoru da bir yerde. Anadolu-Pop için yerli değildir diyebilir miyiz? Ya “Klark Bıyıklı” Ayhan Işık? Veya “Ya Sev Ya Terket”e verilen tepkiler, o “yüzde yüz yerli ve millî” slogandan sanki daha mı az yerli?

Yerlilik, insanın yaşadığı yerin dili, belki şivesi, alışkanlıkları, mitleri ve sembollerine duyulan bir aidiyet aynı zamanda. Siyasî ya da etnik bir azınlık için “kayıp” bir tarihi keşfetmek, onları muhafaza etmek, hâkim olana karşı direnmek çoğunlukla. Her insanın varlık dünyasıyla tinsel kaynaşması için, kendini mutlaka bir etnik kökene bağlaması gerekmez elbette, ama varoluşsal açıdan mutlaka bir gruba dahil olması şarttır. Açık ifadesi: Bir yerli olmayan, olamaz; daha da açığı: “kendimi bir yere ait hissetmiyorum” savı hikâyedir. İnsan, öncelikle şunu söyleyebileceği birilerine ihtiyaç duyar. Biz olmadan ben olamaz. Bu, her insan tekinin kimlik krizine getirdiği çözümdür de.

Biliyorum, anlatılan yerlilik, millîyetçilikle aynı durakta halk otobüsünü bekliyor görünebilir. Hattâ gelen otobüsün şöförünün muhtemelen bıyıkları sarkıktır onu da biliyorum. Biletimi atar, arka sıralara geçerim. Kimileriyle merhabalaştığım tanıdık yüzler, bildik konuşmalar, mırıltılar, duvar yazıları vardır koltuklarda. Cam kenarları çoktan dolmuş. Dünyayı bilmem, ama otobüsümü anlatabilirim.

[Yazıyı 1998 yılında yazmışım.]

Pazartesi, Temmuz 20, 2020

Ajda



Her zaman bugünün kadını. Duvarda erkek isimleri, saymakla insan deli olur. Havva’nın kızı. Yaşadığı için güzel. Aslı Kerem’den, Züleyha Yusuf’tan güçlü. Dövüşerek, sevişerek, söyleyerek. Yakışıyordu bakışı, ahlakı çekiştiren sözleri: doğru bir yalnızlık, doğru bir aşkın sonu. Güzel kalmazsa ölecek, ameliyatlı estetik, ameliyatla masalsı, hep bir elma yiyen. Ajda, en tuhaf yelkenlisi coğrafyanın ve neşenin. Her şey öyle kasvetli, öyle renksiz, öyle dumanlı ki Ajda iki asırdır sarışın baharı İstanbul’un.


Pazar, Temmuz 19, 2020

Yerliler, yolcular, yabancılar (2)



Yerli olmamak, bu toprağa/vatana ihanet ithamları ba’bından karşı tarafı mimlemek, özellikle Atatürk’ün ölümünden başlayarak, İnönü iktidarı ve sonrasında, birbirlerinin ikamesi olan Tek-Parti menşeli sivil-askerî bürokrat elitlerin kontrolünde gelişti. 10 Kasım ertesi şekillenen bu değişimin gerekçelerini rejime maraz gelmesinden duyulan endişeye bağlamalı. Yakup Kadri, Politikada 45 Yıl kitabında başta Atatürk olmak üzere devrimci kadroya bir şey olsa, bütün devrimlerin yok olacağı korkusunu anlatırken bunu vurguluyordu. Toplumsal desteği olmayan bir rejimin yapısal zaafiyetler içerdiğinin herkes farkındaydı. Peyami Safa, “Kimden saklayacağız? Cumhuriyet inkılabını kadife eldivenli demir el yaptı. Halk pasifti. Bu inkılabı isteyen de kabul etti. İstemeyen de. Serbest oya başvurulmadığı için kaç kişinin istediğini ve kaçının istemediğini bilemiyoruz. Bu nisbet, inkilabın tarihine bir sır olarak girecektir” (Ulus, 22.6.1950) derken, toplumsal bir talebin olmadığını “Halk pasifti” diyerek anlatıyordu. Kurtuluş savaşı esnasında Atatürk, Yunan ordusunun ilerleyişine hiç aldırmayan köylerden geçerken, hayretler içinde kalarak bir köylüye, neden işgalciye karşı direniş hazırlığı içinde olmadıklarını sorunca, köylü, Yunanlılar kendi tarlasını işgal etmediği sürece bekleyeceğini söylüyordu. Köylü için bu savaş, kendisini ağır vergilerle ezen, ne anladığı ne de ilgilendiği savaşlar için uzak bölgelere gönderen devlet destanının bir başka öyküsünden ibaretti. Benzer bir ifadeyi İnönü’nün aynı dönemde geçen bir anısında yakalayabilmek mümkün. İnönü, Bursa’dan geriye doğru göçen, içinde subay ve ailelerinin bulunduğu bir kafileye rastlar: “Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğunuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka, subay olarak da yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır, Yedi Düvel düşmanınızdır. Bana bakın dedim. Kimse işitmesin, millet düşmanınızdır” . Herkesin farkında olduğu bu olgu, rejime karşı kadirşinas, sağlamcı ve ihtiyatlı konuşmaya/olmaya itiyordu. Hal bu iken, dönem eleştirisi “cemaat içinde” dönen, son kertede aynı yolun yolcularının birbirlerine olan sitemleriydi. CHP’nin Demokratlara olan kızgınlığı, işi cemaat dışına taşırmalarıyla ilgiliydi. Partinin Seçim sloganına dikkat: “İnkar haksızlıktır! Eser Ortada: Yeni Türkiye. Dimyata Giderken Evdeki Bulgurdan Olma!”. İçerik, iktidar partilerinin statükoyu muhafaza edici söylemleriyle akraba olduğu kadar, her çift lafın tekini DP’ye gönderiyordu. Memleket meselelerinin herkes tarafından konuşulmasını abes ve “irtifa” kaybı sayan iktidar, “mesai” arkadaşlarının tutumundan şikâyetçiydi. Zira bu ehliyetsiz tutum, Batılı, modernist, laik ve kentli uzlaşmanın payandalarının sarsılmasına sebep oluyordu. İktidar tarafından “Kasketlilerin Partisi” olarak küçümsenen Demokratlar ise yarayı biliyor, kaşımak istiyorlardı. Ahmet Muhip Dıranas’ın 1950 seçimlerinden bir ay evvel konuştu(rdu)ğu kasketlinin sözleri anlamlıydı: “Yirmibeş seneden sonra, nihayet ayağına giden münevverin ve şehirlilerin ne istediğini pek tabii bilmekle beraber, kendisinin ne olduğunu da ona göstermek hassasiyeti ve itinası içindedir. Bir yol üzeri, bir dağ köylüsü: Efendi dedi. Baktık bir takım adamlar köyümüze kadar gelir gider oldu. Hallerinden ve dillerinden anladık ki, iş gayri bize düşmüş. Anlaşılan bizi efendilikten indirdiniz, vatandaş ettiniz. Sağ olun! Eh gayri bu çorbada bizim de bir tutam tuzumuz bulunur” (Zafer, 13.4.1950).

Ellili yıllarda politika sahnesine Cumhuriyetin kurucu kadrosunun dışında taşra kökenli yeni aktörler dahil oldu. Bu yeni insanlar politikanın dilini, uygulama biçimlerini ve politikacı kimliğini popülizme kaydırarak değiştiriyorlardı. CHP’nin yeni Genel Sekreteri Kasım Gülek, Partinin stratejisini Demokratların izlediği politikaya çekiyordu: “Halk Partisi, halkın partisi olamadı. Bundan dolayı demokratik seçimi kaybetti. Tekrar kazanacağız. Kazanırız. Şu şartla ki Halk Partisi, halkın partisi olsun. Her yere gitsin. Halka karışsın”. Bu elbette ki o kadar kolay değildi. Çünkü artık karşılarında Zincirli Hürriyet’in “senelerce şef hükümetinin çıraklığını edenler” (3.2.1948), Marko Paşa’nın “Kurucuları (..) Halk Partisi siyasî mektebinin denenmiş, devrini tamamlamış kısır adamları” (20.1.1947) dediği eski Halkçılar yeni, Demokratlar yoktu. Başkaları vardı, başka bir dil konuşuluyordu. Seçmeniyle konuşmak zorunda olan politikacı, çoğunlukla o seçim bölgesinin insanı oluyor ve bu atasözlerinin binyılcı tekrarcılığı, bıktırasıya ahlâkçılığını içeren, mecazlarla konuşan sözlü kültürün meclise-politik dile taşınmasına sebep oluyordu. Kavramlar esasında konuşan, soyutlamalar yapan tahsillilerin nihayetinde solla özdeşleşen dili, seçmenle iletişim kuramıyordu.* Dünya gazetesi “Halk Sahillere Saldırdı Vatandaş Denize Giremedi” diye manşet** atarken bu “çoğunluktan” duyduğu rahatsızlığı ifade ediyordu. “Vatandaşlar”sa bizim tanıdıklarımızdı. Benzer okullara gitmişlerdi, saygıdeğer meslekleri vardı ama öncelikle ideolojileriyle saygıdeğer kategorisine giriyorlardı. Buna karşın, Hacıağa denilen müteşebbisler, “Başka İstanbul Yok!” diye çıkışılan yeni kentli göçmenler, taşralı politikacılar başka bir iklimin insanlarıydı. Kurucu sivil-askerî bürokratik elitin kontrolündeki merkezin kayıyor olması, DP iktidarında geçen on yıllık dönemin daha çok “Cumhuriyet elden gidiyor!” biçiminde algılanmasına, bir eleştiri olarak yaygınlaşmasına sebep oldu. Oysa daha etkileyici olan, 27 Mayıs ertesine de sirayet eden sağın bu dili sahiplenmesiydi. Çoban Sülü’nün şahsında yeni sağcı politikacılar kendilerini taşrayla özdeşleştirerek, onun devamı mahiyetinde politik bir söylem oluşturuyorlardı. Mevcut düzenle ilişkileri itiraz, inkâr ve muhalefet biçiminde değildi. Değerler alaşağı edilmiyor, kötülenmiyor, sarsılmıyordu. Ya da bir değişim zorunluluğu anlatılıyor ama bu aynı dilin imkânlarıyla, kitabına uydurularak ifadelendiriliyordu.

Plajla ilgili küçük bir not: Kemal Tahir’in Sağ’ırdere (1955), Esir Şehrin Insanları (1956) gibi ilk romanları öncesi, Samim Aşkın adıyla yazdığı Halk Plajı (1954) çalışması, ilhamını aynı manşetten alır. Bir halk plajı çevresinde yaşananların anlatıldığı roman, alt sınıflar nezdinde argo, cinsellik, fakirlik, açgözlülük, sömürü ve insafsızlık üzerine odaklanıyordu. Kemal Tahir’in anlattığı “işgalci” kalabalık, plajlarda vatandaşlar kadar saygıdeğer değildi. Manşete dönelim: Buna göre, Halk beşer-dışı bir yığın olarak, medeniyete, medenilere/vatandaşlara ayrılmış bir yere saldıran “Barbarlar” olarak tanımlanıyordu. Halk ve Vatandaş kavramları, kendi içlerinde homojenleştirilerek, birbirine karşıt, dışsal iki ayrı varlık olarak kişileştiriliyor, kendilerine ruh ve öznellik atfediliyor ve kavgaya sürülüyordu. Üstüne üstlük gazete aracılığıyla mutlak kötü halk, mutlak iyi vatandaşa şikayet ediliyordu. Dikkat edilirse, Vatandaş ile Halk arasında cereyan eden bu manişeist fabl, yukarıda anlattığımız Halk ile Millet arasındaki yapay ayrımın bir çeşitlemesidir.

Devam edeceğim

Cuma, Temmuz 17, 2020

Yerliler, yolcular, yabancılar



“Türkiye’de Sol Yerli Değildir!”. Elbette ki bu eleştiri değil, bir kanaat. Tartışma yaratması, eleştiri olarak kabul edilmesiyle ilgili. Salt sağdan sola yönelik bir “eleştiri” de değil. Sol cenahta buna “hakveren”, içe dönük bir hayıflanma da mevcut. Ters köşe: iddia sahibini iktidara taşıyor. “..Yerli Değildir!” Bunu kim bilebilir? Doğal olarak o yerli olan. Açarsak, yerlilikten kasıt millîlik, o yerde yaşayanlar, o milletten olmak. Sağ için sine-i millette sola yer yok, sol yabancı, dışarda(n). Sol versiyonu da var elbet. Faşist işçi, köylü yoktur. Faşist olan halktan değil, halk düşmanıdır inancı.

 Kanaatler kollektiftir, doğru olup olmamasından çok, insanların tutum ve algılarını belirlemesiyle önemlidir. Yaygınlaşması, neredeyse bir refleks halini alması, mevcut durumun yansıtılmasından çok, düzenlenmesi sonucunu getirir. Kanaatin kabulü, onu egemenleştirir. Yerli değildir diyenin duruşunu sorgulanmaz kılar. Solu yerli olmamakla suçlamak, sağ partilerce kolay harcanan bir söylem ve seçim malzemesi. Hattâ bazı benzerlerini de aynı adrese teslim edebiliyorlar. İşin hitamı: Gerekçeli karar da değil düpedüz “yaptım oldu” edası. Hoş, açıklama beklemek ne derece doğru? Memleket sağının dili kavramlardan çok, metaforlarla akraba. Hal bu iken, solla ilgili yargısının niyesini nedenini gerekçelendirmesini istemek, onu bilmediği bir dile; kavramlar esasına dayanan sol dile götürerek çipilleştirmek demek. İstisnalar yok değil; ancak o örneklerde dikkat çekici olan, sol dille kurulan akrabalık. Örneğin adı konmasa da Marksist söylemden ilham alan-beslenen İslâmcı bir damar mevcut. Ve onlar solla ilgili şikâyetlerini sol bir dille anlatıyorlar. Sağın gerisi, neredeyse tamamı, hissiyat temelinde kendine yabancı olanı mimliyor: viski içen, keçi sakal bırakan, “selam” diyen, Allaha sitem eden herhangi birisi bile yabancı, uyuşmaz ve gâvur sayılabiliyor. Elbette, bunun sonu yoktur. Okuduğum lise, basket maçlarında, TED Kolejine hemen her defasında doksan-yüz sayılık farklarla mağlup olurdu. Ama yine de bütün bir lise, tam kadro tribünü doldurup, Kolejlilere dayak atmaya bahane arardı. Garip bir slogan atılırdı: “Siz paralı biz beleş ibne Kolej!” . Kolejliler burjuva çocuğuydu, muhallebi çocuğuydu. Biz, büyük şehrin kenarında yaşıyorduk, kötü okullarda okuyorduk, dar gelirli ailelerin çocuklarıydık, onların yüzlerine bile bakmadığı kızlara aşık oluyorduk, parasızdık, hayatı kale arkasından seyrediyorduk. Biz, halk çocuğuyduk, onlar Saray oğlanı, kalantor bebesi. Hoyratlık, öfke, özlem, şiddet hepsi vardı işin içinde, hem de gerekçeli (!). Laf arasında sonu yoktur dedim ya, kastım şu: O kenar mahalle çocuğunu alın Yozgat’a götürün, o halk çocuğu, bir yabancı “Şeerli Züppe” olup çıkar. Yerlilik dediğimiz esseGesse’nin Binbir Surat’ı; kaygan, çok katmanlı ve bukalemunvari. Ama madem inceliyoruz, öncelikle şunun cevabı aranmalı: “Yerli Değildir” iddiaları, en çok neye dayanarak yapılıyor? Sağda ve solda yerli(lik) mevzuuna farklı yaklaşıldığı için bu soru iki ayrı bölümde cevaplanmalı. Önce sağ.

Yerlilik iddiası, millî kimlikle doğrudan ilgili. Millî kimliğin siyaseten en belirgin işlevi, “millet”e özgü kişilik ve değerleri tanımlayan, halkın kadim gelenek ve uygulamalarının yansıması. Dolayısıyla derin bağları mevcut: Teritoryal, siyasî, etnik ve şecereci. Yerli değil derken bir toprak vurgusu var ve bu öyle alelâde bir toprak değil, mübarek ve şehit kanlarıyla bezeli, yüce bir yurt: Halkın beşiği. Halk ve toprak birbirine ait(tir)/olmalıdır. Bu topraktan-yerden olmayan, halktan da değildir. Neredeyse bir aile ilâmı söz konusu, yerli olmayan aileden değil, doğallıkla kardeşlik ve dayanışma ruhu taşımıyor. Ailenin ideoloji, dil, mitoloji, sembolizm ve anlayış biçimlerini de paylaşmıyor. Geçmiş kuşaklara ve ata yurduna karşı duyulan kadim inanç ve bağlılıklarla mesafeli, eleştirel ve rahatsız edici. Sol dediğimiz de bu zaten. Sadece bu ülkede değil her yerde duruşunu benzer referanslardan alıyor. Sol, etnik seçilmişliğe dair bir mite sahip değil. Oysa, mevcut örnekler üzerinden düşünüldüğünde, etnik bir köken olmadan (var edilmeden) millet olma süreci tamamlanamaz(dı). Cumhuriyetin iki büyük düşmanının bu sürece engel oluşturan özellikler içermesi boşuna değildir. Milletleşme sürecinde etnik devamlılığı önleme suçunun gerici-mürteci-hilâfetçi diye bahis edilen Müslümana; sola, Rusya, komünizm ve Marksizme yüklendiğini düşünüyorum. Marksizmin sınıf temelli, Müslümanlığın ümmetçi ve anti-laik düsturlarının, tasarlanan millet olma sürecine ket vurduğu aşikâr. 1950 Seçimlerini kaybeden CHP, yeni Hükümete yönelik olarak açıkladığı “Muhalefete Giderken” adlı bildirisinde aynı noktaya temas eder: “..Atatürk inkilabının iki büyük düşmanına, kara irtica ve kızıl komunizme husumet de besleriz kin de.. Bu noktada zaten azınlıkla çoğunluk, muhalefetle iktidar tanımıyoruz. Bizim tanımadığımız gibi, yeni iktidar da tanımayacaktır. Onları ezmekte, yaşatmamakta, ne tolerans, ne hürriyet, ne husumet düşmanlığı tanımayacağız” (Ulus, 18.5.1950). Bir devletin etnik ve siyasal çekirdeği, çoğunlukla o milletin karakter ve sınırlarını teşkil eder, nesilleri birbirine bağlayan temel mit, sembol, hafıza ve değer kalıplarını üretir. Uyuşmazlık çıkartan, “bu yerli” değildir.

 Devletin konuyla ilgili hassasiyeti bu sürecin sorunsuz işleyebilmesini sağlamaya yöneliktir. Yukarıda geçen millet ve “milletleşme” kelimeleri dahi bu hassasiyet içerisinde, Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi kullanılmayabilmiştir. Aynı etimolojik kökten gelmelerine rağmen, Din-Şeriat ve Osmanlı’yı hatırlattığı için olacak Millet yerine laik ve Türkçe’deki “Budun”a denk düşen anlamıyla halk’ın kullanımı, iktidar nezdinde özellikle tercih edilir. Hattâ halk, yalnızca seküler değil, “herhangi bir sınıfa münhasır olmayan” bir içerikle donanımlıdır; “hiçbir ailenin, hiçbir sınıfın, hiçbir cemaatin, hiçbir ferdin imtiyazlarını kabul etmeyen ve kanunları vaz’etmekte mutlak hürriyet ve istiklali tanıyan fertler” halktandır. Sınıfların siyasî mücadelesi şöyle dursun, sınıfların çıkar çatışmasını hattâ varlığını bile reddeden, işkollarının ya da meslek zümrelerinin çıkar birliğini, tek parti çatısı altında, hepsinin birlikte ve uyum içinde temsil edildiğini ilân eden bu korporatist halkçılık, programın açıkça ifade ettiği gibi “zengin ya da fakir, halktan olan herkesin müreffeh ve mesut”  olacağını vaaz eder. Dikkat edilirse halk’ın kullanım olarak karşılığı “people” [ahali] değildir. Recep Peker’in Halkevlerinin açılışında yaptığı konuşmada Millet’in karşılığının bir biçimde “nation” [yurttaş ulusu] olmadığını vurgulaması gibi: “Cumhuriyet Halk Fırkasının Halkevleriyle takip ettiği gaye; milleti şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kütlesi halinde teşkilatlandırmaktır”. Nusret Kemal Köymen de, halk kuvvetini, milletin damarlarındaki “pis kanı” temizleyen ince damar merkezleri olarak tanımlarken, bütün hedefin bu halk kuvvetini bütün memlekette teşkilatlandırmak olduğunu söyler. Bir başka ifadeyle millet, halk kuvveti aracılığıyla, yani iyi yetiştirilmiş askerî ve sivil memurlarla “halklaştırılacaktır”. Bu nüansın, solu yerli olmamakla suçlayan sağın beslendiği önemli bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Demokrat Partinin seçimlerde kullandığı “Yeter Söz Milletindir!” sloganı bu açıdan anlamlı. Kalabalıklar adına konuşup, aynı kalabalıktan hazzetmeyen Tek-Partiye, Halkçılara karşı çıkış elbette bu. Diğer yönüyle, süreç içinde, millet “nation” anlamını da kazanıyor, “sağ”laşıyor. Yıllar boyu sağcıların asla halk, solcuların hakeza millet dememesi aynı sebepten menkûl değil mi?

Küçük bir not:  Sağlaşıyor dedim açayım, Demokratların , Halkevlerinin Millete devrini istemelerini CHP anlamlandıramaz: “Halkevleri zaten halkındır. Türkocaklarının daha çok zümre evleri olduğu görüldüğü için bunlar Halkevi haline getirilmiş ve kapısı bütün Halka açılmıştır (...) Biz Halkın malı, halkın evi diyoruz. Onlar milletin malı, milletin evi diyorlar. People kelimesi ile nation kelimesi arasındaki fark!” sadece (Ulus, 16.6.1950).

Devam edeceğim

Perşembe, Temmuz 16, 2020

Nesin Kalabalığı


Aziz Nesin'in bir fotoğrafını buldum, muhtemelen 1960'lardan... İstanbul gibi duruyor. Bir kalabalık var, erkek bir kalabalık, fotoğraftaki tek kadın yanında duran eşi Meral Çelen, ya bir toplantıya gidiyorlar ya da oradan çıkmışlar... Tepkilerden anlaşılıyor ki birisi Nesin'in önünü kesmiş, bir şeyler söylüyor, belki hesap soruyor ya da etraftakiler öyle anlıyorlar...Öfkeliler.

Fotoğraftan bir iki ayrıntı paylaşacağım.


Endişeli, tedirgin, teyakkuz halinde Nesin'in çevresindekiler...Cevap yetiştiriyorlar, yanında duruyor, sanki sağcılarla (o yılların deyişiyle gericilerle) itişiyorlar.


Bağırdıkları, tepki gösterdikleri anlaşılıyor... Garip bir harala gürele içinde galeyana gelmiş gibiler. Gerginler...


Ellerini beline dayayarak olup biteni seyreden ortadaki arkadaş bana ilginç geldi, o huşunet içindeki gevşekliği sebebiyle bu satırları yazdım. 

Çarşamba, Temmuz 15, 2020

Adalet Hanım



Ankaralı. Sümerlerin kızı, tek kızı, ihtimam ve baskı. Geç yaşta açılanlardan, gecikerek yazanlardan. İlk aşkı tiyatro. 657 gezintisi, TRT oyunları. Sonra Halim, sonra Halim’e ithaf edilen romanlar. Başka bir Adalet çıkıyor edebiyattan. Dar zamanların romanları. Çözülmenin, yıkıntının, sürüklenmenin, bıkkınlığın, yenilginin figüranları. Bir düğün gecesinin ahrazları. Çelişkiler, yalanlar, yine yalanlar. Çıkmazların, körleşmenin, kabuk bağlayan yaranın cümleleri. Söyleşilerin gururlu ve kibirli konuşmacısı. Yazar öfkesi, kasveti ve ben bunları anlattım huzursuzluğu. Adalet Ağaoğlu aysız ayışığı, denizin yasası yalnızlık.

İlüstrasyon: Deniz Karagül

Perşembe, Temmuz 09, 2020

Red Kit'in İsim Babası Kim?

Eskiden yabancı çizgi romanlar Türkçede yayımlanırken kahramanların adları sıklıkla değiştirilirdi. Lucky Luke da özgün adıyla yayımlanmadı, ticari bakımdan daha uygun bulunmuş olmalı Red Kit adıyla okura sunuldu.

Çizgi roman koleksiyoncuları bir süre önce bu adı kimin koyduğu konusunda tartışmaya başlamışlar. Tartışmada, benim yaklaşık otuz yıl önce yazdığım metinlere de doğru ya da yanlış biçimde referans verilmiş. Gelişmelerden böyle haberdar oldum. Ardından Yener Çakmak Abi’yle mesajlaştık.

Çizgi roman tarihiyle eskisi kadar ilgilenemiyorum. Yeni araştırmacıların benim ya da başkalarının yazdıklarını geliştirecek çalışmalar yapmaları en büyük temennim. İtiraf etmem gerekirse “Red Kit’in isim babası kimdir?” meselesiyle özel olarak ilgilenmiyorum. Çizgi romanla ilişkimi bu türden malumat üzerine kurmamaya da özen gösteriyorum.

Pek çok fan ve koleksiyoncu bana bir kahramanın belirli bir macerasını, yayın yılını, hangi sayıda çıktığını, kapak çizerini ve benzeri ayrıntıları soruyor. Özel bir nedenle araştırmamışsam cevap veremiyorum, çünkü bilmiyorum. Ancak bir alanda uzun süre çalışınca, bazı ayrıntılar ister istemez dikkatinizi çekiyor ve hafızanızda kalıyor.

Red Kit’in adını kimin koyduğu sorusuna cevap olabilecek malumatı şöyle özetleyebilirim:

1991 yılında kendisiyle ses kaydı alarak yaptığım röportajda Turhan Selçuk, Red Kit adını Oğuz Alplaçin’in koyduğunu söylemişti. Lucky Luke, ilk kez Alplaçin’in çıkardığı Dolmuş dergisinde Lük Lük adıyla yayımlanmıştı. İddiaya göre çeviriyi de Alplaçin yapmıştı. Fransızca bilmediğini söyleyenler de vardır ama aktarılan iddia buydu. Daha önce çeviriyi yaptığı için, sonraki yayın sırasında da kendisine danışıldığı anlatılıyordu.

İkinci isim, kaligrafist ve baloncu Ferdi Sayışman’dı. Sayışman, çeşitli vesilelerle Red Kit adını kendisinin koyduğunu söyledi. Bu iddiayı, kendisi gibi balonculuk yapan oğlu Şevki Sayışman da babası adına yineledi.

Üçüncü isim Vehip Sinan’dı. O yıllarda balonculuk yapan Sinan, 1990’ların sonunda katıldığı Hasan Kaçan’ın bir televizyon programında kahramana Red Kit adını kendisinin verdiğini anlattı. Onun aktardığına göre yayıncı Adnan Şakrak kendisinden bir isim bulmasını istemiş, o da Red Kit adını önermişti.

Son iddia ise Yener Abi’den geldi. Onun anlattığına göre adı doğrudan yayıncı Adnan Şakrak belirlemişti. Şakrak, çeşitli korsan yayınları engellemek için Red Kit adını tescil de ettirmişti. Adnan Bey’in hâlen hayatta olduğu ve konunun kendisine sorulabileceği de söylendi.

Görüldüğü gibi mesele biraz karışık.

Sakin bir araştırmacı bu iddiaların tümünü aktarır. İçlerinden en az birinin yanlış olduğunu, hatta hepsinin yanlış olabileceğini de hesaba katar. İnsanlar yanlış hatırlıyor, kendi rollerini zamanla büyütüyor ya da açıkça gerçeğe aykırı konuşuyor olabilirler.

En sondaki iddiadan başlayalım: Red Kit adı neden tescil ettirilmiş olabilir?

Söz konusu eser yabancı bir yayındır. Telifi ödenerek belirli bir süre için Türkçe yayın hakkı alınır. Ne var ki Türkiye’de çizgi romanlar uzun yıllar boyunca çoğu kez telif ödenmeden ve kopyalanarak yayımlandı. Türkçe adı tescil ettiren yayıncı, böylece “Bu ürünün Türkiye’deki ticari adı bana aittir” diyerek rakip yayıncılara dava açabiliyor ve onların faaliyetini engelleyebiliyordu.

Öyle ki başka bir yayıncı eserin gerçek telif hakkını sonradan satın alsa bile, daha önce tescil edilmiş Türkçe ad veya geçmişteki korsan yayınlar nedeniyle kitabı yayımlamaktan vazgeçmek zorunda kalabiliyordu.

Lucky Luke’un önce Lük Lük, ardından Red Kit olması da bu ticari şartlarla ilişkili olabilir. Adın tescil edilmesi, o tarihte eserin Türkiye’deki yayıncısı ve ticari temsilcisi olan Şakraklar açısından anlaşılır bir girişimdir.

Ancak burada iki farklı meseleyi birbirinden ayırmak gerekiyor: Bir adı hukuken tescil ettirmek başka, o adı ilk kez düşünmek başka şeydir.

Vehip Sinan ile Ferdi Sayışman, tescilin kendilerine ait olduğunu söylemediler. Yayıncının kendilerinden bir isim istediğini, Red Kit adını önerdiklerini ve bu adın kullanıldığını anlattılar.

Bununla birlikte açıkçası, yayıncı ortadayken bir baloncunun (kaligrafiyi yapan kişi) tek başına yayının adını belirlediğine ihtiyatla yaklaşıyorum. Aradan yirmi yıl geçti. Bugün yeniden yazıyor olsaydım bu çekincenin altını daha belirgin biçimde çizerdim.

Benzer bir kuşkum Tommiks adı konusunda da vardır. Tommiks adını gerçekten Samim Utkun’un koyduğundan emin değilim. Münir Hayri Egeli gibi güçlü bir yayıncı ve büyük bir ego sahibi birinin, yanında çalışan bir çizerin böyle önemli bir ticari kararı tek başına vermesine izin vereceğini sanmıyorum. Fakat eldeki tek kaynak Samim Utkun olunca karşılaştırma yapma imkânı da kalmıyor.

Red Kit konusunda da benzer bir kaynak sorunu var. Vehip Sinan, Ferdi Sayışman, Turhan Selçuk ve Oğuz Alplaçin artık hayatta değiller. Adnan Şakrak’ın yaşadığı söyleniyor. Şakrak bugün meseleyi anlatsa ve kendi açısından doğrusunu söylese bile, bu kadar çok kişinin farklı iddialarda bulunduğu bir konuda kesin bir doğru-yanlış hükmü vermek kolay değildir.

Bu nedenle şimdilik söylenebilecek en doğru şey şudur:

Red Kit adının kimin tarafından bulunduğuna ilişkin birbiriyle çelişen çeşitli iddialar vardır. Adın hukuken tescil edilmesi ise büyük ihtimalle yayıncı Adnan Şakrak’ın ticari girişimidir.

Özel Notlar:

(1) Red Kit adıyla ilgili tartışmalardan, Facebook hesabımın zaman tüneline bırakılan bir bağlantı sayesinde haberdar oldum. Bağlantıyı paylaşan İsmail Kar’a teşekkür ederim. Bu vesileyle Yener Abi’yle de yeniden haberleşmiş olduk.

(2) Bu yazıyı ilk kez 2013 yılında yazmıştım. Konu yeniden sorulduğu ya da yeniden mesele edildiği için tekrar yayımladım (2020).

(3) Yazıyı 2026’ta dil olarak revize ettim. Bu süreçte Yener abi (Çakmak) de vefat etti. Konuyla ilgili yeni bir malumat olduğunu düşünmüyorum ama yıl içerisinde yazı birdenbire “çok okunur” hale geldi, nedenini bilmiyorum.



Çarşamba, Temmuz 08, 2020

Seyrüsefer Defteri 119


 
Perry Mason Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (28 Haziran).++   Shooting Heroin  (2020) gerçek hikaye etiketi filmin garantisi olamaz, olamıyor da (27 Haziran).++ The Jesus Rolls (2019) seyrederken Les Valseuses uyarlaması dedim, o coşku, o kıpır kıpırlık, gel gör ki "yaşlı" olmuş, Depardieu o filmi çektiğinde 24 yaşındaydı, Turturro 62... (26 Haziran).++ Hastane günleri (18-25 Haziran).++ Dolittle (2020) beyfendinin ergen ve hınzır hallerine alıştığımdan sterilliğini garipsemedim değil...iyi bir "çocuk" filmi diyelim (17 Haziran).++ Balloon (2018) duvarı aşma hikayeleriyle büyüdüğüm için olmalı, hikaye bana nostaljik geldi, daha gergin olabilirmiş (16 Haziran).++ Pokemon Detective Pikachu (2019) görsel tasarım güzel, başrolün başrol sikleti yokmuş, daha önemlisi tahkiye esprisizmiş (15 Haziran).++ Arkansas (2020) Coen işi gibi duruyor ama coşkusuzluğu, dağınıklığı... yoruyor (14 Haziran).++ The Invisible Man (2020) finalde bir snap var, o klişenin gereği, vasat iş (13 Haziran).++ The Rhythm Section (2020) bir tempo sorunu var, dümedüz bir hikaye aslında, entrika için fena kastırmışlar, fb yığmışlar diyeyim (12 Haziran).++ The Hunt (2020) av, avcıları alteder klişesi, pek akılda kalıcı bir hikaye değil (11 Haziran). ++ A Prayer Before Dawn (2017) sert filmmiş (10 Haziran).++ Bilal a new breed of hero (2015) siyaseten söylüyorum, ne et ne balık derler ya (9 Haziran).++ Becky (2020) Çaki evde tek başına gibi olmuş, tipler güzel (8 Haziran). ++ Freud Sea1 Ep.7 ve 8'i seyrettim (7 Haziran).++ Emanuell e Françoise (1975) giallo, erotizm ve intikam..ayın traşı (6 Haziran).++ Freud Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (5 Haziran).++ The Erotic Adventures of Anais Nin (2015) çok parlak bir belgesel olmasa da izlettiriyor (4 Haziran).++ Freud Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (3 Haziran).++ Nan fang che zhan de ju hui (2019) Çin işi mafya hesaplaşması, ilham verici (2 Haziran).++ Freud Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (1 Haziran). 

Pazartesi, Temmuz 06, 2020

Kerim Korcan



İlkokul terk. Çırak, kalfa, usta. Kahveci, berber, komünist, marangoz. Kıvılcımlı’nın eşiğinde edebiyat. Linç ve Tatar Ramazan. Külhani, dağdağalı, kunt. Öleyazan. Kurdeşeni alçaklığın. Kerim Korcan, ayın ve güneşin öldüğü yerin yazarı. Türkçenin tütünlü voltası

Cuma, Temmuz 03, 2020

Dave Palumbo

http://davepalumbo.deviantart.com/art/Taken-299103992
http://davepalumbo.deviantart.com/art/Living-Dead-2-147831914

http://davepalumbo.deviantart.com/art/Madness-of-Flowers-147832039

http://davepalumbo.deviantart.com/art/horrorshow-152952704

http://davepalumbo.deviantart.com/art/Jack-the-Ripper-341666246

http://davepalumbo.deviantart.com/art/The-Clearing-301519867

http://davepalumbo.deviantart.com/art/Fed-328491513
Dave Palumbo

Perşembe, Temmuz 02, 2020

Tuhaf Kitaplar (3)


49 Saat Graf Zeppelin ile Havada, Yunus Nadi'nin Zeplin ile yaptığı seyahati anlatan bir gazetecilik kitabı. Dönemine göre iyi kağıda basılmış, bol fotoğraf kullanılmış özel bir yayın, kitap olarak bugün dahi az bulunuyor. Yunus Nadi, 6 Ekim ile 1 Kasım 1929 arasında geçen Zeplin seyahatini günlük gibi yazmış,sahibi olduğu çok satar gazetesi Cumhuriyet'te tefrika edilmiş... Modern gazetecilik örneği olarak bölümler gazeteye telgrafla gönderilmiş filan...sonra kitaplaştırılmış.

Zeplinler o yıllarda büyük merak uyandırıyor, geleceği sembolize ediyorlar. Popüler kültürümüzde olası dünya savaşının göklerde yaşanacağına inanılıyor. Ve anlaşılan o ki, Yunus Nadi "İstikbal Göklerdedir" fikrini pekiştirecek bir çabayla o seyahate kalkışmış... Turistik bir seyahatten fazlasını istemiş... Gazi'nin teşvik ve desteğini aldığı da tahmin edilebilir, kitap sonradan kendisine takdim  edilmiş...Yunus Nadi, hava seyahatiyle uzun yıllar ilgileniyor, yine bu kitaba Kayseri-Ankara-İstanbul uçak seyahatini anlatan yazılar da dahil edilmiş...

Zeplin seyahati sırasında Yunus Nadi'nin yanında Almanlarla yakın ilişkileri olan işadamı Habib Edip (Törehan) var, ticari bir hesap olabilir ki Habib Edip Bey sonraki yıllarda Nazilerle ticaret yaparak zenginleştiği iddia edilen birisi, hakeza Nadi'nin sadece gazeteci değil devletle iş yapan bir ticaret adamı olduğunu, alım satımla ilgili kimi siyasi skandallara karıştığını da not olarak düşeyim. Yazılanlara bakılırsa enikonu millici refleksler okuyoruz ama her zaman parayı izlemek veya akılda tutmak gerekiyor. Zeplin seyahatlerinin Almanya'dan İstanbul'a kadar uzamaması-o yönde tasarlanmaması ikisini de üzüyor.

Kitapta, Yunus Nadi, Alman hayranlığını hiç gizlememiş, Türklerle Almanları boyuneğmezlik ve pek çok başka açıdan birbirine benzetmiş: "...ne olursa olsun, asla yıkılmayacak, edebiyete namzet büyük milletlerdir: İşte Alman millet ve işte Türk milleti!". Günümüz argosunda "boş beleş" deniyor ya o türden laflardan, ne desek boş, kendisi Alman Zeplin'inde bir Türk yolcu...Yukarıdan manzarayı seyretmiş. 

Kitap, benim tuhaf kitaplarımdan çünkü bir kıta keşfetmiş gibi Zeplin'i merak etmişiz... Yunus Nadi, ne kadar övünsem az demiş olmalı ki, kapağa resmini koydurmuş...

Çarşamba, Temmuz 01, 2020

Flu da olsa liberterliğin sonu mu


Sosyal medyanın büyüdüğü, herkesin fikrini yazabildiği, gazeteci olduğu veya kendini "yazar olarak" teşhir edebildiği bir çağda yaşıyoruz. Bilmediğiniz şeyler değil, yazılı basının son yıllarındayız, bu kadar çok "yazar" ve "gazeteci" olunca... deniyor ki kaos yaşıyoruz, hakikat ve inandırıcılık değerini kaybediyor, bir güven krizi içinde kimse kimseye inanmıyor ve birbirini ikna edemiyor şu bu... bunları da bilmiyor değilsiniz...

Peki, bu kadar çok yazarın veya eğilimin olması-çoğalması ne anlama geliyor?

Farklı kamusallıklar var ve dolaşımda olan fikirlerin bir kısmı arkaik veya klişe, bir kısmı geçmişi olan, bir kısmı hiç bilinmeyen yeni şeyler...Şunu da biliyoruz ki, insanlar inançlarını sorgulayacak değil doğrulatacak çevre ve mediumlara yönelmeyi tercih ediyorlar, yani dolaşımda olan her fikirle ilgileniyor değiller. Onbeş yıl önce ders anlatırken Hürriyet okuru, sadece Hürriyet okuruyla karşılaşır ve onunla konuşur, fikri hasımlarıyla birarada olmayı tercih etmeden bir hayat sürdürür, kendinden, hempalarından, hiç temas kurmadığı hasımlarından yola çıkarak güdük bir memleket analizi yapar derdim. Değişmedi, katlanarak çoğaldı. 

Malumunuz, sahici bir eleştiri, dünyayı daha net görmemizi filan değil... çok fazla doğru ve hakikat olduğunu anlamamızı sağlıyor. Manzara daima flu çünkü...Fransızlar, bunu nostaljiyle karışık esprisini yapıyorlar, eskiden her şey netti, sağcılar ve solcular vardı diyerek gülümsüyorlar. Oysa bugün, sadece bu kadar değil, politically correct olmak, nerdeyse siyasi angajmandan daha önemli... Farklı kamusallıklar, hele siyasetçilerin kesin konuşmalarını hemen kritize ediyor, derhal hicvediyor, mutlaka itibarsızlaştırıyorlar. Üstelik bu kadar çok "yazarın" olduğu bir dünyada dikkat çekebilmenin şartlarından biri o gösteriyi "abartılı-göz alıcı" bir biçimde yapabilmeyi gerektiriyor. Gösteri dediğimiz şey fikrin esasını, eşitlikçi bir münakaşayı filan umursamaz. Öncelik gösteridedir. 

Devam edeceğim.

Related Posts with Thumbnails