Salı, Temmuz 28, 2026

Bir gün mutlaka

Sokak, 1980’lerin sonunda yayımlanan muhalif sol dergilerden biriydi. Yukarıdaki sayfa, Gırgır’ın el değiştirmesinin ardından dergide çıkan bir habere ait.

Gırgır çalışanları Oğuz Aral’ın evinde toplanmış, ne yapacaklarını anlamaya, kendilerine bir yön ve yol haritası çizmeye çalışıyorlar. Nadire Mater de bu toplantılara katılmış ve yazısını oradaki gözlemlerinden çıkarmış.

1980’lerin ikinci yarısından itibaren iktidara gelen sağ partiler, kendilerine yakın bir medya düzeni kurmak amacıyla yüksek tirajlı gazeteler üzerinde baskı oluşturdu; bazılarını ekonomik ve siyasal araçlarla el değiştirmeye zorladı. Gırgır’ın satıldığı dönemde iş insanı Asil Nadir de Özal iktidarının teşvikleri, himayesi ve kolaylaştırmaları sayesinde çok sayıda gazete ve derginin sahibi olmuştu.

Gırgır, bu hengâmede el değiştiren yayınlardan biriydi.

Kapitalizmin işleyişi bakımından bunda şaşırtıcı bir taraf yoktu: Her şirket gibi her yayın da satılabilirdi. Buna rağmen biz okurlar meseleyi romantikleştiriyor, gazetelerin ve dergilerin yalnızca okurları için değil, reklamverenler ve sahipleri için de çıkarıldığını aklımıza getirmiyorduk.

Gırgır çok satan ve çok kazandıran bir yayındı. Tam da bu nedenle kadrosundan kopmalar yaşanması, yeni mizah dergilerinin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Çarşaf, Mikrop, Limon ve Hıbır, farklı zamanlarda ekonomik gerekçelerle bu büyük gövdeden kopmuşlardı.

Derginin sahibi Haldun Simavi de hem bu kopuşlardan hem siyasal ve ekonomik baskılardan yorulmuş olmalı ki sonunda, elindeki diğer yayınlarla birlikte Gırgır’ı da sattı.

Böylece Gırgır, kapitalist ve açıkça sağcı bir patrondan başka bir kapitalist ve yine açıkça sağcı patrona geçti.

Oysa biz meseleyi böyle görmedik. Nadire Mater’in haberinde ve Sokak’ın yaklaşımında da aynı duygu hâkimdi: Dergimiz kötü adamların eline geçmişti.

Gırgır’ın zaten dağıtım tekeline sahip bir patrona ait olduğunu, çok sattığını, Oğuz Aral’ın bu yayından önemli gelir elde ettiğini ve bazı çizerlerin de daha çok kazanabilmek için dergiden ayrıldığını düşünmek istemiyorduk. Ekonomik bir çatışmayı ahlaki bir trajedi olarak okumak kolayımıza geliyordu.

Sokak, haberin yan sütununa “Ağla Sevgili Yurdum” başlığını koymuş. Bu başlık, sanki üzülmemiz ve kahrolmamız gereken olaylar zincirine Gırgır’ın satışı da eklenmiş gibi okunabilir.

Gırgır’ın el değiştirmesi ve ardından yaşanan ayrılıklar, benim kuşağımda uzun süre “muhalif bir kalenin susturulması”, “ustaya ihanet”, “paragözlük” ve “vicdansızlık” gibi kavramlarla açıklandı. Bugün bile bu anlatı büyük ölçüde değişmiş değildir.

Oysa meselenin bunlarla pek ilgisi yoktu.

Haberde de geçiyor, başka söyleşilerinde de tekrarlanıyor: Oğuz Aral, kendisine önerilse Gırgır’ı satın alabileceğini söylüyor.

Bana neden satmadı?” vurgusu ve iması aslında oldukça zihin açıcıydı. Aral yalnızca “susturulan sanatçı” değil, Gırgır’ı satın alabilecek ekonomik güce ulaşmış bir yayıncıydı da.

Bu ayrıntı, hikâyenin ahlaki kahramanlar ve kötü patronlardan ibaret olmadığını açıkça gösteriyordu. Ama biz masalsı bir romantizmi seviyorduk, Mıstık Abi.

Meraklısına not: Gırgır’ın satış bedeli, dönemin kuruyla yaklaşık 300 bin dolarmış. Haftada 200 binin üzerinde net satan bir yayın için hayli düşük bir bedel. Satış tutarının vergisel nedenlerle düşük gösterilmiş olması muhtemel, yoksa Haldun Simavi’nin böyle bir yayını bu fiyata bırakması pek akla yatkın görünmüyor.

Pazartesi, Temmuz 27, 2026

Kıyıda Bekleyen Fotoğraf

Fotoğraf muhtemelen 1960’ların ikinci yarısında çekilmiş. Altan Erbulak, destek amacıyla katıldığı bir eylemde, grev sözcüsü önlüğünü takarak objektife poz vermiş. Otuzlu yaşlarının sonunda olmalı, her zamanki neşesiyle gülümsüyor.

Erbulak, siyasetle meşbu bir sanatçı değildi. En hararetli dönemlerde bile doğrudan siyasal üretimleriyle öne çıkmadı. Daha çok iyimserliği, neşesi ve gündelik hayatın küçük tuhaflıklarını yakalayan mizahıyla hatırlandı. Galiba diyorum, ondan fazlası da pek beklenmedi.

Belki de bu nedenle, 1970’lerin ikinci yarısında giderek politize olan Gırgır’dan ziyade, cinsellik etrafında dönen esprileriyle kendini var eden Fırt’la hatırlandı, daha çok onun bir parçası oldu. Manşeti besleyen birinci sayfa karikatürlerinden çok spor sayfalarının ve hafta sonu eklerinin çizeriydi.

Hiç siyasal karikatür yapmadığını söylemiyorum; Yeni Sabah’ta yıllarca bunu da denedi. Ancak güncel siyasetle, döneminin kimi karikatürcüleri kadar yoğun ve sürekli bir ilişki kurmadı. Bana kalırsa bu, beceremediği değil, bile isteye tercih etmediği bir alandı.

Fotoğraf tam da bu yüzden ilginç. Erbulak’ın zihinlerdeki alışıldık imgesinden küçük ama anlamlı bir sapmayı gösteriyor.

Belki bunu, Erbulak’ın siyasal dönüşümünden çok dönemin ruhuyla açıklamak daha doğru olabilir. 1961 Anayasası’nın sağladığı haklarla grev yapmanın, sendikalaşmanın ve çalışma koşullarını iyileştirme talebinin giderek bir “memleket normali” hâline geldiği yıllardayız. Çok değil, on yıl önce böyle bir fotoğrafı çektirmek de gazetelerde yayımlatmak da neredeyse imkânsızdı.

Erbulak bu normalleşmeden faydalanmış şüphesiz, ama hakkını da teslim etmek gerek: O normalleşmenin pekişmesi ve yaygınlaşması için elini taşın altına koymaktan da çekinmemiş... Üstelik gazetelerin kitleselleştiği, aynı gün ülkenin dört bir yanında okunup satıldığı altmışlı yıllardayız. Onun eylemcilerle yan yana poz vermesi, yalnızca kişisel bir dayanışma jesti değil, görünürlüğü yüksek toplumsal bir kamuoyu desteği demekti.

Ne var ki fotoğrafların kaderi, yaşadıkları rejimlerin karakterine bağlı…

Bugün Gezi’de çekilmiş bir fotoğraf, aradan yıllar geçmesine rağmen bir insanın karşısına suçlama, fişleme ya da hesap sorma vesilesi olarak çıkarılabiliyor. 12 Eylül rejimi açısından da bir grev fotoğrafında yer almak, eyleme katılmak ya da destek vermek benzer biçimde bir kovuşturma malzemesine dönüşebilirdi. Apolitik sayılan Altan Erbulak’ın bu neşeli fotoğrafı, o yıllarda cevval bir savcının eline geçseydi, mutlaka bir soruşturmanın konusu olurdu.

Bir dönemde yurttaşlık hakkının en olağan görüntüsü olan şey, başka bir dönemde suç deliline dönüşebiliyor. Değişen fotoğrafın kendisi değil ona bakan iktidarın gözü elbette.

Cemal Süreya, “Ülkemin ırmakları dışarı akar / Neden bilmem can havliyle akar” der ya…

Zaman da öyle “canhıraş” akar gider. Fotoğraf ise zamanı durduran, akıp gitmesine izin vermeyen o nadir şeylerden biri. Zaman akar ama fotoğraf durur diyelim Mıstık abi, neyin normal, neyin “zararlı” sayıldığını tarihe hatırlatmak için bir kıyıda sessizce bekler.

Pazar, Temmuz 26, 2026

Erkekler neden SAS okur?


Önce bir itirafla başlayayım. Birkaç ay öncesine kadar hiç SAS romanı okumamıştım. Görürdüm, ilgi duyduğum pulp kitaplar arasında denk gelirdi ama elime dahi almamıştım. Yakınlarda, uygun fiyata epeycesini bir arada bulunca açgözlülükle satın alıverdim.

Seriye hâkim değilim; vakt-i zamanında “kanarak” okumuş ve bu sebeple nostaljik bir sempati duyuyor da değilim. Edebiyat dünyasında esamisi okunmasa da tahmini satış rakamları yüz milyonun üzerinde olan, iki yüz romanlık bir seriden söz ediyoruz.

İnsan, bu kadar çok dile çevrilmiş ve bu kadar satmış bir serinin neden popüler olduğunu merak ediyor. Üstelik yazarı bir Fransız, küresel popüler kültürde yaygınlaşması İngilizce yazan biri kadar kolay değil.

Okurken hemen anlaşılıyor; Gérard de Villiers sağcı bir yazar, net bir anti-komünist. Kahramanı Malko Linge, şatosunda yaşayan Avusturyalı bir aristokrat. CIA adına geçici görevler üstlenerek ülkeden ülkeye dolaşıyor. CIA mensubu değil, dışarıdan kullanılan, gerektiğinde inkâr edilebilecek bir kiralık “maşa”. Dizi 1965’te, üstelik İstanbul’da başlamış. İlk bakışta Bond taklidi gibi duruyor, çok dil bilen, pragmatik, maharetli, cazibeli alfa erkekler familyasından anlayacağınız.

Her roman aktüel bir uluslararası krizle açılıyor. CIA, Malko’yu bölgeye gönderiyor; cinayetler, takipler, entrikalar ve cinsel gerilimler birbirini izliyor; hikâye de çoğu zaman ahlaken temiz olmayan bir yerde son buluyor.

James Bond’a benziyor dedim ama önemli bir fark var. Bond, bütün muhafazakârlığına rağmen daha “fair”, daha dikkatli ve daha rafine bir estetik taşıyor. Hatta Ian Fleming bile, De Villiers’nin yanında “solda” kalıyor.

Ne kadarı doğru bilmiyorum ama De Villiers’nin yazmadan önce konu ettiği ülkeye gittiği, gazetecilerle ve istihbarat çevreleriyle görüştüğü, topladığı malzemeyi birkaç ay içinde romana dönüştürdüğü söyleniyor. Romanların temel iddiası zaten “perde arkasını” anlatmak. Ajitatif ve frapan bir siyasi dili var. Jeopolitik çözümlemeleri ise Soğuk Savaş klişelerinin ötesine pek geçemiyor. Dünya, CIA ile komünizm arasında oynanan itişmeye indirgenmiş durumda. Tam da bu yüzden bugün için ilginç ve incelenmeye değerler. Irkçı, sömürgeci ve kadın düşmanı okumalara fazlasıyla imkân veriyorlar.

Romanların bu kadar çok satmasında erotize dilinin önemli bir katkısı olduğu su götürmez. Kahramanın gittiği uzak kriz ülkesi ne kadar tehlikeliyse, o kadar çok cinsellik yaşanır gibi bir formüle sahip. Ne ki bu cinsellik hiçbir zaman romantik değil. İlişkinin içinde mutlaka başka bir niyet işliyor. Bilgi ediniliyor, sadakat sınanıyor, taraf değiştiriliyor ya da tuzak kuruluyor. Kimin kiminle yattığı, hikâye entrikasının ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor.

Türkiye’de popüler kültür algısında tuhaf bir sığlık var. Bu tür romanların aslında birer “erkek soap operası olduğu pek hatırlanmıyor. Kadınların hiç yaşayamadıkları aşkları pembe dizilerde ya da romantik romanlarda telafi ettikleri üzerine sayısız yorum yapılıyor. Ama SAS romanlarını ya da bugün televizyonlarda Eşref Rüya gibi dizileri tüketen erkeklerin hangi arzularla, hangi eksikliklerle, hangi fantezilerle mutlu oldukları neredeyse hiç konuşulmuyor. Oysa bunlar da en az romantik diziler kadar birer kaçış makinesi.

Sonuç olarak SAS romanları bana çok erkek, çok klişe ve fazlasıyla mekanik geldi. Karakterler derinleşmiyor, aynı jestler, aynı diyaloglar ve aynı cümleler durmadan yineleniyor. Merakımı giderdiler; Soğuk Savaş’ın erkeklik tahayyülünü, popüler kültürünü ve siyasi hayal dünyasını anlamak ve hatırlamak için işlevlerini gördüler. Ama evdeki ilk kitap tasfiyesi sırasında gönül rahatlığıyla elden çıkarabileceğim kitaplar arasında yer alacaklar.


Cumartesi, Temmuz 25, 2026

Eserini öğüten Adam: Zehir Hafiye'nin İntiharı

Zehir Hafiye, özgün adıyla Nick Knatterton, bizde de yayımlanmış popüler bir Alman çizgi romanı. Hakkında birkaç kez yazmıştım, esasen bir polisiye parodisidir. Halit Kıvanç’ın yazdığı, Bedri Koraman’ın çizdiği Tekir Hafiye adlı yerli bir versiyonu da vardır.

Eserin yaratıcısı Manfred Schmidt, modern Alman çizgi romanının kurucu isimlerinden biri sayılıyor. Çok küçük yaşlardan itibaren karikatür çizmiş ama en azından başlangıçta çizgi romanla hiç ilgilenmemiş. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan çizgi romanlarıyla karşılaşmış ve gördüklerinden hiç hoşlanmamış: “Karakterler bir şey söylediklerinde ya da düşündüklerinde ağızlarından baloncuklar çıkıyordu. Korkunçtu.”

Bir başka röportajında daha da ileri gidiyor: “Çizgi romanın var olan en aptal edebiyat biçimi olduğunu düşünüyordum. Bu serileri yerin dibine sokmak, acımasızca hicvetmek istiyordum.”

İroni şu ki, aşağılamak için başladığı tür onu hiç ummadığı biçimde şöhretli bir milyoner yapıyor. Hayatı boyunca beş yüz civarında Nick Knatterton serüveni çiziyor. Fakat anlaşılan, giderek kendi yarattığı kahramandan bıkıyor, hatta bunu açıkça söylüyor: “Nick’ten nefret ediyorum.”

Fakat bu nefret, sadece röportajlarda faş eden entelektüel bir kapris olarak kalmıyor, Schmidt nihayetinde radikal bir eyleme geçiyor. Ölümünden iki yıl önce, seksen dört yaşındayken çalışma odasını boşaltıyor ve iki yüz kilo ağırlığındaki özgün Nick Knatterton sayfalarını, yani onlarca yıllık çizimlerini, bir kâğıt geri dönüşüm konteynerine atarak yok ediyor.

Yazıyı tam olarak bu yüzden yazıyorum.

Bir insanın kendisine şöhret ve servet kazandıran eserini kendi elleriyle ortadan kaldırması sahiden ürpertici. Yetmiş yıllık bir çalışma hayatının ürününü bile isteye öğütmek, yalnızca basit bir arşiv temizliği olamaz. Schmidt bunu büyük bir rahatlama olarak anlatmış, sanki çizimlerini değil, yıllardır sırtında taşıdığı bir kimliği “öldürmüş”.

Nick Knatterton, zamanla yaratıcısının eseri olmaktan çıkıp efendisine dönüşmüş olabilir. Başarı bazen insana özgürlük kazandırmaz, aksine onu, sürekli tekrarlamak zorunda bırakan bir role hapseder. Schmidt’in yaşadığı üretim tıkanıklığı da belki bu baskıyla ilişkilidir. İnsan, kendisini var eden şeyden nefret etmeye başladığında, onu yok ederek özgürleşebileceğine inanabilir.

Nick olmadan günü yaşıyorum,” demiş. Bunun ölmeye yatmak mı, yoksa kendini sağaltan bir ferahlama mı olduğunu bilmek mümkün değil.

Mutsuzluğun ve bıkkınlığın yorgunluğu, sahiden korkunçtur.

Yıllar önce ünlü çizgi romancılarımızdan Faruk Geç de artık çizmek istemediğini anlatırken, “Çalışma masasına oturunca sırtım, eklemlerim ağrımaya başlıyor,” demişti. Bedensel görünen ama aslında psikolojik bir eşikten söz ediyordu. Gerçekten üzülmüştüm.

İster Faruk Geç’in hissettiği o bedensel bıkkınlık olsun, ister Schmidt’in radikal vedası... Günün sonunda, çizgi romanı “en aptal edebiyat biçimi” olarak gören bir adamın, ürettiği her sayfayı bile isteye öğütmesi bana hâlâ trajik geliyor. Kendi geçmişine karşı girişilmiş simgesel bir şiddet, yaratıcı bir intihar ve belki de hayatının en büyük “edebi” gösterisi…

Belki de başından beri çizdiği son Zehir Hafiye macerası buydu: Dedektifin değil, yaratıcısının ortadan kaybolduğu bir final.


Cuma, Temmuz 24, 2026

Erkek Mallığı

Filmler hakkında yorum ve eleştiri okumamaya çalışırım. Münzevi bir hayat yaşamamın da bunda payı olabilir. Her zaman başaramasam da bazen bir film hakkında tek kelime bilmeden salona girebiliyorum. Film ilgimi çekerse, sonradan hakkında yazılanlara ve verilen enformasyona bakıyorum.

Ne var ki Nolan’ın son filmi gibi blockbuster’lar karşısında çaresiz kalıyorum. Hakkında hiçbir şey bilmeden salona girebilmek neredeyse imkânsız çünkü. Fragmanları yaklaşık bir yıldır dönüyor; filmin nasıl çekildiğinden hangi oyuncunun rolü uğruna hangi zanaatı öğrendiğine kadar pek çok şey önümüze boca ediliyor.

Odyssey’i bu hafta Emrah’la birlikte seyrettik. Çok uzun zamandır bir yaz gününde, bir ara seansta büyük bir kalabalıkla film izlememiştim.

Beklentim yüksekti, film beni aynı ölçüde etkilemedi. Oppenheimer’ın epey altında kaldığını düşünüyorum. Hayatım boyunca çok ama çok fazla epik hikâye okuduğum ve seyrettiğim için olabilir; kimi sahnelerin genel performansı bana fena hâlde vasat geldi. Özellikle final bölümü yer yer Malkoçoğlu filmi estetiğine yaklaşıyor. Ana hikâyenin ne anlattığını bilmiyor değilim ama insan yine de başka türlü bir mambo jambo bekliyor.

Destanı günümüze göre revize etmemiş değiller. İnsan türünün “işin bokunu çıkardık” sızlanması, Kabil ile Habil’in hikâyesi, kibir ve küstahlık eleştirisi, dünyanın sağcılaşmasına yönelik bir huzursuzluk elbette var. Hollywood zaten o kadarını yapıyor. “Trump’a bir tek biz direniyoruz” pozu da veriliyor. Yakışıyor da haspaya derler ya, biraz öyle bir durum.

Oyuncuların olağanüstü performans gösterdiği söyleniyor. Bana öyle gelmedi. Kendini aşan bir performans görmedim, hatta oyuncu seçimlerini oldukça klişe buldum.

Film için gerçekten etkileyici bir halkla ilişkiler çalışması yürütülmüş. Her şey çok gerçek çekilmiş, bilgisayar efekti kullanılmamış, dublörlerden mümkün olduğunca kaçınılmış, oyunculardan biri halı dokumayı öğrenmiş vesaire… İnsan ister istemez “Hımm, peki” diyor. Bir filmin nasıl çekildiğine ilişkin enformasyon, filmin kendisinin önüne geçiyorsa… Zanaatkârlığın sergilenmesi, eserin değerinin peşinen kanıtı sayılıyorsa…

Yanlış anlaşılmasın: Tek tek bakıldığında güzel sahneler var. Film etkileyici bir kurguya ve güçlü bir akışkanlığa sahip. Sonuçta pahalı, gösterişli ve ustaca kotarılmış bir Hollywood performansı seyrediyoruz. Tanıtım kampanyasının kaldırdığı toz duman geçtiğinde filmin asıl yeri de belli olacaktır.

“Mutlaka IMAX’te izleyin” yönlendirmesi yapılıyor. Bence hiç gerek yok. Film, büyüklüğünü yalnızca perdenin büyüklüğünden alıyorsa zaten ortada başka bir sorun var demektir.

Filmi seyrettikten sonra yorumlara baktım. Herkesin mitolojiye bu kadar hâkim olduğunu bilmiyordum. Vay, dedim, Mıstık Abi…

Film arasında iki genç kadın konuşuyordu. Biri, kahramanımız için “Tipik erkek mallığı; onun yüzünden insanlar ölüyor, karısı perişan oluyor,” dedi.

Ben filmin kadim kaynaklara ne kadar sadık olduğundan ya da woke kültür tartışmalarından çok, bu tür popüler yorumlarla ilgileniyorum. Çünkü filmleri var eden, onları şimdiki zamana tercüme eden şey biraz da bu yorumlar. Homeros’u bilenlerin ne gördüğünden ziyade, Homeros’u bilmeden filme gelenlerin ne gördüğü daha açıklayıcı olabiliyor.

Destanın kahramanı için eve dönme, iktidarını ve erkekliğini yeniden tesis etme hikâyesi olan yolculuk, salondaki genç kadın için çevresindeki herkesi felakete sürükleyen bir erkeğin bencilliğiydi.

Belki de filmin bugüne gerçekten değdiği yer, Nolan’ın büyük ve özel sözlerinde değil, o genç kadının tek cümlesindeydi.

Perşembe, Temmuz 23, 2026

Asker Gaztesi

Gazetelerin gerçekten var olduğu ve çok sattığı yıllarda askere giden herkes bilir: “Asker gazetesi” diye bir şey vardır. Bunlar, bol kadın fotoğrafı ve erkeklere yönelik içerikleriyle tanınan bulvar gazeteleridir. Sivil hayatta yüksek tirajlı sayılan popüler gazetelerin asker kantinlerinde esamisi okunmaz.

Ben askerken Tan, dönemin en çok satan gazetesi Hürriyet’in üç-beş katı kadar satılıyordu. En azından Ankara’da, Genelkurmay’da durum böyleydi.

Kırklı yıllarda kısa bir süre yayımlanan, erotik içerikli mizah gazetesi Çapkın’ı bir askerin elinde görünce ister istemez kendi askerlik günlerimi hatırladım. Demek ki seksen yıl önce de durum pek farklı değilmiş.

Karşı cinsten insanlarla karşılaşmadan günler, bazen haftalar geçiren genç erkekler bol kadın fotoğraflı yayınlara büyük ilgi gösterir; komutanlar da çoğu zaman buna göz yumardı. Bu gazeteler kantinde satılan sıradan yayınlardan biri değil, askerliğin bastırılmış cinselliğini tahliye eden araçlardı. (O günleri yaşarken ileride böyle bir cümle kuracağımı hiç hayal etmemiştim, Mıstık abi.)

Acemiliğim sırasında erler için “aç aç” denilen, striptizle oryantal arasında seyreden bir gösteri düzenlenmişti. Nöbetçi olduğum için seyredemedim. O zaman bunu kaçırılmış bir fırsat saymıştım. Uzaktan gelen saçma gürültüyü işitmekle yetinmiş, erkek kalabalığının taşkınlığını idare etmeyi bilen kadınları, höt zöt ederek düzeni sağlayan astsubayları, daha doğrusu bütün o tuhaf askerlik âyinini göremediğime üzülmüştüm.

Askerlik, pek böyle hatırlanmaz ama bir tarafıyla cinsel perhiz demektir.

Askerlik folklorunun en eski söylentilerinden biri, yemeklere “şap” katıldığı ve böylece cinsel arzuların bastırıldığıdır. Bunun doğru olup olmaması bir yana, aynı kurumun erotik bir gösteriye izin verebilmesi ya da göz göre göre o gazeteleri sattırması ilk bakışta çelişkili görünür.

Oysa çelişki yalnızca görünüştedir. Cinselliği bastıran kurum, taşma ihtimalini azaltmak için denetimli erotizme kapı açmak zorundadır. Kışlanın ahlakı baştan sona püriten görünür, pratiği ise hayli pragmatiktir. Askerî nizam bile hormonlarla müzakere etmek zorunda kalır.

Çapkın, matbaa teknolojisinin fotoğrafı yeterince iyi basamadığı bir dönemde pin-up tarzı kadın çizimlerine yer veren, cinsellik merkezli erotik metinler neşreden bir yayındı. Hatırladığım kadarıyla bazı sayıları toplatılmış, hakkında müstehcenlik davaları açılmıştı. Benim gençliğimin Tan gazetesine göre edepliydi. Asparagas haberler üretmiyor, o yılların deyişiyle “fantezi” bir evrende, güncele pek dokunmadan “aşk” anlatıyordu.

Tan kadar teşhirci ve iddialı değildi. İki yayın arasında yalnızca yarım asırlık bir zaman farkı yoktu. Çapkın’a dava açılmasına neden olan şeyler artık Tan bakımından suç sayılmıyordu. Öte yandan Tan’ın yayımlandığı yıllarda, Çapkın ölçüsündeki bir erotizmin ticari şansı da kalmamıştı. Asker okurun beğenisi değişmiş, erotizmin estetiği ve dozu başkalaşmıştı.

Tan, içeriğine bakarak konuşursak şaşırtıcı derecede uzun yaşadı. Pek çok insan “Kim alıyor bu gazeteyi?” diye sorardı. Yayın arkaik ve güdük kalmıştı. Ben de kıkırdayarak, “Karargâhlarda satılıyor, askerimiz okuyor,” diye espri yapardım pek anlaşılmazdı.

Türkiye nüfus olarak o kadar büyümüştü ki, burayı gülerek yazıyorum, her yıl yenilenen tezkereci asker okur kitlesi tek başına bir gazeteyi yaşatabiliyordu.

Çarşamba, Temmuz 22, 2026

Şayiası Hakikatinden Büyük: Yıldırım Ekipler

Otuzlu yılların ikinci yarısında, hız ve çabukluk gibi nitelemelerin dillere pelesenk olduğu bir dönemde “Türk Polisi” büyük şehirlerde motosiklet kullanmaya başlıyor. Oluşturulan motorlu ekiplere de “Yıldırım Ekipler” adı veriliyor. Amaç açık: Suç mahalline mümkün olduğunca çabuk intikal etmek, suçlular üzerinde caydırıcı bir etki yaratmak ve devletin modern yüzünü görünür kılmak. Motosiklet yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda hızın, teknolojinin ve otoritenin sembolü.

Her şehri bilmiyorum ama Ankara’daki Yıldırım Ekipler Stadyum’un hemen yanında konuşlanıyor. Sadece motosikletler değil, hafif Jeep’ler de filoya katılıyor. Bilmeyenler için söyleyeyim: Eski Ankara, tren istasyonu ile Kale arasında gelişmiştir. Cumhuriyet ise şehri Dışkapı ile Çankaya Köşkü arasına doğru büyütür ve başka bir hat kurar. Yıldırım Ekipler’in Eski Ankara’ya hâkim bir noktaya yerleştirilmesi tesadüf değil demek istiyorum. Kale’nin eteklerinde şaraphaneler, kumarhaneler ve kerhaneler var; kabadayıların hüküm sürdüğü bir Ankara underground’u var. Polis, suçun yoğunlaştığı yerlere mümkün olduğunca hızlı ulaşmak istiyor. Eskilerin deyişiyle, Bentderesi’ne “vınn!” diye iniveriyor.

Yukarıdaki fotoğraf, o ekiplerden birinin -muhtemelen İstanbul’un- gazetelere servis edilmiş tanıtım fotoğraflarından biri. Eski gazeteleri karıştırırsanız motosikletli polis fotoğraflarına, özellikle de böyle sıra sıra dizilmiş toplu karelere sık rastlıyorsunuz. Bu kadar çok yayımlanmaları, yeni teşkilatı tanıtma isteğinin yanı sıra bir tür gövde gösterisine de işaret ediyor. Devlet, vatandaşına “yanındayım” demek isterken, suçluya da “her an karşına çıkabilirim” mesajı veriyor.

Siren sesi, düdük sesi gibi motosikletin gürültüsü de caydırıcılığın bir parçası oluyor. Teknolojinin sağladığı üstünlük, psikolojik üstünlüğe dönüşüyor. Yakın dönemde bilgisayarların, mobese kameralarının ya da yüz tanıma sistemlerinin yarattığı etkiyi düşünün. Bunların hepsi aynı saksıdan çıkıyor: Devletin hem maddi hem de psikolojik olarak daha görünür, daha erişilebilir ve daha hızlı olma arzusu.

“Tahakküm” dediğimizde gündelik dilde biraz geriliriz. Oysa tahakküm yalnızca zor kullanmak değildir, büyük ölçüde rıza ile işler. Bizi koruyup kollaması için devlete bazı haklar devreder, kanunu uygulama yetkisini ona teslim ederiz. Ama aynı anda, o yetkinin sınırlarını aşabileceğinden de korkarız. Koruyucuya ihtiyaç duymakla birlikte onun fazlasıyla güçlenmesinden de hoşlanmayız. Devletle kurduğumuz ilişki biraz da bu medcezir hâlidir.

Telsizin yaygınlaştığı yıllarda bunlara “Radyolu Polisler” deniyordu, o bile ürkütücüydü. Bugün cep telefonlarımız sayesinde nerelere gittiğimiz, kimlerle görüştüğümüz, hangi güzergâhları kullandığımız tespit edilebiliyor ya da en azından buna inanmamız bekleniyor. “Suçlular korksun” deniyor ama aslında hepimiz, bir ölçüde, korkunun dolaşıma sokulduğu bir düzenin içinde yaşıyoruz. Belki de bu yüzden gösteri, korku, ritüel, suç ve teknoloji birbirinden ayrılmıyor. Geceyle gündüz gibi iç içe geçiyorlar. Üstelik çoğu zaman şayiası, hakikatinden daha etkili oluyor.

Ve zihnimize hâlâ o ses düşüyor.

Vınn…
Related Posts with Thumbnails