animasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
animasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Temmuz 11, 2023

Uzun Gece


Yedi sene geçmiş üstünden... Socrates dergisi için yapmıştık, ben yazmıştım, Berat (Pekmezci) çizmiş, Uğur (erbaş) animasyonunu yapmıştı, Tivibu'da yayımlanmıştı.

Pazar, Haziran 30, 2019

Çizgilere Derkenar 15


Fear(s) of the Dark, bir animasyon derlemesi. Geçtiğimiz yıllarda Ankara ve İstanbul’daki festivallerde gösterilmişti. Film, korku teması etrafında gelişen kısa hikâyelerden oluşuyor. İki kısa bölüm hariç hepsi başlayıp biten çalışmalar. Blutch ve Di Sciullo’nun çalışmaları ise diğer filmlerin aralarında kullanılmış. Blutch, asıl adıyla Christian Hincker sevdiğim bir çizer. Hakeza, Lorenzo Mattotti ve Charles Burns da bildiğim ve tarzları itibarıyla izlemeye çalıştığım isimler.

Film, onların isimleri nedeniyle bile beni cezbediyordu. Gerçi filme çok ısındığımı söyleyemem. Her şeyden önce karamsar buldum hikâyeleri, içinde iyi insanların olmadığı anlatılara dahil olamıyorum. Hep başka türlü anlatılabilirdi hissi taşıyorum ve bu his, çoğunlukla filmin önüne geçiyor. Yine de film, siyah beyaz türünün virtüözlüğünü gösterir nitelikte, gerçekten çok iyi tasarlanmış sayısız sahne içeriyor. Filmin son öyküsü olan Richard McGuire’ın elinden çıkan çalışma, bu anlamda sahiden çok başarılıydı ve benim için iyi bir sürpriz oldu. Karanlığın ve haliyle ışığın bu denli güzel kullanılması maharet ister, öyle ki bazen ne anlatıldığını unutuyorsunuz. Perdede bir yerden diğerine gezinen beyazı izler buluyorsunuz kendinizi.

Mattotti’nin hikâyesi ise David Lynch havasında gelişerek alacakaranlık hikâyelerinin muğlak niteliğine uygun biçimde sonlanıyor, severek izledim. Charles Burns nasıl bir hikâyecidir diye sorulsaydı verebileceğim cevap filmde anlattığı hikâyeyi işaret ederdi. Blutch’ın da ne yapabileceğini tahmin ediyordum ama hep merak ettiğim bir yaratıcıdır. İzleyeni rahatsız eder, içinizi burkar; İnsan tekinin acımasızlığını gözümüze sokar. Onu sarıp sarmalayacak kadar sevemezsiniz ama ne dediğini de bilmek istersiniz. Herneyse, asıl adı Peur(s) du Noir olan filmi, imkânınız olursa seyredin. Türü sevmeyebilirsiniz ama film nitelikli ve ayrıksı çizgi romancıların çalışmaları üzerine bina edilmiş. Mutlaka hatırlayacağınız sahneler içeriyor....



Alex Varenne ,1939 doğumlu. Çizgi romanı düşünmemiş başlangıçta, "öylesine çizmiş", yaptığı çalışmaları yayınlatmamayı tercih etmiş. En sonunda da muhtemelen geçim sıkıntısıyla mahlas kullanarak çalışmaya başlamış. Bu kadar düşünmesine ya da sıkıntı çekmesine neden olan şey öyküleri ve çizdikleriymiş. Varenne, Frankofon çizgi romanında adı erotizmle özdeşleşmiş çizerlerden. Bizde de bölük-pörçük, sansürlenerek yayınlanan Erma Jaguar çalışması ismiyle birlikte hatırlanan en ünlü çalışması. Carré Noir sur Dames Blanches albümü kısa öykülerinden oluşuyor. Beş ayrı öyküyü tamamlayan, öykülerde yer alan tiplemeleri ve kimi ayrıntıları yeniden yorumlayan bir final öyküsüne de sahip. 

Erotik öykü anlatmanın zorluğu pornografik anlatıyla olan kaçınılmaz yakınlığıdır. Varenne öyküleri özgün hallerinde Türkiye’de yayınlanamaz ama bu öykülerini pornografik yapmıyor elbette. Varenne doğal olarak sex-oriented bir bakışa sahip ama olağanüstü nitelikli, arzudan patlayacak, her zaman hazır ve nazır kadınları ve erkekleri anlatmıyor. Gerçekçi, şaşırtıcı ve bazen gizem dolu bir hikâyenin içine erotizm katıyor, cinsel ilişkiyi açıklıkla çizmesi çoğu ülkede “pornografik” sayılmasının nedeni. 

Carré Noir sur Dames Blanches albümünü özellikle kılan ise aristokrasiye-doymaz-bencil kural tanımazlığa yönelik eleştirellik. Her zaman taraf gibi durmuyor elbette, hatta bazen kendini denetleyemeyen cinsel iştahın-fantezilerin açmazlarını da anlatıyor. Bunu gösterirken ahlakçılık yapmıyor. Sex-oriented baktığı için hayata tercihinin ticari olarak görülmesi doğal. Öyküleri, tiplemeleri, onların duygu olarak öne çıkan tepkileri düşünülürse hakkında şöyle bir yorum yapılabilir: Varenne, insanların asıl duygu ve eylemlerin mutlaka cinsellikle ilgili olduğuna inanıyor.



Samuel Taylor Coleridge’ın Yaşlı Gemici (The Rime of the Ancient Mariner) adlı uzun şiiri Türkçe’de İletişim'den yayınlandı. İlgi çekici ve esrarengiz bir şiir olduğu muhakkak... Yaşlı Gemici’nin tuhaf yolculuğunun anlatıldığı şiiri Şavkar Altınel Türkçeleştirmiş. Şiirin külfetli, farklı yorumlanabilecek kısımları var. Altınel, çevirisini orijinaliyle birlikte kullanmayı tercih etmiş. Hatırda kalacak güzellikte dizeler var.

Asıl heyecan verici olan Gustave Doré’nin metne eşlik eden çizimleri. Yaşlı Gemici, Doré’nin Avrupa edebiyatının büyük klasiklerine yaptığı eşsiz gravürlerin bir başka örneği. Doré’nin ayrıntıcı deseni, kalabalık sahneleri, Mikelanjvari gerçekçiliği ve yoğun emek isteyen ince işçiliği hemen sarıyor insanı. Kitapta sağ sayfada resmin bütünü, solda ise resimden seçilmiş bir kesit kullanılmış. Doré, resimsiz bir kitabın düşünülemediği bir dönemin yıldızıdır. Kilise süslemeciliğini izleyerek oluşturduğu geniş planlar ve sahne düzenlemelerinde romantik ve kırılgan bir estetik tercih etmiştir. Uhrevi arayışlarla savrulan, pişmanlık çeken tiplemeleriyle taklidi zor  bir üsluba sahiptir, güçlü deseni kadar sabrı nedeniyle de benzersiz çizerler ülkesinin asil üyelerindendir.

[Metinleri, on-on iki yıl önce filan yazmışım. Blogta arşivliyorum.]

Çarşamba, Mayıs 30, 2018

Nazım Yazmış Bu Çizgi Filmleri


Nazım Hikmet'in çok yönlü bir sanatçı olduğunu hepimiz kabul etmekle birlikte, yazıp çizdiklerini iyi kötü bilen herkes teslim edecektir ki şairliği kıyas götürmeyecek ölçüde başkadır. Diğer edebi türlerde yaptığı çalışmalar şiirleri kadar başarılı değildir. Güzel diyaloglar ya da ilginç bölümleri yok diyemem ama bütünlüklü olarak romanlarının iyi olmadıklarını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim örneğin. Vakt-i zamanında Nazım'ın çizgi filmle ilgilendiğini, Sovyetler Birliği'nde bu alanda senaryolar yazdığını biliyordum. Yıllar önce filmlerine ulaşabilmek için küçük çaplı araştırmalar, yazışmalar dahi yapmıştım. Nafile tabii. Melih Güneş de filmlerin peşine düşmüş, Nazım'ın son eşi Vera Tulyakova'nın yardımlarıyla onları gün yüzüne çıkarmış. YKY'den çıkan, iki ayrı çizgi filmin adını taşıyan Hanene Huzur Dolsun-Sevdalı Bulut kitabı, animasyonları içeren dvd ve ilgili dokümanlardan oluşuyor. Tek kelimeyle güzel! Çabayı ve sunumu takdir etmemek haksızlık olur. 

Öte yandan, filmler nasıl derseniz, zamanını aşabilecek nitelikte değiller dememiz gerekiyor. Döneme özgü Sovyet estetiği ve siyasetiyle üretilmişler.  Filmleri niteliklerinden ziyade Nazım külliyatı için birer belge olarak görmek ve onunla yetinmek belki daha doğru olur. Kitap, sadece filmlerden oluşmuyor dedik, film ve senaryolar hakkında Sanat Sovyeti toplantı tutanakları da derlenmiş. Belgeselci ağırlığı güçlendiren önemli bir katkı olmuş. Bu tür toplantılarda bürokratik gereklere dayanarak, ideolojik tutarlılığın sorgulandığını başka örneklerden de biliyoruz.  Yıllar içinde farklı film ve anlatılarla ilgili yayınlanan tutanakları incelediyseniz anlıyorsunuz ki Sanat Sovyeti sadece filmlerin içeriğini değil üreticilerin geleceğini belirleyebilmiş. Bu toplantılar, teorik olarak, estetik bir tutarlılık ve devamlılığı sağlayabilmek adına başlamışsa da giderek siyasi sadakatin arandığı (ya da bunun daha çok önem kazandığı) ve sorgulandığı yargılayıcı mecralar olmuşlar.  Resmi konuşmalara, ego çatışmalarına, ideolojik hassasiyetlere, sansür ve manipülasyona ister istemez sık rastlanılmış, çok başvurulmuş. Nazım nasıl değerlendirilmiş derseniz, genel politik atmosfere bağlı olarak şaire yakınlaşılmış ya da uzaklaşılmış, Vera'nın işine son verilmesi de bununla ilgili olmuş. Vera, Nazım'ın ardından anlatıyor: 'Başıma gelenleri sana anlatmadım (...) belki de beni düşürdükleri durumla seni kışkırtmak, skandal çıkartmanı tetiklemek, dahası en basit gerçeklerin bile fısıltıyla konuşulduğu ülkeden gitmeni sağlamaktı amaçları'. Nazım'a sempatiyle yaklaşırken ne konuşulmuş peki? Doğrusu pek önemli gözükmüyor konuşulanlar. İltifatlar, 'şurası şöyle olsa sanki daha iyi olacak' türü revizyonlar denebilir bunlara. 

Hanene Huzur Dolsun iddialı bir film. Sovyet animasyon geleneğinde hatırı sayılır yeri olan propaganda filmlerinden biri. Yarım asır öncesine ait olduğundan günümüz seyircisi ayırdına varmayabilir, resmi Sovyet sanat politikası gereği barış temalı sayısız animasyon üretilmiştir. Buna göre kapitalizmin ve emperyal arzuların en önemli sonucu olarak savaş gösterilmiş; asker, silahlanma ya da atom bombasına karşı işçiler, doğa ve zeytin ağacı-güvercin sembolleri öne çıkartılmıştır. Daha doğrusu, demokratik dünyada yaygınlık kazanan savaş karşıtı cepheye propagandif katkılar sağlamışlardır. Hatta öyle ki barış denildiğinde komünizmi ve Sovyetler Birliği'ni anlayan radikal sağın refleksleri kısmen doğrudur. Rus dilinin sınırlılıkları nedeniyle anti kapitalist simge ve semboller film ve  animasyonlarla yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Nazım'ın senaryosu da bu amaçla yazılmış, söz ya da diyalog kullanmadan kapitalizmi (onun emperyal büyümesini sağlayan savaşı) eleştirmek istemişler. Sovyet animasyonlarının yetkin örnekleriyle kıyaslandığında Hanene Huzur Dolsun için bunu başaramamış demeliyiz. Propaganda anlatılarında olması şart olan tek etkiye yoğunlaşamamışlar, uzatarak ve uzatırken dağılarak, güç kaybetmişler.

Sevdalı Bulut, daha serbest bir çalışma. İran minyatürlerini modelleyerek bir masal anlatmayı denemişler. Kuklalar kullanılmış, animasyon yine dönemine göre vasat (ile vasat altında) kalmış.  Anlatım devamlılığı aralıklarla sekteye uğramış örneğin. Yavaşlığı, teknik zafiyetlerle ilgili değil sadece. Naif bir dili var ama finali güçlendiren bir seyir izleyememişler. Film çocuklar için mi üretilmiş belirsiz, kötü adamın yenilgisi dahi aşikârlaşmıyor. Kederli, buruk ve kötücül bir yönseme var film biterken kendini gösteren.

Filmlere niteliklerinden çok Nazım'la ilgili belge sayarak bakmak lazım demiştim. Şunu da sormak gerekiyor tabii: bu çizgi filmler Nazım'ı ne kadar yansıtıyorlar? Çok fazla insanın emeği var ama Nazım kendi o coşkun tarzını ortaya koyabilmiş mi? Yazdıklarıyla kendini hissettirebilmiş mi? Nazım, bu filmler sayesinde Sovyet Canlandırma Stüdyosunda (Soyuzmultfilm) çalışan Vera ile tanışmış, arkadaşlığını ilerletmiş ve onunla evlenmiş. Filmler, en çok buna vesile olmuş gibi geldi bana. Onun dışında ne Nazım filmlere kendini katabilmiş ne de filmler Nazım'ın dilini taşımaya çalışmışlar. Büyük şair Nazım Hikmet, bazı animasyonlara senaryo yazmış o kadar.

Radikal Kitap,  9.3.2013

Pazartesi, Ocak 15, 2018

Disney Prensesleri




Betarice Loren isimli bir çizgi film sanatçısı-öğrencisi Disney'in üretimlerindeki prensesleri görsel olarak toparlayıp sıralamış. Filmlerdeki prenseslerin kıyafetlerini, geçirdikleri değişimleri görmek bakımından ilginç olmuş bu sıralama.

Şöyle ilginç tabii, tek tek bakınca, hele bugünden bakınca bir teki bile prenses gibi durmuyor. İletişim araçlarının yaygınlaştığı ilk dönemlerde, 19.Yüzyıl sonunda diyelim, sıradan insanların, farklı bir renk, farklı bir kumaş ya da kesimle dolaşan birini gördüğünde o kıyafeti giyen kişiyi hatırladığını, konuştuğunu, dönüp dönüp baktığını, imrendiğini biliyoruz. Saraylıların kıyafetleri uzun uzun anlatılır, yazılır ve konuşulurdu. Bunu niye anlatıyorum, prenseslerin kıyafetleriyle bir başka görünmeleri beklenirdi. Belki artık prenseslik inandırıcılığını yitirdi. Biraz da kıyafetler ulaşılabilir oldu, bir ayrıcalık olmaktan çıktı vs

Disney, her zaman çoğunluk değerlerine oynayan, popüleri kullanan ve popüleri belirleyen bir şirket oldu. Bu kadar zaman ayakta kalmasının sırrı da bu zaten. Belki de prenseslerin ulaşılabilir, taklit edilebilir ve aşılabilir modeller olduğunu da hissettirmek istedi çocuklara. Sonuçta, anneler babalar, çocuklarını güzelce giydirip, sarıp sarmalarken "prensesim" "prenses gibi oldun" filan derken çok da abartmıyor oldular böylelikle.

Çarşamba, Haziran 08, 2016

Bir Taraftar Hikâyesi



Ben yazdım, Berat (Pekmezci) çizdi, Uğur (Erbaş) animasyonunu, Onur (Özmen) müziğini, Ahmet Mümtaz Taylan seslendirmesini yaptı. Socrates dergisi için Tivibu'ya hazırladık.

Nedir bu derseniz, taraftarlar hikayelerini anlattı, birinci seçileni senaryolaştırdık.

Pazar, Temmuz 01, 2012

Allah'ın Sadık Kulu, Barla

Allah'ın Sadık Kulu, Barla'yı seyrettim. Merak ettiğim bir filmdi, yoğun ilgi görmüştü. Tam animasyon değildi ama neyi nasıl yapmışlar görmek istiyordum. Peşinen söyleyim: iyi bir hikayesi yok, sürekli dramatik vurgular, öfkelenmeler, kahırlanmalar yapmışlar ama tahkiyeyi oturtamamışlar. Dili epeyce ağır, hele ki çocuklar için hiç anlaşılmayacak sayısız diyalog ve monolog içeriyor. Görseli çok yavaş ama kötü demek haksızlık olur. Bütün insanların kalın bacaklı, kalın belli olduğu bir görsel evren kurmuşlar, o tatsız. Maddi hatalar yapmışlar, örneğin 1920'li yıllarda konuşan taraflardan biri telefonu kapatınca otomatik "kapatma sinyali" verildiğini sanmışlar veya kelepçelerin o tarihlerde nasıl olduğuyla hiç ilgilenmemişler vs vs

Sürgüne gönderilmiş bir insanın çile çektiğine şüphem yok, mutlaka ulusal ve yerel siyasal erkten ayrıca baskı da görmüştür, tek sözüm yok. Ama filmde kurulan mazlum/zalim ekseni bana tuhaf geldi. Naif olacağını az çok tahmin edebiliyordum ama dönemin yöneticilerine Said-i Nursi'yle nasıl mücadele edilmesi gerektiğini anlatan, onlara akıl verenin bir Amerikalı olması (veya İngilizce konuşan biri olması) ziyadesiyle saçma olmuş. Kurucu elitlerimizin neredeyse tamamı frankofondur. Bir Amerikan hayranlığı yüzyıl başından beri vardır ama nerde ne zaman bir Amerikan yönlendirmesi olmuştur Vallahi ben bilmiyorum. Filmde şöyle yapın böyle yapın diye akıl veren bir yabancı olunca işler kolaylaşıyor elbette. İlgi çekici bir başka nokta, Said-i Nursi'nin Kürtlüğünün bilerek ve onu dışlamak amacıyla öne çıkartıldığının iddia edilmesi, buna yönelik filmde bir cevap verilmesi olmuş. 

Her hikaye, yaşadığı dönemden etkilenir, güncel sancı ve refleksler anlatıları biçimlendirir. Film, yüksek bir seyirciye ulaşınca merak etmiştim: nasıl popüler oldu, neyi anlattı ve neyi anlatmadı diye. Filmin küçük kötü adamları var, merkezden emir alan, onlardan korkan emir kulları...Merkezdekiler de var, var olmasına da...Kim, kimdir, necidir belirsiz. Asıl kötüler, münafıklar, Türkü Kürte, Müslümanı Müslümana kırdıranlar İngilizce konuşanlar, bakıyoruz yıl 1927-1934 arası...Acaba diyorum, bu film 1989 öncesi çekilebilseydi, kötü adamımız Rusça konuşur muydu? Acaba işte...

İlk Yerli Çizgi Film Denemesi

Yukarıdaki fotoğrafın yer aldığı gazete haberini alıntıyalım önce. "Haber aldığımıza göre Güzel Sanatlar Akademisi talebelerinden Ali Ferruh Durukan, Adnan Çoker ve Orhan Dağ, Walt Disney’in Miki Fare filmleri gibi resimlerin hareketleri ile bir film çevirmeğe muvaffak olmuşlardır. Üç dakikalık ilk tecrübe filmi bugünlerde hususi olarak gösterilecektir. Genç talebelere hocaları Prof. Vedat Ar yardım etmektedir. İlk büyük film fabrikatör Eflatun Nuri’nin yardımı ile bugünlerde hazırlanmaya başlanacaktır (Vatan, 4.4.1947)."  2006 yılında, Koloni blog sayfasında ben bu haberi bir kez daha alıntılamıştım. Bir yıl kadar sonra haberde ismi geçen Ali Ferruh Durukan'ın kızı olan Bilge Gezer bizimle irtibata geçmişti. Konuyla ilgili kendisinden bilgi istemiş, babasından o günleri yazmasını rica etmiştim. O yıllarda yayınladığımız Serüven dergisinde bu yazıyı kullanmak istiyorduk. Ali Ferruh bizi kırmayarak gerçekten de o günleri anlatan bir yazı yazdı. Öte yandan yazı çok kısaydı, görsellerle kullanabileceğimizi düşündüm. Ama ne oldu bilemiyorum, bütün çabalarıma rağmen irtibatımız koptu. Yazıyı çeşitli fotoğraflarla, o günleri anlatan, en azından ismi geçen insanları gösteren resimlerle sunamayınca yayınlayamadık. Ali Ferruh Bey'in o günleri anlatan yazısını aşağıya alıntılıyorum: 
1947 senesinde Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde (M.S.Ü) okurken ben ve arkadaşlarım Adnan Çoker, Orhan Dağ (sonra Dar olarak değiştirdi) çizgi filmlere çok meraklıydık. Nerede oynasa kaçırmamaya çalışır, bir yandan da hakkında bulabildiğimiz kitapları okuyarak yapım tekniklerini öğrenmeye uğraşırdık. Çizgi filmi yapabilmek için öncelikle filim makinesine ihtiyaç olduğundan İpek Film Stüdyosuna giderek bize yardımcı olup olamayacaklarını sorduk. Ücreti mukabilinde yapabileceklerini söylediler, biz öğrenci olduğumuz için maddi imkânlarımız kısıtlıydı, şansımızı Ses Film Stüdyosunda denedik.  O sırada Bomonti de bulunan Ses Film Stüdyosuna gittiğimizde içerde filim çekimi vardı, bizi görünce pek sevindiler, zira bazı sahnelerde değişiklik yapılması gerekiyormuş ve bizden acele olarak dekorlara yardımcı olmamızı rica ettiler; biz de hevesle 3-4 metrelik bir Haliç manzarasını toprak boyalarla alelacele yapıverdik. Film makinesi işine gelince, bizi bir kenardan izleyen ve Akademide seramik bölümünde hoca olan Vedat Ar söze karıştı, Almanya’dan bizim işimize yarayacak bir filim makinesi getirmiş olduğunu müjdeledi.  Makineyi bulduktan sonra, ilk çizgi filmi oluşturma aşamasına gelmiştik. Konuyu beraberce kararlaştırdık: Zeybek Oyunu: Hem bizden, hem de hareketlerin güzel ifade edilebileceği bir konu olarak gözüktü bize. Zeybek oyunun figürlerini öğrenmek üzere Eminönü Halk Eğitim Derneğine gittik. Orada folklorcu bir hanım bize bütün figürleri bıkıp usanmadan teker teker gösterdi, biz de krokilerini yaptık. Bu hazırlıklardan sonra detaylı çizimlerin yapılmasına sıra geldi. Malzeme yokluğu başlı başına bir problemdi. Seluloit filim olmadığı için aydinger kâğıt kullanıyor, çini mürekkebi ile yapılan çizimlerin içini fon olarak beyaz ayakkabı boyası ile dolduruyorduk, elimizde başka bir malzeme mevcut değildi.  Biz bu çalışmaları yaparken Vedat Ar başka öğrencileri de etrafımızda topladı ve onların da bizim kullandığımız teknikleri öğrenmelerini istedi. Gelip gidenler arasında sonraları çok tanınan karikatürist Eflatun Nuri de vardı. Sonunda 3 dakikalık siyah beyaz bir çizgi filim yapmayı başardık, gazetelerde bahsedildi. Bu arada derslerimizi biraz aksatmıştık, hocamız Zeki Kocamemi “sizi gidi animalciler sizi” diye bize takılırdı. Derken araya yaz tatili girdi, Vedat Hoca’nın filim işine devam ettiğinden bizim Zeybekleri Tariş'in reklâm filmi olarak görünce haberimiz oldu. Hocamıza biraz sitem ettik, sonra herkes kendi yoluna gitti. 60 yıl öncesinden birkaç filim karesi, gazete kupürleri ve anılar kaldı geriye.


Pazar, Ağustos 14, 2011

Çocukça Çizgi Film Yarışması


TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi mimarlığın toplumla buluşması kapsamında; çocuklara mimarlık, çevre ve kent kültürünün anlatılması, çocukların kent kültürü ve mimarlıkla iletişimlerinin “Canlandırma Filmler” üzerinden kurulması hedefiyle “Çocukça Çizgi Film Yarışması” düzenlemektedir. Tüm canlandırma tekniklerine açık olan yarışmaya katılacak filmlerin çocuklara yönelik üretilmiş olmaları ve daha önce yayımlanmamış olmaları gerekmektedir.

Yarışmaya Katılma Esasları ve Biçimi
Yarışma tek kademeli olarak düzenlenmiş olup herkese ve tüm canlandırma tekniklerine açıktır.
Yarışmaya katılan eserlerde ana tema, çocuk mimarlık, kent, çevre ve kültürel miras, kent kültürü ve duyarlılığı olacaktır.
Yarışmaya katılım ücretsizdir.
Yarışmaya katılım için aşağıdaki bilgi ve belgelerin sağlanması gerekmektedir:
Yarışmaya katılanların http://cocuk.mimarlarodasiankara.org adresi üzerinden, adı, soyadı, açık adresi, telefon ve faks numaraları ile e-posta adresi bilgilerinin olduğu katılım formlarını doldurmuş olmaları gerekmektedir.
Yarışmaya ekip halinde girilmesi durumunda, yönetmenin katılım formunu doldurması yeterlidir.
Seçici Kurul Üyeleri
Sevin Okyay, Yazar, Sinema Eleştirmeni
Tan Oral, Mimar, Karikatürist
Yekta Kopan, Yazar, Seslendirme Sanatçısı
Fethi Kaba, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Çizgi Film Bölüm Başkanı
Berat İlk, Bilgi Üniversitesi VCD Öğretim Görevlisi, Canlandıranlar Yetenek Kampı Yöneticisi
Levent Cantek, Editör, Yazar
Melike Türkan Bağlı, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Görevlisi
Ulaş Onur Temiz, İlköğretim Öğrencisi
Yağmur Sertkaya, İlköğretim Öğrencisi

Ödüller
1.Ödül 10.000 YTL
2.Ödül 7.500 YTL
3.Ödül 5.000 YTL

link
Related Posts with Thumbnails