Cumartesi, Şubat 28, 2026

Küçük Posta



Sahaflarda buldum bu “gazeteyi”. 1966’da, on yaşlarında iki muzip çocuğun elinden çıkmış. O tarihte “fanzin” diye bir kavram yok elbette ama tam o ruh: M. Reha ve Haluk Kara adlı iki ortaokul öğrencisi, bir gazeteyi baştan sona tutkuyla taklit etmişler. Ciddiyetle, sabırla, hevesle.

Yazı çiziyle uğraşmaya başlayınca insan daha çocukken başka “yazarlarla karşılaşıyor. Garip bir çekim alanı var, birbirinizi buluyorsunuz. Ben ilkokul ikinci sınıfta üç arkadaşımla çizgi roman yapıp sınıftaki çocuklara kiralamıştım. Çoğaltmak mümkün değildi, fotokopi nedir bilmiyorduk. Defteri iki liraya veriyor, okunup gelince bir lirasını iade ediyordum. Bir gün evde hasta yatarken ortaklarım” kazancı getirip avucuma saymışlardı. Annem hâlâ o hikâyeyi anlatır. Dergi yaptığımı değil, avucumdaki bozuk paraların çokluğunu hatırlayarak. Bir Ankaralı anne için gurur ölçüsü nettir: romantizm değil, nakit akışı. Hâlâ aynı telden hasbihal ederiz.

Çocukluğumda Türkoğlu diye bir kahramanımız, Pilot Yayınları diye bir yayınevimiz (!) vardı. Ali Recan’ın Volkan’ını taklit ediyorduk elbette. Sonra ne oldu? O ortaklardan biri asker, biri mühendis, biri işadamı oldu. Yazıdan telif kazanan bir ben kaldım.

Hayal kurmak, dergi düşünmek, roman yazmak, resmetmek, şiirle uğraşmak… Bizim ailelerimizin gözünde karın doyurmuyordu. Teşvik edilmezdi, hatta naif, hatta “kadınsı” bulunurdu. Boş işti. Gençliğimde de manzara çok değişmedi: Yazdıkların siyasete temas ederse ciddiyet kazanıyordu. Taşralı çocukların roman ve öykülerinde siyasete meyletmesi biraz da kendini önemsetme arzusundandır. Hâlâ öyledir.

Küçük Posta’yı hazırlayan o “genç gazeteciler” şimdi neredeler? Muhtemelen okuldan sonra eline kitap almayan çoğunluğa karıştılar. Oysa ne tatlı, ne zekice ne eğlenceli şeyler hayal etmişlerdi.

K. diye bir arkadaşım var, birlikte büyüdük. Şimdi büyük bir şirketin genel müdürü. Okuduğum en iyi şairlerden biriydi. M. adında bir öğrencim vardı, yaşıtlarının çok ilerisindeydi, iyi bir edebiyatçı olabilirdi. Gıda sektöründe çalışmayı seçti ya da hayat onu oraya itti.

Herkesin yazar olması gerekmiyor. Ama devam etmek, sabır ve inat göstermek, çok çalışmak ve gerçekten istemek çoğu zaman yetenekten daha belirleyici. Üstelik yazmak, yazarak yaşamak büyük bir belirsizliğe razı olmak demek. Geçim derdi insanı başka yollara savurabiliyor. K.’yi de M.’yi de anlamıyor değilim.

Babam, on beş yaşında yayımlanan çizgi romanlarımı hiç okumadı. Okusa bir şey demesi gerekecekti, Sahiden kırıldım. Defalarca içlenip nedenini düşündüm. Bugünle kıyaslayın: 2020’lerde çocuğunuz o yaşta bir şeyler yazacak ve siz yok sayacaksınız mümkün mü?

Belki de babam, oğlunun boş işlerle” oyalanmasından, hayallere kapılmasından korkuyordu. İnat ettim. Karşı çıktım. Şansım da yardım etti, kendime bir yol açtım. Bir şirket çalışanı olmak, ticaretle uğraşmak fikri bana o kadar ürkütücü geliyordu ki… iyi sıyırdım derim bazen, şükrederim. İstanbul’u istemeyişim bile belki bununla ilgilidir.

Küçük Posta’ya ve o iki çocuğa kardeş kadar yakınım. Belki sırf bu yüzden romantize ediyorum. Belki onların hiç böyle dertleri olmadı. Ama yine de K.’ye, M.’ye, kaybolan o ihtimallere hayıflanmadan edemiyorum.

Cuma, Şubat 27, 2026

Kayıp



Fotoğraf yetmişli yıllardan. Üç kadın neşeyle eğleniyor. Neresi? Metropollerden biri sanmıştım, meğer Malatya’ymış. Şaşırdım. Niye şaşırdıysam… O yıllarda Malatya’da içkili eğlence mekânı var elbette. Bugün var mı? Yanılıyor olabilirim ama eskisi gibi olduğunu sanmıyorum. Benim bildiğim, Anadolu’da uluslararası büyük otel zincirleri dışında içkili mekânlar ya yok ya da görünmez hâle gelmiş durumda.

Genel olarak kadınların rahat ettiği şehirleri ve mekânları “medeni” ve “güzel” bulurum. Orada zaman daha sakin, daha geniş akar. Bir kadın bir başına dışarı çıkabiliyorsa, eğlenebiliyorsa, o şehirde bir şeyler yolundadır diye düşünürüm. Mesele içki değil. Mesele evden çıkabilmek. Muhafazakâr tahayyül evi sığınak sayar, oysa kimi zaman sığınak değil, cenderedir.

Malatya’da ya da başka bir Anadolu şehrinde hayatın bütünüyle kötüye gittiğini iddia edemem, oralarda yaşamıyorum. Ama bugünkü “yokluk” hissi bana bir “kayıp” gibi geliyor. Bir tür medeniyet kaybı. İçkili bir mekânda kadınların eğlenebilmesinde hoşuma giden şey, kamusal alanda var olabilmeleri. Erkeklere doğal hak gibi sunulan şeylerin kadınlar için hâlâ tartışmalı olması. Erkek eğlenirse eğlence, hadi en fazla hovardalık, kadın eğlenirse namus meselesi. Bunu biliyoruz, yaşıyoruz, “failiyiz”, her yerde örneklerini görüyoruz.

Belki o fotoğraftaki anı özgürleşme olarak abartıyorum. Abartmıyorum aslında, bunun yalnızca bir “an” olduğunu biliyorum. O kareden hemen sonra eşler, nişanlılar, babalar, abiler müdahale etmiş olabilir. Yan masalardan homurtular yükselmiş olabilir. Ya da o kadınlar, o akşam bedenlerini sakınmadan gülerken, ertesi gün kendi evlerinde başka kadınlara (kapıcıya, temizlikçiye, sütçüye) yukarıdan, erkekçe bir dille davranıyor olabilirler. Yorumları çoğaltmak kolay.

Orta sınıfın bağnazlığının, “gerici” diye yaftaladığı kesimlerden hiç de geri kalmadığına inanırım. Endoktrinasyonun etkisini nedense hafife alıyoruz. Bağnazlık tek bir mahalleye ait değil, her yerden, her sınıftan, her kimlikten sökün edebiliyor.

Perşembe, Şubat 26, 2026

Çizgilere Derkenar 41

İnternette rastladım yukarıdaki banta. Yetmişli yıllardan kalma sanılacak kadar “eski” duruyor ama yeni bir iş. Espri arkaik, hatta bilinçli biçimde anlamsız. Erkeklik organı, kadının kararını belirleyen nihai argüman olarak sunulmuş, pornografik bir güç anlatısının karikatür versiyonu çıkmış ortaya.

Burada mesele “ayıp olması” ya da “şok etmesi” değil, anlatının ilkel bir hiyerarşiyi hâlâ işe yarar sanması. Şaşırtıcı olansa, hatırı sayılır bir beğeni almış olması. Feminist yükselişe karşı bir refleks mi, yoksa “inadına” bir sahiplenme mi? Orasını bilemiyorum. 

Kitap satışları düşünce, az baskılı, koleksiyon değeri taşıyan özel albümler çoğaldı. Tarzan da bunlardan biri. Dilimizdeki ilk çeviriye Ersin Burak’ın çizimleri eşlik etmiş. Türle yakinen ilgili olduğumu düşünüyorum ama kitabın varlığını bir yıl gecikmeyle fark ettim, hiç duymamışım.

Çizimler dikkat çekici. Burne Hogarth estetiğine yaslanan bir dinamizmi var. Kitap bazen bir Tarzan romanından çok, bir çizim ve eskiz portfolyosu gibi duruyor. Bu yönü güçlü.

Diğer yandan metin günümüz Türkçesiyle mutlaka notlanmalıymış. Hurufat tercihi de estetik açıdan sorunlu geldi bana, görsel iddiayla tipografi arasında bir uyumsuzluk var. Çok görsel olunca Tarzan yorumlarını içeren çeviriler eklenebilirmiş, albüme çok şey katabilirmiş hissiyle baktım sayfalara. Sevdiğim insanlar ürettiği için yazmasam olmazdı. 

Ellili yıllarda popülerleşen üç boyutlu çizgi romanlar, televizyonla rekabet etme arzusunun ürünüydü. Okura “derinlik” vaadi sunuyorlardı. Teknik adıyla stereoskopik baskı deniyor buna. Sayfada iki desen üst üste basılıyor, gözlük sağ ve sol göze farklı görüntüyü veriyor, beyin de hacim algısı üretiyor. Teoride zekice pratikte yorucu diyelim.

Yıllardır rastlarım, gözlükle okumaya her kalkıştığımda birkaç sayfa sonra pes ederim. Görüntü titreşir, çizgi dağılır, anlatı akışı kesilir. Okunamama hissi kalır geriye. Satmamış olmalarının nedeni tam da bu: Teknik gösteri, anlatının önüne geçmiş.

Seksenli yıllarda basılmış bir örneği, “teknik ilerlemiştir” umuduyla aldım. Nafileymiş. Göz yine yoruluyor ve hikâye kayboluyor.

Çarşamba, Şubat 25, 2026

Nasihat Dinlemeyen Köy

Altı yedi yaşlarında, okumayı yeni söktüğüm günlerde okumuştum bu  “masalsı” kitabı. Yamaçlarındaki ağaçları kesip satarak para hırsına kapılan bir köyün, sonunda aç, biilaç ve çaresiz kalıp göç etmek zorunda kalmasını anlatıyordu. Elinde baltayla ağacı kovalayan köylüyle, yüzündeki dehşetle kaçmaya çalışan biçare ağacın sahnesi hafızama nasıl çakıldıysa… Kapağını görür görmez hatırladım, hiç düşünmeden satın aldım.

Disneyvari bir estetikle çizilmiş o kaçan ağaç beni sarsmıştı. Ağaçların da geceleri yer değiştirebilen canlılar olduğunu hayal ederdim. Hafif korku, hafif merak… Karanlıkta bir gıcırdama, toprağın altında bir sarsıntı, uzaktan gelen bir uğultu. Çocuk aklı işte, doğa bir dekor değil, gizli bir özneydi.

Oysa bir orman köyü ve bir orman köylüsü ağaçla nasıl ilişki kuracağını herkesten iyi bilir. “Azı karar, çoğu zarar” sözünü en iyi onlar tartar. Bize öğretilecek ya, doğa sevgisini öyle abartılı bir pedagojik tona büründürmüşler ki, hayatın içindeki o ölçüyü gölgelemiş aslında.

Bir de Türklerin Orta Asya’dan göç hikâyesi… O yaşta kafamda tuhaf bir bağ kurmuştum: Ağaçları kese kese mümbit toprakların kuraklaştırılması ve ardından gelen büyük göçü düşünmüştüm. “Nasihat Dinlemeyen Köy” ile Orta Asya Göçü’nü birleştirmiştim kendi kendime. Sanki bir tek Ötüken Ormanları kalmıştı da, Karaoğlan bu yüzden bir ormancıya emanet edilmişti. Çocuk zihni, “tarih” ile masalı hiç çekinmeden aynı masaya oturtur. Tarih dediğime de bakmayın, tarih diye okuduk ama efsane diyelim.

Hafıza tam da böyle çalışıyor. Yıllar sonra bir kapak görüyor ve çat diye ortaya çıkıyor: “Ben buradayım,” diyor hatıralar.

Sekiz Kurşun


 

Salı, Şubat 24, 2026

Tenten Faturası

Tenten’le ilgili bir efemera geçti elime. “Tenten İstanbul’da” filmi için kesilmiş bir fatura. Dağıtımcı Ceylan Film, Heybeliada Yeni Sinema’ya iki aylık kiralama bedelini faturalandırmış.

Faturada tek başına Tenten yok. Yanında bir Amerikan filmi daha var: Bizdeki adıyla “Zorro’nun İntikamı”. Bu hangi Zorro bilemiyorum, Zorro, The Avenger (1959) olabilir gibi geldi bana. Neyse faturadaki rakamlar ilginç: Tenten’in kira bedeli daha düşük. Neden? Dolar kurundan mı, kopya maliyetinden mi, yoksa o yıllarda Zorro’nun daha yüksek gişe garantili sayılmasından mı? Kesin konuşmak zor ama piyasa sezgisi çoğu zaman kültürel hiyerarşiyi ele verir, bunu biliyoruz.

Bizde “Tenten İstanbul’da” adıyla oynayan film, 1961 tarihli, Türkiye’de gösterimi iki yıl gecikmiş. O dönem yabancı filmler genellikle merkez ülkelerde dolaşımını tamamladıktan sonra “çevre” pazarlara inebiliyordu. Kopya pahalıydı, dolaşım yavaştı, takvim asimetrikti. Yani biz her filmi geç izliyorduk.

Bu gecikmenin kültürel bir yan ürünü vardı: Popüler yabancı filmlerin rüzgârından ticari olarak yararlanmak için yerli çizgi romanlar ürettirilirdi. Film gelmeden hikâyeyi okurduk. Görüntüden önce metin, perdeden önce kâğıt çıkardı karşımıza. Kültürel tüketim tersine akardı.

Not düşeyim: Safranbolu yakınlarında “Tintin” adını taşıyan, yüz küsur nüfuslu bir köy var. İçine tek bir Tenten ayrıntısı serpiştirseniz (bir duvar resmi, küçük bir vitrin, sembolik bir heykel) turistik bir mikro-anlatıya dönüşebilir. Ya tamam Mıstık abi, esnaflık yapayım dedim, fatura konuşunca aklıma geldi, kaşın gözün oynamasın.

Pazartesi, Şubat 23, 2026

Languishing-Sönümlenme

Biri hâl hatır sorduğunda genellikle “fena değilim” diye cevap veririm. Hatta kimisi bunu “niye iyi değilsin?” diyerek tuhaf bir “iyi ol” baskısına çevirir. Of puf edip “yahu ne iyiyim ne de kötü, çalışıyoruz, idare ediyoruz işte” demek isterim ama mutlaka tebessüm ederek bu faslı geçiştiririm.

Yakınlarda bu “fena değilim” hissiyatının bir dönem ifadesi olarak yaygınlaştığını öğrendim. Sönümlenme, canlılığını yitirme, solmak, durgunlaşmak anlamındaki languish sözcüğü popülerleşmiş. “Languishing” derken bir tür psikolojik sönümlenme kastediliyor. Depresyonda değilsin ama mutlu da değilsin, rutini yaşıyorsun gibi bir şey. Matrak tanımlar yapılmış: “düşük voltajda çalışma hali”, “duygusal rölanti” gibi.

Böyle ifadelerle karşılaşınca heyecanlanıyorum. Çünkü sosyal medyada yazan hemen herkes dünyayla kurduğu ilişkiyi bir moda gibi bu cümlelerle anlatıyor. Bakıyorsun, belirgin bir anksiyeteleri yok, yazarken majör depresyon savrulmaları yok. Farkındalıkları var, popüler olana ilgileri var, işlevsellikleri var ama derinleşemiyorlar. Mecazen söyleyeyim: “Şarjım yok, uzun konuşamıyorum” hâlinde salınıyorlar.

Eskiden bu duygu yok muydu? Elbette vardı. “Tembel” derdik. Okur yazarlar “hafif depresyon” tanısı koyar, kişinin motive olmasını beklerdi. Rölanti dedim ya, “bir sevgilisi olsa”, “bir işe girse” düzelir denirdi.

Oysa languishing yeni bir hissiyat sayılıyor, yeni bir orta sınıf sıkıntısı anlayacağınız. Sosyal medya çağında her birimiz sürekli uyarılıyoruz. Bir haber, bir skandal, bir mesaj, ilginç biri… Mutlaka dikkatimizi çeken bir şey var. O kadar çok ki bunlar, her birine ayırdığımız dikkat de bölünüyor. Bu çokluk zamanın hızlandığı hissini doğuruyor.

Klinik bir tanıdan söz ettiğim sanılmasın, bildiğim bir alan değil. Beni ilgilendiren kültürel bir semptom olması. Okur yazar, iyi eğitimli, etrafındaki vasatlığın farkında olan insanlar arasında gelişen bir durumdan söz ediyorum.

Dikkat edin, hemen hepimiz travmalardan söz ediyoruz. Evet, ziyadesiyle fazla kaygı, fazla korku, fazla üzüntü var. Ama onlara verdiğimiz tepkiler ne? Nötrleşmiş durumdayız. Büyük şeyler de küçük şeyler kadar etkisiz hissediliyor. Her birimiz yapay bir tetikte kalma hâlinde yaşıyoruz. Kirli, vasat ve merhametsiz olanı eleştirip bir sonrakine geçiyoruz. Temiz, derinlikli ya da iyicil olmuyoruz, sadece tepki veriyoruz. Aşırı uyaranlı ama stabil bir hayatın içinde ilerliyoruz.

Arzu meselesine öteden beri dikkat kesildiğim için psikolojik sönümlenmenin haz eşiğiyle ilgili olduğunu düşündüm. Bildiğim yerden bakmak istedim. Beyin hazla çalışır malum. Hazların büyüklüğü kadar seyrekliği de önemlidir. Eskiden hazlar nadirdi: bir buluşma, bir mektup, bir iltifat, bir öpücük, bir kavuşma. Şimdi bunların önemi yok demiyorum, yok kadar az diyorum. Hazlar süreklilik gösteriyor ama küçülüyor. Sürekli ekran kaydırıyoruz, sürekli bildirim alıyoruz, sürekli karşılaşıyor, etkileşim alıyor ve veriyoruz. Beyin bu sürece uyum sağlıyor, kendini korumaya alıyor ve hassasiyetini düşürüyor.

Psikolojik sönümlenme tam da böyle bir şey: İnsan ister gibi yapıyor, kaybetmeden vazgeçiyor, mücadele etmeden sürdürmeye çalışıyor. Büyük laflar etmek istemem ama temel sorunumuz mutluluk eksikliği değil, anlam eşiğinin yükselmesi olabilir. Hiçbir şey yeterince güçlü değil, çünkü her şey sürekli ve her şekilde mevcut. Yeni bir ilişki, yeni bir sanat örüntüsü, yeni bir fikir, yeni bir mesele, yeni bir iş, yeni bir mekân… Say say bitmez. Seçebiliyor, bırakabiliyor, bir üst sürüme geçebiliyoruz. Bana derinleşmenin resmini yapabilir misin diyeceğim Mıstık abi, yazıyı mesajlı bitiriyorum.

Pazar, Şubat 22, 2026

Nilgün

Güzel Marmara. İki adımlık yerkürede bağsız ve yeğni. Saflığın kuş uçuşu. Gören gözler, bilen dudaklar. Sıkıntı sınırında ertelenen acı. Bulamayan Nilgün’ün keder seferi. Üzgün adım, ileri marş! En güzel bekleme odası şiirin. Nilgün Marmara, Türkçenin intihar dizesi. 

 

His-tori


Cumartesi, Şubat 21, 2026

Performe edilen

Fotoğraf, yüksek ihtimal, yetmişli yılların lunaparklarından… O yıllarda sık görülen o panolardan biri: resmin merkezi figürünün yüzüne yuvarlak bir boşluk açılmış. Müşteri, arkadan başını o boşluktan uzatıyor, önden fotoğrafını çekiyorlar. Bir anlığına çocuk olmaktan çıkıp hayal edilen başka birine dönüşüyorsun.

Bu tür panolarda kimlik hazırdır, sadece yüz değişir. Beden bir kahramana aittir, fotoğrafı çektiren kişi yalnızca o role “giriş yapar”. Analog bir avatar sistemi. Bugünün filtrelerinin fiziksel versiyonu.

Panonun vaadettiği dönüşüm “kahramanlık” üzerine kurulu. Postlar, kılıç, at ve yanında nöbet tutan kurt, hepsi Orta Asya Türk mitolojisini andırsa daha tatlı bir palavraya, Yeşilçam filtresinden geçmiş bir tarihe dayanıyor. Gerçek bir geçmişe değil, popüler kültürün ürettiği bir geçmişe. Daha doğru bir ifadeyle: çizgi romanların hayal ettiği tarihe. Çünkü bu figürün kaynağı doğrudan Tarkan evreninden devşirilmiş.

Bugünden bakarak eğlence diyoruz ama popüler kültür, metropollerde yaşar, geleneğin yaşanarak değil oynanarak öğrenilmesini sağlar. Çocuk Tarkan olamaz, onu taklit eder. İdeoloji, o taklidin bir aidiyet duygusu üretmesini ister. Popüler kültür, modernleşmenin tuhaf bir yan ürünü olarak işlevselleşir: gerçek geçmiş uzaklaştıkça temsilî geçmiş çoğalır. Performe edilen ve satılan bir ürüne dönüşür. Böyle bakınca, Tarkan’lı panoda fotoğraf çektirmek bir kimlik provasıdır. 

Cuma, Şubat 20, 2026

Güfteye Sığmayan Israr

Eve gelen kargocu arkadaşlardan biri beklemediğim bir soru sordu: “Sanat müziği neden artık popüler değil?”

Ayaküstü bir şeyler söyledim ama soru evde öylece kaldı. Akşamüstü bir şarkı açtım, eski, damardan bir güfte. Kelimeler tanıdıktı ama ben başka bir zamandaydım, sanki insanlar aynı dili konuşuyorlar ama aynı şeyi yaşamıyorlardı.

O şarkılarda ayrılık olur, acı olur, beklemek olurdu filan ama mutlaka bir bitiş de olurdu.

Bugünse ayrılamama diye bir duygu var. İnsanlar ilişki yaşamıyor ama ilişkiden de çıkamıyor: mesajlar sürüyor, telefonlar silinmiyor, engeller açılıp kapanıyor, son konuşmalar bitmiyor. Üstelik bir teki bile romantik yaşanmıyor.

Bu sentimantal bir ısrar değil, psikolojik bir kuşatma. Klinik literatürde buna “ısrarlı iletişim” ve “ilişki sonrası taciz” diyen çalışmalar var. Eskinin dünyasında bu davranış “sevdiği için yapıyor” diye okunabilirdi. Oysa bir ilişki bittikten sonra sürekli mesaj atmak, açıklama istemek, sosyal medya üzerinden gözetim kurmak romantik değildir, çıkış bırakmayan bir baskıdır.

İlginç olan şu: taciz edilen taraf çoğu zaman kendini zalim gibi hissediyor. Çünkü taciz romantik cümlelerle konuşuyor: “Ben sadece konuşmak istiyorum”, “hiç mi hatırım yok”, “beni tanıyorsun.”

Romantik kültür bize “vazgeçmeyen kazanır” diye bir yalan öğretti. Oysa vazgeçmemek çoğu zaman gerçeği inkâr etmektir. Birini sevmeyi bırakmak zor olabilir fakat onun hayatından çıkmayı reddetmek artık sevgi değildir.

Eski şarkılar acıyı geçmiş zamana taşırdı. Hatıra güvenli bir mesafeydi, insan üzülür, sonra yaşadığı şey hikâyeye dönüşürdü. Şimdi ise hikâye oluşmuyor, sahne kapanmıyor. Aynı an küçük değişikliklerle yeniden kuruluyor.

Belki de o müzik eskimedi. O şarkıları mümkün kılan ilişki biçimi ortadan kalktı.

Perşembe, Şubat 19, 2026

Boks ve Fantezi


İlüstrasyonlar üzerinden erotizmin tarihine bakınca tuhaf bir şey fark ediliyor: Kadınların boks yapması erkeklere “seksi” gelmiş. Gerçek hayatta hele o geçmişte neredeyse hiç kadın boksör yokken, çizerler ısrarla ringe kadın çıkarmışlar. Bu bir spor merakı filan değil elbette, doğrudan fantezi üretimi. Kadının “yanlış yerde” bulunması arzu yaratıyor çünkü.

Modern sporların kurulduğu dönemde kadın bedeni korunması gereken bir narinlikle tanımlanıyor, kamusal çatışmanın, savaşın ve darbenin dışında tutuluyordu. Boks bu yüzden erkek sporuydu, erkek darbe alır, darbe vurur, sertleşir ve kirlenirdi.

Kadın boksör olarak resmedildiğinde ise dokunulabilir hale geliyordu. Erotizm burada çıplaklıktan değil, meşrulaşmış temastan doğuyordu. O dönemin ahlakında dokunulabilir kadın zaten erotik kadındı. Kabaca 19. yüzyıl ortasından 1950’lere kadar süren bir görsel repertuvardan söz ediyoruz.

Kadın bedeni gündelik hayatta korunması gereken bir yüzeyken ringde kurallı biçimde darbe alabilir hale geliyordu demek istiyorum. Temas kazara değil, programlı ve kurallara uygundu, seyre açıktı üstelik. Böylece özel alana ait olan şey kamusal bir gösteriye dönüşür. Erotizmi yaratan şiddetin kendisi değil, meşru hale gelmiş yakınlık olur.

Aynı dönemin görsellerinde kadın boksörün yanında sık sık dominatrix figürü de yer alır. İtiraf edeyim, hiç anlamadığım için bunun nedenini düşündüm. Fantezi deyip geçiyoruz ama galiba, orada erkeklere ilginç gelen bir ters köşe var. Erkeklik kontrol üzerinden tanımlanıyorsa, kadının güç kullanması kontrolün el değiştirmesi anlamına gelir. Mağdur olma ve cezalandırılma hayalleri burada devreye girer.

Dolayısıyla izleyici bir spor karşılaşması değil bir “oyun sahnesi” seyrediyor. Kadın yumruk atabiliyor, yaralayabiliyor ve hükmedebiliyorsa ama bunun doğal olmadığı varsayılıyorsa, görüntü ahlakın askıya alındığı bir ana dönüşür. Erotik gerilim de buradan doğar: normların kısa devre yapmasından, çıkan elektirikten.

Bugün kadın boksu neredeyse hiç erotik görülmüyor. Çünkü değişen şey arzunun kendisi değil, olağan olanın sınırları... Bir zamanlar sahne olan şey gündelikleşince erotizm de görünmezleşir.


Çarşamba, Şubat 18, 2026

Yüksek Nüks

Geçtiğimiz hafta davet edildiğim bir ev yemeğinde psikanaliz çalışan birileri kendi aralarında konuşmaya daldı. Gelen giden olduğu için çok istememe rağmen o sohbete dahil olamadım. Yaptığım işlere yönelik magazinel ilgi voyeur olmamı ve kaybolmamı zorlaştırıyor, mutlaka bir tuşuma basılıyor. Vik vik konuşurken buluyorum kendimi.

O geceden bana kalan tek şey “nüks” sözcüğü oldu. Böyle bir kullanım varmış ve ben hiç bilmiyormuşum. Meğerse bir hastalığın tedaviye rağmen kısa sürede ve sık biçimde yeniden ortaya çıkma eğilimini ifade ediyormuş. Kanser hastaları (bunu mahcubiyetle yazıyorum) bunu iyi biliyormuş mesela. Nüksetmek anlamında relapse karşılığı olarak kullanılıyor.

Kurcalayınca şunu anladım: hastalıkta ya da kişilik bozukluğunda nüks, semptomların iyileşmeden sonra yeniden ortaya çıkması demek. Yüzeysel bir iyileşme olmuştur ya da kişi aynı koşullara geri dönmüştür, nükseder. Bazen de semptom kimliğin bir parçası hâline gelir, yine nükseder.

Şöyle anlatayım: tedavi edilen şey çoğu zaman sorun değil, sorunun verdiği rahatsızlıktır. Kanseri değil, kanserin verdiği rahatsızlığı tedavi etmek gibi yani. Rahatsızlık geçse bile sorun geri döner.

Şunu düşünün: sosyal medya çağında insanlar birbirinden ayrılıyor ama stalka devam ediyor, “bir daha bakmayacağım” dese de profiline giriyor, dijital detoksu üç günde bozup aynı polemiğe tekrar tekrar devam ediyor. “Bir daha asla” cümlesinin ne kadar güvenilmez olduğunu hepimiz biliyoruz. Buna irade bozukluğu mu diyeceğiz, yoksa normalleşmiş nüksler mi?

Memleketi ve popüler kültürü anlamaya çalışan biri olarak kavramı bu çerçevede düşünmeye başladım. Bir yere vardığımı iddia etmiyorum ama şunu fark ettim: terapötik alan artık tam iyileşme vaat etmiyor. “Bunu tamamen bitiremeyiz ama yönetebiliriz” deniyor. Terapi ve ilaç yardımıyla kontrollü bir hayat öneriliyor.

İronik elbette. Çünkü yönetilebilir sorun, sürdürülebilir sorun demektir.

Salı, Şubat 17, 2026

Yılan, Elma ve Havva

Adem ile Havva” meseli, bütün dinlerde anlatılan, herkesin bildiğini sandığı, popüler kültürde geniş yer tutan bir anlatı.  Benim en sevdiğim “ilk” hikayelerden biri.

Hikayeye göre Tanrı bahçesinde neredeyse her şeyi serbest bırakır, sadece tek bir sınır koyarak iyi ile kötüyü bilme ağacından uzak durulmasını ister. Bu yasak, ahlâk dışı bir davranışı değil, daha temel bir şeyi, bilginin sınırını tarif eder. İnsan cennet bahçesinde yaşayan bir canlıdır ama henüz kendini görmez, zamanın içinde yürür ama ölüm fikrini taşımaz vs. Masumiyet burada erdemden çok cehalete benzer ki bu sahiden de olağanüstü bir ayrımdır. Her bebeğe baktığımda aklıma bu gelir.

Yılan bu yüzden bir canavardan çok bir soru gibi girer sahneye. Mit tam da burada kırılır. Yılan bir tartışma açar: itaat mi etmeliyiz yoksa her koşulda anlamaya mı çalışmalıyız?

Popüler anlatılarda yılan şeytandır, yılan kılığına girmiştir. İlk metinlerde şeytan var mıymış pek soran yok. Yılanın yaptığı şey yalnızca emri tartışmaya açmaktır. Bana ilk okuduğumda tuhaf ve eğlenceli gelen  soru cümlesi kurar: “yemeyecek misiniz gerçekten?” Kurnaz bir soru, çünkü yorum içeriyor.  O yorumla beraber insan Tanrı’yı ilk kez düşünmeye başlar.

Yılanın şeytanlaştırılması muhtemelen bu meydan okumanın fark edilmesinden sonra geliştirilir. Mesele sadece yasağa uymamak değildir, mesele düşünmenin başlamasıdır. Bu yüzden yılan bir baştan çıkarıcıdan çok bir tetikleyicidir, hatta mecazen ilk filozof sayılabilir.

Bu mesel, popüler hafızada bir “yasak elma” masalı gibi de dolaşır: bir elma, bir kadın, bir yılan, sonra ceza, utanç, kovuluş gibi anlatılır. Ne var ki metinler elma demez, sadece “meyve” der. Türü hiçbir yerde belirtilmez. Elmanın sahneye çıkışı Ortaçağ kilisesinin yorumudur. Elma (veya meyve) bir yiyecek değil, geri dönüşü olmayan bir bilgidir. İnsan onu yediği için değil, yedikten sonra masum kalamadığı için cezalandırılır.

Havva burada suçlu değil, yorumlayan ilk insandır. Merak eder, düşünür ve kendi bilinciyle karar verir. Onun kararıyla birlikte “kendini bilme” gelir, yapıp ettiklerinden dolayı mahcubiyet, pişmanlık ve vicdanen sorgulama gelişir.

Elma besin değildir, düpedüz bir zihinsel eşiktir. Yenilen şey bir lezzet değil, bir ayrımdır: İyi ile kötü, ben ile dünya, çıplaklık ile utanç, yaşam ile ölüm arasında farkı bilmeyen insanı tarumar edecek bir eşiği atlamaktır… Meyve insanın diline değil, zihnine karışır.

Yılan ve Havva bu yüzden bana ilk entelektüel tartışmayı yapan varlıklar gibi gelir. Mecazen söylüyorum, elmayı iştahla değil, merakla ısırırlar.

Cennetten çıkarılmak coğrafya değiştirmek değil, tür değiştirmektir: doğanın saflığından kültürün yorgunluğuna geçilir. Yaşanan yer artık verilen değil, kurulan bir yerdir. Doğum sancısı başlar, çünkü yaratmak bedelli bir eylemdir. Ölüm fikri başlar, çünkü zaman artık yalnız akmaz, sayılır.

Siyasi Düşünceler Tarihi’nin bu meselle başlaması gerektiğini düşünürüm. Yazmadan edemeyeceğim, Havva, yılan ve elmayı konuşurken, adını hatırlayamadığım bir öğrenci muzip bir yorum yapmış, “anladığım kadarıyla cennette kimse soru sormuyor” demiş, sınıfı güldürmüştü.

Kaşın gözün oynamasın Mıstık abi, yeri geldi anlattım, lütfen ama…

Pazartesi, Şubat 16, 2026

Leaving Las Vegas

Leaving Las Vegas (1995) benim gördüğüm en sert aşk hikâyelerinden biri değil. Buna rağmen niye aklımda kaldığını hatırlamak için tekrar seyrettim. Alkolik bir senarist ölmek için Vegas’a gider ve tanıştığı bir kadınla anlaşır: “Ben içmeye devam edeceğim, sen beni değiştirmeyeceksin.”

Normalde bir aşk hikâyesi burada başlar, biri diğerini kurtarmaya çalışır. Bu filmde kurtarma filan olmaz. Kadın onu ayıltmaya çalışmaz, adam iyileşmeye söz vermez. Birbirlerinin sonuna müdahale etmemeyi seçerler.

Zamanla başka bir şey fark edilir: Birlikte olduklarında huzurludurlar, iyi oldukları için değil gerginlikleri azaldığı için bunu yapıyorlardır. Adam içtiğinde uysallaşır. Kadın adamın yanında sakinleştiği için onu durdurmaya çalışmaz. Çünkü adam değişirse ilişki de değişecektir. Filmin tuhaflığı burada: Birbirlerini değil, birbirlerinin işlevini kabul ederler.

Alkol bağımlıları, akademik ifadeyle söylersek, nöropsikolojik anlamda bizlerden farklı bir biçimde aşık oluyorlar. Bağımlılık alışkanlıklarını başka bir nesneye, bu kez bir insana yönlendiriyorlar.

Alkol, biliyoruz ki, bir bağımlı için kaygıyı düşüren, yalnızlık hissini geçici olarak azaltan ve kendisini yapay olarak değerli hissetmesini sağlayan bir “uyuşturucu.” Beyin bunu bir düzenleme yöntemi olarak kaydediyor, ezberliyor.  

Aşk demişken, bağımlılık bir maddeye aşık olmak filan değil elbette. Bağımlılık, beynin ödül-rahatlama devresinin kısa yoldan çalışmayı öğrenmesi demek. Bağımlı insan ilişkilerinde de aynı duyguyu düzenlemeye çalışıyor. Onlar için sevgili (partner) bir insan değil bir regülasyon aracı oluyor.

Bir bağımlı için yakınlık sakinleştiriyor, ayrılıksa panik yaratıyor, sevgili tıpkı alkol gibi bir tür düzenleyici madde haline geliyor. İlişki, dopamin ve stres hormonlarının iniş çıkışıyla gelişiyor. Coşku ve tensel yapışmayla başlayan ilişki yaşanması kaçınılmaz olan bir krizle mutlaka kopuş ve çöküşe dönüşüyor. Terk edilme korkusu, kıskançlık krizleri, sürekli sınama ve sınanma, güven krizleri, barışınca aşırı rahatlama ilişkinin normalleri haline geliyor.

Mutluluk ile nörolojik rahatlama karışıyor diyelim. Böyle ilişkiler dışarıdan tutkulu görünse de içeriden oldukça mekanik gelişiyor. Bağımlı olan partnerini kaybetmekten çok kendini denetleyemeyeceği bir boşluğa düşmekten korkuyor. Bu yüzden ayrılıklar yas değil, yoksunluk krizine benziyor.

Alkol bağımlısının ilişkisi çoğu zaman sevgiye benzeyen bir şey üretse de bu bildiğimiz anlamda sevgi değil. Çünkü sevgi iki kişinin birbirini görmesini gerektirir. Bağımlılıkta ise biri diğerini görmediği gibi sadece ve sadece kullanır. Bazen merhametle, bazen çaresizlikle, bazen gerçekten iyi niyetle… ama yine de kullanır. İlişki bitince duyulan şey kalp kırıklığı değil, regülasyon sisteminin çökmesi olur. Ve kişi bunu aşk sanır.

Filmin başarısı tam da burada zaten, romantize etmeden o mekaniği göstermesinde. Anlamaktan yorulmuş, tekrar tekrar ilişki deneyimlemiş iki bağımlı, bile isteye süreci başka türlü yaşıyorlar. Birbirlerini kurtarmıyor, yalnız kalmamayı başarıyorlar.


Pazar, Şubat 15, 2026

Chomsky

Çağın önemli entelektüellerinden biri olan Noam Chomsky’nin Epstein ile ilişkisi bir süredir “ihanet” olarak nitelendirilerek tartışılıyor. Chomsky’nin eşinin savunması da bu öfkeyi yatıştırmadı. Dilimize de aktarıldığı için görmüş olabilirsiniz, konuyla ilgili Chris Hedges’in eleştirel yorumu yayımlandı.

Hedges, meselenin “yanlış kişiyle görüşmeye” indirgenemeyeceğini söylüyor ki gayet haklı. Chomsky’nin ömrü boyunca eleştirdiği iktidar ağının tekinsiz bir üyesiyle ilişki kurmasının (ve bu ilişkinin kendisine fayda sağlayacak bir yakınlaşmaya dönüşmesinin) iktidar eleştirisinin samimiyetine zarar verdiğini ve bunun bir tutarsızlık oluşturduğunu vurguluyor.

Diğer yandan tartışmanın aldığı biçim başka bir sorunu da görünür kıldı. Sosyal medya yargılamaları çoğu zaman eleştiriyi aşarak kamusal linçe dönüşüyor. Chomsky’nin hayatı boyunca ne yazdığı, ne söylediği bir anda önemsizleşiyor, tartışma bir düşüncenin değil bir figürün tasfiyesine evriliyor. Oysa biliyoruz ki, kamusal itibar (bir kere bile yitirildiğinde kolaylıkla inşa edilemeyen) geri kazanımı en zor sermaye türlerinden biridir.

Güç elitlerine ve popüler figürlere gösterilen “entelektüel merak” her zaman tek yönlü değildir. Onlarla flört etmek, hasbihalde bulunmak zarar verici sonuçlar içerebilir. Temas yalnızca meşrulaştırma riski taşımaz, aynı zamanda hiyerarşiyi ve eşitsizliği normalleştirir, doğal bir ilişki biçimi haline getirir.

Sosyal medya çağında entelektüeller görünür olabilir ama sahiden muhatap buldukları söylenemez. Gündemin kaotik hızında sakin ve mesafeli düşünceler bir karşılık bulmuyor, bağıran, alay eden ve hüküm veren sözler dikkat çekiyor. Okunma, "görülme" ya da işitilme ihtiyacı karşılanmadığında kamusal figürler giderek daralan bir çevreye hapsoluyor.

Bir parantez açıyorum, bugün 97 yaşında olan Chomsky bu ilişkiyi kurduğunda da genç değildi. Ahlaki sorumluluğu askıya almaktan söz ettiğim sanılmasın, insanî koşulları hesaba katmaya çalışıyorum.

Yaşlanan entelektüellerden söz ediyorum. Yaşlılık yalnızca biyolojik bir durum değil, bir tanıklık yoksunluğudur. Ders veremez, eskisi kadar yazamaz, çevresi seyrelir, izolasyon tercih olmaktan çıkıp zorunluluk haline gelir. Bu durumda yakınlık teklif eden kişiler (kim olduklarından bağımsız olarak) giderek orantısız bir yer kaplar. Güç sahibi bir finansör, meraklı bir zengin ya da genç bir siyasetçi entelektüelin itibarını kullanır olur, örnekleri çok, fakat çoğu zaman bu kullanım tek taraflı değildir, izin verilen bir yakınlıktır.

Bu nedenle meseleyi yalnızca bir ahlaki çelişki olarak göremediğim gibi onu da ortadan kaldırıyor demiyorum. Chomsky’nin hatası kamusal bir hatadır, ne ki, onu yalnızca ikiyüzlülükle açıklamak, yaşlılık, yalnızlık ve muhatap ihtiyacı gibi insanî boyutları görmezden gelmek olur. Bazı entelektüel kırılmalar çıkarın değil, kabul edelim, muhatap bulma arzusunun sonucudur.


Cumartesi, Şubat 14, 2026

Hayat Kısa...



Resim 1920’lerin ikinci yarısından. Hiç görmediğim, anne tarafından dedemin (öl. 1959) ilkokul “resmi”. Muhtemelen birkaç sınıf bir araya toplanıp fotoğraf çektirmiş, Ankara'da tek öğretmenli bir okul. O yıllar için fotoğraf neredeyse mucizevi bir şey,  çocukların günler öncesinden heyecanlandıklarını tahmin etmek zor değil. “Yarın fotogıraf çektireceğiz, iyi kıyafetlerle gelin” denmiştir. Denmemiş olması mümkün değil.

Öğretmenin kadraj dışına kayan bakışı, çocukların kameraya kilitlenmiş gözleri… Çocuksu ifadeler, asker taklitleri, erkenden edinilmiş büyük adam pozları.

Evkaf veznedarı Halil Bey’in oğlu olan dedemin kıyafetleri hayli modern. Beyaz geniş yakası ve bel üstü kalın kemeriyle adeta safariye çıkan Jungle Jim gibi. Ailenin seçtiği “Hız” soyadı bile modernliğe duyulan iştahı ele veriyor.

Bu fotoğraftan sonraki otuz yıl içinde evlenecek, üç çocuk sahibi olacak, iş hayatında tökezleyecek, kendi kendine romanlar yazacak, resimler çizecek, lüzumsuz harcamalar yapacak ve zamansız bir kalp kriziyle ölecek. Hız’la yaşamış ve hızla gitmiş sayılabilir.

O küçük çocuk bu fotoğrafta ne düşünüyordu? Ne olmayı hayal ediyordu? Hangi hayatı mümkün sanıyordu?

Nereye varacağımızı bilmiyoruz. Hayat kısa ama malumunuz mesele süresi değil, yönü.

Geçen yıl benim için “ne yaptıysam olmadı” duygusuyla mutsuz geçti. Küçük büyük tatsızlıkların bir kısmı hâlâ sürüyor. Bir yerde hata yaptım ki yaşadım diye düşünüyorum, dramatize edecek değilim. Hayat düz bir çizgi değil, iniş çıkış hep olacak. Mutsuzluk bazen oksijen gibi: varlığı hemen hissediliyor. Mutluluksa geriye dönüp bakınca fark ediliyor,  “meğer iyiymiş” dedirtiyor.

Neyse, işi wellness vaazına çevirmeyeyim. En büyük tesellim yazmaya devam etmek oldu. Ben çalışarak kendini tamir edenlerdenim. Yazarak geçinebilmemi hayatın bana verdiği en büyük lütuf sayıyorum. Bazen sıkılıp duraksayınca bile aynı yere dönüyorum: iyi ki bunu yapabiliyorum. Başka bir hayat ihtimalinde banka müdürü de olabilirdim; o ihtimalin bana ne getireceğini ve ne “yazacağını” zerre merak etmiyorum doğrusu.

Rica ediyorum gülme Mıstık abi…



Cuma, Şubat 13, 2026

Kopya Kağıdı

Çizgi romancılarımız uzun yıllar boyunca yabancı eserleri ve çizerleri kopyaladılar. Biz okurlar, bu kopyaları ancak tesadüfi karşılaşmalarla fark edebildik. Kapalı bir toplum olmamamızdan ya da telif yasalarına kayıtsız kalınmasından ötürü bu pratik süreklilik kazandı, kopya, istisna değil norm hâline geldi.

Herkes kopya çekiyor ve kimse bunu sorun etmiyorsa, “kopya” artık başka bir anlama evrilmiştir. Çünkü kopya başkasına ait bir “eseri” kendine aitmişçesine üretmektir. Bu anlamıyla kopya, bir norm ihlalidir: başkasına ait bir fikri çalmak, onu kendininmiş gibi kullanmak ve ahlaki ya da hukuki sınırları aşmaktır.

Ama bu sorun edilmiyorsa, yani suç yoksa,  doğal olarak ihlal de yoktur. Suçlama ortadan kalktığında, kopya bireysel bir ihlal olmaktan çıkar, kolektif bir üretim biçimine dönüşür. Böyle bir zeminde ne sanat üretilir ne de özgünlükten söz edilebilir. Utanılmıyorsa, mesele iş yoğunluğuna, vakitsizliğe ya da düşük kazançlara bağlanıyorsa, kimse özgünlük talep etmiyorsa, yapılan şey artık kopya değil, bir tür aktarımdır.

Burada sözünü ettiğim aktarımı, transmission anlamında bir dolaşım olarak tanımlayabilirim. Fikirlerin, biçimlerin, desen ve imgelerin serbestçe dolaşımda olduğu, kopyalanabilirliğin meşru kabul edildiği bir süreçten söz ediyorum. Suçlama içermediği için bu pratik, kopya olarak adlandırılmaz.

Bu aktarım rejimi, modern anlamda özgünlük fikrinin henüz yerleşmediği dönemlere ait bir pratiktir. Atölye sistemlerinde, ustadan çırağa geçen çizim kalıpları, ikonografik şemalar ve anlatı yapıları bireysel mülkiyet olarak değil, kolektif bir repertuar olarak kabul edilirdi. Burada değer, yenilikte değil, süreklilikte aranırdı. Dolayısıyla benzerlik suç unsuru değil, aidiyet göstergesiydi.

Modern telif rejimiyle birlikte bu aktarım biçimi ahlaki bir çerçeveye oturtuldu. Özgünlük, estetik bir ölçüt olmaktan çok hukuki bir zorunluluk hâline geldi. Bu noktadan sonra kopya, üretim sürecinin doğal bir bileşeni olmaktan çıkıp, gizlenmesi gereken bir kusur olarak kodlandı. Türkiye’de çizgi roman pratiğinin bu geçişi hiçbir zaman tam olarak içselleştirememesi, kopyanın hâlâ bir “suç” değil, bir “çalışma yöntemi” olarak görülmesine yol açtı.

Piyasa, özgün olanı değil, devamlılık adına üretilen “aktarımı” ödüllendiriyordu. Yabancı çizerlerden çalınan çizgi dili, estetik bir miras değil, hız, verimlilik ve tanınabilirlik üzerine kurulu bir görsel ekonominin sonucuydu. Kopya burada hırsızlık değil, mesleki refleks olarak görülüyordu. Kimse, kimseyi suçlamadı, akla dahi gelmedi.  Ne üreticiler arasında bir tartışma yaşandı, ne yayıncılar ve editörler etik ve hukuki bir endişe duydular.

Tam da bu yüzden, mevcut üretimlerden estetik bir kırılma veya bize özgü bir çizgi roman geleneği çıkabildi. Dolaşımda kalan  kalıplar ve durmaksızın kendini tekrar eden bir piyasa mantığından başka bir şey yaşayamadık.

Okuyana not: Bu yazıyı 1993 yılında Koloni fanzini için yazmışım. Yalan yok biraz elden geçirdim ama anafikri özellikle korudum. Çok uzun yıllar geçtiği için neyi önemsediğime daha çok dikkat kesildim. Genelleme yapmışım, asıl derdim çizgi romanla ilgili bir “tarihyazımı” kurabilmekmiş… Halen de çizgi romanla ilgili içime sinen bir şey yazabilmiş değilim. Metinle ilgili iki not düşeyim, birincisi, kopyayı bireysel bir ahlaki kusur olarak görmek, eleştiriyi kişiselleştirir, yapısal bir pratik olarak ele almaksa bana eleştiriyi genişletmek gibi gelir, halen de aynı fikirdeyim. İkincisi, bir üretim alanının genel karakteri, istisnalar üzerinden değil, baskın pratikler üzerinden anlaşılır ama metni yeniden okurken kopyayı bir “mesleki refleks” olarak tanımlayarak, özgün üretim çabası gösteren çizerlere karşı haksızlık etmiş olabilirim gibi hissettim. Yaşlanıyorum.

 


Perşembe, Şubat 12, 2026

A Short History of Comics in Turkey


Comics and comic strips have been published in Turkey for more than a century, with periods of interruption, and on a more continuous basis for approximately eighty years. During this time, a number of notable local works were produced. In public memory, however, discussions of comics in Turkey have often foregrounded titles of foreign origin. One commonly cited explanation is that comics production in Turkey did not develop into a fully institutionalized industry. Local comics financed and supported by newspaper publishers generally struggled to compete with imported publications in both quantity and perceived production quality. For this reason, even during 1955-1975 -often described as a “golden age” for comics in Turkey- locally produced children’s comics appear not to have reached the same level of mass popularity as many imported titles.

At the same time, the period witnessed the creation of several influential works, including Karaoğlan by Suat Yalaz, Abdülcanbaz by Turhan Selçuk, and Sezgin Burak’s Tarkan. In these decades, comics frequently appeared in newspapers as daily comic strips and were later compiled into book-length editions. Children’s magazines and other periodicals also provided an important venue, and artists often adapted narrative length and format to the editorial profile of each publication and its readership.

Across much of the twentieth century, Turkish comics and comic strips were frequently associated with historical themes, heightened prose centered on heroic figures, and varying degrees of erotic content. Many major newspapers (Hürriyet, Milliyet, Akşam, among others) maintained designated spaces for comic strips, including historical serials. Comic strips also contributed to the broader visual design of newspapers. Before the 1970s, printing constraints limited the routine use of photographs, and newspapers relied heavily on drawn material-caricatures, vignettes, portraits, illustrations, and decorative elements. Several artists worked across these formats, including Suat Yalaz, Bedri Koraman, and Turhan Selçuk; within the newspaper economy, comic strips could function as both high-visibility content and a source of royalties for their creators.

From the 1970s onward, improvements in printing technology and the increasing prominence of photography altered the visual landscape of the press. Over time, this shift reduced the centrality of comic strips in newspaper design and, in many cases, the economic conditions under which they were produced. Although comic strips continued to appear, their role and visibility within the newspaper industry changed relative to earlier decades.

The magazine Gırgır is often discussed in relation to these broader transformations in print culture. Its rise is frequently linked to improved printing capacity, expanding distribution networks, and the availability of financial backing from media owners. Developments associated with offset web printing increased the feasibility of producing high-circulation newspapers and magazines with extensive photographic and illustrative content. In the early 1970s, Gırgır emerged as a humor magazine combining comedic and, at times, political and erotic elements. Beyond its cultural identity, Gırgır is widely recognized for its commercial impact and for providing an institutional platform in which many artists developed careers. Its success also coincided with the emergence of other humor magazines that combined caricature with humorous comic strips.

In the last several decades, humor has been among the most visible genres in Turkish comics. Examples frequently cited in this context include Oğuz Aral’s Utanmaz Adam (“Shameless Man”), İlban Ertem’s Küçük Adam, Bülent Arabacıoğlu’s En Kahraman Rıdvan, and Nuri Kurtcebe’s Gaddar Davut. These works commonly employ irony and satire and often draw on adventure structures and exaggerated character types. In accounts of the period, Gırgır and other humor magazines such as Çarşaf, Limon, and Fırt are sometimes described as reaching very high total circulation figures. In any case, their prominence is widely considered to have expanded the range of visual styles and narrative approaches visible in popular print culture. Artists frequently associated with this productive period include Galip Tekin, Suat Gönülay, Kemal Aratan, and Ergün Gündüz.

From the late 1980s into the 1990s, print media in Turkey faced significant competitive pressure from television, including the expansion of commercial channels. Several commentaries from the era describe sharp declines in circulation relative to the previous decade. In this context, some magazines repositioned themselves by emphasizing themes, language, and forms of representation less likely to appear on television. This development shaped the tone of certain comics and, in some strands of humor publishing, contributed to an increased use of grotesque imagery and deliberately transgressive content.

A magazine often referenced in discussions of this period is L-Manyak. It is typically characterized as a humor magazine oriented toward buffoonery and provocation, including the use of obscenity and scatology as stylistic devices. Its recurring targets include social predators, braggarts, the wealthy, gluttony, aggressive ambition, and opportunism linked to sexual attraction. Descriptions of the magazine also note a relative avoidance of conventional political satire compared to some earlier humor periodicals, while covers and interior material frequently foregrounded grotesque characters as well as comedic depictions of violence and sexual practices. In interpretive accounts, the magazine’s vulgar register is sometimes framed as a mode of social critique, with recurring motifs such as hostility toward oppression, fantasies of escape from mass society, suspicion toward agendas and institutions, explicit desire, hedonism, generalized mistrust, and indifference to money.

In later years, some contemporary Turkish comics—particularly within humor publishing—have been discussed as operating in the shadow of this aesthetic and editorial turn. Commentators often highlight shifts toward denser page layouts, highly detailed backgrounds, and a stronger emphasis on visual saturation, in contrast to the minimalist editorial sensibilities commonly associated with Oğuz Aral. Works often cited in this context include Bülent Üstün’s Kötü Kedi Şerafettin (“Şerafettin the Bad Cat”), the “Martyrs” series by Memo Termbelçizer, and Oky (Oktay Gençer) Cihangir’de Bi Ev (“A House in Cihangir”), which presents Cihangir as a bohemian’s district of Istanbul and foregrounds adolescents’ sexual and emotional relationships. Other examples include Cengiz Üstün’s grotesque works that invert horror-film logic, such as Kunteper Canavarı (“The Kunteper Monster”), and Gürcan Yurt’s Turkish adaptation of Robinson Crusoe (Robinson Crusoe ve Cuma, ). In more recent discussions, artists such as Bahadır Baruter, Kenan Yarar, and Ersin Karabulut are also frequently mentioned.

It is also useful to note several creators whose works have remained prominent across decades of local production. Suat Yalaz’s swashbuckling serial Karaoğlan (1962) and Turhan Selçuk’s Ottoman-era figure Abdülcanbaz (1957) became long-standing reference points and circulated across multiple platforms. Sezgin Burak’s Tarkan is often singled out for its imaginative settings and distinctive visual approach. Ratip Tahir Burak is widely regarded as a highly skilled draughtsman, sometimes discussed as exerting influence through drawing rather than through narrative construction; he is frequently identified as a model for artists associated with the Gırgır generation. Oğuz Aral’s Utanmaz Adam is similarly cited for its scripting and story construction. Engin Ergönültaş (b. 1951) is often discussed as influential for his use of the figure of the hınzır—a boorish, unfeeling trickster—and for a mode of “literary visuality” combining verbal and graphic registers. Many accounts of contemporary Turkish comics situate current production within the longer lineage shaped by these figures.



[2017]

Çanta


Çarşamba, Şubat 11, 2026

Algoritmanın Mahkemesi

Aktüel gündemden olabildiğince uzak durduğum için Epstein skandalına birebir vakıf olduğumu söyleyemem. Uzun yıllardır konuşulduğu için elbette bir kanaatim vardı: hukuken bitecek, ahlaken sürecek, siyaseten ise asla bir yere varmayacaktı. Meramımı açayım:

Epstein sadece bir isim. Tehlikeli ve tekinsiz biri, fakat asıl mesele, dahil olduğu networkle ilgili. Suçun kendisi kadar, o suçun sürdürülebildiği (suçluya dokunulamayan) bir yapıdan söz ediyoruz. Skandalı ortaya çıkartan medya bu yapıyı görünürleştirebilir ama sonlandıramaz. Çünkü medya okur için değil, reklamveren için “çıkar”, her koşulda sermaye ve siyaset baskısı altındadır.

Mahkemeler de o networkü yargılayamaz. Hukuk, iddialarla değil, açık, ispat edilebilir ve tahrif edilmemiş delillerle ilerler. “Bulunamayan” görüntülerle, “herkes biliyordu” türü iddialarla karar veremez. Bu tür dosyalar ahlaken yıkıcıdır ama hukuken kırılgandır. Panama Papers ya da WikiLeaks’te ne olduğunu hatırlayalım: büyük ifşalara karşın yapısal bir sonuç alınamadı.

Gerçek bir adaletin bir meşruiyet krizi yaratacağını kabul edersek, neden bir yere varılmadığını da anlarız. Adalet, siyasi ve iktisadi güçle karşılaştığında ürkekleşir. Dikkat ederseniz, kimse gerçeği doğrudan inkâr etmiyor, onu bir gürültüye boğuyor.

İddialar sürerken ve çoğalırken, yeni skandallarla odak dağılırken “nasıl olsa bir şey çıkmayacak” duygusu yerleşir. Şimdiki zaman gündemlerinin “kısa” olduğunu bilen siyasi iktidarlar, geçen zamanı doğal bir sansür aracı olarak kullanır, her şeyin “geçip gideceğini” bilirler. Birkaç mahkûmiyetle, birkaç günah keçisiyle dosyalar kapatılır.

Buraya kadar söylediklerimle çelişkili gibi görünen bir soruyla devam edeyim: Epstein öldüyse ya da öldürüldüyse, bu skandallar yıllar sonra neden yeniden konuşuluyor? Bu sorunun cevabı, içinde yaşadığımız zamanın ruhuyla ilgili.

Yeniden gündeme gelişini sadece Trump’a yönelik haklı hoşnutsuzlukla açıklamak yetersiz olur. Asıl mesele şu ki Epstein’in dahil olduğu networke fiilen hiçbir şey olmadı. Kimse bedel ödemedi. Bu yüzden arşivler tek tuşla paylaşılıyor. Eski videolar, demeçler, çelişkiler hatırlatılıyor. Dosya bu defa kamusal alanda yeniden “yargılanıyor.”

Bugünün insanları, anlatılanla yaşanan arasındaki farkı gördükçe fazlasıyla “dürtüselleşiyorlar”, lütfen şu iki cümlenin neden her dilde yaygınlaştığını düşünün: “öyle hissediyorum” “[gerçeği, ruhu, esası] görüyorum” cümlelerinin bu kadar popülerleşmesi tesadüf değil. İnsanlar artık daha az kanıtla ikna oluyor, öfke algoritmalarının normalleştirdiği bir ortamda daha kolay hesap soruyor ve resmî açıklamalara her zamankinden az güveniyor.

Epstein dosyasının adaletin sınırlarını ve “gerçek” denen şeyin kim tarafından tanımlandığını gösterdiği için küresel bir kriz olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu dosya kapanmayacak, hatırlatılarak yargılamaya devam edilecek. Bu nedenle önümüzdeki on yıl içinde epeyce şeyi değiştirecek bir eşikte olduğumuzu düşünüyorum. Bu baskı karşısında “oyuncular” mutlaka değişecektir. Cinsel istismarda bulunan elit suçlular ve onlara dokunamayan yargı zaafiyeti siyaseti ve haliyle popüler kültürü fazlasıyla hırpalayacaktır. Yeni bir “gerçek” tanımı yapılacak ister istemez. 


Salı, Şubat 10, 2026

Seyrüsefer Defteri 176

A Knight of the Seven Kingdoms Sea 1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (31 Ocak).++ The Running Man (1987) iş için seyrettim, gişe vasatı nasıl da erimiş gitmiş (30 Ocak).++ Fallout Sea2 Ep3 ve 4'ü seyrettim (29 Ocak).++Nine Perfect Strangers Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (28 Ocak).++Daehongsu (2025) Netflix filmi, görseli başarılı ama o kadar (27 Ocak).++ The Four Seasons Sea1, 2 ve 3'ü seyrettim (26 Ocak).++ His & Hers Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (25 Ocak).++ Der Tiger (2025) ilk olarak meselesiz ve ikinci olarak iddiasına rağmen gerçekçi değil, en çok oralardan ritmini kaybediyor (24 Ocak).++ His & Hers Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (23 Ocak).++ Nine Perfect Strangers Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (22 Ocak).++ Il falsario (2025) iddiası ve enerjisi var ama bir yerde vazgeçmiş sanki, düşük bütçeli filme dönmüş (21 Ocak) ++ His & Hers Sea1 Ep.1 ve 2' yi seyrettim (20 Ocak).++ Rip (2026) son yarım saati pek olmamış, gerçekçiliği zorlayan yerleri var ama entrikasını sevdim (19 Ocak).++ People we meet on Vacation (2026) iş gereği izlediğim filmlerden, vasat bir romantik film, Netflix daha kötülerini de ürettiği için yine iyi diyoruz (18 Ocak).++ Alpha Males Sea4 Ep5 ve 6'yı seyrettim (16 Ocak).++ Vicdansız Sez1 Ep.9 ve 10'u seyrettim (15 Ocak) ++  Alpha Males Sea4 Ep3 ve 4'ü seyrettim (14 Ocak).++ Fallout Sea2 Ep1 ve 2'yi seyrettim (12 Ocak).++ 6th Day (2000) iş için seyredilen filmlerden, pek parlak değilmiş iyice eskimiş (11 Ocak).++ Alpha Males Sea4 Ep1 ve 2'yi seyrettim (9 Ocak).++ Vicdansız Sez1 Ep.7 ve 8'i seyrettim (8 Ocak) ++  Sicilia Express Sea1 Ep.3, 4, 5 ve 6 'yi seyrettim (7 Ocak).++Nobody 2 (2025) düşük maliyetli aile işi aksiyon, herhangi bir gerilimi yok (5 Ocak).++ Arayış Sez1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (4 Ocak).++ Nine Perfect Strangers Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (3 Ocak).++ Total Recall (1990) film eskimiş ama hikaye halen çok güzel (2 Ocak).++ Vicdansız Sez1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (1 Ocak)++

Pazartesi, Şubat 09, 2026

Yahu!

Geçtiğimiz günlerde bir edebiyat öğretmeni, bulunduğum ortamda, “yahu”nun “ya hu” olarak ayrı yazılması gerektiğini söyledi. Bir şey demedim, dil kavgalarını çoğunlukla zaman kaybı olarak görüyorum. Dil kullanımla yaşar ve değişir. “Öldürdüler”, “Türkçemizi yozlaştırdılar” filan… Ben bu ağıtlara hiç dahil olamadım.

Ya hu” neden ayrı yazılmalı diye sormadım, sorsam saldırı gibi görebilirdi, sınandığını sanabilirdi, üstelik bu yeni vurgu o öğretmene özgü bir ayrıksılık da değil, pek çok yerde rastlıyorum. Eskiden böyle bir hassasiyet yoktu, bunu içinde yaşadığımız din temelli dönüşümle ilişkilendirmek gerekiyor.

Görünen o ki, bir yanlış, gerekçelendirilerek “kural” gibi dolaşıma sokulmuş.

Anladığım kadarıyla birileri, hep olur, bir köken fetişizmiyle bir çıkarımda bulunmuş, demişler ki bunun aslı “ya hu”dan geliyor. Etimoloji ve imla, etimoloji ile gündelik dildeki söyleyiş kolay karıştırılıyor. Malum, “ben böyle hissediyorum”u artık “ben böyle düşünüyorum”dan daha sık duyuyoruz. Oysa “hissetmek” norm üretmez.

Pazartesi için “Pazar ertesi” demiyoruz mesela. “Yahu” Türkçede ünlemleşmiş, anlamı dünyevileşmiş, fonetik olarak tek kelime olmuş bir sözcük. Yani “yahu” derken “Ey O [Allah]” denmiyor. Bu bir ünlem, bir hitap değil. Çizgi romanlarla büyüyenler o ünlemi iyi bilir. Balonun içindeki sestir o, dua filan değildir. Sokağın diliyle tekkenin dili karıştırılıyor. Espri olarak “yuh” diyeceğim, yetmiş yıl önce “yuha” yazmam gerekirdi. Dil böyle bir şeydir.

Yahu’nun başına gelenleri imla tartışması sanmayın. Bu, dil üzerinden yürüyen daha geniş ölçekli kültürel ve politik konumlanışın bir sonucu. Büyüdüğüm yıllarda (bugün de büyük ölçüde öyledir) sağcılar “halk”, solcular “millet” demezdi, kelimeler tarafını belli ederdi. Burada da benzer bir şey oluyor. Günlük dilde yaygınlaşmış bir ünlem, kutsallaştırılıyor, seküler bir kullanım, tasavvufi bir kökene bağlanıyor. Ortada dili koruma çabası yok, estetik bir poz var. Etimoloji, anlamı açıklamak için değil, bugüne ait bir hassasiyeti meşrulaştırmak için araçsallaştırılıyor. Yani tartışma dil hakkında değil, dil bahane.

Related Posts with Thumbnails