Pazartesi, Şubat 25, 2019

Kavgaya hazır ol, yumrukla!


Bilmeyenler olabilir; Chuck Palahniuk’un yazdığı, David Fincher’ın sinemaya uyarladığı, yakın dönemin ve yeraltı edebiyatının en önemli romanlarından biri olan Dövüş Kulübü’nün devamı, 2015-16 yıllarında grafik roman biçiminde on bir sayı olarak yayımlanmıştı (Türkçede Ayrıntı Yayınları tarafından eşzamanlı neşredilen fasiküller, yakınlarda “toplu set” formatında bir araya getirilerek tekrar dağıtıma girdi). Palahniuk, devam kararını açıkladığında romanın ve filmin tutkunlarını heyecanlandırmış, nasıl bir hikaye anlatılacağı fanlar arasında uzun uzadıya tartışılmıştı. Sonra grafik roman yayımlandı ve tartışmalar tekrar hararetlendi. Kendi adıma, fanların memnun kalacağını sanmıyordum. Öyle de oldu. Fan olmak, hayal kırıklığı ile tarif edilemez heyecan arasında salınan psikedelik bir ruh halidir, protesto ile tapınma arasında gidip gelir. Mest olanlara da rastlarsınız, kahrından ölenlere de… Palahniuk ne yazsa tartışılacağını biliyor olmalı ki, grafik romanın son bölümünde hikayeye protestocu okurlarını katıyordu. Evinin önünde toplanan okurları yazardan yeni bir son yazmasını istiyorlardı.

Palahniuk, konuşmaktan ve konuşulmaktan hoşlanan yazarlardan; bağırmayı, şaşırtmayı ve meydan okumayı seviyor. Muhalif bir huzursuzluk taşıması, yerleşik değerlere saldırması, kapitalizmin dayatmalarına öfkelenmesini yazarlığı kadar kişiliğinin de bir parçası olarak gösteriyor bize. Punk edebiyatı, hacker edebiyatı, anarşizm, tüketim karşıtlığı, kaos teorisi gibi birbirleriyle hısım akraba olan siyasi bir muğlaklıktan beslenerek konuşuyor ve yazıyor. Sıfırlamak, diyor mesela; bildiklerinizi unutun, bize yanlış şeyler öğretiyorlar! Hızlanalım, bizi yavaşlatıyorlar, yavaşlarsak düşünemiyoruz. “Acı çekmekten korkalım istiyorlar” diyor, ısrar ediyor. Haplarla dayanıyoruz, haplara dayanıyoruz. Yumruğu patlatın, klişeleri devirin. Kendiniz olun, size giydirilenleri çıkartın. Çıplak elle girişin. Bırakın televizyonun yalanlarını, arabaları, evleri, kıyafetleri ve modayı. Kusursuz olamazsın, tamamlanamazsın. Tamamlanmaya çalışma. Sahip oldukların, sana sahip olacak yoksa. Bırak onları. Yumrukla!

Şunu sorabiliriz bu durumda; devam hikayesi, romanın kapitalizm eleştirisine ters düşmüyor muydu? Medya mantığıyla düşünürsek ters filan düşmüyordu. Hollywood sayesinde global bir markaya dönüşen, popüler kültüre muhalefet etmesine rağmen şaşmaz biçimde onun parçası olan kült bir anlatı Dövüş Kulübü. Bu türden büyük popüler anlatılar, konuşulmaya ihtiyaç duyarlar; bir devam hikayesi bu bakımdan işlevseldir, biraz hatırlatma, biraz nostalji içeren turistik bir seyahate dönüşürler. Öyle ya da böyle, yazarına da fanlarına da iyi gelir bu seyahat.  Öte yandan aynı seyahat, kendini tüketmeye yönelik narsistik bir hamledir de. Üreticiler, iyi hikayeyle, farklı bir ışıltıyla bu tükenmişlikten kurtulabileceklerine inanırlar. En azından bu iddiayı taşırlar. Dövüş Kulübü, bu cendereden kurtulabilmiş mi peki? 

Benim ilk izlenimim, grafik romanın filme ve romana göre daha aydınlık olması. İtiraf ediyorum, hikayeden daha karanlık bir atmosfer bekliyordum; hikaye başka bir yerde başladı, banliyö evlerinin hijyenik genişliği, Palahniuk’un sakalet dolu kirli mekanlarını hiçbir biçimde andırmıyordu. Hikaye, anlatıcımızın Marla Singer ile evlendiğini, dokuz yaşında bir çocukları olduğunu anlatarak başlıyor; evli, çocuklu ve sıkıntılı hallerini resmediyordu. Tyler, aralarında dolaşıyor, rüya mı gerçek mi bilemediğimiz, “asla uyuyamazsın asla uyanamazsın” fikriyle gelişen sahneler okuyorduk. Hikayenin çizeri olarak seçilen Cameron Stewart, ana akım Amerikan çizgi romanın tipik bir temsilcisi değil. İyi bir illüstratör. Hikaye için ismini ilk duyduğumda Sin Titulo dijital çizgi romanı nedeniyle iyi bir seçim olacağını düşünmüştüm. Avrupalı bir tarzı var Stewart’ın; sayfa tasarımı ve devamlılığı farklı kuruyor, karelerde ferah boşluklar seçiyor, fotoğraf ayrıntısında çizmekle birlikte karakterlerini bir parça komikleştiriyor. Alex Toth havasında bir çinisi var, bilgisayardan faydalanarak çalışıyor. Kare planlarında yakınlaşmayı seviyor. Bu noktada, çizgiyle ilgili bir ayrımı vurgulamam gerek. Sinema ya da televizyonda başarı kazanmış anlatılardan yapılan uyarlamalarda benzeri bir realistik çizgi ve tasarım kullanılıyor. Anlaşılan o ki editörler, sinemasal –ve televisüel– gerçekçiliğin okuru etkilediğine inanarak o aura’yı yakalamaya çalışıyorlar. İlginç olan Amerikan süper kahraman çizgi romanlarında gördüğümüz patlayan, taşan, yan yana iki sayfaya yayılan sayfa tasarımlarından bile isteye uzak durmaları. Dövüş Kulübü 2 için romandan çok filmi akıllarında tutmuşlar demek daha doğru.

E çalışmanın bütünü nasıl olmuş, Palahniuk grafik romanı kotarabilmiş mi, derseniz, kurguyu bilen, tempoyu seven, hızlı bir yazardı, bu bakımdan bence sıkıntı çekmemiş ama genel hikaye için rüyaların ve gerçeklik algısının birbirine karıştığı büyük bir video klibi andırıyordu demek zorundayım. Bu kaotik ruh hali Dövüş Kulübü’ne hiç yakışmıyor, diyemem ama kastettiğim, hikayeyi önemsizleştiren bir aşırılık ve savrulma olması. Hakeza, çiftin bir çocuklarının olması ve çocuğun kaçırılması, hikayeyi yaşlandıran, ilk bölüme esir eden bir handikaptı zaten. Anlıyorduk ki çiftimiz düzene teslim olmuş ve genç kalamamıştı (!). Palahniuk, hikayeden çok Dövüş Kulübü’nü yazan ve o karakterleri yaratan yazar olarak kendisini öne çıkartmayı tercih etmiş, karakterine kendini öldürterek “başrolü” istemiş. Derdim yazarı eleştirmek değil, Dövüş Kulübü gibi genç ve isyankar bir metnin devamı yazılıyorsa, mesele enikonu ticaridir ve kaçınılmaz olarak müzeye gelenlere(!) yönelik bir turist kataloğu olma işlevi görür. Derdim, Palahniuk gibi zeki bir yazarın tüm bunların farkında olarak, kendince bir çözüm bularak yazması. Derdim popüler bir yazarın tercihini ve ne yapmaya çalıştığını anlamak.

Son sözü, grafik romanla bağlayayım. Dövüş Kulübü’nün devamı neden roman ya da film değil de grafik roman olarak yapıldı gibi bir soru akla gelebilir. Bence bu tercih, grafik romanın ne olduğunu, nerede durduğunu, nasıl bir güce sahip olduğunu gösteriyor. Plahniuk, grafik romanı bir araç ve akım olarak, sinemaya göre daha az ticari bulmuş, edebiyata ve sanata daha yakın ve muhalif saymış. Doğru düşünmüş. 

Sabit Fikir, Eylül 2017

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails