![]() |
Gırgır çalışanları Oğuz Aral’ın evinde toplanmış, ne
yapacaklarını anlamaya, kendilerine bir yön ve yol haritası çizmeye
çalışıyorlar. Nadire Mater de bu toplantılara katılmış ve yazısını oradaki
gözlemlerinden çıkarmış.
1980’lerin ikinci yarısından itibaren iktidara gelen sağ
partiler, kendilerine yakın bir medya düzeni kurmak amacıyla yüksek tirajlı
gazeteler üzerinde baskı oluşturdu; bazılarını ekonomik ve siyasal araçlarla el
değiştirmeye zorladı. Gırgır’ın satıldığı dönemde iş insanı Asil Nadir de Özal
iktidarının teşvikleri, himayesi ve kolaylaştırmaları sayesinde çok sayıda
gazete ve derginin sahibi olmuştu.
Gırgır, bu hengâmede el değiştiren yayınlardan biriydi.
Kapitalizmin işleyişi bakımından bunda şaşırtıcı bir
taraf yoktu: Her şirket gibi her yayın da satılabilirdi. Buna rağmen biz
okurlar meseleyi romantikleştiriyor, gazetelerin ve dergilerin yalnızca
okurları için değil, reklamverenler ve sahipleri için de çıkarıldığını aklımıza
getirmiyorduk.
Gırgır çok satan ve çok kazandıran bir yayındı. Tam da bu
nedenle kadrosundan kopmalar yaşanması, yeni mizah dergilerinin ortaya çıkması
kaçınılmazdı. Çarşaf, Mikrop, Limon ve Hıbır, farklı zamanlarda ekonomik
gerekçelerle bu büyük gövdeden kopmuşlardı.
Derginin sahibi Haldun Simavi de hem bu kopuşlardan hem
siyasal ve ekonomik baskılardan yorulmuş olmalı ki sonunda, elindeki diğer
yayınlarla birlikte Gırgır’ı da sattı.
Böylece Gırgır, kapitalist ve açıkça sağcı bir patrondan
başka bir kapitalist ve yine açıkça sağcı patrona geçti.
Oysa biz meseleyi böyle görmedik. Nadire Mater’in
haberinde ve Sokak’ın yaklaşımında da aynı duygu hâkimdi: Dergimiz kötü
adamların eline geçmişti.
Gırgır’ın zaten dağıtım tekeline sahip bir patrona ait
olduğunu, çok sattığını, Oğuz Aral’ın bu yayından önemli gelir elde ettiğini ve
bazı çizerlerin de daha çok kazanabilmek için dergiden ayrıldığını düşünmek
istemiyorduk. Ekonomik bir çatışmayı ahlaki bir trajedi olarak okumak
kolayımıza geliyordu.
Sokak, haberin yan sütununa “Ağla Sevgili Yurdum”
başlığını koymuş. Bu başlık, sanki üzülmemiz ve kahrolmamız gereken olaylar
zincirine Gırgır’ın satışı da eklenmiş gibi okunabilir.
Gırgır’ın el değiştirmesi ve ardından yaşanan ayrılıklar,
benim kuşağımda uzun süre “muhalif bir kalenin susturulması”, “ustaya ihanet”,
“paragözlük” ve “vicdansızlık” gibi kavramlarla açıklandı. Bugün bile bu anlatı büyük
ölçüde değişmiş değildir.
Oysa meselenin bunlarla pek ilgisi yoktu.
Haberde de geçiyor, başka söyleşilerinde de
tekrarlanıyor: Oğuz Aral, kendisine önerilse Gırgır’ı satın alabileceğini
söylüyor.
“Bana neden satmadı?” vurgusu ve iması aslında oldukça
zihin açıcıydı. Aral yalnızca “susturulan sanatçı” değil, Gırgır’ı satın
alabilecek ekonomik güce ulaşmış bir yayıncıydı da.
Bu ayrıntı, hikâyenin ahlaki kahramanlar ve kötü
patronlardan ibaret olmadığını açıkça gösteriyordu. Ama biz masalsı bir
romantizmi seviyorduk, Mıstık Abi.
Meraklısına not:
Gırgır’ın satış bedeli, dönemin kuruyla yaklaşık 300 bin dolarmış. Haftada 200
binin üzerinde net satan bir yayın için hayli düşük bir bedel. Satış tutarının
vergisel nedenlerle düşük gösterilmiş olması muhtemel, yoksa Haldun Simavi’nin
böyle bir yayını bu fiyata bırakması pek akla yatkın görünmüyor.

2 yorum:
Üniversiteye giderken her hafta mutlaka alır, Beyazıt'a geçerken vapurda okumaya başlardık. Hey gidi zaman.
O güzelim mizah dergileri birer ikişer yok oldukça, toplum da kaliteli şakaları, etkili mizah dilini, hatta gülmeyi, gülümsemeyi unuttu galiba...
Yorum Gönder