Pazar, Kasım 26, 2017

Son Okuduklarım 21


Fırın Saldırısı, Murakami'nin Kat Menschik tarafından resimlendirilen kısa hikayelerinden biri.  Yazarın kendine özgü şaşırtıcı bir bir twistiyle geliştirilmiş. Yaşanan bir hatıraya takılıp kalmak, onu aşamamak her zaman ilgi çekici bir tema olabiliyor. Murakami, saplantıyı iyi anlatan bir yazar. Elveda Güzel Vatanım, genç çizer Bartu Bölükbaşı'nın Ahmet Ümit'in aynı adlı romanından yaptığı bir çizgi roman uyarlaması. Ortalamanın üzerinde bir iş olmakla birlikte biraz sıkışık gibi geldi bana, daha çok sayfayla anlatılıp kurguyu rahatlamak gerekiyormuş. Bir başka sıkışıklık Bartu'nun kamerasının hep yakın görmek istemesinden çıkmış, kareler bu yakınlıktan dolayı da nefessiz olmuş. Prosopopus (2003) yakınlarda Buzul Çağı adlı çalışması yayımlanan ünlü Fransız auteur De Crécy'nin -bence- başyapıtı. Uzunca zamandır, yazısız-balonsuz-anlatım kutusu olmayan albümler inceliyorum. Tarzın zorluğu şu, sadece çizgilerle anlatmak kolay iş değil, basitlikle yalınlık birbirinden farklı şeyler. Kimisi çok basit kaçıyor, kimisi anlaşılamama riski taşıyor. Prosopopus, külfetli bir hikaye, okuru zorlayan türden bir tahkiyeye sahip. Sakin Olmak, Schmid'in popüler felsefi denemelerinden biri. Kitabın sakinlikle ilgili olduğunu sanıyordum daha çok yaşlılığı karşılamakla ilgiliymiş.


Sahilde, mutlaka okunması gereken bir roman. Hikayesi değil, karakterlere odaklanan o derinleştirme biçimi nedeniyle çok yeni bir dili var, herkese söylüyorum bu güzelliği, burada da yinelemiş olayım. Doktor March'ın Dört Oğlu, nasıl desem, "Hitchcock Sunar!" hikayesi gibiymiş, doğrusu hiç beklemiyordum, o sebeple şaşırdım, bitirdiğimde ise roman değil hikaye olmalıymış hissine vardım. A Parody of Asterix ile Tintin vs Bat-Man parodi çizgi romanlar. İlki, Asterix'i ve çizeri Uderzo'ya saygı niteliğinde çeşitli yazar ve çizerler tarafından üretilmiş kısa öykülerden oluşuyor. İkincisi, Hergi imzasıyla üreten Jean Francois Bournazel'in çalışması. Tenten'le Batman'i karşı karşıya getiriyor. Benzeri türden parodileri mutlaka okuyorum ama doğrusu şu yaşıma kadar iyisini görmedim.

Perşembe, Kasım 23, 2017

Nostalji oldu


Görmüş-okumuş olabilirsiniz, T24'te tiyatro eleştirmeni olduğunu söyleyen bir yazar, tiyatro konuşacağı yerde, abuklamış. Millet de doğal olarak eleştiriyor, gülüyor, oflayıp pufluyor. İtiraf edeyim, millet köpürmese yazıdan haberdar olmayacaktım, ben de o vesileyle öğrendim.

Merak eden yazıya şu linkten bakabilir.

Yazı şu sebeple ilgimi çekti, doksanlı yıllarda garip bir gazeteci kuşağı zuhur etmişti, Can Kozanoğlu, ünlü kitabı Pop Çağı Ateşi'nde güzelce anlatmıştı bu yeni seçkinleri, yeni hayat tarzlarını... Ertuğrul Özkök'ten Serdar Turgut'a, Mine Kırıkkanat'tan Güneri Cıvaoğlu'na bir sürü yazar, başka bir gezegende yaşıyor gibiydiler. Her gün "pazar yazısı" yazar gibi tuhaf bir şey yumurtlarlardı... Elitizm, hazcılık, Beyaz Türklük şu bu...Markalar, mekanlar, pozlar, gusto'lar, sloganlar, yuppiler...

Tiyatro eleştirmenini okuyunca onları hatırladım. O yıllarda kalmış, o yıllardan  bugüne mumyalanmış gibi... Veya al koy o yılların Sabah gazetesine, Yeni Yüzyıl'ına kimse bu yazar gelecekten geldi demez...

Aradan yıllar geçmiş, hayır yahu, üzerimizden silindir geçmiş, siyaset değişmiş, Gezi yaşanmış, Ohal'deyiz, ortalık cayır cayır yanıyor... Yok, o sekiz vasıta değiştirerek tiyatroya gitmemeliymiş derdinde...Sahiden zaman durmuş bu arkadaş için....Yeni Yüzyıl kapanmış, Sabah el değiştirmiş filan söylemek lazım.

Perşembe, Kasım 16, 2017

2017'nın En İlgi Çekici Romanları


Her sene olduğu gibi, İdefix'ten yine sordular, yine oflaya puflaya bir liste çıkardım. Meraklsı için  uyarayım, benden kaynaklanan iki nedenle eksik bir liste bu. Birincisi, bu tür listelemelerde çalıştığım yayınevinden, İletişim'den kitap almıyorum. İkincisi, Türkçe edebiyat editörlüğü yaptığım için Türkçe edebiyatla ilgili bir seçim yapmıyorum. 

Ian McEwan- Fındık Kabuğu- YKY
Jean-Louis Fournier- Kuzeyli Annem –YKY
Zaven Biberyan- Meteliksiz Aşıklar - Aras
Ursula K.Le Guin- Anlatış- İthaki
Isabel Allende-Japon Sevgili- Can
Margaret Atwood - Cadı Tohumu- Doğan Kitap
William Maxwell- Hadi Yarın Görüşürüz- Jaguar
Tanizaki-Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın- Jaguar
Eduardo Galeano-Hikaye Avcısı- Sel
Paul Auster -4 3 2 1 - Can

İlgilisi için 2016 listesi  şurada
Daha da merak ediyorsanız 2015 listesi de şurada

Çarşamba, Kasım 15, 2017

Çizgilere Derkenar 7


Serteller ve Tan ile ilgili bir Cemal Nadir karikatürü. Tan gazetesi, özellikle son büyük savaş sırasında demokrasi taraftarlığı yapmış, memleket tarihinde sıklıkla tekrarlandığı üzre komünist olarak yaftalanmıştır. Karikatür, Akbaba’da çıkmış, her devrin adamı olan Yusuf Ziya Ortaç’ın dergisinde. Espri ona ait olabilir ama altında Cemal Nadir'in imzası var. Cemal Nadir’in solcu karşıtlığı, anti-komünistliği nedense pek hatırlanmıyor. CHP’li Cemal Nadir ile DP’li Ramiz Gökçe’nin solcular karşısında tek bir farkı yok halbuki.  Laf uzamasın, Tan gazetesinin devlet eliyle linççi bir kalabalık tarafından tahrip edildiği, çıkamaz hale getirildiği, yerle bir edilmesine karşın “halkı tahrik ettiği” iddiasıyla karşı davalar açıldığı bir süreçteyiz.  Bu karikatür o süreçte çıkmış, taraf olmuş. Şu veya bu nedenle, Cemal Nadir, Babıali'de esen linçci rüzgara kapılanlardan biri olmuş...

Zekeriya Sertel soruyor, "Nereye gidiyoruz Sabiha?", cevap "altımdaki ata sor"... atın kuyruğunu tutmaya çalışan ise cimriliği ile tanınan gazete ortaklarından Halil Lütfi Dördüncü... Kızıl at, nereye götürürse oraya gidebilirler ancak... Kendi tavır ve düşünceleri olabilir mi ki...

Atın cinsiyetine dikkat edin diyerek lafı bağlıyorum.


1959 yılında Demokrat Partinin basın üzerinde sansürü artmış, kimi gazeteler boş sütunlarla çıkıyorlar. Karşılıklı bir inatlaşma yaşanıyor, kimilerinin bu boş sütunlarla gururlandıkları da görülüyor. O dönemde Altan Erbulak yukarıdaki karikatürü çiziyor. Alt yazı-lejand ne kadar okunuyor bilemediğim için aktarayım, karikatürist yazı işlerine gidip önceden hazırladığı karikatürlerini veriyor ve “Al Şef! Ben seyahate çıkıyorum. 10 tane zamma, 7 tane pahalılığa, 9 tane et davasına ait karikatür yaptım, gün aşırı kullanırsınız” diyor.

Karikatürün o günlerde yaşanan hava ile bir ilgisi olup olmadığını düşünüyor insan ister istemez. Erbulak, birinci sayfa karikatürleri çizse de aslında siyasetle sınırlı ilgisi olan karikatürcülerden. Gündemle doğrudan ilişkisi yok desem ona haksızlık etmiş olmam, Erbulak biraz mesleki bir bıkkınlıkla, çokça da hayatın değişmezliğine ilişkin bir eleştiri yapıyor karikatürde. Gündelik gazetelerdeki siyasi karikatürün ister istemez tekrara dayandığını da vurguluyor.


Saçma ama neden olmasın? Sanırım Fellini söylemişti, “fikir güzelse mantığı pencereden dışarı atarım”. Yukarıdaki kapağı ilk gördüğümde ister istemez gülümsemiştim, “yok artık” mealinde. Sonra “Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da…” misali Süpermen’in uçtuğuna inanıyorsun da şu gözüpek pilotun süratle giden uçakta, tek elle tutunup geriye, kendisine kurşun yağdıran düşman uçağına altıpatlarla saydırmasına niye inanmıyorsun dedim. Her hikâye bir dünya inşa eder ve biz “mimarın” maharetine bağlanarak seyreyleriz. Güzelse eğer mantığı çöpe attığımızı fark etmeyiz bile.

İçinde doğup büyüdüğümüz kültürel aura, kanarak sevdiğimiz popüler hikâyeler ve mevcut anlatım biçimleri saçmaya ya da inandırıcı olmayana dair kodları belirler. Luke Skywalker, ata biner gibi kullandığı uzay aracının üzerinde benzer bir gösteri yapabilir ama biz bu pilota bakarken “hadi canım” diyerek burun kıvırabiliriz. Çünkü o uçak eskimiştir, bugünün popüler belirleyicilerine ve hayatımıza denk düşmez. “Gerçeğin” kodları herneyse onu çağırırız hemen.


Barry Gifford, David Lynch’in Wild at Heart (Vahşi Duygular) filmiyle popüler olan bir romancı. Lynch ile sonraları da çalışan Gifford radikal Amerikan edebiyatının bilinen isimlerinden. Ayrıca sinemaya da uyarlanan Perdita Durango, Wild at Heart filminde Isabella Rosselini’nin canlandırdığı yan tiplemelerden biriydi. Perdita Durango’nun Wild at Heart, True Romance ya da Natural Born Killers gibi popüler filmlerin suçlu Romeo-Juliet’lerine benzer bir hikâyesi var. Hollywood gibi anaakım bir mecra dışında hikâyeleştirildiği için daha sert ve marjinal bir içeriğe sahip. Perdita Durango hemen her şeyi yapabilecek ölçüde tehlikeli bir kadın, yoluna çıkan erkekleri harcamak da üstüne yok. Üstelik çok da hak verilebilir bir geçmiş hikâyesi yok. Kısa süreli sevgilileri oluyor, hikâyede karşılaştığı her erkeğe seks öneriyor örneğin. Belli amacı olan seri katillerden sayılamaz. Amerikan ahlakından ve Ortodoks alışkanlıklardan rahatsızlık duyduğunu açıkça söylüyor ama yaptıklarını bir rövanşizm olarak görmek abartılı olur. Perdita Durango, günü yaşayan bir suçlu. Ona sempati duymamızı gerektirecek bir tutarlılık taşımıyor. Siyah bir erkekle birlikte olduğu için kabilesi tarafından öldürülen Kızılderili kız hikâyesini duyduğunda hemen gidip bir Kızılderili erkeği önce baştan çıkarıyor sonra kafasını kesiyor. Duyduklarının doğru olup olmamasından çok onun o an için hissettikleri önemli.

Scott Gillis memleket okurunun alışkın olmadığı çizgilere sahip. Bob Callahan’ın yan hikâyelerle gelişen senaryosunu güçlendiren kareleri var. Anlatılan hikâyeyi imleyen (derinleştiren) imgeler kullanıyor. Çizgisindeki farklılık çiniyi kullanma biçiminde. Deseninden çok çinisi dikkat çekiyor. Geçmişi hatırlatan “fotoğraflar”, halüsinasyon ve rüya illüstrasyonlarıyla uğraştığı çalışmanın bütününden anlaşılıyor. Gillis, “ya sev ya terk et” türü çizerlerden; soğuk, mesafeli, kendini okurdan uzak tutan üreticilerden. Perdita Durango, Türkçede yayınlanan ilk grafik romanlardan. Az bulunur olması, okunmasını şart koşuyor.

Salı, Kasım 14, 2017

Yazı Atölyesi 4.dönem


CerModern'de sürdürdüğüm yazı atölyesinin dördüncü döneminin ilk duyurusu yapıldı. Atölyenin süresini biraz kısaltarak, beş haftaya indirdik. Meraklısına, ilgilisine diyelim...

Pazartesi, Kasım 13, 2017

Dağların Adamı Barnabo


İtalyan Kafka’sı, İtalya’nın Varoluşçu yazarı, büyülü gerçekçi edebiyatın simgesi gibi biçimlerde takdim edilen Dino Buzzati (1906-72), Türkçede en çok Tatar Çölü (İletişim Yayınları, 1991) romanıyla tanınıyor. Farklı adlarla defalarca yayınlanan hikâyeleri (ör. Colombre, Can Yayınları, 2007), bir masal kitabı (Ayılar Baskını, Milliyet Yayınları, 1995) ve bir başka romanı (Bir Aşk, Günebakan Yayınları, 1975) daha var ama hiçbirisi Tatar Çölü kadar konuşulmuş, ilgi çekmiş değil. Bu konuda yalnız değiliz, Tatar Çölü otuza yakın dile çevrilmiş durumda. Buzzati, dünya edebiyatında Giovanni Drogo karakterinin sürüklediği romanıyla hatırlanıyor. Dağları Adamı Barnabo, Buzzati’nin 1933 tarihli ilk romanı (Timaş, 2010, Çev.Elçin Kumru) .

Kitap, adından tahmin edilebileceği gibi dağlık bir bölgede, gereksiz biçimde oluşturulan ve öylece bırakılan (hayır unutulan!) bir cephanelikte nöbet tutan orman bekçileri arasında geçiyor. Barnabo, bu bekçilerden biri. Kahramandan ziyade romandaki tiplemelerden biri demek daha doğru olur. Buzzati, belgeselci bir gözle, roman zamanında ileride neler olacağına dair açıklamalar yaptığı, merakı öteleyen ve başka türlü bir merak yaratan bir dil kurmuş. Tatar Çölü’ndeki dinginlik ve yeknesaklığa, pastoral betimlemelere burada da rastlıyoruz: “evin bulunduğu düzlükte sessizlik hâkim; ara sıra ormandan homurtular geliyor ve beyazlara bürünmüş büyük duvar kayaların hepsi net şekilde görülebiliyor.” Asıl kahraman belki de bu atmosfer veya bekçiler arasında giderek belirginleşen endişe dolu hissiyat. Askerde nöbet tutanlar bilirler; nöbet dediğin hem yapılması gereken bir iş ve çoğunlukla angaryadır hem de her zaman bunun daha fazlasıdır. Nöbette biri uyursa sadece uyuyan değil herkes cezalandırılır. Görevinize ve bağlı olduğunuz asker topluluğuna karşı sorumluluk duyarsınız. Üstelik “düşman” pusudadır ve beklenmedik bir anda ortaya çıkmak için sizin zaaf göstermenizi beklemektedir. Saldırı ihtimali hem tedirginliği hem de sadakati pekiştirir. Nöbet tutulan ve ihtimamla korunan yer ne(resi) olursa olsun saldırı ihtimali ve sadakat, nöbet tutanların gündemine gelir çöreklenir, başka bir şey konuşul(a)maz olur.

Orman bekçilerinin şefi, “dağdaki düşman” haydutlar tarafından öldürülünce, hepsinin gündemi altüst olup bir anda değişiyor. Uzun uzun kıpırtısızca, hiç bir şey olmayacağını düşünerek izledikleri dağ manzarası başkalaşıyor. Haydutlar, tam da bekçiler bu kıpırtısızlığa alıştıkları anda gelebilecek tekinsiz ve beklenmedik bir mihraka dönüşüyor. Bekçiler, birbirlerine güvenmemeye başlıyorlar ve kendileri dışında kimsenin umursamadığı cephaneliği beklemenin anlamsızlığını konuşur oluyorlar. Buzzati bizi bu atmosfere dâhil ettikten sonra haydutları gördüğünde arkadaşlarına yardım edemeyen, korkarak bir köşeye sinen Barnabo’yu devreye sokuyor ve bize bu ahvali bir sır gibi ifşa ediyor: “korkudan elinin ayağının kesildiğini hissediyor; yakın mesafeden gelen silah sesleri arttıkça bu hissi daha güçlü hale geliyor (…) Bir türlü huzura kavuşamadan saatlerce ormanda dolaşıyor, gördüklerinin anısıyla kendisine eziyet ediyor, neden o kadar çok korktuğunu kendisine soruyor ve tam olarak bir anlam veremiyor”. Genç bekçinin duyduğu korkuyu kimsenin fark etmediğini belirterek, bizi özdeşleşmeye sevkediyor: “Barnabo’nun korkusundan düşmandan kaçtığını kimse öğrenemedi.” Korku ve onunla büyüyen pişmanlık, o “momente” takılıp kalan ve o anı yeniden yaşamak isteyen bir saplantı, anlatının temel izleğine dönüşüyor. Barnabo’nun bekçilikten atılması, çiftçiliğe başlaması, korkmuş olmasını bir kırılma noktası sayarak hayatını anlamsızlaştırması ve geri dönerek utancını temizleme fırsatını kollaması aynı bağlamda geliştiriliyor.

Oldukça basit ama insanın dünyadaki yalnızlığını ve onun kendini gerçekleştirme sürecini anlatması bakımından olağandışı bir hikâye bu. Yaralı karganın varlığı, Barnabo’ya olan yakınlığı-evcilliği veya bekçileri tanıyan haydudun konuşmaları-iz bırakmadan kaybolması, Buzzati’nin sevdiği türden fantastik ayrıntılar, üstelik bunu ansiklopedist bir titizlik ve ciddiyetle resmediyor. Böyle bir karga ya da o haydut var mı sahiden diye sormamızı istiyor ama cevabımızla ilgilenmiyor. Barnabo’nun dramı olmak istediği kimseyi olamaması, haydutlarla baş etmek istiyor, görevini önemsiyor bunu yaparken kendinin değil etrafındaki mesai arkadaşlarının da nasıl olması gerektiğini tasarlıyor. Kendisi olamadığı andan itibaren de utanç duyuyor, bir tercihte bulunuyor velâkin ona dayanacak kadar dirayet gösteremiyor. Olmasını zorunlu saydığı insan tasarımını gerçekleştiremediği gibi çevresindeki arkadaşlarını sadece kendi tahayyülüyle görebildiği için başka bir düzlemde yaşamaya başlıyor. Etrafındakiler onun acısını ya da takıntılarını fark edebilecek birileri değiller. Barnabo, bunu aklına getirmiyor, tek istediği kendini gerçekleştiremediği momenti yeniden yaşamak veya görüntüsünü yakalamak. Yeniden bekçi olduğunda dağlarda boy göstermekten başka bir şey yapmıyor. Varım ve burayım değil, görülüyorum’a indirgiyor kendini. Eprimiş bekçi kıyafetlerini hevesle giyinip kuşandığında ne-nasıl olacağını imliyor aslında bize.

Dağları Adamı Barnabo, iki açıdan önemli. Her şeyden önce uzun süre sonra Türkçede yayınlanan ilk Buzzati anlatısıydı. İkincisi, sonraki çalışmalarının, örneğin Tatar Çölü’nün izlerini bulabilmek adına verimli bir roman…

[Bu yazı,  ilk kez 28 Mayıs 2010 tarihli Radikal Kitap sayısında yer almıştı.]

Perşembe, Kasım 09, 2017

Gececi


Yeni bir çizgi roman dergisi çıktı, çizgicilerin mecrası olması önemli, türü sevenlerin en azından bu nedenle dergiyi sahiplenmesi iyi olur bence. Derginin güzelliklerini sıralayayım: küçük Galip Tekin ilavesi hoş olmuş mesela, genç çizerler var, bir enerjisi var, eskilerden Lamia'nın yeniden çizmesi filan... Magazini ve aktüelitesi yüksek olmuş. Bu bakımdan Hortlak'tan daha iyiler. Hikayeler editöryal olarak bir yoğunlaşma içermiyor, anlaşılan o ki, önerilere açık olmuşlar. Kısa sürprizli Dıgıl tarzı da Lombak veya Kara Karga havası da hissediliyor... Edebiyattan çok pulpa yakın olmak istemişler. Ot/Otlak tersini deniyor-denediği zaman...Yakınlığı bir tercih olarak gördüğüm için belirttim. Kağıdı nedeniyle olabilir ilk görüşte Mağara'yı andırdılar bana.  Uzun ömürler ve yeni sesler çıkarsın dileyelim, yolları açık olsun.

Çarşamba, Kasım 08, 2017

Çizgilere Derkenar 6


Çizgilerde ardışıklık dediğim şey, resimler/kareler arası devamlılık. Yukarıdaki örnek neredeyse doksan yıl öncesinden, ilk önemli çizgi romanlardan, Hal Foster'den. Metin ağırlıklı bir Tarzan uyarlaması. Resmi büyütürseniz şunu fark edeceksiniz... İlk öncelik, metni açıklayıcı resim çizmek. Asıl olan "metin" (text) olduğu için resim destekleyici ve anlamayı kolaylaştırıcı bir işlev taşıyor. Yazıyı okumadan peşi sıra resimlere baktığınızda bir hikaye çıkmıyor değil ama metinde ayrıca bir şey anlatıldığı için kopukluk var, resimler tek başına bir şey ifade etmeyebiliyor.


Yukarıdaki örnek ise daha yakın tarihli, Blazing Combat'tan bir sayfa. Yazı hem azalmış, hem de çerçeve içine girmiş, artık konuşma balonları kullanılıyor. Duygusal bir sahne, bir öfke patlamasını anlatıyor, ölen için bir tür hayıflanma. O duygu yazısız da anlatılabilirmiş...bu güç artık keşfedilmiş durumda. İngilizce bilmeseniz, metni okuyup anlayamasanız bile o duyguyu görebiliyorsunuz.


Sonuncu örnek Borgia'nın son albümünden (2011) küçük bir anlatım örneği. İlk karenin işlevi yokmuş gibi geliyor ama son karede o karede görünenleri kullanıyoruz, görsellik ustaca kotarılmış. Bir sonraki sayfada o üç asker, sudaki cesedi çıkaracak ve ölenin kim olduğu hakkında konuşacaklar. Esasen "figüran" olan o üç kişi bir şeyi aşikarlaştırılacakları için öne çıkartılmışlar. Aralarında konuşmaları için en az iki kişiye ihtiyaçları var. İlk örnekte yazıyla bir paragrafta anlatılan bir olay dört kareyle kurulmuş...Çizgi roman teknik olarak ilk örnekte kalmış olsaydı, bir üst yazıyla şöyle denebilirdi: "O gece nehir kenarında devriye gezen askerler Giovanni'nin cesedini bulacaklardı." Görsel olarak da sadece 3.kareyi kullansak yeterdi.

Şimdi soru şu: bu sayfa anlatım olarak uzatılmış mı yoksa görselliğe yüklenerek güçlendirilmiş mi?

Bizim çizgi romanımız yakın zamana kadar yazı ağırlıklı oldu, bir başka deyişle Hal Foster'in bol yazılı üretimlerine benzer bir nitelikte çalışmalar yayımlandı. Resimle zaten gösterilen sahneler ayrıca yazıyla da anlatılıyordu. Aşağıdaki Tarkan sayfasını incelerseniz,  sayfanın o üst yazılar olmadan da anlaşılacağını görebiliyorsunuz. Sezgin Burak, okurun anlamayacağını düşünerek o yazıları "pekiştirmek" adına eklermiş. Suat Yalaz, "bakılıp" geçilmek değil "okunmak" istediğini söylemişti bana. Sonraki yıllarda Karaoğlan'ı metin ağırlıklı başka bir formatta da yayımladı. Kendi deyişiyle "resimli roman" değil "Yaşar Kemal havasında bir roman" yapmak istedi Karaoğlan'ı.


Çizgi romanımızdaki ardışıklık, kareler arası devamlılık ve görsel dildeki yenilikçilik bana göre Utanmaz Adam'ın Gırgır'da çizilen serüvenleriyle başladı. Öncesi "story telling" dediğimiz bahiste hantal ve eskiydi, daha önemlisi bu kimseye sorunmuş gibi gelmiyordu.

Cumartesi, Kasım 04, 2017

Sinemanın İstanbul'da İlk Yılları


Sinemanın memleketteki ilk günleri, karmaşası, temaşası, şayia ve iştahı… Kalabalığı ve seyrekliği, ara durakları… Mekânlar, işletmeler, ilk gösterimler, isimler ve teferruatlar…

Nezih Erdoğan, sinemanın İstanbul’daki ilk günlerini anlatıyor, arkeolojik bir kazıyı andıran titizlikle, sabır ve emek isteyen bir tutkuyla kayıp bir geçmişin izinden gidiyor.

Sinemanın İstanbul’daki İlk Yılları, modernleşme tarihimizin seyir ve sinemayla gelen büyük dönüşümünü resmediyor. Bir başvuru kitabından fazlası.

Cuma, Kasım 03, 2017

Temel Reis ve Safinaz




Steve Mannion çizmiş bunları. Şimdiki kuşaklar hatırlamayabilir, Temel Reis çizgi filmleri yayımlanırdı televizyonda, zora düştüğünde ıspanak konservesi yiyerek güçlenen Temel, dayak yediği, gücünün yetmediği Kabasakal'ı bu yolla tepeliyordu filan. Aralarındaki kavganın temel kaynağı pek de güzel olmayan, ananemin deyişiyle değnek gibi bir kadın olan Safinaz'dı. Öyle ki "Safinaz" ismi "Şaban" ismi gibi espriye dönüşmüştü halk ağzında. Her bölüm, Temel'in Safinaz'a kavuşmasıyla son buluyordu. Herkesin, hayli "çirkin" olduğu bir hikayeydi Temel Reis. Özellikli bir çirkinlik, komikleştirilmiş bir çirkinlik demek daha doğru.

Mannion, başka türlü bir Safinaz çizmiş, büyük buluş değil ama bana ilginç geldi. Niye ilginç geldi diye düşündüm, Çizgi güzel-kıvrak ve sevimli. Eskiyle yeniyi güzel harmanlamış ama aslına bakarsanız bambaşka bir şey yapmamış. Kadınların güzel, erkeklerin çirkin çizildiği genel bir aura vardır, hafif erotik ve erkek gözlü, tam da ona uyarlanmış.

Bana ilginç gelmesinin nedeni galiba bir parça nostaljiye kapılmam, o ters köşenin farkına varmam.

Bir ilüstrasyon nasıl ilgi çeker? Güzel çizilmesi, bir cazibe yaratması filan onları elde bir sayalım. Olmazsa olmazları hemen geçelim. Galiba biraz zihin açıcı, biraz esprili, biraz ironik olması gerekiyor, konuşulabilmesi gerekiyor. Mannion bunu başarmış.

Avuntular


Yalnız yenilen yemekler, kuytular, bulanık camlar, parçalı bulutlu havalar. Kalabalıklardan geriye kalan sessizlikler, beton tepelerin iniltisi.


Ömer Arslan, sessizce geçip giden insanları anlatıyor, her gün bir şeylerle avunan insanları… Günün yorgunluğunu. 

Avuntular, taze bir iç dökme öykümüze, tutsaklık parçaları, unufak.

Perşembe, Kasım 02, 2017

Seyrüsefer Defteri 87


Atomic Blonde (2017)  beklediğimden iyi çıktı, eli yüzü düzgün aksiyon olmuş, narsistik kahraman edasını da iyi vermişler (31 Ekim).++ Jungle  (2017) bir doğa hikayesi ama üstüne sos olsun diye bir şeyler katılmış, onlar da hikayeyi düşürmüş (30 Ekim). ++  Mindhunter Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (29 Ekim). ++ Maudie (2016) ressamın hikâyesi şaşırtıcı, iyi oyunculuk var, iddiası da o zaten (28 Ekim). ++ Leatherface (2017) bir kalabalığı var, şaşırtmaya ve dehşete koşuyor (27 Ekim). ++ Les Innocents (2016) kimi sahnelerin duygusal eşiği çok başarılı ama geneli Sezar ödülü klişeleriyle dolu (26 Ekim). ++ Mindhunter Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (25 Ekim). ++Killing Ground (2016) öyle kafana göre ıssıza, doğaya, ormana gidersen seni öperler paranoyasının bilmem kaçıncı bölümü (24 Ekim). ++ İstanbul yolculuğu (23 Ekim). ++ Puncture (2011) bir tempo sorunu var, finali itibariyle başka türden bir gerilime girmeliymiş (22 Ekim). ++ Preacher Sea2 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (21 Ekim). ++ Room 104 Sea1 Ep. 9, 10, 11 ve 12'yi seyrettim (20 Ekim). ++ L'amour Fou (2010) Yves Saint Laurent belgeseli, ileri geri sıçrayışları, topu çevirişi değişik (19 Ekim). ++ Keşanlı Ali Destanı (1964) oyun güzel filmi kurtarır denmiş, hızlı çekildiğinden sinematografisi zayıf (18 Ekim). ++ Ich und Kaminski (2015) film ilerledikçe sarkastik tutum kayboluyor, bence bu tutum ta baştan o kıvamda tutulsa film büyürmüş (17 Ekim). ++The Intervention (2016) bir naifliği var, ne et ne balık ama sakince seyrediyorsunuz (16 Ekim). ++Maaile Cingöz Recai'ye gittik, Guy Ritchie nefesi, Onur Ünlü'nün sallanan yakın çekimleri, Lapitak topuk çatlak kremi (15 Ekim). ++ The Invisible Woman (2013) ilginç ama bi şey eksik, ne eksik bilemedim, çok mu "belge" aşkına kapılmışlar (14 Ekim). ++ L'ombre des femmes (2015) bana hikâyesi, iddiası, rengi sahici gelmedi (13 Ekim). ++ My Cousin Rachel (2017) finaldeki twist klişeyi bozmuş (12 Ekim). ++ Funda ile Darbereye Elly'e (2009) gittik, güzel film (11 Ekim).++Preacher Sea2 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (10 Ekim).++ Le Journal D'une femme de Chambre (2015) Fransızların sevdiği romanlardan, kaçıncı uyarlaması bilmiyorum ama Bunuel uyarlamasının (1964) çok gerisinde (9 Ekim). ++ Blanka (2015) dokümanter havası var, bir yere varmıyor, çocuklar ve yoksulluk, Filipinlere Capon bakışı (8 Ekim).++ Words and Pictures (2013) yaşlanıyorum, başarılı bir aşk hikayesi, edebiyat magazini de iyi (7 Ekim).++ Mal de pierres (2016) güzel film, ilham verici bir tutku hikâyesi (6 Ekim). ++ The Thomas Crown Affair (1968) benzer filmlerde artık Cruise oynuyor ve ne kadar silikon kalıyor. Meraklısı için "böyledir gişe filmleri" reçetesi, kurgu, eş zamanlı sahneler vs... yine de güzel sahneler var (5 Ekim).++O Lobo atras da Porta (2013) kararsız kaldım, gerilimle başlıyor, düz yola iniyor, Brezilya'dan kara film (4 Ekim).++ Glory /Slava (2016) iyi film, bir ucu Coen Kardeşlere bir ucu Aziz Nesin'e teyellenir, Bulgaristan'dan (3 Ekim). ++ Sonsuz Bir Aşk (2016) çok şey söylemek isterken sahne sahne irtifa kaybeden film (2 Ekim).++ Koblic (2016), Arjantin filmi, potansiyelli hikayeymiş (1 Ekim).



Related Posts with Thumbnails