Pazartesi, Ocak 31, 2022

Suzan Sözen fotoğrafı

Fotoğraf, Başbakan Menderes'in sevgilisi olduğu iddia edilen, İstanbul emniyet müdürünün eşi romancı Suzan Sözen'e ait. Aralıklarla yazarım, hatta ders verdiğim yıllarda tezi yapılmalı diye öğrencileri teşvik ederdim. 

Düşünün, DP döneminde ülkenin en yüksek telifleri ödenen tefrika romancısı olmuşsun, reklamlarla, övgülerle takdim ediliyorsun...Köşe yazıları, manşetler gırla... 27 Mayıs'tan sonra mahkemede rezil ediliyorsun, birkaç yıl öncesine kadar Türk Sagan'ı diye methiyeler düzülen yazarlığın  yerin dibine sokuluyor, romanların basılmaz oluyor. Sahiden dramatik...

Fotoğrafı mezattan aldım, denk düştükçe Sözen'le ilgili her şeyi toplarım. Arkasında yazılı olanlar ilgimi çekti, paylaşayım istedim. Anlaşılan o ki fotoğraf, Cumhuriyet Arşivinden çıkarılmış, bir tarih var, 1958 yılına ait, oysa bana sorsalar, Yassıada Duruşmalarından derdim...Çünkü bu kıyafetlerle gidiyor mahkemeye.

E tarihi yanlış yazmışlar diyebilirsiniz, fotoğrafın arkasına bir de açıklama yazılmış: "Suzan Sözen İstanbul polisi müdürü Muzaffer Sözen'in eşi Menderes'in sevgilisi" denmiş... Gazete arşivlerinde fotoğraf arkasına bu tür notlar düşülürdü, gündem sürekli değiştiğinden kim-kimdir unutulur diye yapılırdı bu. Açıklama tarihle uyumluysa eğer gazeteciler 1958'de biliyor muydu bu ilişkiyi diye düşünüyor insan...

Biraz daha yakından bakıyorum, fotoğraf arkasında en az bir en çok üç ayrı insanın elinden çıkma yazı var...Bana iki gibi geliyor, diğer yandan açıklamayı geçmişte değil de, yakın zamanda fotoğrafın satıcısı yazdıysa kendime gülerim. 

Pazar, Ocak 30, 2022

Candoğan'ı döven Yüzbaşı Türkoğlu

1949 yılından el işi tek nüshalık bir "çocuk dergisi"... gülerek yazıyorum, sahaflara düşmüş... Pek çok yaşıtım, bu türden dergileri ya görmüş ya da kendisi "yapmıştır". Gerçi karıştırınca anlaşılıyor, Candoğan çalışkan çocuk işiymiş, pıyy pek steril...pek edepli ve haza beyfendi...

Candoğan'dan otuz yıl sonra olmalı, ilkokul ikinci sınıfta bazı arkaşlarla "Pilot Yayınlarını" kurmuş, benzer nitelikte tek kopyalık çizgi roman dergileri çıkarmıştık, o tarihte fotokopi nedir kimseler bilmediği için elimizdeki tek kopyayı satamıyor kiralıyorduk. Tanesi iki liraydı, Yüzbaşı Türkoğlu diye Yunanlılara dünyayı dar eden son derece dürüst ve yakışıklı bir kahramanımız vardı... Senaryoları ben yazıyordum, ne sandınız?

Aydın Selçuk isimli bir arkadaş, ki sürekli fırk fırk çektiği mümüklü burnuyla hatırlanırdı, sağolsun, maceranın devamını okumak için dört sayılık avans vermişti, şöyle bir geriye dönüp bakıyorum da, kendisi benim "canım canım" ilk okurumdur... Allah onun ömrüne ömür, varsa çoluğuna çocuğuna afiyet ve bereket versin, gerçek bir sanatseverdi, bazıları "lan oğlum salak mısın" filan deseler de fikrinden caymamıştı, hürmetle hatırlıyorum.  


Cumartesi, Ocak 29, 2022

Victim of a wall


Espriyi sevdim, kuşaklar arasındaki tepkilerin farklılığına, dünyayla ilişkimize güzel odaklanmış... Bu türden ayrımların doğru olup olmamasından çok zihin açıcı olmaları daha önemli. Popüler Kültür dersi vermeye devam etseydim, izletir, mutlaka sınıfta tartışma açardım. 

Filmin finalinde yeni kuşağı "madara" eden bir çıkarımda bulunulmuş,  her yaşadığını abartarak paylaşma halinin yirmili yaşlardaki bir kuşağa ihale edilmesi pek de doğru değil, bu bir sorunsa, ti'ye alınacak bir arızaysa, genç kuşağı değil, sosyal medyayı kullanan herkesi kapsaması gerekiyor, ebeveynleri de benzer tepkiler veriyorlar çünkü. 

Perşembe, Ocak 27, 2022

Cenaze evi şenlik evi

Cenaze evlerine gittiğinizde merhumun-merhumenin ardından mutlaka birisi suçlanır, doktor hatasıyla ölmüştür, körolasıca gelini bakmamıştır, hayırsız çocukları hiiiç ilgilenmemiştir vs vs, helvayı lüpletirken sohbet bir ara öyle bir harlanır ki, herkes bir fail arar olur, diline dolar. Konunun dönüp dolaşıp buraya gelmesi çocukken beni heyecanlandırırdı, "ölmedi-öldürüldü" gibi bir hikaye çünkü. Geride kalanların hesaplaşması mı desem, seyrettiğimiz okuduğumuz şeylerin etkisi mi bilmiyorum, alenen bir "katil" aranır çünkü. 

Bir ara, belki yirmi yıl olmuştur, işin matrağa vurur, "hayata trajedi lazım" der oynamaya başlardım kıkırdayarak... İnsanlar görünenle yetinemiyorlar, başka bir gerçek var, saklanan, gizlenen, tezgahlanan, "mutlaka var bir şey" dedirten bir şey... 

Babam rahmetli, evde televizyon seyrediyor, yaz günü, dışarıda bir cayırtı koptu, caddede fren sesi, bam güm, merakla fırladı yerinden, koşarken ayağını koltuğun kenarına çarptı, serçe parmağı kırıldı, of puf, hastaneye gittik... Niye koştu, illa görecek, "oo ben iyiyim, neler neler oluyor, tüh tüh" diyecekken, neler neler görmüş oldu. 

Hepimize "acı, kan, ter ve gözyaşı" lazım, hem de su gibi ilaç gibi lazım, aman yanlış olmasın, bize daha çok hikayesi lazım, kenardan kenardan seyredeceğimiz, ıhh diyeceğimiz (mekanın sahibiyiz ya), burun kıvıracağımız, el artıracağımız, elimiz kıçımızda üstten üstten bir yerden konuşacağımız hikayesi lazım.

Cenaze diyordum.

Sosyal medya kamusallığında cenazeler çok farklı yaşanmıyor, yazmak ve göstermek, bir tür teşhir ve iddiaya dönüştüğünden, insanlar "bugün" gazetelerine ne yazacaklarını, neyi, manşete çıkaracaklarını düşündüklerinden ölen öldüğüyle kalmıyor, ya ölmemiş, öldürülmüş oluyor ya da bizatihi oracıkta öldürülüyor...

Vesile de ediliyor elbette. Yukarıdaki tivit bunun bir örneği olmuş, yazan kişi bildiğini okumuş, döner döner bina okur mu demeli...yoksa inadım inat mı bilemiyorum, tutturmuş, e yani mesele pek de Fato gibi durmuyor...

Yanlış anlaşılmasın, aktüel bir tartışma yapmıyorum, kişilerle ilgilenmiyorum. Bir eğilimden söz ediyorum, cenaze dedim, birinin ölmesi bize yetmiyor demek istiyorum, taziye bizi kesmiyor, illa hikayeyi yükseltiyoruz, ilgili-ilgisiz birine çakıyoruz, çünkü "normal" olursa o gazete okunmuyor, o cümle dinlenmiyor, o ses duyulmuyor, o hayat ilgi çekmiyor...Sabır dilemek, acıyı paylaşmak, rahmet okumak ne ki, son derece normal...

Çarşamba, Ocak 26, 2022

Gelincik'te Sabahattin Ali

Gelincik isimli hafif erotik bir magazin dergisini karıştırırken Sabahattin Ali'nin ölümüyle ilgili bir yazıya rastladım, onu tanıtan, ölümünün hemen arkasından onu yadeden ve hakkını teslim eden bir yazı olunca dikkatimi çekti. 

İnsan ister istemez şaşırıyor, çünkü, Sabahattin Ali, komünist sayılan, ölümüne pek de üzülünmeyen bir isim, hani tam da öldürüldüğü, cinayetin mahkemeye taşındığı günlerde böyle bir yazı yayımlamak az şey değil. Sahiden riskli ve cesaret istiyor... Savcılar delirebilir, okurların korkabilir, vatandaş şikayet edebilir, olabilir oğlu olabilir... 

Nasıl olmuş peki? Sabahattin Ali ile birlikte Markopaşa'da çalışan, hatta bir ara yok yere, İstihbarat ajanı sayılan Orhan Erkip, Gelincik'in yayıncısıymış da ondan... Erkip, yakından tanıdığı Sabahattin Ali için o riski göze almış. 

Vay diyorsun, e bunu da unutmamalı, şanlı şöhretli aydınlarımızın sesi çıkmamış çünkü... Sayfalardan birini paylaşıyorum.

Pazartesi, Ocak 24, 2022

Ben ne...


Sevdiğim, güçlü ve hayranlık uyandırıcı bulduğum bir yazardan, Sabiha Sertel'den bir polemik alıntısı: "Sanki benim ne olduğum anlaşıldıktan sonra Türkiye’de her şey düzelecek, demokrasi tahakkuk edecek, ihtikar ortadan kalkacak Türkiye güllük gülistanlık olacaktır. Bu yazarlar müsterih olsunlar. Ben ne Sünniyim ne de Şii. Ne de Tan Gazetesi komünist. Daha demokrasi inkılabı tahakkuk etmemiş bir memlekette ne sosyalizmin ne de daha başkasının temel tutacağına kani değilim. Ben sadece hakiki manada garplı bir demokrasi istiyorum (Tan, 1.9 .1945)."

Pazar, Ocak 23, 2022

Konfor

Sezen'e yine salvolar filan, kadına aralıklarla sallıyorlar, yeni değil, çook uzun zamandır yapılıyor... Ta "Barış Sürecinden", müzakerelerden, anayasa tartışmalarından bu yana yeri geldikçe saldırıyorlar.... Kürtlerle konuşalım, "ölerek öldürerek" olmuyor, barışalım, birlikte yaşayalım diyen herkesin vay haline... Sahiden öyle...

Tekrar olmasın, Sezen ile ilgili epeyce yazıldı çizildi... Olup bitenleri faşistlerin demagoji ve manipülasyonu sayanlar,  hayat tarzı tartışması yapanlar, fırsat bilip " e Sezen de zamanında hörele hürele" demeseydi diyen başka türlü sağcılar var. 

"Hayatı mahkemeye çevirenler, hiç şaşmaz, gün gelir o mahkemenin sanığı olurlar" fikrine inanırım...O tartışmalara hiç girmeyelim, yaşarsak göreceğiz. 

Benim ilgimi çeken, popüler kültürü ve çoğunluk değerlerini ilgilendiren kısım... Sezen'i sağdan sağdan eleştirenlerde gördüğüm yukarıdan konuşma hali ortalamamızı göstermesi bakımından çok tipik. Konuşmak dediysem de, lafın gelişi, bence konuşmuyor, sadece suçluyorlar çünkü. Büyük haklılıkla ve haklılığın getirdiği güçle konuştuklarına inanmaları daha da ilginç... Farkında bile değiller, tek tek birilerinden söz etmiyorum, ortak bir ruh hali bu...  

Hani kimi amcalar teyzeler yaşlanır ve garip bir eşiği aşarlar, kimseyi umursamaz olur, topluluk içinde gaz çıkarır, geğirir, küfreder, ayıp, edep ve empati ölçüsünü yitirirler ya, o evin, o ailenin, o çocukların ve zamanın sahibi gibi davranırlar ya... hah işte onun gibi... 

Sezen'i eleştiren herkes bana sanki memleketin, evin, münakaşanın sahibi gibi davranıyor, öyle konuşuyor gibi geliyor. Konuşmuyor, dinlemiyor ve o konforundan vazgeçmiyorlar çünkü... 

Keşke hayatta tek bir gerçek olsa, elle tutulur bir doğru olsa... Yok işte. 

O sebeple empati diye bir hissimiz var, o sebeple kendimizi başkasının yerine koymamız bekleniyor, o sebeple eğitim alıyoruz. empati kurarsak anlamaya çalışırsak diyoruz. Hayata hainler ve kahramanlar ekseninde bakamayız. Konforlu olandan, kolay olandan kaçmamız gerekiyor, çünkü netlik ve belirginleştirme kolaylıktır, klişelerle karar vermemiz ve karar almamız beklenir. 

Ezber, tarihin en büyük konforudur. Doğrular, gelenekler, kurallar, insanlar cahil olduklarını fark ettikçe değişir de değişir, yahu, hepimiz fikren cahiliz arkadaşlar, bunu bir kabul etsek, negzel olur hem "iklim değişir, Akdeniz olur"...

Related Posts with Thumbnails