Çarşamba, Ekim 31, 2018

Çizgilere Derkenar 12


Stevenson, The Pirate Within, Stevenson'un biyografisi olarak okunabilir. Eserleri, hayalleri, yazdıklarını etkileyen kabuslarını hastalığıyla birlikte tasarlamışlar. Hikaye ölümüyle noktalanıyor. Meraklısı için Alberto Maguel'in YKY'den çıkan Palmiyelerin Altında Stevenson romanı da yazarın son günlerini anlatıyordu. Grafik romanı hızlı buldum, dergi işlerini andıran bir sıkışıklığı ve temposu var.


Pascal Jousselin'in mizahi çalışması Invincible buluşları nedeniyle, panelleri-kareleri ve çizgi romanın iç dengesini-gerçeklik algısını (içinden yaşayanlar için) bozan-tahrif eden karakteristiğiyle güzelmiş. Ne bulmuş, nasıl bir zeka göstermiş diye okuyorsunuz.



Skandalon, Julie Maroh'tan bir müzisyen hikayesi. Bir rock yıldızının norm dışına çıkmasını anlatıyor denebilir. Müzisyen hikayelerinin ana temalarından biri olan şöhretle başedememe sendromu da var, psikolojik göndermeler de. Maroh, antropolojiye de girmiş, albüm sonunda dipnotlu-kaynakçalı bir yazı da yazmış. Kendini okutmasını bilen, ardışıklığı iyi kuran bir hikayeci.


Adından anlaşılacağı gibi The Forbidden Harbour, bir denizcilik hikayesi. Hem türün klişelerini kullanıyor hem de kendini okutan bir melodramatik dengeye sahip. İki ciltlik, üç yüz sayfayı aşan uzun bir hikaye. Bence asıl ilginçliği karakalem çizgileri. Renk kullanılsa göz almayacak Disney tarzı çizgiler, hafif adult bir tonda kara kalemle sunulunca ilginç durmuş.


Daubigny's War, tahmin edileceği gibi bir ressam biyografisi. 1890'da başlıyor, ressamın hayatında çocukluğuna dönerek kronolojik bir sıralamayla hayatını anlatıyor. Çizgiler karikatür tarzında. Hikayeyi sürükleyen bir mizah var ama geneli pek parlak değil. Charles'ın tutkusu, takıntısı ya da meselesi iyi kurulmamış.


Çizgili dergilerimizin "içindekiler" ya da "giriş" sayfasında iddialı ilüstrasyonlar yapma geleneği sürüyor. Her nedense kapaklarımızda daha minimalist, en azından daha kolay çizilen işler kullanılıyor. Kapağı çeviriyorsun içeride kapakla kıyaslanmayacak emek yoğun bir iş çıkıyor karşına. L-Manyak'la başladı bu tarz. Gerekçesini anlamıyorum. Çeyrek yüzyıl geçti üstünden. Para Tuzağı'nın son sayısında Cihan Kılıç çizmiş. Haliyle kapaktan çok daha ilgi çekici ve başarılı. Bir yenilik olarak bu tarz ters yüz edilse, denense keşke.


Salı, Ekim 30, 2018

Lust!
















Lust, malumunuz Türkçedeki en açık ifadesiyle şehvet demek. Kösnüllük anlamına da geliyor, bir tür düşkünlük, normal dışına çıkma hali veya cinsellikle ilgili ahlak düşkünlüğü de denebilir... Yerinde duramama hali...Kedilerin kapıları duvarları tırmalaması gibi..."Bırakın beni tutmayın" hali...

Öğretmenler, okullar, kitaplar, eğitim kurumları, din ve din adamları, şehvetle mücadele ederler. 

Gençlikle baş etmek anlamına da gelir bu mücadele. Çünkü şehvet, daha çok gençliğe atfedilir...

Trash edebiyatı, bu hissiyati pek sever. Abartıya dayandığı için şehveti iştahla anlatmayı ve şehveti iştahla eleştirmeyi sever demek istiyorum. Hem "frikik verse" diye aranıp hem de "niye öyle giyiniyorsun" diyen arsız magazin gözünü düşünün...Aynı babanın çocukları, aynı erkek aklının şiirleri... Kapaklar oradan... 

Lafı çevirmeye gerek yok, erkek aklı, şehvet dediğinde kadın erotizmi ve çıplaklık algılar. Cinsel ilişkiye giren, girmeye zorlanan, "girerek" namusunu kaybeden kadınlar anlatılır... 


Başa dönelim, lust, cümle içindeki kullanımına göre "hırs" anlamına da geliyor. Bir vazgeçmeme hali... 

Ucuz edebiyatın "şehvet düşkünlüğü" ve ticari kaygıları bana hep bu hırsı hatırlatıyor.

Cumartesi, Ekim 27, 2018

Bozkır'da Son Günler


Perşembe ve cuma Eskişehir'deydim, Bozkır'ın çekim ekibini ziyaret ettim. Mevsim dönümlerini, hele sonbahardan kışa geçişi sevmem, çok değil bir ay sonra sıcak gelecek hava, o günün şartlarında insana buz gibi gelir. Tir tir titrersin.

Senaryoda "Aşıklar Tepesi" olarak geçen mekana gittik. Bir tarafta birbirine tos vuran keçilerle dolu bir sürü, diğer tarafta yerinde duramayan atların olduğu bir tepe düşünün. Öyle bir yerdeyiz. Ayazlı bir rüzgar. Tuhaf bir tenhalık. Uzakta tek tük evler var.

Hava nasıl soğuk, oyuncular devamlılık nedeniyle ince giyinmişler. Herkes üşüyor ama onlar daha zordalar. Sonuçta turist gibi gelip geçiyorum ben. Sohbet ediyor, o yoğunlukta onlara ecicik yarenlik ediyorum.

Dizi işi tempolu, yorucu, bıktırıcı, külfetli bir iş. Neyse ki az kaldı. Kasım'ın 6'sında bitiyor.



Cuma, Ekim 26, 2018

Pirüpak Bir Çizgi Roman


Jean Christophe Grangé çoksatar gerilim romanlarıyla yakın dönemin popüler yazarlarından biri. Romanları sinemaya uyarlanıyor, farklı alanlardan ilgi görüyor. Çizgi romanın endüstri olduğu bir ülkenin, Fransa’nın vatandaşı olması ister istemez bu mecraya da yaklaştırdı onu. Grangé ile yaptığı pek çok albüm yarım milyonun üzerinde basılan (şu an Fransa’nın en çok satan çizgi roman dizisi XIII’ün) frankofon çizgi dünyasının yıldızı Adamov’un birlikte çalışmaları güzel bir tesadüf değil bu yüzden. Yüksek satış beklenen bir albüm için seçildikleri-biraraya getirildikleri anlaşılıyor. Türkçede, ilk kez beş yıl önce ikilinin ortak çalışması olan Zener’in Laneti’nin ilk bölümü (Sibylle) yayınlanmıştı. Kısa bir süre önce üçlemenin diğer iki bölümü de - ilk albümü kapsayacak biçimde yeni bir sunumla- piyasaya sürüldü. Grangé tutkunlarının hemen fark edeceği gibi Zener’in Laneti’nde, Taş Meclisi (Doğan Kitap, Çev. Ali Cevat Akkoyunlu) romanının öncesi, Diane’ın annesi Sbylle Thiberge’in geçmişi aktarılıyor. Altmışlı yılların sonunda geçen hikâyede, parapsikolojik güçleri olan genç bir üniversite öğrencisi kızın başına gelenler anlatılıyor. Zener, bilindiği üzere parapsikoloji deneylerinde kullanılan kartlara verilen isim. Sbylle kartları bildikçe, güçleri fark ediliyor ve Moğolistan bozkırında nihayetlenecek, giderek katılaştığı-başkalaştığı bir süreç yaşıyor. Grangé, yarattığı bu tedrici kötüleşme sebebiyle başlangıçtaki kartlara atıfla “Lanet” vurgusunu kullanmış.

Telepati, geleceği görme, meditasyon, düşünceleri okuma, tehlikeyi hissetme gibi olağandışı insan özelliklerine (dolaylı olarak trendy olan, doğayla uzlaşma akımına) hikayede bolca yer verilmiş. Temel gerilim ise teknoloji ile hükmedilmeye çalışılan doğanın ruhu arasında geliştirilmiş. Bir tarafta hırslı bilim adamları diğer yanda sağaltıcı ve dingin ilkel adamların-yerlilerin yer aldığı bir dualizm kurgulanmış. Grangé, doğayı dişi sayan hâkim inançtan faydalanmak adına kırılganlığı, duyarlılığı ve direnci nedeniyle bir kadını hikâyesinin merkezine almış. Zener’in Laneti, bu bakımdan genç bir kadının olgunlaşması olarak okunabilir. Yanlış bir adama âşık olup körleşmesi, zihinsel güçlerinin farkına varması, kendini tanıması, anne olması, nefretini denetlemeyi öğrenmesi bu sürecin türlü evrelerini oluşturuyor.

Doğanın ruhu veya tahrif edilmemiş (modernizmin henüz dokunamadığı) ilkel saflık imgesi, serüven edebiyatının sık başvurduğu trüklerdendir. İş bu noktada, açgözlü, hırsına gem vuramayan, bütünüyle arsız, zayıflara karşı gaddar ve gamsız, başarmak için her yolu deneyen “teknoloji yanlısı” habis adamlar çıkar karşımıza. Doğayı yok etmek pahasına (geleceği hiç düşünmeden) apriori gündelik arzularının peşinden giderler. Miyazaki’nin kült animasyonu Prenses Mononoke’den (Mononoke Hime, 1997) James Cameron’un Avatar (2009) filmine uzanan çeşitlilikte sayısız popüler anlatının benzer bir temaya sahip olduğunu hatırlatmakta fayda var. Hal bu olunca, biliyoruz ki doğanın ruhu (şimdilik) kazanacak, ama ne pahasına! Zener’in Laneti’nin işgalci kötüsü Sovyet Ordusu. Hemen tüm Sovyet temsilcileri anlayışsız, nobran, öfkeli, katil ve katıksız şeytani tiplemeler olarak resmedilmiş. Aralarında zuhur eden entrikalar ve çeşitli müzakereler bile makamlarını – dolayısıyla hayatlarını kurtarmak için gerçekleşiyor. Böylesi saf bir kutuplaşmaya ancak Soğuk Savaş hikâyelerinde rastlanırdı; casus romanlarındaki KGB ajanları alelekser insana benzemez soğuk ve tuhaf yaratıklar olur, mutlaka birilerini boğarak öldürürlerdi. Hatta türün filmlerinde tam bu sahnelerde jazz ritmi yükselir, doğaçlamayı andırır biçimde bakır üflemelilerle gerilim pekiştirilirdi. Üçlemede bu klişeye (elbette nostaljik gerekçelerle değil) sakınmadan başvurulmuş, bakar bakmaz “evet bunlar birer katil” diyebileceğimiz tekinsiz Sovyet ajanları dolaşıyor karelerde.

Grangé, üçlemeyle ilgili bir röportajında çizgi romanda asıl yükün çizerin omuzlarında olduğunu belirtiyor, haklı olarak: “Laboratuarda ayakta duruyorlar ve Sybille şöyle konuşuyor diyorum ve Adamov bir ay boyunca bunu çiziyor !”. Adomov, işinin ehli bir çizer; sahne düzenlemeleri ve devamlılığı kendini unutturacak ölçüde başarıyla uyguluyor. Kendini unutturduğu gibi çiniyi göze çarpmayacak kadar ekonomik kullanıyor ve ölçülü kare içi boşluklar bırakıyor. Ancak aşırı profesyonelleşmenin getirdiği bir kusuru var Adamov’un. Zener’in Laneti temelde bir dönem çalışması, 1968’te geçiyor ama giyim tarzları, saç kesimleri, aksesuarlar o denli bugünle harmanlanmış ki tarihsel arkaplan gereksizleşiyor-bugün düzlemine kayarak, başkalaşıyor, belli bir süre sonra hikâyenin hangi dönemde geçtiğini unutuyoruz. Hikâyenin kahramanı Sibylle’i (o tarihte olması imkânsız olan) g-string iç çamaşırlarıyla teşhir etmek gibi ticari manipülasyonları kullanabiliyor. Adamov’un aklında hep “bugün” var, ancak aynı profesyonelleşmenin başarısı sayılabilir, bunu da maharetle gizliyor. 


Zener'in Laneti, popüler edebiyat ile çizgi romanı, iki ayrı mecranın yıldızlarını biraraya getirmesi bakımından dikkat çekici bir çalışma. Diğer yandan Grangé türün ölçüleri içinde oldukça karanlık bir hikâyeci aslına bakarsanız, çizgi romanın yunmuş arınmış, pirüpak ve sanki spotlar altında sahneliyormuşcasına ışıl ışıl, hiç bir sakalete ve aşırılığa yer verilmeden uyarlanmış olmasını dengesiz buluyorum. Adamov'un galip çıktığı bir birliktelik bu.

Radikal Kitap, 7.5.2010

Perşembe, Ekim 25, 2018

Çala Çala



Yukarıdaki filmi sonuna kadar izlerseniz roman çocuklarının müziği maharetle çaldığına filan şahit olmayacaksınız. Çoğu zaman bir gürültü, kaotik bir ses duyacaksınız. "Bu yaşta bunları çalarsa bu bebeler ilerde neler neler çalar" gibi bir şey değil yani. Ha şurası kesin tabii, küçük yaştan başlıyorlar çalışmaya...

Kime sorsanız bir müzik aleti çalmak istediğini söyler, yine çoğu insan çöpten adam bile çizemediğini söyleyip mahcup bir ifadeyle hayıflanır. Kişisel olarak ben herkesin resim çizebileceğini, resimle derdini anlatabileceğine inanıyorum. Ve yine her çocuğun bir ritim duygusu taşıdığını, vurmalı çalgıların eğitimin bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum...

Oysa bizim eğitim sistemimiz resim veya müziği  sadece ve sadece yüksek sanatlar seviyesinde görerek buna ket vuruyor, öteliyor. 6-10 yaş arası çocuklar birlikte davul çalabilirler halbuki. Çok da eğlenirler. 

Yıllardır pek moda, bakın nasıl birlikteyiz, biriz, bir oluyoruz diyerek büyük şirketlerin çalışanları vurmalı çalgılarla ritim grupları kuruyorlar. Kendilerini iyi hissettiklerinden filan söz ediyorlar. Davul temposu, kalp ritmiyle uyumludur ve bu bakımdan birlikte tutulan tempo insana iyi gelir.

Kötü resim çizebilirsiniz ama çizmeye devam ederseniz bir anlatım dili ve üslup belirleyebilirsiniz... Ebeveynler kötü resim çizdiklerine ve resim çizmenin bir yetenek ve sınırlı bir azınlığa ait olduğuna inandırıldıkları için çocukları için şartları zorlamıyorlar. Üstelik resim çizmenin maddi bir karşılığı yok, geçiştirilen, çocuğu okulda tutmaya yarayan ders saatlerinden biri işte..Elbette çok yetenekli mutlaka resim çizmeli diyeceğimiz çocuklar var...Tıpkı beste yapabilen harika çocuklar olduğu gibi...Ben bir ritim duygusundan ve resimle kendini ifade etmekten söz ediyorum. Bu zenginliktir ve yüksek sanat iddiasıyla ötelenemez. 

Roman çocukları neden müzisyen oluyorlar. Kafa şişire şişire çalmayı öğreniyorlar çünkü. Tekrar ediyorlar, kimse onlara kafa ütülüyorsun demiyor. Geçimlerini buradan çıkartacaklarını bilen aileleri tarafından teşvik ediliyorlar.

Çocuklar yan yana dambır dumbur çala çala bir ritim tuttursalar, inanın çok mutlu olurlar. Çocuklar arası resim yarışması inanılmaz tatsız bir şey bence...Eğlenceyi azınlığa terk etmek demek...


Okay Temiz'e selam gönderiyorum.

Salı, Ekim 23, 2018

Sözlüklerde çizgi roman


İnsan, bir şeyi mesele ederse üstüne gidiyor, Ankaralılar "karnının ağrısını almak" derler. Dert ediyorsan çözeceksin. Hoş, insan ancak çözeceği şeyleri de dert ediyor...

Yirmi yıl önce filan gitgide gözüme batmaya başlamıştı.  Çizgi romanı farklı biçimlerde yazılıyordu. Hâlâ da öyle ya, herkes kafasına göre takılıyordu.Bitişik yazan da (çizgiroman) vardı, araya tire katarak (çizgi-roman) yazan da... Soruyordum, insanların yazma tercihini anlamaya çalışıyordum. Çoğu romantikti, gözüne hoş geliyordu, canı öyle çekiyordu filan.

Kütüphanemi taşırken buldum, 2002 yılında Dil Kurumu ile yazışmışım. Gerisi de olmalı bu yazışmaların ama henüz bulamadım.

İki şeyi öğrenmek istemiştim, ben çocukken çizgi roman değil, resimli roman denirdi. Çizgi roman ilk kez ne zaman girdi sözlüğümüze diye merak ediyordum. Dil ve sözcük tercihleri bir mücadele alanı olarak görüldüğü için her sözcük, dil kurumunun sözlüklerine girmez. Girmesin istenir, görmezden gelinir. Hele sevilmeyen biri o sözcüğü kullanıyorsa inadına girmeyebilir hatta.

Çizgi roman, belgeden de göreceksiniz, ilk kez 1998'de girmiş sözlüğe. Geç bir tarih. O yıl, sözlüğü genişletmişlerdi, 75 bin kelimeye çıkmıştı filan... Muhtemelen o genişlemeyle girmiş.

Öncesinde yok mu? Aslında var, örneğin 1978 tarihli bir derlemede görmüş, not almışım. Sözlükte resimli roman olarak geçiyor, örneğin 1988 tarihli sözlükte "konusu bir dizi resimle anlatılan roman veya hikaye" denmiş.

İkincisi, nasıl yazılmalı hakkında fikri neydi dil kurumunun bilmek istiyordum.

O zamanlar benim fikrim şuydu, çizgi roman bitişik yazılamaz, çünkü bir sıfat tamlamasıdır, "hanımeli" değildir. Araya tire konamaz, bizde böyle bir kullanım yoktur. Başka dillerden, daha çok İngilizceden geçmiştir. O denli katı değilim artık ama fikirlerim de pek değişmedi. Şunu biliyorum, dil, dinamik bir süreci içeriyor. Değişiyor, genişliyor, kuralları esniyor vs.

Neyse bu da uzun hikaye.. Yazışmaların devamını bulursam paylaşacağım.

Pazartesi, Ekim 22, 2018

Chezgi Roman


Che, son elli yılın tartışmasız en önemli popüler ikonlarından biri. Giyim sanayinden reklamlara, grafitiden kişisel gelişim kitaplarına varıncaya kadar her yerde onu görebilmek mümkün. Yakın dönemde Türkçede iki ayrı biyografik nitelikli Che çizgi romanı yayınlandı. Söz konusu albümler, Che’nin kırkıncı ölüm yıldönümü dolayısıyla gündeme gelmiş olsalar da Türkçe yayınlarını çizgi romana gösterilen yoğun ilgiye bağlamamız gerekiyor. Öyle ki beş yıl kadar önce Gırgır kökenli çizerlerimizden Erhan Başkurt da bir Che çalışması yapmıştı (İlkbiz Yayınevi, 2004) ama bu denli ilgi görmemişti. Che’nin adanmışlığı, fedakârlığı, yaşam tercihleri onu bir kahraman olarak ilgi çekici kılıyor, siyasi görüşlerine bakılmaksızın imgesinin yaygınlaştığı ve global ölçekli bir sempati kazandığı aşikar. Çizgi roman dünyasındaki Che göndermeleri genellikle bir kahramana gösterilen ilgiyle açıklanabilecek niteliktedir, politik arkaplan ise ya hiç yoktur ya da sınırlıdır. Baba-oğul Brecciaların Che’nin ölümünden sonra, ilk kez 1968’de yayınladıkları Che (Bilgesu Yayıncılık, 2009) ile Spain Rodrigez’in Che, Biyografik Çizgi Roman (Agora Kitaplığı, 2009) bu kapsamda değerlendirilebilecek çizgi romanlar değiller. Her ikisi de çizgi romanı bir mücadele aracı olarak gören politik anlatılar. Che’nin yaşamını anlatmakla birlikte yaşanan zamana-bugüne ilişkin yorumlarda bulunuyor, dramatik eşik noktaları ve mukayese imkânları sunuyorlar.

Brecciaların çizdiği Che albümünün yazarı olan Hector Oesterheld, Latin Amerika çizgi romanının önemli isimlerinden biriydi. Sadece çizgi romanlarıyla değil gazete yazılarıyla ve kitaplarıyla da tanınıyordu. Örneğin Evita Peron hakkında (ve Che’ye ithaf ettiği) eleştirel bir kitabı da vardır. Silahlı mücadeleye de katıldığı biliniyor, yetmişli yılların ikinci yarısında şüpheli –ölümüyle sonuçlanan- biçimde kayboluyor. Che albümünde Oesterheld daha ilk cümleden yazarlığını hissettiriyor, Spain Rodrigez ise daha kesin ve basit ifadelerle metnini oluşturmuş buna karşılık. Oesterheld’in edebi bir dil oluşturma çabası olmuş; Türkçeye özgün dili İspanyolcadan değil Almancadan çevrildiği için bu çaba nasıl aktarılmış kıyaslamak mümkün değil ama yerel kültürlere, siyaset ve edebiyata ilişkin göndermeler yapıldığı, okuru zorladığı görülebiliyor. Albümün arkasına metinde geçen isimleri açıklamaya yönelik notlar konmuş ama Oesterheld oyunbazca farklı göndermeler de yapmış. Örneğin çocukluktan söz ederken Jules Verne’e ya da Define Adası’nda geçen bir şarkıya değinebiliyor. Metnin özgün halinde kaligrafi (balon ve anlatım yazıları) nasıl kullanılmış bilemiyorum ama anlatıcı dili (bazen Che bazen de Oesterheld) değiştiği için yazım punto ve biçim olarak farklılaştırılabilirdi. İster istemez okumayı kolaylaştıran bir tercih olurdu. Görsel olarak Breccialar foto-realistik çizginin ve siyah beyazı (çini mürekkebini) maharetle kullanan bir gelenekten geliyorlar. Özellikle Latinler siyah beyaz çizgi romanların üretiminde gerçekten nitelikli bir birikime sahipler. Hani ne yapsalar belirli bir düzeyin altına düşmüyorlar. Albüm iyi istiflenmiş sayısız sahne ve görsel kontrast içeren kare içeriyor, diğer yandan metin, çizgi romanın önüne geçtiği için görsellikle uyum kuramıyor, olması gereken kareler arası devamlılık (ardışıklık ilkesi) sağlanamıyor. Belgesel amaçlı çizgi romanlar genellikle bu sorunu yaşarlar. Güzel çizilmiş ve yazılmış sahneleri olan ama zor okunan-okunamadığı için bakılan epik bir anlatıya dönüşürler.

Spain Rodrigez, ardışıklık bakımında daha dikkatli bir çalışma çıkartmış. Breccialar kadar iyi bir çizer olduğunu söyleyemem, Rodrigez ününü Amerikan anaakım çizgi romanına muhalefet ederek gelişen, sol siyasi eğilimleri olmakla birlikte asıl olarak ahlak kurallarıyla didişen underground comix akımı içinde yer alan çalışmalarından almış bir isim. Yetmiş yaşına gelirken çizdiği Che, geçmişte gösterdiği dinamizmini yansıtmıyor ama başka bir şey denediği de görülebiliyor. Çok açık biçimde bir propaganda çizgi romanı yapmak istemiş Spain Rodrigez. Diğer taraftan Che’yi çizerken benzetmek kaygısı gütmemiş, otantizm ya da fotoğraf gerçekçiliğini de aramamış. Basit ve herkes tarafından anlaşılır bir hikâye anlatmaya niyetlenmiş ama geçmiş çalışmalarına kıyasla çizgiye değil metne yüklenmiş. Bu tercih gerek tahkiyeyi gerekse okunabilirliği nispeten zedelemiş. İlginç vurgular yok değil, Spain Rodrigez, Che’nin kendilerini ihbar eden bir askerini infaz ettiği sahneyi resmetmiş, bir sonraki karede Che nabzını tutuyor, nefesini kontrol ediyor. Che anlatılırken bu tür sahneler pek tercih edilmez, ilginçliği ondan. Diğer yandan devamında Che yürürken arkasında gök gürleyip şimşek çakıyor, “hoş geldin klişe!” demek zorunda hissediyoruz.

Biyografik sadakat ve politik aidiyetler gibi üretimi belirleyen bağlamı bir kenara bırakarak söylüyorum, her iki albüm de çizgi roman olarak başarılı değiller. Che’yi anlatmasalar bize kadar ulaşmayacakları çok açık…

[Yazı, "Çizgi Roman ve Klişe" başlığıyla 26.12.2009 tarihli Birgün Kitap'ta yayınlandı.]
Related Posts with Thumbnails