Çarşamba, Eylül 16, 2026

Özeleştiridir, arzederim

Geçen ay “derin hakikatler” yazılarım beş yüz bin civarında etkileşim aldı ama ben nasıl algılandığımı, hangi gerekçelerle okunduğumu pek bilmiyorum.

Yakın zaman önce bir arkadaşım, “Büyük laflardan hoşlanmıyorsun ama küçük malzemeden büyük sonuçlar çıkarmayı seviyorsun,” dedi. İster istemez kendimi savundum. Dost sohbetiydi, geçti gitti ama bir süredir neyi nasıl yaptığıma dair daha “derin” düşünmeye başladım.

Eski dergiler, unutulmuş yazarlar, kütüphane koleksiyonları ve popüler kültür kalıntılarıyla ilgileniyorum ama nostaljiye kapılmadığımı vurgulamaya özen gösteriyorum mesela. Nostaljiyi inkâr ettiğim düşünülüyor olabilir. Oysa değil. Nostalji masadaki güzel bir meze, onunla karnımı doyurmak istemiyorum.

Geçmişe yoğun biçimde dönüyorum ama onunla arama eleştirel bir mesafe koymaya çalışıyorum. Bunu siyasi tutumum ve akademik alışkanlıklarımla açıklayabilirdim. Sonra, geçmişi sevdiğim düşünülürse eleştirelliğim zedelenecekmiş gibi bir his taşıdığımı fark ettim. Bazen bu ayrımı gereksiz yere vurguladığımı anladım. Arşivciliğimin muhalif değil de muhafazakâr biçimde okunma ihtimali beni tedirgin ediyor, Mıstık abi.

Şunu da yapıyorum: Yazarken eleştirel ve mesafeli olmaya gayret ediyorum ama örneğin mizah dergilerini ya da çizgi romanı anlatırken o yazıların motor gücünü mesafeden çok alana olan bağlılığım oluşturuyor.

Bunu insan ilişkilerimde de yaşadığımı söyleyebilirim. Bir şeye ya da birine kızmam için önce ona önem vermem gerekiyor. Diğer yandan çelişkili bir yönüm de var: Bağlılık duyduğum şeylerin beni yönetmesini istemiyor, onlara karşı daha da eleştirel davranabiliyorum.

Birisi benim için “Popüler kültürün ihmal edilmiş alanlarıyla ilgileniyor,” demiş. Karşılıklı konuşsaydık, “Hayır, öyle değil,” der, başlardım anlatmaya: “Bir şey neden önem kazanırken bir diğeri önemsizleştiriliyor, ben ona bakıyorum,” filan. Halbuki yanlış bir yorum da yapmamış o arkadaş. Galiba beni ajite eden, “ihmal edilmiş alan” vurgusu. Beni konuya yönlendiren temel motivasyon vefa değil çünkü.

Sonra içimdeki muhalif bana da itiraz ediyor: “Ne yapsan vefaya varıyor, Levent. On binlerce insan çocukluklarını hatırlattığın için Oğuz Aral yazısını okudu mesela.”

Of puf.

Beğenilmekten çok, doğru okunmaya ihtiyaç duyduğumu itiraf ediyorum. Benim gördüğüm ayrımların okur tarafından da aynı hızla görülmesini bekleyerek saçmalıyorum.

Yukarıda yazdıklarım bir özeleştiri olarak okunabilir, arz ederim.

Salı, Eylül 15, 2026

Patronumuz Hediyelik Eşya

University Club
Norman Rockwell bana, illüstratör tanımını tam anlamıyla karşılayan, ürettikleriyle kendi zamanını görselleştiren bir tarihçi gibi gelir. Neyi resmettiği kadar, nasıl resmettiğine de bakmayı gerektiren bir meslek erbabıdır. Edebiyatta bir karşılığı olsaydı, Mark Twain ya da O. Henry’yle hısım akraba olurdu sanki. Muzip, esprili ve empati duygusu yüksek bir gözü vardır. Buna iyimserliğini, insanları kendilerini görmek istedikleri biçimde resmetmesini de katalım.

Rockwell’in çağdaşı değilim, eserlerini sonradan seven, yıllar içinde nasıl kullanıldıklarına tanık olmuş bir meraklıyım sadece. Eskiden onu Beyaz Amerika’nın ressamı sayardım. Sonra şunu düşünmeye başladım: Onun çağdaşları arasında “ötekileri” kim çizmiş ve bunu yaparken onun kadar popüler olabilmişti? Bir noktadan sonra Amerika’nın kendisini onun çizgileriyle anlatması da ilginç geliyor insana. Günümüzün diliyle ve biraz hoyrat bir benzetmeyle söylersek, Rockwell bir Instagram filtresi gibi geliyor Amerikalılara. Oysa eserlerini biliyorsanız eğer, Rockwell’in 1960’larda ürettikleri özellikle “tercih edilmiyor,” büyük resimde sadece iyimserliği sahipleniliyor.

Yüz yıl önce, onun çalışmaya başladığı yıllarda insanlar telefona, otomobile ve uçağa bakarak yaşadıkları değişimin hızından ve gelecekten korkuyorlardı. Rockwell’den ve onun kuşağındaki basın ressamlarından beklenense çoğunluk değerlerini temsil etmeleriydi. Dededen toruna herkesin hemen her konuda hemfikir olduğu varsayılıyordu. Büyük, güzel ve huzurlu Amerika resmedilmeliydi.

Rockwell, hakkında yazılanlara bakılırsa orta sınıfa mensup, dindar sayılabilecek bir ailede büyümüş. Babasının Dickens’ın eserlerini bütün aileye yüksek sesle okuduğu düşünülürse, Viktoryen bir auraya çocukluğundan beri aşinaymış. Bu okuma gecelerinde dinlediklerini zihninde canlandırdığı ve karakterleri çizmeye çalıştığını anlatıyor.

Dikkatini toplumun en muhafazakâr, değişimden en az etkilendiği varsayılan kesimlerine yöneltmesi boşuna değilmiş demek istiyorum. İlk dönem çalışmalarında fazlasıyla gelenekçi görünmesi, mesleğindeki hızlı yükselişini de açıklıyor. Hem çağdaşlarının hem de çalıştığı yayınların editörlerinin doğrularını ve kaygılarını paylaşıyormuş.

The Problem We All Live With 
Asıl başarısıysa zaman değiştikçe ortaya çıkıyor. Rockwell büyük fikirleri yüksek sesle ilan etmekten çok, küçük ayrıntılarla uğraşan bir usta. Resimlerinde savunduğu düşünceden önce yarattığı görsel canlılık fark ediliyor. Üstelik bunu naif ve masumane görünen bir sahicilikle yapıyor. Konu ne olursa olsun insanların kibrini, mahcubiyetini, kendilerini kandırma biçimlerini resmediyor.

Rockwell’in Paris’te modern anlatım biçimlerini denediği, Picasso’ya ve modernist ressamlara hayranlık duyduğu biliniyor. Fakat o yola hiç girmiyor. Bunun nedeni, resmetme becerisi ne kadar olağandışı olursa olsun, asıl yeteneğinin ressamlıkta değil, görsel hikâye anlatıcılığında yattığını fark etmiş olması olabilir.

İllüstratör, tanımı gereği, bir başkasının hikâyesini ya da reklam metnini alıp ona görsel bir boyut ekleyen kişidir. Rockwell ise çoğu zaman bununla yetinmiyor; kendisine verilen konuyu küçük bir tiyatro sahnesine dönüştürüyordu. Bir öykünün tamamını değil, o öyküyü zihnimizde harekete geçirecek tek kareyi çiziyordu.

Popüler bir hikâyeci olduğunu biliyordu. Basit ve anlaşılır olmaya çalışıyordu. Bir kapak ressamının okurlarıyla aynı frekansta kalması gerektiğini öğrenmişti. Tıpkı Dickens ya da Twain’in yaptığı gibi, insanlara iyi gelmek, resimlerine bakıldığında bir yakınlık ve “sempati” doğurmak istiyordu.

Ne ki, onu huzurlu ve beyaz orta sınıf Amerika’sının ressamı saymak eksik olur. Özellikle The Saturday Evening Post sonrasındaki çalışmalarında ırkçılık ve ayrımcılık gibi konulara yöneldi. The Problem We All Live With ve Murder in Mississippi, eski iyimserliğinin ortadan kalkmadığını, fakat artık kötülüğü kadrajın dışında bırakamadığını gösteriyordu. Önceleri Amerika’yı, kendisini görmek istediği biçimde resmediyordu; sonraları aynayı onlara çevirdi diyelim.

Rockwell, uzun yıllar fıkra anlatan bir amcaydı bence. Gevrek bir tebessümle kötülükten arındırılmış anekdotlar anlattı. Sonra bir gün, anlattığı fıkranın dışında bırakılan insanları, yok sayılanları ve esprinin arkasına saklanan niyeti de resmetmeye başladı.

Hoş, ne desek nafile: Amerikan kanonu onu kendisine muhalefet eden işleriyle değil, güleç yüzüyle hatırlıyor. Çünkü iyimser Rockwell’in dolaşıma girmesi daha kolay. Takvime, reklama, kahve fincanına ve yılbaşı kartına basılabiliyor, huzursuzluk veren Rockwell ise müzede sergileniyor. Küresel popüler kültürde onun iyimserliği yaşamaya devam ederken kendine özgü itirazları ancak birer dipnota dönüşüyor. Hafızayı kanondan çok hediyelik eşya dükkânı yönetiyor olabilir mi Mıstık abi?

Murder in Mississippi

Pazartesi, Eylül 14, 2026

Ölçüler ve Terziler


Nüzhet İslimyeli bunları 1970 yılında yazmış. Hafif tertip öfkeli, hafif tertip de kehanetçi bir üslupla sanatı tarif etmiş.

Her dönemin olumlanan ve olumsuzlanan kendine özgü eğilimleri var. Değişmeyen şey ise yaşanan zamanın bir “bunalım çağı” olduğuna ilişkin kolaycı yargı galiba. Geçmişte yazılmış güncel metinlere bakınca bu tavır kendini ziyadesiyle belli ediyor. Aktüel olmayı bağırmakla karıştırdığımızdan, yaşadığımız zamandan “tiksindiğimizi” herkese duyurmak istiyoruz.

İslimyeli, bunalımı zamanın ruhu olarak işaretlemiş; skandal arayışını da bunun bir parçası saymış. Salvador Dali ile hakkında pek bir şey bilmediğimiz bir başka sürrealist ressamı aynı kültürel çöküşün belirtileri (hastalıksa eğer semptomları) arasında değerlendirmiş. Dahası, o bunalım gün gelip sona erdiğinde Dali’nin tuvallerinin “2500 yıllık sanatın o müstesna ahenginden” düşeceğini (kaybolup gideceğini) ileri sürmüş.

Bu faslı ayrıca tartışmaya gerek yok sanırım. Unutulup giden Dali’nin eserleri değil, skandalları oldu.

Metindeki “normalin dışında olan yaratıklar” sözü ise ayrıca dikkat çekici. İslimyeli’nin kimi kastettiğini bilemiyorum. Cinsel tercihlerle ilgili bir iddiada mı bulunuyor acaba? Her durumda, farklı olanı “yaratık” diye niteleyen cümlesi, savunulduğu söylenen sanat anlayışından çok daha fazlasını anlatıyor.

İşte tam da burada, “farklı olanı” yaratık ilan eden bakışla “bunalım çağı” teşhisinin aynı kaynaktan beslendiğini anlıyoruz: kendi ölçüsünü şaşmaz ve sapmaz ölçüsünde mutlak sayan bir zihniyeti okuyoruz.

Tek ve değişmez bir “sanat tanımı” elbette yok. Fakat sanatı bir tanıma sabitlemek, sonra da o tanımın koruyuculuğuna ve hamiliğine soyunmak isteyen çok. “Bunalım” denilen şey belki de buralardan başlıyor. Farklı sanat anlayışlarının ortaya çıkması ya da yeni oyuncuların itibar kazanması, eski hamileri tedirgin ediyor, mutlaka öfkelendiriyor.

Bourdieu, Sanatın Kuralları kitabında özetler: bir kültürel alan; yerleşik/tanınmış figürler ile alana yeni giren üreticiler arasında gelişen, alanın “meşru tanımı” üzerine yaşanan, bitimsiz bir mücadeleye sahne olur. Yeni gelenler mevcut güç dengesini sarsmaya çalışırken, yerleşikler bu dengeyi korumaya çalışır. Bana kalırsa bu direniş çoğu zaman kişisel bir çıkar kaygısı olarak değil, “alanın çöküşü” endişesi olarak sunulur.

Bugünden tiksinmek de yeni oyunculardan hazzetmemek de bu iktidar kaygısının bir parçası. Her kuşak, kendi zevkini sanatın ezelî ve ebedî ölçüsü sanıyor. Sonra zaman geçiyor, sanat kalıyor, ölçüler ve terziler berhava oluyor.

Pazar, Eylül 13, 2026

Puslu


 

Çizgilere Derkenar 45

Çizgi roman, 1930-1990 arasında öylesine önemli bir eğlence aracıydı ki farklı mecralara taşınırdı. Sakızlardan çıkan tek kareleri biriktirdiğinizde bir hikâye tamamlanırdı. Bugünün bolluğunda anlaşılması güç bir yöntem: Çocukların hikâyenin peşini bırakmayacağına güveniliyordu. Yukarıdaki kareler, 1950’lerde satılan sakızlardan çıkmış.

Çizgi roman ve mizah dergileri en popüler dönemlerinde devletten neredeyse hiç ilgi görmedi. Oysa Gırgır ile Fırt, 1980’lerde pekâlâ posta pulu olabilirdi. Pulları ancak 2019’da çıkarılmış; ilgilisi olarak ben bile yeni gördüm.
Yetmişli yılların sonunda Çivi’de yayımlanan, Ragıp Derin’in çizdiği ve Kandemir Konduk’un yazdığı bir çizgi romandan Yaşar Kemal karesi… Yazar, kâğıt sıkıntısı yüzünden kitabının basılamamasından yakınıyor. Bugün hatırlaması bile güç ama bir zamanlar kâğıt yokluğu yayıncılığın başlıca dertlerindendi.

Yine Çivi’den, Haslet Soyöz imzalı bir çizgi roman (1979)… Aynı anlayışla yapılmış ünlü bir “Turhan Selçuk” sayfasını biliyordum; meğer bu da bir serinin parçasıymış. Espri, Cem Karaca’nın Tamirci Çırağı şarkısı nedeniyle yeni sayılmaz ama Soyöz’ün niyeti ve üslubu ilginçmiş. Beş altı sayı sonra bırakılmış. Fikir ve senaryo bakımından beslenebilse, bugün hatırlanan bir seri olabilirmiş.

Cumartesi, Eylül 12, 2026

Mambo Jambo




Dönem normalleri

Fırt dergisini tarıyor, çizgi romanlarını listeliyorum. Baktıkça hatırlıyor, esprileri ve üslubu anlamaya çalışıyorum. Peşinen söyleyeyim: Bugünden bakınca kolay anlaşılmıyor.

Yukarıdaki fotoroman, televizyonda yayımlanan bir reklamın parodisi olarak düşünülmüş; derginin niyetine uygun biçimde bir “seks fıkrasına” dönüştürülmüş. Sunucu yeni bir ürünü tanıtır gibi mikrofonu uzatıyor, karşısındaki de kokusunu, rengini övüyor, klasik bir tv reklam sahnesi. Son karede “ürün” ortaya çıkıyor: çıplak bir kadın, yatağın kenarında oturuyor. “Hiç böylesini yememiştim… UNGH!” repliği de bu çakışmayı tamamlıyor. Reklamı hâliyle hatırlamıyorum.

Bugün böyle ya da buna benzer bir espri yapılabilir mi? İçinde yaşadığımız siyasi ve kültürel konjonktürü düşünerek “yayımlanamaz” cevabını verebiliriz. Hatta yayımlanması bir yana, muhtemelen üretilemezdi bile. Şaşırtıcı mı? Pek değil.

Meseleyi tersinden düşünelim. Yetmişli yıllardaki yayıncılık ve hukuk koşulları bugün de geçerli olsaydı ve böyle bir iş yayımlanabilseydi, kültür endüstrisi, üreticiler ve okurlar bu espriye nasıl tepki verirdi? Bir tür “ya şöyle olsaydı?” sorusu soruyorum.

Normal” dediğimiz şey ne kadar değişmiş, değil mi? Erbulak bu fotoromanda oynarken 47, Serezli 42 yaşında. Genç değiller yani. İnsan nedense genç olmalarını bekliyor; çünkü espri düpedüz ergen esprisi. Buna rağmen böyle bir işi oynamak onlara tuhaf gelmemiş.

Serezli ile Erbulak, mecazen tefe konurlardı bugün. Sosyal medyada günlerce tartışılır, sanatçı kimlikleri bu işle birlikte anılır, sonraki çalışmalarına da bu sabıka üzerinden bakılırdı.

Kimseye tuhaf gelmediğini söyleyemem elbette. Ben çocukken Fırt almak bile riskliydi, gizli saklı edinilen, yakalanınca insanı utandıran bir dergiydi. Demek ki tepki vardı, fakat yayımlanmasına engel olacak kadar güçlü ve görünür değildi. Bugün değişen yalnızca yasakların sınırı değil, itirazın gücü ve kamusallığı da değişti.
Related Posts with Thumbnails