 |
| University Club |
Norman Rockwell bana, illüstratör tanımını tam anlamıyla
karşılayan, ürettikleriyle kendi zamanını görselleştiren bir tarihçi gibi
gelir. Neyi resmettiği kadar, nasıl resmettiğine de bakmayı gerektiren bir
meslek erbabıdır. Edebiyatta bir karşılığı olsaydı, Mark Twain ya
da O. Henry’yle hısım akraba olurdu sanki. Muzip, esprili ve empati
duygusu yüksek bir gözü vardır. Buna iyimserliğini, insanları kendilerini
görmek istedikleri biçimde resmetmesini de katalım.Rockwell’in çağdaşı değilim, eserlerini sonradan seven,
yıllar içinde nasıl kullanıldıklarına tanık olmuş bir meraklıyım sadece.
Eskiden onu Beyaz Amerika’nın ressamı sayardım. Sonra şunu düşünmeye başladım:
Onun çağdaşları arasında “ötekileri” kim çizmiş ve bunu yaparken onun
kadar popüler olabilmişti? Bir noktadan sonra Amerika’nın kendisini onun
çizgileriyle anlatması da ilginç geliyor insana. Günümüzün diliyle ve biraz
hoyrat bir benzetmeyle söylersek, Rockwell bir Instagram filtresi gibi geliyor
Amerikalılara. Oysa eserlerini biliyorsanız eğer, Rockwell’in 1960’larda
ürettikleri özellikle “tercih edilmiyor,” büyük resimde sadece iyimserliği
sahipleniliyor.
Yüz yıl önce, onun çalışmaya başladığı yıllarda insanlar
telefona, otomobile ve uçağa bakarak yaşadıkları değişimin hızından ve
gelecekten korkuyorlardı. Rockwell’den ve onun kuşağındaki basın ressamlarından
beklenense çoğunluk değerlerini temsil etmeleriydi. Dededen toruna herkesin
hemen her konuda hemfikir olduğu varsayılıyordu. Büyük, güzel ve huzurlu
Amerika resmedilmeliydi.
Rockwell, hakkında yazılanlara bakılırsa orta sınıfa
mensup, dindar sayılabilecek bir ailede büyümüş. Babasının Dickens’ın
eserlerini bütün aileye yüksek sesle okuduğu düşünülürse, Viktoryen bir auraya
çocukluğundan beri aşinaymış. Bu okuma gecelerinde dinlediklerini zihninde
canlandırdığı ve karakterleri çizmeye çalıştığını anlatıyor.
Dikkatini toplumun en muhafazakâr, değişimden en az
etkilendiği varsayılan kesimlerine yöneltmesi boşuna değilmiş demek istiyorum.
İlk dönem çalışmalarında fazlasıyla gelenekçi görünmesi, mesleğindeki hızlı
yükselişini de açıklıyor. Hem çağdaşlarının hem de çalıştığı yayınların
editörlerinin doğrularını ve kaygılarını paylaşıyormuş.
 |
| The Problem We All Live With |
Asıl başarısıysa zaman değiştikçe ortaya çıkıyor.
Rockwell büyük fikirleri yüksek sesle ilan etmekten çok, küçük ayrıntılarla
uğraşan bir usta. Resimlerinde savunduğu düşünceden önce yarattığı görsel
canlılık fark ediliyor. Üstelik bunu naif ve masumane görünen bir sahicilikle
yapıyor. Konu ne olursa olsun insanların kibrini, mahcubiyetini, kendilerini
kandırma biçimlerini resmediyor.Rockwell’in Paris’te modern anlatım biçimlerini denediği,
Picasso’ya ve modernist ressamlara hayranlık duyduğu biliniyor. Fakat o yola
hiç girmiyor. Bunun nedeni, resmetme becerisi ne kadar olağandışı olursa olsun,
asıl yeteneğinin ressamlıkta değil, görsel hikâye anlatıcılığında yattığını
fark etmiş olması olabilir.
İllüstratör, tanımı gereği, bir başkasının hikâyesini ya
da reklam metnini alıp ona görsel bir boyut ekleyen kişidir. Rockwell ise çoğu
zaman bununla yetinmiyor; kendisine verilen konuyu küçük bir tiyatro sahnesine
dönüştürüyordu. Bir öykünün tamamını değil, o öyküyü zihnimizde harekete
geçirecek tek kareyi çiziyordu.
Popüler bir hikâyeci olduğunu biliyordu. Basit ve
anlaşılır olmaya çalışıyordu. Bir kapak ressamının okurlarıyla aynı frekansta
kalması gerektiğini öğrenmişti. Tıpkı Dickens ya da Twain’in yaptığı gibi,
insanlara iyi gelmek, resimlerine bakıldığında bir yakınlık ve “sempati”
doğurmak istiyordu.
Ne ki, onu huzurlu ve beyaz orta sınıf Amerika’sının
ressamı saymak eksik olur. Özellikle The Saturday Evening Post sonrasındaki
çalışmalarında ırkçılık ve ayrımcılık gibi konulara yöneldi. The
Problem We All Live With ve Murder in Mississippi, eski
iyimserliğinin ortadan kalkmadığını, fakat artık kötülüğü kadrajın dışında
bırakamadığını gösteriyordu. Önceleri Amerika’yı, kendisini görmek istediği
biçimde resmediyordu; sonraları aynayı onlara çevirdi diyelim.
Rockwell, uzun yıllar fıkra anlatan bir amcaydı bence. Gevrek
bir tebessümle kötülükten arındırılmış anekdotlar anlattı. Sonra bir gün,
anlattığı fıkranın dışında bırakılan insanları, yok sayılanları ve esprinin
arkasına saklanan niyeti de resmetmeye başladı.
Hoş, ne desek nafile: Amerikan kanonu onu kendisine
muhalefet eden işleriyle değil, güleç yüzüyle hatırlıyor. Çünkü iyimser
Rockwell’in dolaşıma girmesi daha kolay. Takvime, reklama, kahve fincanına ve
yılbaşı kartına basılabiliyor, huzursuzluk veren Rockwell ise müzede
sergileniyor. Küresel popüler kültürde onun iyimserliği yaşamaya devam ederken
kendine özgü itirazları ancak birer dipnota dönüşüyor. Hafızayı kanondan çok
hediyelik eşya dükkânı yönetiyor olabilir mi Mıstık abi?
 |
| Murder in Mississippi |