Salı, Ocak 27, 2026

Bişey olmaz





Oğuz Aral, Onat Tansayar’ı hiç sevmedi…


Ertem Göreç’in 1965 tarihli Karanlıkta Uyananlar filminden söz edeceğim. Göreç’ten çok senaryo yazarı Vedat Türkali’yle hatırlanan bu çalışma, sinema tarihimizde işçi sorunlarına eğilen, grevi doğrudan anlatan ilk film sayılır.

Karanlıkta Uyananlar, anlatımı ve dramatik örgüsü bakımından Türkali romanlarına benziyor. Benim asıl takıldığım şeyse başka: Filmde Oğuz Aral’ın oynaması.

Oğuz Aral’ın neden bu filmde göründüğünü (ve nasıl bir “tip” canlandırdığını) anlamak için filmin bağlamına kısaca değinmek gerekiyor. Filmin politik bakışı, 60’ların Türkiye Solu içinde yaşanan tartışmalarla ve dolayısıyla dönemin solcu sinemacılarının saflaşmalarıyla yakından ilişkili. Meraklısı için işin ucu Sinematek tartışmalarına, “evrenselci” Marksizmle ATÜT hattının ve ulusalcı solun gerilimlerine, hatta bu kavramların birbirine karışıp çorba olmasına kadar gidiyor.

Aral filmde, yaşadığı hayattan ve ülkesinden kopuk, Paris hayranı bir “sanatçı”yı oynuyor: hafif kırık, elinde içki kadehi, ağır entelektüel cümleler kuran bir karikatür. Rol kısa, adam sonra Paris’e gidiyor, mesele kapanıyor. Buraya kadar e olabilir diyebilirsiniz. Ama canlandırdığı tipin adı tuhaf derecede manidar: Onat Tansayar.

Bu isim, Sinematek’le özdeşleşmiş Onat Kutlar’a doğrudan bir gönderme. Kutlar’ın, filmdeki Aral tipine benzer bir “kökü dışarıda entelektüel” olmakla suçlandığı (bence haksızlık edilerek) epeyce karikatürize edildiği biliniyor.

Üstelik filmde resmedilen sanatçılar bütünüyle bu karikatürün parçası, hedef tek başına Kutlar da değil. “Tansayar” soyadının da boşuna seçilmediği anlaşılıyor: Edip Cansever ve Turgut Uyar’a göz kırpan bir şifre gibi. Zaten Aral’ın filmde Cansever’in Yakup’lu şiirini diline dolaması bu imayı daha da görünür kılıyor.

Sahiden ilginçmiş. Oğuz Aral için bu yalnızca kısa bir oyunculuk numarası değilmiş, açık bir politik tercih, tarafını, üslubunu ve mesafesini ilan eden kısa ama belirgin bir jestmiş.

Pazartesi, Ocak 26, 2026

Ciddiyetin Kadrajı

Fotoğraf, en az seksen yıl öncesinden, Cumhuriyet’in erken dönemlerindeki sosyal yaşamı ve giyim kültürünü iyi özetleyen karakteristik bir kare. Atmosfer, hem resmî hem de “kendini ciddiye alan” bir kamusallığı yansıtıyor. Çok “erkek” diyebilirsiniz, dönem normları zaten “çok erkekti” diye cevaplarım.

Soldaki beyefendi, daha yeni ve çizgili (pötikareye çalan) bir ceket giymiş. Ortadaki beyefendi üniforması ve kasketiyle öne çıkıyor. Aşikar bir biçimde bir memur, bana demiryolcu gibi geldi. Kadrajın en disiplinli, en “vazifesi başında” duran figürü o. Sağdaki beyefendi ise şık yeleği, kravatı ve açık renk takımıyla tipik bir dönem beyefendisi. O yıllarda kamusal alanda gazete ile poz vermek, yalnızca gündemi takip etmek değil, okuryazarlığı, kentli bir aidiyeti ve “ben de söz sahibiyim” iddiasını görünür kılan bir jestti.

Arkadaki mimari yapı, işlemeli korkuluklar ve beyaz badanalı duvarlar bir sahil kasabasını ya da resmî bir binanın arka avlusunu çağrıştırıyor. Bir ulaşım noktası, bir kamu binası, insanların boş zamanını bile yarı resmî bir disiplinle yaşadığı türden bir yer.

Bu fotoğrafı nerdeyse tamamı kadınlardan oluşan bir sohbet ortamında konuşma imkanım oldu, mesele, doğal olarak erkek ciddiyetine, bürokratik vakurluğa, gülmemeye ve poz verme kültürüne geldi. Bir arkadaş, fotoğraftaki erkeklerin duygusuz bir sertlikle, sanki suçlu arar gibi dünyaya baktıklarını söyledi. Oradan, insanın kendini suçlu ya da kabahatli hissetmesine yol açan polis bakışları klişesine geçtik. Sonra çocukluğumuza, “rejimin bekçisi” gibi davranan, siyaseten angaje, sertlikle terbiye eden öğretmenlerine… Hepimizi hayata karşı sertleştirerek hazırlamaya çalışan o figürlere.

Bugün hepimiz kameraya gülümseyerek bakıyoruz. Gerginlik ve ciddiyet “negatifsayıldığı için makbul değil. Tersi olursa “iyi çıkmamışım” kontenjanından fotoğraflarını siliveriyor insanlar. Çevremde dikkatli bir biçimde gülümseyen öğretmenler var; iyimserlik, pozitiflik, olumlu enerji” gibi bir dil, kendini ve karşısındakini iyi hissettirmeyi ahlâkî bir görev gibi sunuyor.

Oysa seksen yıl önce insanlar özen göstererek gülmek istemiyorlardı. Ne değişti? Otoriteyle kurduğumuz ilişki mi, kamusallığın dili mi, yoksa artık herkesin kendi reklamını yapmak zorunda kaldığı yeni bir görünürlük ekonomisi mi? Algoritma neşesi mi dedin Mıstık abi?

Pazar, Ocak 25, 2026

Bu Benim Hikâyem

Sahaflardan elime on altı sayfalık bir çizgi romanın orijinalleri geçti. Bilmediğim bir çizer, bilmediğim bir hikâye, üstüne bir de (az olduğu için kıymetli) bir kadın tarafından üretilmiş… Heyecanlanmadım desem yalan olur. “Bu Benim Hikâyem” adlı çalışma, Oya Erdem isimli bir sanatçıya ait. Çizgi romanın hangi yıllarda çizildiği (yayımlanıp yayımlanmadığı) belirsiz, tahminen 1969 ile1974 yılları arasında üretilmiş olmalı diye düşünüyorum.

Hafızama çok güvenmem ama daha önce çizgilerini gördüğümü sanmıyorum. Kim olduğunu da bilmiyorum. Amatörlüğü saklamıyor, bazı sayfalarda devamlılık kırılıyor, ritim yer yer dağılıyor, karakterlerin mekân ve beden ilişkisi tutarsızlaşıyor. Ama aynı anda, bugün bile kolay rastlanmayan bir şeye sahip: taklit ederek konfor alanına sığınmayan, “kendisi gibi” kalmak isteyen bir gözü var. Bu yüzden mesele “hata” değil, asıl mesele, bu gözün sürdürülebilir bir üretime dönüşememiş olması. Keşke devam etseymiş.

Bilenler için söyleyeyim: işin genel havası, o yıllarda bizde de yayımlanan Tiffany Jones çizgi romanını andırıyor. Bir başka deyişle, Oya Erdem ünlü kadın çizer Pat Tourret’i model almış. Bu tercih bende iyi bir izlenim bıraktı. Çizgileri temiz, üstelik yalnızca “temiz” değil, yeniliğe açık ve zeki bir gözle bakıyor dünyaya. Ayrıntı katmayı sevdiği de belli. Moda ve müzik merakı çizgilerin arasından sızıyor. Kahramanın plakçıya gidip “Crosby, Stills, Nash & Young var mı?” diye sorması mesela… Bir an durup “Vay” diyorsun.

Hikâyeye gelince: tipik bir soap opera klişesiyle karşı karşıyayız. Koleji yeni bitirmiş zengin kızımız, istemediği biriyle evlenmemek için aile evinden ayrılıyor, başka bir büyük şehirde (sahil olduğuna göre İzmir diye varsayıyorum) yaşayan okul arkadaşının yanına gidiyor. Orada romantik bir aşka kapılacağı bir adamla tanışıyor ve elbette o adam, ailesinin evlenmeye zorladığı damat adayı çıkıyor. Araya giren hayal kırıklıkları, yanlış anlaşılmalar, gurur krizleri derken her şey mutlu sonla berhava oluyor. Dünya küçük, bunların hepsi olabiliyor, evet.

Yine de metnin bende bıraktığı iz, hikâyenin klişesine rağmen olumlu. Çünkü bu işte asıl ilginç olan, melodramın içine serpiştirilmiş kültürel işaretler: Creedence Clearwater Revival’dan “Green River”, Melanie’den “Love Me” gibi seçimler, anlatının duygusunu yalnızca “aşk acısı”na değil, dönemin popüler kültürüne de bağlıyor. Çizgi romanı bir tür küçük zaman kapsülüne çeviren şey bu. Güzel!

Oya Erdem’in kim olduğunu bilmesek de, çizgi romanı, eğitimli bir çevrenin, dil bilen bir habitusun izlerini taşıyor. “Oya” isminin bugün pek seçilmemesi gibi sosyolojik detaylar bir yana, kahramana “İpek” adını vermesi de o yıllar için az bulunur bir tercih. “Nelere takılıyorsun oğlum sen” deme bana Mıstık abi, hayat (hatta tarih) dediğin çoğu zaman tam da bu takıntıların toplamı.

Cumartesi, Ocak 24, 2026

Borges, bu kadar temiz miydi?


Borges hakkında Sonsuz Labirent alt başlığını taşıyan biyografik bir çizgi roman yayımlandı. Bizde daha önce çıkan, Márquez’in hayatının anlatıldığı Gabo’nun (Desen Yayınları, 2015) yazarı Pantoja’nın (d. 1971) senaryosunu yazdığı, genç İspanyol çizer Castell’in (d. 1988) çizdiği albüm, geçtiğimiz yıl İspanyolca yayımlanmıştı. Borges ile ilgili geniş bir literatür olduğu için, biyografisini “resmetmek,” pek çok başka yazara göre kolay görünebilir. Konuşmayı çok seven Borges, sayısız kez verdiği mülakatlarında kendisini ve hayat hikayesini anlatmaktan geri durmamıştı. Diğer yandan söz konusu mülakatları dikkatle okursanız tekrara düştüğünü, hatıralarını yinelediğini fark ediyordunuz. Albümü okurken, Borges’in biyografisiyle ilgili ezberlenen ayrıntıları mı görselleştirecekler yoksa yeni bir hikaye mi üretmişler sorusu vardı aklımda. Yeni hikayeden kastım, hep söylüyorum, bir sanatçının, önemli bir insanın biyografisini “yazarken,” bir eşik noktası üretiliyor. Anlatılan kişi, tahkiye gereği o eşiği/büyük engeli aşıyor ve ancak o sayede olması gereken kişi oluyor vs.

Borges, 1899 doğumlu; iyi bir çevreden, savaş çıkınca Cenevre’ye yerleşebilecek kadar zengin ve itibarlı bir aileden geliyor. 15’ine geldiğinde ana dili dışında üç ayrı dili konuşabilen bir çocuk oluyor. Kütüphanenin ve kitapların çok sevildiği bir evde büyüyor. O yılların pek çok entelektüeli gibi genç yaşlardan itibaren şiirle uğraşıyor ve galiba, hayatının sonuna kadar da asıl olarak kendisini şair sayıyor. Şöhretini fantastik hikayelerinden ve bibliyomanlığından alan birinin şiirle anılmak istemesi ona özgü bir ironi. Kalıtımsal nedenlerle tıpkı babası gibi sonradan kör oluyor. Oldukça geç bir yaşta, 60’lı yaşlarda global bir şöhrete ulaşıyor. İmgesi, sohbeti, bilgisi şaşırtıcı bir ilgi görüyor, kısa evliliği, annesiyle olan ilişkisi, kütüphane müdürlüğü anekdotlarla anlatılıyor. “Borgesvari” deyişi edebiyat literatürüne dahil ediliyor.

Eşik demiştim, çizgi roman uyarlaması daha en baştan bir eşik göstermiş bize. Borges’in yirmili yaşlarında âşık olduğu, Inquisiciones (Öteki Soruşturmalar, İletişim Yayınları) kitabını ithaf ettiği yazar Norah Lange’ın bir başka şair için onu terk etmesini, onu sevmemesini bir hayal kırıklığı eşiği olarak kullanmışlar. Borges bunun üzerine şiiri bırakıyor, intihar etmeye kalkıyor... Bir anlatım tercihi bu, böylesi bir eşiğin dramatik etkisini fazlasıyla önemsemişler bana kalırsa, yoksa Borges şiiri bırakmadı, 85 yaşındayken bile şiir kitabı yayımlamıştı. Şunu da yapabilirlerdi; 67 yaşındayken üç yıl süren bir evlilik yaşıyor, bu da bir hayal kırıklığı olabilirdi. O yaşta yaşanan bir birlikteliğin heyecanı ve bıkkınlığı belirginleştirilebilirdi. Annesiyle uzun ama çok uzun yıllar bir arada yaşadı ve görme yetisini yitirerek onun bakımına da muhtaç biri oldu. Annesiyle ilişkisi koyulaştırılabilirdi. Ne dersek diyelim, bu ilişki, sadakat ve çaresizlik gibi birbiriyle çelişen duyguları içeriyordu. Borges, kitaplar arasında gezinen, alelacayip mesellere ilgi gösteren, tarihten edebiyattan, farklı kültür ve geleneklerden beslenen biriydi. Kendi ifadesiyle kitaplara ve edebiyata sığınıyordu. Bu sığınmayı da kaçmaktan çok nefes almak gibi görüyordu. Kitap okumak, onun için aşık olmak ya da seyahat etmek gibiydi. Kültürel melezliği, diller arasındaki seyyahlığı, okuryazar muzipliği öyküleriyle birlikte daha doğrudan harmanlanabilirdi. Pantoja’nın Gabo’suyla kıyaslarsam, albüm, hikayeden çok görselliğe yüklenen, illüstrasyon kitabı gibi duran bir yön içeriyor. Castell’in uzunca bir süredir kitap resimleme işi yaptığını düşünürsek, birdenbire rüyaya dönen “psychedelic” sayfalar istiflediğini söylemek mümkün. Borges’in hayalleri ve karakterleri, onun rüyalarında yaşıyor gibi betimlenmişler. Hakkını teslim edelim, güzel toparlanmış, amaca hizmet eden pek çok sayfa içeriyor albüm. Borges’in kitaplığı, altıgenleri, labirentleri, uzayıp giden masalsı çölleri es geçilmemiş.

Galiba, beni huzursuz eden Borges’in bir karakter olarak derinleşmemesi; steril bir enformatik iyimserlik de diyebilirdim okuduklarıma. Albümde görselleştirilmiş, Borges uyur uyanık yatağında yatarken, aile tarihinden ecdadı tek tek sahne alıyor, çocukluğuyla bir şeyler konuşuyorlar filan. Şurdaydım, şurdan geldim’den öteye gitmiyor söyledikleri. Borges, “hepinizin karışımıyım,” diye mırıldanarak bölümü tamamlıyor. Ne ki, hiçbirinin eksiğini gediğini, “yarasını” görmüyoruz. Hepimiz ailelerimizin yaralarıyla yaralanıyoruz halbuki, öyle şekilleniyoruz. İyi ve kötüyü, eksiği ve fazlayı, tıpkı Borges’in ustalıkla kurguladığı gibi bir arada hissediyor ve yaşıyoruz. Edebiyatın gücü de bu kanayan ve kabuk bağlayan yaralardan çıkmıyor mu? Mesele dönüp dolaşıp kırık bir aşk hikayesine getirilince bu iyimserlik de anlaşılmıyor. Öykülerine göndermeler yapıldığını kabul ediyorum ama biyografi söz konusu olunca “yorum” da bekliyor insan. En azından Borges’in bilinçli muğlaklığı biyografisinin merkezine oturabilir, düş ile gerçek, şayia ile şahitlikler arasında anlatılanlar okurun yorumuna bırakılabilirdi sanki.


Çizgi romancılar, Borges hikayeleriyle pek ilgilenmezler, eksik söyledim, Borges’te onların ilgisini çeken kör kütüphaneci, yaşlı kahin ve hayat dersleri veren ermiş gibi popüler klişeleridir. O imgeleri çeşitli biçimlerde kullanırlar. Oysa Borges, serüven edebiyatını çok iyi bilen ve paylaşan bir yazardı, ilham verici bir memba olabilirdi çizerlere. Grafik roman tür olarak yaygınlaştıkça giderek ve daha çok yorumlanacaktır diye düşünüyorum. Sonsuz Labirent, fena bir albüm değil sadece fazla “temiz.” Biliyoruz ki iyi hikayeler, hafif kirli olmak zorundalar. Yine de Borges’i konuşmak güzel, hoşuma giderek tartışıyorum. Çizgi roman, yaşadığımız çağda, madem geriliyor, kendisini ve anlatım biçimlerini değiştirmek zorunda; görünen o ki edebiyata yaklaştıkça, hassasiyetlerini geliştirecek, bu da onu hem yenileyecek hem de güçlendirecek. Grafik roman bu sebeple yükseliyor. Borges, bu yüzden zihin açıcı.

Sabit Fikir, Ağustos 2018

Haset



Yukarıdaki resim, Sophia'nın Mansfield'e attığı bu bakış yüzünden popüler kültürün en ünlü haset-kıskançlık fotoğraflarından biri sayılıyor. 1958 yılında Beverly Hills'teki ünlü Romanoff Lokantasında Joe Shere yakalamış bu anı... Aşağıdaki görseller onların çeşitlemeleri...


Heidi Klum, Sophia Loren & Jayne Mansfield olmuş aynı karede, NYC, Mark Seliger, 2002

Julie Bowen ve Sophia Vergara

http://lorenzodimauro.deviantart.com/art/Sofia-262713634

http://lorenzodimauro.deviantart.com/art/Jayne-262713396

Bir manipülasyon örneği: http://fyuiedioedkehjem.deviantart.com/art/Sophia-Loren-vs-Jayne-Mansfield-456311621


Soru şu, bu fotoğraf niçin bu kadar yaygınlaşmış. Çünkü burada sadece bir “kıskançlık anı” değil, seyir için kurulmuş iki ayrı arzu nesnesi yan yana gelmiş. Esmer ve “yabancı” olanla sarışın ve “Amerikan” olanın aynı kadraja sığması, izleyiciye bir oyun alanı açmış: Hangisi daha güzel, hangisi daha güçlü, hangisi daha “hakiki”, hangisi daha “tekinsiz”? Fotoğraf, iki kişiyi değil iki klişeyi karşı karşıya getirmiş. İki gladyatör gibiler, seyir için üretilmişler...

Sonuç, Sophia Jane'i kıskandı çıkıyor... Küçümsedi değil kıskandı... Amerikalılar böyle düşünüyorlar. Sophia, Hollywood'un henüz bir parçası olmamış, üstelik yabancı...Sarışın Amerikan güzeli olan, seksi olduğunu fark etmeyen, hafif “saf”, olabildiğince etine dolgun popüler kültür klişesi, bildik olan ise Jane...

Soap opera ve magazin, pek çok ilişkiyi tek bir duyguya indirir, dünyaya başka türlü bakamaz, bakması da istenmez...Kıskançlık, aşk kadar sevilen güçlü bir duygu sayılır...Sık anlatılan, sık anlatıldığı için kolay anlaşılan bir duygudan söz ediyorum.

Bu kareyi “modern bir nazar hikâyesi” yapan şey tam olarak bu: Duygunun doğruluğu değil, bakışın hikâye üretme kapasitesi önemli. Bugüne kadar yaşamasının nedeni de büyük ihtimalle bu. Fotoğraf bize gerçeği vermiyor, gerçeğin yerine geçebilecek bir anlatı çekirdeği veriyor. Popüler kültür de zaten böyle çalışıyor: İnsanları değil, insanların üzerine yapıştırılabilir anlamları dolaşıma sokuyor.

Kısacası, burada kıskançlık varsa bile, fotoğrafın asıl başarısı kıskançlığı göstermesi değil, kıskançlığı izlettirmesi. Ve izlettirdiği şey, iki kadının duygusu kadar, bizim seyir iştahımız.

Sophia'nın Jane'e bakışı, modern bir nazar hikayesi...Bugüne kadar yaşaması daha çok bu yüzden...

Cuma, Ocak 23, 2026

Karikatür Ayarı

Sahaflardan elime bir okur mektubu geçti, ünlü çizerlerimizden İsmail Gülgeç’e gönderilmiş. Hoş, “okur mektubu” demek nazik kalıyor: Bu, daha çok ideolojik denetim, hizaya çekme belgesi. Mektubun yazarı, İsmail Gülgeç’i sevdiğini söyleyerek başlıyor, ardından “son günlerde” çizgilerinin “bazı gerçeklere ters” düşmeye başladığını iddia edip, karikatürün tek bir “doğru” politik okuması olması gerektiğini dayatıyor. Bugün sosyal medyada rastladığımız “ayar verme” kültürünün daktiloyla yazılmış bir örneği, okuduklarımızın “dedesi” diyelim.

Mektupta ilk dikkat çekici şey, övgünün nezaketen yapılmaması. “Sizi severdik” cümlesi, “şimdi de bizim ölçülerimize uyacaksınız” demek için kurulmuş bir giriş kapısı çünkü. Sevgi, bağ kurmak için değil, bağın bedelini hatırlatmak için kullanılıyor. Bu yüzden ton çelişkili: Dostça selamlıyor ama alenen disipline ediyor. “Güçlü silahınız olan çizginizle bu savaşıma katıldığınızdan kuşkumuz yok” dedikten hemen sonra “şu karikatürünüzü kınıyoruz” diye devam ediyor. Yani “silahın var, ama hedefi ben gösteririm.”

İkinci dikkat çekici şey, karikatürden beklenen “tutarlılık” fikri. Normalde tutarlılık, üslup ve dünya görüşüyle ilgili bir beklenti olabilir. Burada ise tutarlılık, doğrudan hizaya sokmayla ilgili: Karikatürist, Soğuk Savaş’ın iki kutbunu “aynı kefeye koyamaz”, işçi figürü “yanlış yere varamaz.” Çünkü o imge, işçi sınıfını “zayıf” gösterebilir, zayıflık da ideolojinin afişine yakışmaz. İmgeyi yasaklıyor, yerine pankart istiyor.

Demek istediğim şu: Sanatsal bir tutarlılık değil, ideolojik bir doğruluk testi talep ediliyor. Karikatür propaganda malzemesi değilse “olumsuz imaj” üretiyor sayılıyor. Mektubun “bazı gerçeklere ters” dediği şey, "gerçeğin" kendisi değil, yazarın kabul ettiği yörünge.

Üçüncü dikkat çekici şey, okurun karikatürü nasıl okuduğu değil, karikatürü nasıl yazdığı. Çünkü mektup bir “itiraz”la yetinmiyor, alternatif karikatür önerileri sıralıyor. İşçi sınıfının tepkisi “pek çok şekilde belirtilebilirdi” diyerek seçenekler açıyor: “Bireysel terörizmin işçi sınıfına zarar verdiği işlenebilir”, “terörün faturasının barış güçlerine kesilmek istendiği vurgulanabilir”, “yasaklar altında tutulduğu anlatılabilir”… Bu liste, metnin kilit cümlesinde açıkça itiraf ediliyor: “Örnekler çoğaltılabilir.” Yani “Sana daha çok örnek veririm, sen de bunları çizersin.” Okur, tüketici olmaktan çıkıp üretimin içine sızıyor, çizginin konusunu, finalini, hatta alt metnini tayin etmeye kalkıyor.

Bu noktada mesele, bir okurun SSCB’yi savunması ya da ABD’yi eleştirmesi değil. Mesele, karikatürün alanına dair bir inanç: Karikatür dünyayı tartışmaya açmak için değil, doğruyu ilan etmek için vardır. Öyle ki karikatürün ironisi, muğlaklığı, çelişkiyi sevme hakkı (yani karikatürü karikatür yapan şey) bir arıza olarak görülüyor.

Bu mektup, bir karikatür tartışması gibi görünürken aslında daha çıplak (dolayısıyla rahatsız edici) bir şey söylüyor: Okur, çizgiyi çizgi olduğu için değil, çizgi, okurun inandığı şeyi tekrar ettiği sürece seviyor. Karikatürün kendisi değil, karikatürün “doğru tarafı” önem kazanıyor. Sevgi şartlıdır. Ve şartın adı “tutarlılık”tır: yani itaat.

Karikatürün derdi tam da bunun tersidir oysa. Karikatür, taraf olmayı değil, tarafların içindeki çelişkiyi göstermeyi sever. Kimi zaman bir işçiyi ruh doktoruna götürür, kimi zaman iki kutbu aynı kefeye koyar, kimi zaman okurun sinirini bozar. Çünkü karikatür, okuru rahatlatmak için değil, onu sarsmak içindir. Mektup ise okuru sarsan her şeye itiraz ediyor: “Bizi yerimizden etme, bizi teyit et.”

Sonunda “dostça selamlarımızla” yazıyor. Dostluk burada birbirine alan açmak değil, alanı daraltmak demek. Karikatüriste “daha nitelikli yapıtlar bekliyoruz” derken, aslında “daha düzgün sloganlar bekliyoruz” diyor. Mektubun asıl konusu, karikatürün niteliği değil, karikatürün sınırları.

Kapanışı küçük bir notla yapayım: Sol tarihe meraklı olanlar, mektupta geçen Yarın dergisine bir baksın. Karikatür tarihine ilgi duyanlar da mektubun “olumlu örnek” diye işaret ettiği Engin Ergönültaş’ın o yıllarda sol dergilerde çizdiklerini karıştırsın.

Bazen bir mektup, bir dönemin bütün reflekslerini bir sayfaya sığdırabiliyor. Ve bazen okur, sanatın muhatabı olmaktan vazgeçip sanatın sahibi olmaya kalkabiliyor.


Related Posts with Thumbnails