![]() |
Cumartesi, Ekim 31, 2026
Umurumda Değil! ve Beklenen Küstahlık!
Cuma, Ekim 30, 2026
Biz büyük işler yapıyoruz
![]() |
Perşembe, Ekim 29, 2026
Sen hayırdır, değişik?
![]() |
Seksen küsur yaşındaki annemin fotoğraf albümlerini düşünüyorum da handiyse her resimde tanımadığım dünya kadar akraba hısım var. İleride o fotoğrafları ne yaparım, ben de bilmiyorum; düşünün, o kadar da meraklıyım. Babamdan bir sürü fotoğraf kaldı, çoğuna sosyal tarih ayrıntısıymış gibi bakıyorum. Oysa babam onlara bakarken kederle bir şeyler anlatırdı: “Şu çocuk şöyleydi”, “bu öldü”, “onun ismini hatırlamıyorum” gibi gibi… Aynı fotoğrafa bakıyoruz ama aynı şeyi görmüyoruz.
Demem o ki, sahaflara düşmek kıymet bilmezlik olmayabilir. İnsanlar anasının babasının fotoğraflarını ayırıp hatırlamadıkları, kim olduğunu bilmedikleri insanların fotoğraflarını elden çıkarabilirler. Bana gayet normal geliyor. Sonra benim gibi biri o fotoğrafı alıp saçlara, kıyafetlere, masadaki şişelere bakıyor. Sen de okuyorsun işte Mıstık Abi.
Fotoğraftakileri tanımıyorum ama yaşadıkları zamandan bir şeyler tanıyorum. İki genç kadın, görünen o ki, düğün için allanıp pullanıp süslenmişler, kuaföre gitmişler. Cicili bicili, hanım hanımcık oturuyor, fotoğrafçıya bakıyorlar. Düğün orkestrasının sesini de duyar gibi oluyorum. Hoparlörün makul bir sesle çalıştığı düğün hatırlamadığımdan olsa gerek, fotoğraf çekilmeden hemen önce birbirlerini duyabilmek için eğilip hafif hafif bağırarak konuştuklarını hayal ediyorum. Sonra fotoğrafçı gelmiş, doğrulmuşlar…
Seksenli yılları mutlu geçirdim diyemem. Ondan dolayı abartıyor olabilirim; modasını frapan, üslubunu yavan ve bütün iddiasına rağmen akan zamanı heyecansız bulurum. 12 Eylül diktasının herkesi ürkütüp tedirgin yaşattığına inanırım. Saçlar, kıyafetler bir biçimde geliyordu da punk’ın, New Wave’in kültürel ve siyasi tarafı aynı rahatlıkla dolaşıma giremiyordu diye mambo jambo yapayım.
Genç kadınların saçlarına o yıllarda Ajda veya Serpil Çakmaklı saçı filan denirdi, öyle tarif edilirdi. Ajda Pekkan, bence Simon Le Bon havasında giyinir, saçlarını New Wave tarzında biçimlendirirdi. Kuaförde Duran Duran demenize gerek yoktu, Ajda dediğinizde anlaşılıyordu zaten…
Yukarıdaki genç kadınlara, özellikle soldakinin saçlarına takıldım. Dünyada yalnızca kadınların değil, erkeklerin de kullandığı bir tarzı hatırlatıyor. Bizde erkekler arasında aynı rahatlıkla yaygınlaşmış mıydı? Benim hatırladığım kadarıyla hayır. Belki diyorum, Prekazi saçları onun bir türeviydi. Futbolcular sayesinde, üniseks bir moda olarak değil, düpedüz erkeksi bir tarz olarak yaygınlaşabildi. Şöhretli bir futbolcunun başında görünce başka türlü kabul ediliyordu galiba…
Ben “American Boys” saç kestirmiştim de bir kadın hoca beni tahtaya kaldırıp “Sen hayırdır, değişik?” filan diye aklınca rezil etmişti. Dersle ilgisi yoktu elbette, beni bir suçlu gibi sınıfa teşhir ediyordu. O yaşta insan zaten nasıl göründüğüyle yeterince uğraşıyor; bir de öğretmenin seni herkesin önüne çıkartıp bunu mesele etmesi var.
Bir erkeğin düğündeki genç kadın gibi saçını kestirmesi, o günün yaftasını olduğu gibi yazıyorum, “ibnelik” sayılırdı. Saçın nereden geldiğini, hangi şarkıcıda görüldüğünü bilmek gerekmiyordu; kimin başında olmayacağını herkes biliyordu. Yaz aylarında tatile gelen gurbetçi çocuklarına tuhaf tuhaf bakılırdı, hatırlayın.
Küçük bir kişisel not: Beni sınıfta rezil etmek isteyen biyoloji hocası, on beş yıl sonra filan, salon başkanı olduğum bir sınavda gözetmen olarak karşıma çıktı. Konuşmaz mıyım, liseli Levent’i hatırlamıyordu; aynı geçmişe bakıyor, aynı şeyi görmüyorduk. Ama saçları seksenli yıllardaki Ajda gibiydi. Ona hatıra müzemin nadide bir parçası gibi uzun uzun baktım elbette.
Çarşamba, Ekim 28, 2026
Emek ve Veri
![]() |
Çizmenin değeri yalnızca ortaya çıkan “işte” değil, çizme deneyiminin kendisini de hesaba katmak gerekiyor. Bir şeyle uğraşmak, gözlemlemek, elini geliştirmek, kendini ifade etmek daha önemli bile olabilir… Aynı görünümlü sonucu üretmek bütün bunların karşılığını vermiyor.
Espri, yapay zekânın “çıktı” diye baktığı şeye çizerin bir faaliyet ve hayat tarzı olarak bakmasında saklı. “Benim gibi resim üretebilirsin ama benim resim yapma nedenimi anlamamışsın” demeye getiriyor.
Bir mesleğin geleceğini tehdit edebilecek iddia ile masadaki küçük, huzurlu uğraş arasındaki orantısızlık espriyi kuruyor. Çizmenin bütün meselesi kişisel mutluluk değil elbette geçim derdi var, okurunu bulmak, yayımlanmak, tanınmak hiç yokmuş gibi davranamayız. Ama elhak, bir yönünü iyi anlatmış.
Karikatürün çizeri Sarah Andersen, 1992 doğumlu Amerikalı karikatürist ve çizgi roman yazarı. İnternette yayımladığı Sarah's Scribbles serisiyle tanınıyor. Kitapları da var; bir vampir ile kurtadamın ilişkisini anlattığı Fangs, tanınmış eserlerinden ve Eisner'a aday da gösterildi.
Bu karikatürün önemi biraz da Andersen'le ilgili, çünkü 2023'te iki arkadaşıyla birlikte, eserlerinin izinsiz biçimde kullanıldığı iddiasıyla Stability AI, Midjourney ve DeviantArt'a dava açmıştı.
Dava ne durumda bilmiyorum ama temel eksenini yapay zekânın “kimin eserini, hangi izinle kullandığı ve kimin kazandığı” sorusu oluşturuyor. Anladığım kadarıyla Andersen şu fikirde: “Çizer olarak benim çizgilerimi benden izinsiz kullanarak çizerlerin yerine geçecek bir araç geliştiriyorsunuz; ben istemeden bu araca katkı sağlamış oluyorum. Hem ben para kazanamıyorum hem de meslektaşlarım.” Sanatçının yıllarca biriktirdiği emek, şirketin dilinde “veri” hâline geldiği için dava konusu oldu demek daha doğru.
Bu karikatür burada kalsın, tartışmalar hakkında aralıklarla yazacağım.
Salı, Ekim 27, 2026
Kaç Satıyor?
![]() |
Bu yazıyı yazmamın sebebi, derginin ve Yusuf Ziya Ortaç’ın siyasal pragmatizmini göstermek değil. Satışla ilgili rakamlar vermiş, önemli bir mizah dergisi kaç satıyordu onu paylaşmak istedim.
Şöyle yazılmış: “Türkiye sınırları içinde, geçen yıl, 1.610.000 Akbaba satışa çıkarılmıştır. İade tutarı 268.213 tür ve yüzde ancak 16’yı bulan çok başarılı bir neticedir. Bu hesapça, 1960 yılında Türkiye’de bir milyon üçyüz kırkbir bin yediyüz seksen yedi Akbaba satılmıştır. Bir dergiyi, en az beş kişi okuduğuna göre, Akbaba’nın nasıl geniş bir okuyucu çoğunluğuna seslendiği belli olur.”
Ne demek istenmiş biraz açalım, bu rakamlara göre 1960 yılında Akbaba 25,800 net satış ortalamasına ulaşmış. Bu tek bir sayının satışı veya ulaşılan kişi sayısı değil yıllık toplamdan hesaplanan bir ortalama. Ben Akbaba’nın satış rakamlarıyla ilgili bir iki kez yazmıştım. Aziz Nesin, ellili yıllarda Akbaba’nın 6-7 bin sattığını, kendisinin gelişiyle yaklaşık bu rakamın 11 bine çıktığını anlatıyor. 1970 yılında her hafta elli bin aileye ulaştıklarını kendileri iddia ediyor. Selçuk Çıkla da Ergin Ortaç’la yaptığı görüşmeye dayanarak kapanış dönemindeki net satışı 14 bin olarak veriyor.
Rakamların doğru olup olmadığını aslında bilmiyoruz; beyan bunlar, abartı payını akılda tutmak gerekiyor. Üstelik farklı yılların satışlarını karşılaştırmak, iki sayıyı yan yana koymakla bitmiyor. Ellili yıllardaki 6-7 bin ile 1960’taki yaklaşık 26 bin arasında belirgin bir artış var. Ama Akbaba’nın yayın dünyasındaki ağırlığı da aynı ölçüde artmış mı? Bunu anlayabilmek için diğer yayınların satışlarına, dağıtımın genişlemesine, derginin fiyatına ve maliyetlerine bakmak gerekiyor. Büyüyen bir pazarda daha çok satarken geride kalmak da mümkün.
Benim merak ettiğim, bu satışın ne kadarının yeni yazar ve çizer yetiştirecek bir imkâna dönüştüğü. Akbaba veya bir başka mizah dergisi, genç bir üreticinin düzenli çalışıp geçinebileceği bir telif düzeni kurabiliyor muydu? Gırgır’la karşılaştırmayı burada yapmak gerekiyor: satışın yanında sermayeyi, ödenen telifleri ve kaç kişiye sürekli iş verilebildiğini de konuşmak. Derginin kaç sattığı önemli ama o satışla kimlerin geçinebildiği daha da önemli.
Pazartesi, Ekim 26, 2026
Diğer Sorular
Otuz küsur yıldır siyasetin içinde biri, yıllardır ülkeyi yönetiyor. Her gün bir konuşması yayınlanıyor, eleştiriliyor, beğeniliyor, hakkında durmadan bir şeyler paylaşılıyor.
İlk eşi kimmiş? Kaç kere evlenmiş? Vay vay. Oysa tek evliliği var: üstelik eşi de siyaset dışında kalmış, hiç görünmeyen biri değil. Bunu da bilirler yahu diyor insan.
Google bu soruları kısayol tuşu gibi öne çıkarmış. Kim bilir kaç kişi sordu bunları.
Kiminle evli, kaç kere evlenmiş, ne kadar kazanıyor, kime güveniyor? Mahalleye yeni taşınan biri hakkında sorulabilecek sorular. Ülkeyi yöneten kişiyi de aile, para ve yakınlık ilişkileri üzerinden mi tanımaya çalışıyoruz?
Neredeyse on beş yıl önce lisans öğrencilerine ders anlatıyordum. Konuşurken “Özal” diyorum, herkes not alıyor. Bir noktada anlaşıldı ki Turgut Özal’ın kim olduğunu bilmiyorlar. Siyaset Bilimi öğrencileri üstelik. Sahiden şaşırmıştım. Ben biliyorum ya, herkes biliyor sanıyorum.
Özal'ın kim olduğunu bilmemekle Erdoğan'ın kaç kere evlendiğini bilmemek aynı şey değil elbette. Ama benim şaşkınlığım aynı. Kendi bildiklerimi herkesin bildiğini varsayabiliyorum. Sonra karşıma böyle sorular çıkınca apışıp kalıyorum.
“Ne çok cahil var” refleksiyle dünyaya bakmamaya çalışırım. Yazarken, anlatırken, ders verirken hep aklımda tutarım bunu. Kendi cehaletimi de unutmamaya çalışırım.
İnsan deniyor, kolay değil tabii; arada yoruluyor, evet, hayal kırıklığına uğruyorum. Sonra kendi kendime soruyorum: İnsanlar benim bildiklerimi bilmek zorunda mı?
Pazar, Ekim 25, 2026
Gülme Talimatı
![]() |
Necip Fazıl da o hengâmede üç sayı süren Borazan isimli bir mizah gazetesi çıkarıyor. Pek parlak bir deneme değil, ayrıca Büyük Doğu'da yaptıklarından belirgin bir farklılık içermiyor. Niye kalkıştığını kesin olarak bilemiyoruz. Para kazanmak veya çok ilgi gören bir mecrada kendini göstermek istemiş olabilir. Ne ki, arkasını getirmemiş…
Kişisel olarak, mutlaka büyük sözler etmek isteyen, hayran arayan, kendisine gülünmesine tahammül edemeyen insanların mizahla ilişkisinde bir eksiklik olduğunu düşünürüm. Başkasını aşağılayarak güldürebilirler elbette ama kendilerini gülmenin dışında tutarlar. Hep başkasının kusurunu gösterenler, kendi kusursuzluğundan emin bir sesle konuşur. Bir yerden sonra espri dinlemekten çok nutuk dinliyormuşum gibi gelir bana…
Yukarıdaki görseli Borazan'dan aldım. Esprisi başlığında: “Fotoğrafla Karikatür.” Fotoğraftakilerden biri Başbakan Recep Peker, diğeri de muhtemelen onun eşi. Ne yapılmak istendiği az çok belli. Çizgiye gerek duyulmamış, fotoğrafın kendisinin karikatür olduğu söylenmiş. Artık kilolarına mı, kıyafetlerine mi, yan yana duruşlarına mı gülmemiz bekleniyor, açıklanmıyor. Sadece bakıp anlamamız, aynı küçümsemede buluşmamız isteniyor. Başlık, bir bakıma gülme talimatı… Üstelik hedefte Peker'den çok yanındaki kadın var gibi: rüzgâra yakalanmış, eteğini toplamaya çalışan kadın.
Eğer şişmanlıksa alay edilen, bunu yalnızca Necip Fazıl'a özgü bir tutum sayamayız. Turgut Özal'a “Çankaya'nın şişmanı, işçi düşmanı” diye bağırılırdı. Siyasi itiraz ve muhalefetin yanına bedenle alay etmeyi de eklerdik. Solcuların çizdiği karikatürlerde patronlar ve kötü adamlar aşırı kilolu olurdu; yoksullar zayıftı, zenginler tombul. Birinin göbeğinde ötekinin açlığını görmemiz beklenirdi. Kilo, yalnızca bedensel bir özellik olmaktan çıkar, açgözlülüğün ve sömürünün işaretine dönüştürülürdü.
Bugün bu karşıtlık eskisi kadar kolay kurulamıyor. Parası olanın bedenine ayıracak zamanı, satın alabileceği hizmetler var. Yağlarını aldırabiliyor, bacaklarını, kalçalarını, belini ve yüzünü inceltmek için türlü cerrahi müdahaleye başvurabiliyor. “Fitnıs”a gidip spor hocalarıyla “treyning” yapabiliyor… İncelmek de ince kalmak da bir imkân meselesi olabiliyor. Bedenlere bakarak karakter ve ahlak okumaya ise devam ediyoruz.
![]() |
Sonra şunu düşündüm: Bu fotoğraf bugün sosyal medyada paylaşılsaydı nasıl karşılanırdı? Alay edenler çıkardı, bundan rahatsız olanlar savunmaya geçerdi, şu bu… Hepimiz sayısız örneğini gördüğümüz için az çok tahmin edebiliriz. Kadının kim olduğunu, nasıl bir hayat yaşadığını bilmeden bedeni hakkında konuşmaya başlardık.
Elbette bu fotoğraftan, o yıllarda insanların bedenleriyle daha barışık yaşadıkları sonucu çıkmaz. Borazan'daki örnek de önümüzde duruyor zaten. Üstelik aile albümüne girecek bir fotoğraf çektirmekle tanımadığınız binlerce insanın önüne çıkmak aynı şey değil. Fotoğrafın muhatapları değişiyor, onlarla birlikte, fotoğraf çektirirken aklımızdan geçenler de…
Kiloluysan fotoğrafını paylaşmadan önce iki kere düşünüyorsun. Karnın görünmüş mü, kolun kalın mı çıkmış, şu açıdan daha mı ince duruyorsun? Daha kimse bir şey söylemeden gelebilecek yorumları hesaplıyor, fotoğraflarını ona göre editliyorsun. İşin ucu kaçmış durumda…
Bir kere daha o kadına bakıyorum. Fotoğrafı çektirirken bunların ne kadarını düşündüğünü bilemem. Ama onun pozunda hoşuma giden rahatlığı, bugün fotoğraf seçerken ne kadar koruyabiliyoruz, emin değilim.
Cumartesi, Ekim 24, 2026
Chud
![]() |
Kelimenin bugünkü kullanımını tek bir Türkçe karşılıkla açıklamak zor. Siyasi bağlamda aşırı sağcı, kaba saba ve saldırgan bulunan kişiyi aşağılamak için kullanılıyor. Daha genel kullanımda ise “itici tip”, “trol” ve “hödük” anlamlarına yaklaşabiliyor. Genellikle erkeklere, özellikle saldırgan bir erkeklik sergileyenlere yöneltiliyor. Ben başta öyle sansam da her “chud” kullanımını doğrudan “faşist” diye çevirmek anlamı daraltır.
Türkçe karşılık ararken yerel aidiyetler, sınıf bahsi, kültür ve siyaset çağrışımları farklı olsa da “çomar”a benzetmek mümkün.
Gülerek yazıyorum, adlandırmanın çıkışı kanalizasyonmuş. Kelimenin kökeni yaygın olarak 1984 tarihli C.H.U.D. filmine bağlanıyor. Açılımı Cannibalistic Humanoid Underground Dwellers. Kabaca, söylerken bile komik “yeraltında yaşayan yamyam insansı yaratıklar” denebilir. New York’un altında dolaşan, radyoaktif atıklar yüzünden tuhaf şeylere dönüşmüş insanlar varmış filan.
Yani “chud” adlandırması filmdeki yaratıklardan ilham alıyor. Şuna benzetebiliriz: Ellili yıllarda Mıstık’ın “Taş Devri” karikatür bantında vahşi kalmış, insanlaşmamış, hödük ve saldırgan Maganda kabilesi vardı. Nuri Kurtcebe oradan ilham alarak seksenli yıllarda İstanbul’a yeni göç etmiş, şehir hayatına uyum sağlayamadığı düşünülen insanları aynı isimle adlandırmıştı. Mizah dergileri seksenli yıllarda maganda karikatürleri ve çizgi romanlarıyla dolmuştu. Hakeza zonta da aynı dönemin nitelemelerinden. Öncesi de var: apaş, kazma ya da kırro da aynı türden nitelemeler. Turgut Özal ve partisi maganda kültürünün üreticisi sayılırdı. Magandalar Beyoğlu’nu istila etmişti filan…
Chud’un siyasi kullanımında da benzer bir aşağılama var. Sağcılık, ırkçılık, solcu karşıtlığı, hoşgörüsüzlük, anti-entelektüelizm içine boca ediliyor. Diğer yandan bir kavram popülerleşip siyasi çevrelerin dışına taşarken anlamı gevşiyor ve başkalaşıyor. Görebildiğim kadarıyla insanlar kelimeyi kendileriyle dalga geçmek için de kullanabiliyor. Hatta bazı sağcı kullanıcılar etiketi sahipleniyor.
Chud bir karikatüre dönüşmüş durumda. Gevşeme dediğim hâli olumsuzlama gibi görmeyelim. Bunu bağlamsal bir değişkenlik, kelimenin içine girdiği kabın biçimini alması gibi düşünelim. Maganda örneğini yaşadığım için hep şunu düşünürüm: Her sevimsiz kişiye söylenebilen bir kelime, belirli bir siyaseti teşhis etme gücünü kaybedebiliyor. Magandanın mesela Özal dönemiyle kurulan açık siyasi bağı zayıfladı. Gündelik ilişkilerde erkek saldırganlığını, kabalığını ve hoyratlığını niteleyen bir adlandırmaya dönüştü. Ama sınıfsal ve kültürel çağrışımları bütünüyle silinmedi. Söyleyenin hangi çevreye ait olduğunu göstermeyi sürdürebildi. Maganda diyen biri bize kendisi hakkında bir fikir veriyordu.
Bugün “chud” diyen kişi de kendisini benzer biçimde bir yere yerleştiriyor mu? Siyasi kullanımında, hedef aldığı sağcı hoyratlığın karşısında durduğunu söylüyor gibi. Ama kelimeyi her kullananın solcu olduğunu çıkaramıyoruz, bazen yalnızca belli bir internet mizahının dilini bildiğini gösteriyor olabilir. Adlandırma, hedef aldığı kişi kadar onu kullananın kimlerle aynı şakaya güldüğünü de anlatıyor.
Chud, bana yeni gelmedi. Bildiğim bir eğilimin yeni bir adlandırmasıyla karşılaşmış gibi hissettim. Soru şu, Mıstık Abi: Sosyal medya yeni insan tipleri mi keşfediyor, yoksa eski küçümsemelere yeni isimler mi buluyor?
Fotoğrafta Olmayan Kadın
![]() |
Son paylaşımlardan biri 540 bin görüntülemeyi geçti. Daha önce benzer nitelikli bir yazı da 426 binin üzerine çıkmıştı. İkisi de eski bir fotoğraftan hareketle yazılmıştı; ikisinde de cinsellikle ilişkili insanlara ahlaki hüküm verme imkânı tanıyan bir sahne vardı.
Rakamların ne kadarının okumaya karşılık geldiğini bilmiyorum. Asıl dikkatimi çeken, istatistiklerde takipçi olmayanların oranının yüzde 98-99 olması. Yazı, beni takip etmeyen, muhtemelen ismimle ilk kez karşılaşan insanların önüne çıkıyor. Yeni bir okur bu. Beni tanımıyor, ben de onu tanımıyorum.
Son yazıda, masanın üzerinde oturan bir dansözün çevresindeki erkekleri, onların bakışlarını ve geride tef tutan kadını yorumlamıştım. Müzikle birlikte durmuş gibi görünen bir anı, arzuyla paranın birbirine karıştığı bir yakınlığı anlatmaya çalışmıştım. Paylaşıma gelen yorumların önemli bir kısmı “iğrenç”, “rezalet”, “ahlaksızlık” çevresinde gelişti. Kimseye cevap vermedim. Büyük bir mesai gerektirdiği için normalde de yorumlara cevap vermek istemiyorum; hele beni hiç bilmeyen bir kalabalıkla baş edemeyeceğimi biliyorum.
Biraz neler yazıldığını anlatayım. Baktığım yorumların en az yedisinde dansözün çocuk olduğu söyleniyordu. On beş diyen vardı, on altı diyen vardı. Fotoğraftan yaşını bilmiyoruz ama yorumlarda bu belirsizlik çabucak ortadan kalkıyordu. Erkeklerin evli, çocuklu, evlerinde namus bekçiliği yapan insanlar olduğundan da emin olanlar vardı. Birisi, adamın evindeki karısının yüz otuz kilo olduğunu bile yazmıştı. Fotoğrafta olmayan kadının kilosu dahi biliniyordu.
Aynı fotoğraftan birbirine zıt sonuçlar çıkıyordu. Biri eğitimsizlikten söz ediyor, bir başkası eskiden insanların daha rahat eğlenebildiğini anlatıyor, diğeri dininin kadına verdiği değeri hatırlatıyordu. Kadına acıyan bazı yorumlar, yaptığı işi “bir kadının yapabileceği en rezil iş” diye tarif ediyordu. Acımayla aşağılamanın birbirine bu kadar kolay karışması ilginçti.
Metne itiraz edenler de vardı. “Romantik romantik hikâye anlatıyorsun”, “edebiyatla süsleyip güzelleştirmişsin” diyorlardı. Bunları okumadan yazılmış tepkiler sayamam. Anlatımımı fark etmiş, ona kızmışlardı. Benim sahneyi anlatışımla onların benden beklediği kınama arasında bir mesafe vardı.
Bir yorumcu ise her yorumdan para kazandığıma inanıyor, fotoğrafı bunun için paylaştığımı söylüyordu. Onun hikâyesinde benim niyetim de kazancım da belliydi. Fotoğraftaki insanları anlatırken kendim de hakkında hikâye kurulan birine dönüşmüştüm.
Elbette hepsi böyle değildi. Sulukule’yi hatırlayanlar, bir romanı ananlar, fotoğraf okumasını beğenenler de vardı. Tanıdığım biri, “Kravatlı beylerden biri dedem çıkacak diye bekliyorum” esprisi yaptı. Geçmişle arasına akrabalık ihtimalini koymuştu.
Yeni okurlarla karşılaşmak denince insanın aklına güzel şeyler geliyor. Öyle de olabilir. Ama bu kalabalık karşılaşmalarda kendimi sohbetin içinde hissedemiyorum. Ne yaptığım ve niçin yaptığım çoktan kararlaştırılmış oluyor. Söze girecek olsam önce yorum başına para kazanmadığımı, sonra fotoğraftakilerin yaşlarını ve hayatlarını bilmediğimi anlatmam gerekecekti. Pavyonları iyi bildiğimi düşünenlere kendimi açıklayacak, dansözleri değil dansöz seyredenleri seyretmeyi tercih ettiğimi söyleyecektim. Diyecektim de diyecektim Mıstık Abi. Yazıya ne zaman sıra gelirdi, bilmiyorum.
Yaptığım senaryo ve dizi işleri nedeniyle fanlarla, yüksek seyir ve takip oranlarıyla ilk kez karşılaşıyor değilim. Ama orada dijital platformların, televizyon kanallarının, yapım şirketlerinin, reklam ajanslarının, menajerlerin, oyuncuların çaba ve etkileriyle ilerleyen bir sürecin içinde oluyorsunuz. Burada kendi hesabımdan paylaştığım bir yazının çevresinde oluşan kalabalıkla doğrudan karşı karşıyayım.
Yorumlara bakınca, yazının kurduğu bağlamın kolaylıkla geri plana düştüğünü görüyorum. Fotoğraf, herkesin kendi meselesini konuşabildiği bir alan açıyor. Kimi geçmiş özlemini, kimi siyasi kanaatini, kimi ahlak anlayışını “açıklıyor.” Benim başka bir şey anlatıyor olmam, bunları konuşmalarına engel olmuyor.
Bir sonuca varmadım elbette; yokluyor, deniyor, neyin popülerleştirildiğini anlamaya çalışıyorum.
Cuma, Ekim 23, 2026
Potuk
![]() |
Deveyi bedevilerle düşünmeye, çöle yerleştirmeye alışığız. Oysa deve, yaşadığımız şehirlerin eski sakinlerinden biri. Hayatımda belki iki üç kez deve görmüşümdür. Tarihî Ankara evlerinde develerin girebileceği ahırlar var. Yükle gelen develer şehir hayatının vazgeçilmez unsurlarıymış. Kervanlar onlarsız düşünülemezmiş. Tarihe merakınız varsa deveyle ilgili sayısız ticari belgeyle karşılaşıyorsunuz. Eşek gibi çalıştım deriz ya, bana develer de öyle gelir.
Rudyard Kipling’in “İşte Öyle Hikâyeler” kitabında ise deve çalışmayı reddeder. Diğer hayvanlar onun işini de yapmak zorunda kalır. Bunun üzerine deve cezalandırılır ve sırtında hörgücü belirir. Çalışmadığı üç günü telafi edebilmesi için artık yemeden çalışabilecektir. Hayvanın bedeninde bizim tuhaf bulduğumuz şey, tembelliğinin cezası olmuştur filan.
Nietzsche’nin “Böyle Söyledi Zerdüşt” kitabındaki deve ise en ağır yükü kendisi ister. Ruhun deveye, ardından aslana ve çocuğa dönüşmesi anlatılırken deve, taşıyabildikleriyle gücünü sınar. Birinde çalışmadığı için başına iş açılıyor, diğerinde ne kadar ağır iş varsa ona coşkuyla talip oluyor.
Refik Halid’in develerle ilgili tatlı bir yazısı var. Karagümrük ve Edirnekapı semtlerinde daracık, yılankavi sokaklardan, alçacık evlerin arasından geçen yüklü deve katarlarını anlatırken beni güldüren bir ayrıntı verir. Develerin başlarını ikinci kat pencereleriyle aynı hizada hatırlıyor. Hayvanı manzaradan çıkarıp komşuluk mesafesine getiren bir resim oluşuyor insanın kafasında. Evinde rehavet içinde kahveni yudumlarken hemen önünden zavallı bir deve yük taşıyarak geçiyor.
Böylece deveye tembel, çalışkan ve komik demiş olduk. Devenin sırtına yükle birlikte karakter de yüklüyoruz. Sabırlı, kinci, mağrur, çirkin, mübarek, aptal… Hayvanın yaptıklarıyla bizim onda görmek istediklerimiz birbirine karışıyor.
Hörgücünde su değil yağ depoluyormuş mesela. Bizim eğrilik, kusur ya da komiklik gördüğümüz beden, hayvanın hayatını sürdürmesini sağlıyor. Biz yine de karşısına geçip boynuna, sırtına bakıyor, neresi doğru ki diye gülüyoruz. Deveye fikrini soracak değiliz ya, Mıstık Abi…
Deveyi görmeden deveyle düşünebiliyoruz. Dilde dünya kadar deyim var deveyle ilgili. “Devede kulak” diyoruz, mübalâğa edenlere “Yok, devenin başı!” diye karşılık veriyoruz. “Pireyi deve yapmak” var, aynı fasıldan… Zor işler için “deveye hendek atlatmak” denir. Ben inat ettiğimde, kafayı taktığımda dedemden duymuştum: “Ya deve, ya deveci, ya üstündeki hacı!”
Develer sokaklardan çekilse de dilimizde yaşıyor. Deveyle hiç karşılaşmamış milyonlarca insan onunla ilgili deyimleri kullanıyor. Neye benzediğini az buçuk bilmek yetiyor, ne kadar yük taşıdığını, ne yiyip içtiğini, nasıl yaşadığını bilmemize gerek kalmıyor. Hayvanın adını anarak birbirimize laf yetiştiriyoruz.
Yalnız, duygusal olarak bütün bu yakıştırmaları bir tutamıyorum. Dedemin bana potuk demesi de bir benzetmeydi ama orada başka bir his vardı. Öksüz ve yetim büyümüş, on iki yaşına geldiğinde ailesinden tek bir Allah’ın kulu kalmamış bir adamın torununu sevme biçimiydi. Deve yavrusunda neyi sevimli bulduğunu bilmiyorum. Boyumu mu, sakarlığımı mı benzetiyordu, onu da soramam artık.
Potuk pek bilinmiyor belki. Ben anlamını biliyorum ama kelimeyi duyunca gözümün önüne bir deve yavrusu değil dedem geliyor.
Perşembe, Ekim 22, 2026
Çinko'nun Çizgilerle İmtihanı
![]() |
| Vartan Melikyan ve çırağı, Vatan gazetesi için klişe hazırlıyor. Agos.com.tr'den |
Akbaba’nın kurucularından Yusuf Ziya Ortaç, Çimdik imzasıyla yayımladığı bir yazısında, kurulması planlanan banknot matbaasını hicvediyor (1953). Memlekette elektrikli süpürge, çamaşır makinesi, gecekondu tavanına asılacak avize var diye saymaya başlıyor, lafı gazetelere klişe yaptıracak çinko bulunamamasına getiriyor.
Mizah tarihini anlatırken dergilerin kâğıt sıkıntısından söz ediyoruz da çinko pek aklımıza gelmiyor. Bilmeyenler olabilir, o yıllarda çizilmiş bir karikatürün okura ulaşabilmesi, o metalin bulunabilmesine de bağlı.
Çinko dediğim, çizginin baskı kalıbına dönüştürüldüğü levha. Tipo baskı düzeninde, kâğıt üzerindeki resmin fotoğraf yoluyla metale aktarılması, basılmayacak yerlerin asitle aşındırılması gerekiyor. Mürekkep alacak çizgiler yüksekte kalıyor; kâğıda basılan görüntü böylece ortaya çıkıyor. Çizerin masasından çıkan iş, klişecinin elinden geçerek matbaada çoğaltılabilecek hale geliyor.
İki masa düşünün, biz çoğunlukla ilk masayı biliyoruz. Karikatürün altındaki imzayı okuyor, çizerin üslubunu tanıyoruz. İkinci masada kimin çalıştığını, o çizgiyi baskıya kimin hazırladığını pek sormuyor ve bilmiyoruz. Çizimin özgün halinden dergide gördüğümüz haline kadar geçen süreci, bu bilmezlik sebebiyle kolaylıkla atlıyoruz.
Çok sevdiğim bir gazete ressamı olan Münif Fehim hakkında Yusuf Ziya’nın yazdıkları, bu iki masanın ilişkisini güzel anlatıyor aslında (1965). Fehim’in klişeciliği usta bir klişeci kadar bildiğini, bizzat klişe yaptığını söylüyor. Siyah ve beyazı kullanmaktaki hünerini bu bilgisine bağlıyor. Elbette bu, Ortaç’ın değerlendirmesi. Ama çizgiyle baskı arasındaki ilişkiyi düşünmek için güzel bir tanıklık: Münif Fehim, resminin matbaada başına gelecekleri bilen bir ressam. Baskı bilgisi, çizim bittikten sonra devreye girmiyor; daha çizerken ne yapacağını biliyor. Münif Fehim, işini heba eden klişecilerden usandığı için zanaat öğrenmiş olmalı.
İşin bir de yetiştirme telaşı var. Gökhan Abi’nin (Akçura) klişeciler ile ilgili yazısından hatırlıyorum, Kenan Klişe Fabrikası’nın 1955 tarihli bir reklamını paylaşmıştı. Reklam, gazeteler için gece servisini özellikle vurguluyordu. Müşteriye söylediği şey açıktı: Gazetenin yetişmesi gerekiyorsa biz gece de çalışırız. İlan, ustaların kaç saat çalıştığını, ne kazandığını anlatmıyor ama gazetenin günlük telaşının klişehaneye kadar uzandığını gösteriyor. Çizerin teslim saatiyle okurun gazeteyi satın aldığı saat arasında, başkalarının gecesi var.
Çinko yokluğuna dönersek… Çimdik’in yazısı bize kıtlığın ne kadar sürdüğünü, hangi derginin kaç resminden vazgeçtiğini söylemiyor. Bunları ayrıca araştırmak lazım. Yine de şikâyetin kendisi, mizah dergisinin maddi dünyasına açılan bir kapı. Çizer bulmak, iyi espri yapmak, okurun ilgisini çekmek yetmiyor. Çinkonun bulunması, klişenin hazırlanması, baskının yetişmesi gerekiyor.
Eski bir karikatüre baktığımızda çizerin imzasını tanıyoruz. Bir de o çizgiyi baskıya hazırlayan ustanın adını aramaya başlasak? On dokuzuncu yüzyıl mizah dergilerimizde klişeciye ait olduğu düşünülen imzalarla da karşılaşıyoruz. İngiliz ve Fransız dergilerinden (ç)alınmış karikatürlerin altında görülen bu imzalar, bize başka sorular sorduruyor: Çizimi kim yaptı, kim yeniden çizdi, kim baskıya hazırladı? Aynı kişinin birden fazla işi üstlendiği de olabilir. İmza orada; hangi emeğe karşılık geldiğini çözmek bize kalıyor.
Mizah ve çizgi roman tarihimizin hatırı sayılır bir kısmının klişehanelerde geçtiğini unutmayalım. O ustaların ne kazandığını, kaç yayına birden iş yetiştirdiğini, çizerlerle nasıl çalıştığını da merak edelim. Derginin sayfalarında herkesin çizgisi var; o çizgileri basılabilir hale getirenlerin hikâyesi ise hâlâ eksik.
![]() |
| Son Posta, 26.8.1933 |
Çarşamba, Ekim 21, 2026
Kimleri Yakarsınız? [Gerekçe İstenmiyor]
![]() |
Peyami Safa’nın Nazi sempatizanlığını, bunun şayiadan fazlası olduğunu, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlardan “para aldığını” çeşitli araştırmalardan biliyoruz. Dehşet verici bir eylemi eğlenceye çevirmesinde empati yoksunluğundan fazlası olduğu şüphesi taşıyorum.
30 Mayıs tarihli “Kimleri yakarsınız?” yazısında fikri nereden aldığını anlatıyor. Fransız Vu dergisi, Almanya’daki kitap yakmalarından hareketle benzer bir anket açmış. Safa da bunu Türkiye’ye uyarlamak istemiş. Okurlar on Türk yazarı seçecek, hangi eserlerini ateşe vermek istediklerini bildirecekler. Bir kitabı da seçebilirler, yazarın bütün eserlerini de. Gerekçe yazmaları istenmiyor.
Bir kitabı neden beğenmediğinizi anlatmanız gerekmiyor. Adını yazmanız yeterli. Gazete, okura edebiyat hakkında hüküm verme imkânı sunuyor ama o hükmün arkasında bir değerlendirme olup olmadığını sormuyor.
İlk listeler 11 Haziran’da, “Bugün kitaplar yanıyor!” başlığıyla yayımlanıyor. Daha ilk listede Safa’nın kendi kitapları var. Sözde Kızlar, Canan, Siyah Beyaz Hikâyeler, Süngülerin Gölgesinde… Server Bedi imzasıyla yazdıkları da ayrıca sıralanıyor. Anketi açan kişi kendisini ateşin dışında tutmamış diyelim. Jale imzalı bir okur, listesinin on satırına da aynı şeyi yazıyor: Peyami Safa’nın bütün eserleri. H. Maral ise Safa’nın adının karşısına “Bu müsabaka” yazmış. Yakılmasını istediği şey, hangi kitapların yakılacağını soran yarışmanın kendisi.
Safa’nın bu işteki kışkırtıcılığı bana hayli ergence geliyor. Kendi eserlerinin de listelere girmesi, düzenlediği oyunu zararsız kılmıyor. Va-Nü, daha listeler yayımlanmadan, 1 Haziran’da Akşam’da, her zamanki sağduyulu ve sakin diliyle işin varacağı yeri görerek uyarıda bulunmuş ama ne fayda. Kaygısını bir cümlede topluyor: “Bir anket, yarınki tatbikatın bir provası olabilir.”
Safa ertesi gün cevap veriyor. Gerçek kitap yakmayla ilgisi bulunmayan bir eğlence düzenlediğini, düşünce özgürlüğüne bağlı olduğunu anlatıyor. Sonra da Vâlâ’nın itirazını kendi eserleri için duyduğu kaygıyla açıklamaya yöneliyor. Böylece tartışmanın yönü değişiyor. Kitap yakmayı eğlenceye dönüştürmek doğru mu sorusundan, kim kendi kitabını korumaya çalışıyor meselesine geçiliyor. Bu duruma da aşinayız değil mi?
![]() |
| Yz ile temizlenmiştir |
Bu dağılımın ilginç tarafı, dönemin popüler yayıncılığında görünür olan isimleri önümüze getirmesi. Bugün edebiyat tarihi anlatılarında pek hatırlanmayan Burhan Cahit, Selami İzzet veya Ethem İzzet, bu listelerde ziyadesiyle görünüyor. Bunu hemen “çok satan yazarlara tepki” diye açıklamak yanlış olur. Çok okunmak, çok tanınmak ve çok sevilmek farklı şeyler. Bir yazarı beğenmediğinizi söyleyebilmek için adını duymuş olmanız da yeterli olabilir. Edebiyatla ilgili her paylaşımın altında Orhan Pamuk husumetinin geçmesini örnek olarak hatırlatabilirim.
Ve evet, bazı cevaplar, okunmuş bir eser hakkında hüküm vermenin ötesine geçiyor. Neriman Muvaffak’ın henüz yazmadığı Türkçe eserleri listeye sokan bir okur var. Başka bir cevapta Vâlâ Nurettin’in eserleriyle birlikte kalemi, kâğıdı ve kendisi de ateşe gönderiliyor. Bir başka liste yalnızca kadın yazarlardan oluşuyor. Gerekçe istenmediği için bunların ne kadarının şaka, ne kadarının kişisel husumet, ne kadarının edebî veya siyasî yargı olduğunu ayıramıyoruz.
Acaba diyorum, insanlar gerçekten ne olduğunun farkındalar mıydı? Yoksa, hüküm verme fırsatını kaçırmak istemediler mi? Cevaplara ister istemez önce bu gözle baktım. Çünkü nasıl tarif edersek edelim, yapılan şeyin adı linç. Sosyal medyada çeşitli biçimlerde hemen her gün karşılaştığımız türden bir nefret kampanyasının erken bir örneği. Okura verilen yetki ilginç çünkü: Açıklamak zorunda değilsin, seçmen yeterli. Kitaptan hoşlanmayabilirsin, yazarından da. Hatta henüz yazılmamış olanı bile mahkûm edebilirsin. Buraya kadar okuduysanız, e biz bunu biliyoruz, yaşıyoruz demenizi diliyorum.
Meraklısı için Kaynaklar: Cumhuriyet, 30 Mayıs, 2 ve 11 Haziran, 22 ve 27 Haziran 1933; Vâlâ Nurettin, “Yakılacak Kitap”, Akşam, 1 Haziran 1933, yeniden basım: Fikir ve Sanat Âlemimize Bu Hürriyet Kâfi Değildir, haz. Tuncay Birkan, Can Yayınları, 2021, s. 228-229; Hülya Tepedelen, Karikatür Penceresinden Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı (1923-1940), 2019, s. 178–202; Korhan Atay, Serteller, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021, s.24-27.
Salı, Ekim 20, 2026
Çizgilere Derkenar 48
![]() |
![]() |
![]() |
Pazartesi, Ekim 19, 2026
Üç Milyonluk Çizgi
| Nokta, 15 Şubat 1982, Yz ile temizlenmiştir, hata payı içerir. |
Döneminde açıklanmış ve konuşulmuş bir çizer transferinden söz edeceğim. 1982 yılında Hürriyet ve Günaydın’a rakip olarak çıkan Güneş gazetesi, çok sayıda gazeteciyi yüksek ücretlerle transfer etmişti. Bedri Koraman da Milliyet’ten Güneş’e geçen isimlerdendi. Koraman’ın anlattıklarına göre Haldun Simavi de daha önce onu Günaydın’a almak istemiş, maaşını kendisinin belirlemesini önermişti. Çizgisi, gazete patronlarının beğenip peşine düştüğü bir çizgiydi.
Koraman, Nokta’nın 15 Şubat 1982 tarihli sayısında Güneş’le yaptığı anlaşmayı açıklamıştı: üç milyon lira transfer bedeli, ayrıca aylık 150 bin lira. Habere göre transfer parasını henüz almamıştı; açıklanan, anlaştığı rakamdı. Haberde Uğur Dündar da aynı transfer bedeli ve aylıkla anlaştığını söylüyordu. Bir karikatüristin, tanınmış bir televizyon gazetecisiyle aynı transfer bedeli ve maaş üzerinden anlaşması, gazetede çizginin ne kadar değerli görülebildiğini anlatıyor.
Üzerinden çok zaman geçtiği için bu paranın karşılığını kestirmek zor. Üç milyon lira o günlerde ne demekti? Aynı yılın nisan ayında bir Renault TS’nin açıklanan fiyatı bir milyon 50 bin, bir Doğan’ınki bir milyon 212 bin liraydı. Koraman’ın transfer bedeliyle iki sıfır Doğan alınabiliyor, geriye 576 bin lira kalıyordu. Yedi aylık maaşının toplamıysa bir Renault TS’nin fiyatına eşitti. Elbette bu bir birikim hesabı filan değil. Yaşamak için zaruri harcamaları dışarıda bırakan bir karşılaştırma. Paranın büyüklüğünü görünür kılması için aktarıyorum.
Üstelik 1982’de Türkiye’de kayıtlı otomobil sayısı yalnızca 811 bindi. Ağustos 2026’da bu sayı 18 milyonu geçti. Nüfus artışını ayrıca hesaba katmak gerekir, fakat eski bir ücretin karşısına otomobil koyarken otomobilin o dönemdeki toplumsal yerini de düşünmeliyiz.
Güneş’in yayın yönetmeni olan Güneri Cıvaoğlu yıllar sonra, Koraman’a Florya’da bir ev de verdiklerini anlatıyor. Bu evin üç milyon liralık bedelle ilişkisini, anlaşmaya ek olup olmadığını bilmiyoruz. O yüzden not düşüyor, hesaba katmıyorum. Aynı anlatımda Faruk Geç için de 10 milyon liralık bir transfer bedelinden söz ediliyor. Ancak bu rakamı henüz dönemin haberleriyle doğrulayamadım. Yıllar sonra anlatılanlarla, anlaşma sırasında açıklanan rakamları ayrı değerlendirmek gerekiyor.
Mukayese için futboldan da iki örnek verelim. Aynı yıl Fenerbahçe’den Mersin İdmanyurdu’na geçen İsa Ertürk’e altı milyon, “Paşa” Hüseyin’e beş milyon lira verildiği yazılmış. O yılın en yüksek bedelleri olarak hatırlanıyor. Bunlar kulübe ödenen bonservisten ayrı, futbolcuların kendilerine verilen paralar. Koraman’ın üç milyon liralık transfer bedeline, yıllık toplamı bir milyon 800 bin lirayı bulan maaşı ekleniyordu. Sözleşme süreleri ve diğer ödemeler farklı olabilir ama bir karikatüristin kazancını, birinci lig futbolcularına verilen paralarla yan yana konuşabiliyoruz.
Buradan bütün çizgicilerin çok kazandığı sonucu çıkmaz. Daha ziyade Koraman gibi tanınmış isimlerin pazarlık gücünü görebiliriz. Bana kalırsa bu transfer, bir gazete patronunun okurun sadakatini de satın almaya çalıştığı anlardan biri. Çizer gazete değiştirirken, onun için gazete alan insanların da peşinden geleceği umuluyor. Üç milyon lira, biraz da bu beklentinin fiyatı.
![]() |
| 1991 yılından bir Bedri Koraman fotoğrafı, sahafiye olduğu için çekeni belirsiz. |
Pazar, Ekim 18, 2026
Metre Golden Mahir
![]() |
Oğuz Aral, beşinci sayfada kullanmak üzere, kenarda bekleyen genç çizerlere ısrarla bu çerçevede çizgi romanlar ürettiriyordu. Bu sayfada daha önce bazen Tekin Aral, bazen Altan Erbulak, popüler isimlere odaklanan karikatür sayfaları ve çizgi romanlar hazırlamışlardı. Mikrop kapandıktan sonra Gırgır'a dönen Engin Ergönültaş da aynı sayfada Zalim Şevki ve Kelek Osman'a yeniden başlamış, ancak bu dönüş pek de uzun ömürlü olmamıştı. Galip Tekin, o sayfada, o ihtiyaca denk düşen bir çizgi roman yapma şansını 1982'de yakaladı. Henüz 24 yaşındaydı.
Dünyanın En Dökülen Film Şirketi: MGM (Metro-Goldwyn-Mayer'dan ilhamla Metre Golden Mahir) isimli çizgi romanı beklentilere uygundu. Yeşilçam ve ucuz film üretimi komikleştirilerek anlatılıyordu. Çizgiler ve espriler Oğuz Aral etkisindeydi: hareket komiğinden yararlanılıyor, Utanmaz Adam havasında bir akışkanlık kurulmaya çalışılıyordu. Dizinin kahramanı Mahir, ufak tefek, gözlüklü, kepçe kulaklı, klark bıyıklı, sigara tiryakisi biriydi. Oğuz Adam’ın Şeref Haktanır’ı ile İlban Ertem'in Küçük Adam'ı arasında bir yerdeydi. Düşük maliyetli trash filmler çekiyor, sürekli maliyet hesabı yapıyor, önce filmi bitirmeye, sonra satmaya uğraşıyordu. Döküntü nitelemesi de buradan geliyordu. Kurnazlığına ve meslek tecrübesine güvenen küçük bir yapımcıydı. Şöyle takdim ediliyordu: “Abisinin Almanya'dan gönderdiği torna tezgâhı Gümrük'te filim makinesiyle karışınca tesadüfen sinemacı olmuş, Yeşilçam'ın en gaddar yapımcısı.”
Gırgır kahramanları tesadüfleri severdi. Hiç beklenmedik bir anda zengin veya şöhret olur, olağanüstü bir hayat yaşamaya başlarlardı. Birine benzetilir, umulmadık bir muammanın parçası olur, yanlışlıkla kaçırılıp maceranın içine düşerlerdi. Mahir de tesadüfen sinemacı olmuş, üstelik Yeşilçam'ın en gaddar yapımcısı diye nam salmıştı. Gaddarlığı, hikâyelerde başına gelenlerle birlikte düşünüldüğünde ironik bir nitelemeydi. Başkalarını kullanmayı, işi ucuza kapatmayı biliyor görünse de kendi hesaplarının açığını bir türlü göremiyordu.
Mahir'in sağ kolu Tahir, “annesi Beyoğlu'nda camii bulamayınca bir film şirketinin kapısına bırakıp kaçtığı” bir çocuktu, sinemacılar arasında büyümüştü. Şirketin senaristi Nadir ise kaleminden gözyaşı ve hicran damlayan, Nobel alamayınca Oscar'ı kafasına koyan bir yazardı. Daktilosuyla dolaşıyor, senaryo neyi gerektiriyorsa süratle sahneleri sıralıyordu. Pos bıyığı, cebindeki yarım Güzel Marmara şişesi ve boynundaki fularıyla ünlü Yeşilçam senaristi Bülent Oran'ı andırıyordu. Mahir, Tahir ve Nadir'in isimlerinin kafiyeli olması bile çizgi romanın komiklik mantığı hakkında fikir veriyordu.
Hikâyeler mutlaka hüsranla sonlanıyordu. Mahir'in yapımcı pozları ve işbilirlik iddiaları, ne sanatta ne ticarette başarı getirebiliyordu. Yardımcısı Tahir de onu taklit ediyor, işi bağladığını, problemi çözdüğünü söyleyerek patronunun gözünü boyasa da her defasında çuvallıyordu. Kendilerinden emin konuşmalarıyla yapabildikleri arasındaki mesafe, dizinin başlıca komiklik kaynağıydı. Hep birlikte uğraşıyor, makûs talihlerini bir türlü değiştiremiyorlardı.
Bunlar, Gırgır çizgi romanlarında sıkça görülen bir formülün tekrarıydı, MGM bu bakımdan yenilik getirmiş değildi. Ancak birkaç sayı sonra diziye, Tekin'in başka türlü hikâyeler anlatmak istediğini düşündüren acayiplikler katılmaya başladı. Tahir, “modaya uyup şöyle bir uzay filmi de biz çevirelim mi?” diye soruyor, Nadir hemen bir konu uyduruyordu: “Inının ının… Recep, sevdiği kızı almak için Merih'e çalışmaya giderek başlık parası biriktiren güzel sesli bir gençtir.” Sırtında tüpgaz, gözünde sualtı gözlüğüyle dolaşan jön, sazlı sözlü bir bilim kurgu filminin kahramanı oluyor, saçma uzay dekorları önünde iple sallanarak türküler söylüyordu.
Bir başka bölümde Nadir, “Size King Kong ve Javs’tan sonra son canavarı takdim ediyorum. Dev sivrisinek Sink Kong. Çünkü artık yaz geldi ve herkesin gıcık kaptığı sivrisinekler ufak ufak ortaya çıkmaya başladı” diyor, Mahir fikri heyecanla kabulleniyordu: “Başrolde sivrisinek oynayacağına göre star istemem. Tahir sivrisinek, (sekreter) Ayten de ilk kurban olur”. Tahir’in kostümü, Tekin’in sonraki yıllarda geliştirerek resmedeceği yaratıkların handiyse öncüsüydü.
![]() |
Tekin'in aklı hep fantastikteydi. MGM'ye bu gözle bakınca, sonraki hikâyelerinin izlerini görmek mümkündü. Derginin beklediği Yeşilçam esprilerini üretirken, anlatmak istediği başka unsurlara da yer açıyordu. Oğuz Aral'ın bu kaçamaklara alan tanımasında Tekin'e duyduğu kişisel sempatinin veya Nuri Kurtcebe'nin fantastik türünde daha önce ilgi görmüş olmasının payı bulunabilir. Sebebi ne olursa olsun, Tekin sonunda MGM'yi bırakarak bütünüyle fantastik hikâyelere yönelebildi.
1983 başında Tekin, Acayip Hikâye adlı çizgi romanının ilk karesinde kendini anlatıcı olarak sunuyor, biraz da iddialı bir girizgâh yapıyordu: “Bu hafta çok acayip bir hikayemiz var. Birkaç yıldan beri bir kurgu bilim modasıdır gidiyor, şeytanlar, yıldız savaşları gibi bir sürü saçma sapan şeyler seyrettik. Hiçbirini beğenmeyip Frenk milletine kurgu bilim hikâyesi nasıl olur öğretmek için bu hikayeyi çizdik. Hikayemiz, Eyüp'te yeni kiralanan bir evde geçiyor.”
Acayip Palas Oteli, Acayip Arif, Acayip Hafiye gibi ilk dönem hikâyelerinde sıkça karşılaşılan acayiplik vurgusu, komik çizgilerine karşın pek de komik olmayan hikâyeleri hem mizah gibi gösteriyor hem de ayrıksılıklarını belirginleştiriyordu. Çizgiler hâlâ Gırgır'ın bildik dünyasına aitti ama anlattıkları giderek başka bir yere gidiyordu. Okurun karşısına artık yalnızca gülünecek tuhaflıklar çıkmıyordu: tedirgin eden, ürküten, sonu bir espriyle bağlanmayan hikâyeler de çıkıyordu.
Gırgır, mizahla ilgili iddialarına karşın her zaman bir çizgi roman dergisi oldu. Tekin'in açtığı alan, bu dergide çizgi romanın mutlaka güldürmek zorunda olmadığını göstermesiydi. Sonraki yıllarda mizah dergilerinde komik olmayan çizgi romanlara yer açılabildiyse, bunda onun hatırı sayılır bir payı vardır.
![]() |
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Kesişimler
![]() |
Kariyer nasihatlerinde kullanılan şemaların parodisi olarak da okunabilir: Sevdiğin, iyi olduğun ve para kazandıran şeylerin kesişimini bul, hayatını oraya kur denir ya, kolaydı sanki. “İkigai” adıyla dolaşan meşhur dört halkalı şemada bunlara dünyanın ihtiyaç duyduğu şeyler de ekleniyor. Görseldeki espri, o mutlu kesişim vaadini tersine çevirmesinden çıkıyor.
Sevdiğimiz ve iyi olduğumuz şeyler kısmen örtüşse de para kazandıran şeyler ayrı bir yerde duruyor. Fiilen yaptıklarımız üçünün de dışında kalan turuncu alanı dolduruyor. “Bir sürü şey yapıyoruz ama ne seviyoruz ne beceriyoruz ne de para kazanıyoruz” demeye getiriyor Mıstık Abi. Hayata dair bir takılma, bilimsel bir sonuç değil elbette.
Ben daha çok insanların bu tür paylaşımları neden yaptığını merak ederim. Paylaşanın niyetini yalnızca görsele bakarak bilemeyiz; belki sadece espriyi beğenmiştir. Ama galiba böyle bir görsel, insanın kendi hayatından şikâyet etmesini de kolaylaştırıyor. “Yaptığım işten hoşlanmıyorum, becerilerimi kullanamıyorum, karşılığını da alamıyorum” demek hiiç kolay değil. Komik bir diyagramı paylaşınca hem bunları söylemiş hem de fazla “dökülmemiş” oluyorsunuz. Sorana anlatırsınız, sormayanla gülüp geçersiniz.
Bir de “Bende de durum bu” diyecek birilerini bulma ihtimali var. Kendi derdinizi uzun uzun anlatmadan anlaşılmayı umuyorsunuz belki. Şikâyet ortaklaşırsa eğer insanın yalnızlığı da bir nebze hafifleyebilir.
Kabul edelim, kendimizle dalga geçmenin ayrıca bir cazibesi var. Hayatını istediği gibi kuramamış olmayı anlatırken bile ona dışarıdan bakabildiğini, gülünecek tarafını görebildiğini gösteriyor insan. Bu paylaşımı bir sitem olarak okumak da mümkün: İşverene, aileye veya kendisinden sürekli bir şey bekleyenlere isim vermeden laf yetiştirmek. “Hayaller Paris, gerçekler Halkalı” türü espriler var ya, onun gibi. Nasihatlerde birkaç daireyi kesiştirerek halledilen mesele, yaşarken bir türlü çözülemiyor.
Bence görselin çekiciliği dağınık bir hoşnutsuzluğa düzenli, hatta ölçülmüş gibi duran bir görünüm vermesinde yatıyor. Ortada ölçüm yok ama daireler, sınırlar, kesişimler var. Kendi sıkışmışlığını burada gören biri, “Tam anlatamadığım şey buydu” diyebilir. Üstelik turuncu alan, bütün iyi ihtimallere değmemek için özel çaba harcıyor sanki. Hayatı yoluna koyamamışız ama etrafından dolaşmakta ustalaşmışız.
Cuma, Ekim 16, 2026
İki Cümle Yazmakla Bitmiyor
![]() |
Cevap yazmamamın pratik bir sebebi var: Her cevap yeni bir yorum ihtimali doğuruyor, iki cümle yazmakla bitmiyor iş. O iki cümleye gelen cevabı okuyorsunuz, bir daha düşünüyorsunuz. Bazen ilk yorumdan daha uzun bir açıklama yapmanız gerekiyor. Ayırdığınız yarım saat berhava oluyor, siz fark etmeden uzadıkça uzuyor.
Geçenlerde “sıkıcı” bulmakla ilgili bir yazı paylaştım. Yıllar önce bir öğrencimin Nuri Bilge Ceylan için “Başıma bir şey gelmeyecekse çok sıkıcı” demesinden yola çıkmıştım. Bir şeyi sıkıcı bulduğumuzda ne söylüyoruz, neleri sıkıcı bulacağımızı birbirimizden nasıl öğreniyoruz, bunları merak ederek bir yorumda bulundum diyelim.
Ne ki bu defa farklı bir şey yaptım. Facebook, yorumlara cevap vermem için kendi yapay zekâ programını önerip duruyordu. Anlamıyor, saçma buluyordum. Meraklı olduğumu biliyorsun Mıstık Abi. Kontrollü olarak denemeyi, sürecin nasıl işlediğini görmeye karar verdim. Yorumlara daha aşina olduğum ChatGPT yardımıyla cevaplar hazırladım. Yorumları aktardım, önerdiği cevapları okudum, değiştirdim, yeniden yazdım. Bir yandan da ne kadar zaman harcadığımı anlamaya çalıştım.
İlginç bir deneyimdi. Bazı yorumlar yazının açtığı soruyu ilerletti. Biri aynı yazarı hem sevip hem sıkıcı bulduğunu anlattı. Biri eserlerin bizden istediği “duygusal yatırım”dan söz etti. Bunlar yazarken düşünmediğim ya da yeterince üzerinde durmadığım şeylerdi. Cevap vermenin olumlu bir karşılığı vardı işte.
Ama başka şeyler de oldu. Bir tartışmada, cevabın sonuna eklediğim şaka küçümseme olarak okundu. Ben şakanın yersizliğini kabul ettim, özür diledim. Katılmadığım görüşü de yeniden tarif ettim. Birden şunu fark ettim: Artık yazının konusunu değil benim ne demek istediğimi, ne demek istemediğimi konuşuyorduk. Yorumların önemli bir kısmında başka meseleler konuşulmaya başlamıştı, ben onları yazıya döndürmeye uğraşıyordum.
Demem o ki, ne kadar “mambo jambo” yaparsanız yapın, sosyal medyaya dahil olduğunuz anda geçen zamanı önceden hesaplamak zor, hele “tartışma” yaşanıyorsa iş daha da belirsiz bir noktaya gidiyor. İki cümlelik cevabın maliyetinin, o iki cümleyi yazmak için geçen süre kadar olmadığını tahmin edersiniz. Gelen tepkiyi okumak, haklı bir itirazı ayırmak, kendi tonunu yeniden değerlendirmek, cevap verip vermemeye karar vermek de buna dahil. Telefonu kapatınca zihnimizdeki konuşma hemen kapanmıyor biliyorsunuz.
Üstelik yapay zekâ da bu yükü bütünüyle devralmıyor. Cevap öneriyor ama o cevabı benim adıma insanlar okuyor. Fazla öğretici duran bir cümle, bir espri, bir “elbette” bile benim sesime ekleniyor. Hızla üretilmiş bir cevabın ardından uzun uzun düşünmek gerekebiliyor.
Sosyal medyanın öfkeyi besleyen düzeninden söz ediyorum sık sık. Yine de her yanlış anlaşılmayı algoritmaya yükleyemem. O şakayı yayımlamayı ben seçtim. Fakat itirazın giderek kişiselleştiği, sertleşmenin de kendini savunmak sayıldığı bir ortamda, konuşmayı sürdürmek başlı başına bir işe dönüşüyor.
Yorumları okumak istiyorum. Yazının bende bitmediğini görmek hoşuma gidiyor. Ama her yoruma cevap vermeyi üstlendiğimde, yazmaya, okumaya ve seyretmeye ayıracağım zamandan da harcıyorum.
Galiba beğeni bırakıp geçerken korumaya çalıştığım biraz buydu. Bir sonraki yazının vaktini, bir önceki yazının altında tüketmemek. Böyleyken böyle Mıstık Abi.
Hamiş: Her şeye yetişemem, her merakımı gideremem, her yorumu cevaplayamam. Blogta kal Levent, burada sular sakin…

























