Salı, Ekim 20, 2026

Çizgilere Derkenar 48

İsmail Gülgeç’in orijinal çizimlerinden biri. Tahminim, seksenli yıllarda erkek magazinlerinden birinde yayımlanmış. Bir arkadaşım, orijinallere bakarken bu karikatürü “homofobik” bulduğunu söyledi. Üzerine biraz konuştuk, paylaşayım istedim.

Karikatür, okurun bakışını çıplak kadına çekiyor ama ayaktaki adamın ilgisi yataktaki erkekte. Espri, bu beklenti değişikliğinden ve yataktaki erkeğin telaşından doğuyor. Homofobik bir yanı yok diyemem: Eşcinsel arzu, heteroseksüel erkek için komik bir tehdit gibi işliyor. Bununla birlikte sahnenin en rahat, kendinden emin kişisi de ayaktaki adam. Telaşa kapılan, ne yapacağını bilemeyen öteki.

Arkadaşıma da sordum: Bu karikatürde kime gülüyoruz? Erkeği arzulayan erkeğe mi, bu yakınlaşma karşısında paniğe kapılan erkeğe mi? Çizim, bu iki gülüşü birbirinden tam ayırmıyor.

Çizgiyle üretilmiş her şeye ilgi gösterdiğim malumunuz. Asteriks temalı bir iskambil destesi üretilmiş; merak ediyordum, nihayet ulaştım. Çok parlak bir fikri olan, eserin cıvıltısını taşıyan bir üretim olduğunu söyleyemem. Kupa ve karo Galyalılara, sinek ve maça karşı tarafa ayrılmış… Ama Asteriks’in dünyasında Galyalıların karşısına aynı ağırlıkta bir karakter kadrosu çıkarmak kolay değil. Sezar tamam da gerisini getirmek zor. Nitekim Kleopatra’yı da o tarafa katmışlar. Destenin simetrisini kurmak için serinin dünyasını biraz zorlamışlar.

Sosyal medyada rastlamıştım; Sefa Önal’ın yazdığı, Bedri Koraman’ın çizdiği Kumru’dan “sıradışı” diye söz ediliyordu. Çocukça bir oburlukla meraklandım tabii. 1956’da çıkan Komet isimli kısa ömürlü bir dergide yayımlanmış. Okumamıştım, Sefa Önal’ın yazması merakımı ayrıca artırdı. Elif (Kut) sayesinde derginin dijital örneklerine ulaştım. Altı sayı çıktığı söyleniyor; Kumru ikinci sayıda başlamış ve haliyle yarım kalmış.

İlk iki bölüm şaşırtıcı ölçüde karanlık. Meyhanedeki arkadaşları Kumru’nun bedenini diline dolayınca, onu “sokaktan alıp büyüten” üvey baba eve farklı bir gözle dönüyor. Kumru, kendisine saldıran adamın başına bir şey indirip kaçıyor. Annesinin eski dostu Cemile Teyze’ye sığınıyor ve orada içkici oğul Bülent’le karşılaşıyor. Yani bir sarhoştan kaçıp bir başkasının evine giriyor. İlk sayfadaki pardösülü takipçi ise bir daha görünmüyor; asıl düğüm muhtemelen onunla kurulacaktı.

Anlayacağınız, bir soap opera okuyoruz. Önal’ın daha sonra sinemada tekrar tekrar işleyeceği melodramların erken bir örneği diyelim. Sıradışı bir çizgi roman filan değilmiş; sahiden yok yere abartmışlar. Az bilinmekle sıradışı olmak aynı şey değil. İnsanlar keşfettiklerini, bazen de o keşfe harcadıkları okuma emeğini abartabiliyorlar.

Çizgiler için de bir çekincem var. Bedri Koraman’ın adı derginin üçüncü sayısından itibaren kalkıyor. Kumru’nun yüzü kareden kareye değişiyor; çizgiler de farklı kaynaklardan kopyalanmış izlenimi veriyor. Özellikle üçüncü bölümden itibaren başka birinin çizdiğini ya da kopyaladığını düşündüm. Bunu kesinleştirecek bir bilgim yok ama çizgideki tutarsızlık göze batıyor.

Müzayedelerde ve resim piyasasında Münif Fehim’in işlerine ilgi arttıkça, kenarda kıyıda kalmış pek çok üretimi de gün yüzüne çıkıyor. Bu büyük basın ressamının karşıma çıkan işlerini ilgiyle takip etmeye çalışıyorum. Arada, onun imzasını taşıdığı halde Cemal Dündar’ın elinden çıktığını düşündüğüm resimlere rastlıyorum. Özellikle Fehim’in ömrünün son yıllarına ait işlerde Dündar’ın katkısı olduğunu sanıyorum. Aralarında bir usta-çırak ilişkisi bulunduğu izlenimindeyim; şimdilik çizgiden hareketle söylüyorum bunu. İmza Münif Fehim’in, ama bazı resimlerde gördüğüm el bana Cemal Dündar’ı düşündürüyor.

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails