Perşembe, Ekim 22, 2026

Çinko'nun Çizgilerle İmtihanı

Vartan Melikyan ve çırağı, Vatan gazetesi için klişe hazırlıyor. Agos.com.tr'den

Akbaba’nın kurucularından Yusuf Ziya Ortaç, Çimdik imzasıyla yayımladığı bir yazısında, kurulması planlanan banknot matbaasını hicvediyor (1953). Memlekette elektrikli süpürge, çamaşır makinesi, gecekondu tavanına asılacak avize var diye saymaya başlıyor, lafı gazetelere klişe yaptıracak çinko bulunamamasına getiriyor.

Mizah tarihini anlatırken dergilerin kâğıt sıkıntısından söz ediyoruz da çinko pek aklımıza gelmiyor. Bilmeyenler olabilir, o yıllarda çizilmiş bir karikatürün okura ulaşabilmesi, o metalin bulunabilmesine de bağlı.

Çinko dediğim, çizginin baskı kalıbına dönüştürüldüğü levha. Tipo baskı düzeninde, kâğıt üzerindeki resmin fotoğraf yoluyla metale aktarılması, basılmayacak yerlerin asitle aşındırılması gerekiyor. Mürekkep alacak çizgiler yüksekte kalıyor; kâğıda basılan görüntü böylece ortaya çıkıyor. Çizerin masasından çıkan iş, klişecinin elinden geçerek matbaada çoğaltılabilecek hale geliyor.

İki masa düşünün, biz çoğunlukla ilk masayı biliyoruz. Karikatürün altındaki imzayı okuyor, çizerin üslubunu tanıyoruz. İkinci masada kimin çalıştığını, o çizgiyi baskıya kimin hazırladığını pek sormuyor ve bilmiyoruz. Çizimin özgün halinden dergide gördüğümüz haline kadar geçen süreci, bu bilmezlik sebebiyle kolaylıkla atlıyoruz.

Çok sevdiğim bir gazete ressamı olan Münif Fehim hakkında Yusuf Ziya’nın yazdıkları, bu iki masanın ilişkisini güzel anlatıyor aslında (1965). Fehim’in klişeciliği usta bir klişeci kadar bildiğini, bizzat klişe yaptığını söylüyor. Siyah ve beyazı kullanmaktaki hünerini bu bilgisine bağlıyor. Elbette bu, Ortaç’ın değerlendirmesi. Ama çizgiyle baskı arasındaki ilişkiyi düşünmek için güzel bir tanıklık: Münif Fehim, resminin matbaada başına gelecekleri bilen bir ressam. Baskı bilgisi, çizim bittikten sonra devreye girmiyor; daha çizerken ne yapacağını biliyor. Münif Fehim, işini heba eden klişecilerden usandığı için zanaat öğrenmiş olmalı.

İşin bir de yetiştirme telaşı var. Gökhan Abi’nin (Akçura) klişeciler ile ilgili yazısından hatırlıyorum, Kenan Klişe Fabrikası’nın 1955 tarihli bir reklamını paylaşmıştı. Reklam, gazeteler için gece servisini özellikle vurguluyordu. Müşteriye söylediği şey açıktı: Gazetenin yetişmesi gerekiyorsa biz gece de çalışırız. İlan, ustaların kaç saat çalıştığını, ne kazandığını anlatmıyor ama gazetenin günlük telaşının klişehaneye kadar uzandığını gösteriyor. Çizerin teslim saatiyle okurun gazeteyi satın aldığı saat arasında, başkalarının gecesi var.

Çinko yokluğuna dönersek… Çimdik’in yazısı bize kıtlığın ne kadar sürdüğünü, hangi derginin kaç resminden vazgeçtiğini söylemiyor. Bunları ayrıca araştırmak lazım. Yine de şikâyetin kendisi, mizah dergisinin maddi dünyasına açılan bir kapı. Çizer bulmak, iyi espri yapmak, okurun ilgisini çekmek yetmiyor. Çinkonun bulunması, klişenin hazırlanması, baskının yetişmesi gerekiyor.

Eski bir karikatüre baktığımızda çizerin imzasını tanıyoruz. Bir de o çizgiyi baskıya hazırlayan ustanın adını aramaya başlasak? On dokuzuncu yüzyıl mizah dergilerimizde klişeciye ait olduğu düşünülen imzalarla da karşılaşıyoruz. İngiliz ve Fransız dergilerinden (ç)alınmış karikatürlerin altında görülen bu imzalar, bize başka sorular sorduruyor: Çizimi kim yaptı, kim yeniden çizdi, kim baskıya hazırladı? Aynı kişinin birden fazla işi üstlendiği de olabilir. İmza orada; hangi emeğe karşılık geldiğini çözmek bize kalıyor.

Mizah ve çizgi roman tarihimizin hatırı sayılır bir kısmının klişehanelerde geçtiğini unutmayalım. O ustaların ne kazandığını, kaç yayına birden iş yetiştirdiğini, çizerlerle nasıl çalıştığını da merak edelim. Derginin sayfalarında herkesin çizgisi var; o çizgileri basılabilir hale getirenlerin hikâyesi ise hâlâ eksik.

Son Posta, 26.8.1933

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails