Pazar, Ekim 19, 2014

Fidayda ve Yol Arkadaşlığı



(...) Ben böyle sorulardan korkarım. Ankara miti de karışık kuruşuk iş hem…Katkım falan da yok aslına bakarsan. Burası benim yaşadığım yer, sadece benim değil dedelerimin de doğup büyüdüğü bir yer. Güzel mi? Yok öyle adam akıllı güzel bir yer değil. Eskiden daha güzeldi diyeceğim, len nostalji yapma diye kendimi tutuyorum. Sevdiğim insanlar var, burada okumuşum, serpilmişim, en çok burada sevinmişim gülmüşüm ağlamışım. Burası aklımda olan bir yer. Dumankara çıkınca bir gazeteci Ankara-İstanbul karşılaştırması yapmamı istedi. Yapmam dedim, ısrar etti. O kadar insan biraraya gelmiş, hikâye anlatmışız, densiz ne soruyor. Tam sayfa ayıracakmış. Soru göndermiş, bir İstanbullu gelse Ankara’da nereye götürür müşüm. Töbe yarabbi, la bebe ben turist rehberi miyim dedim, yüzgeri ettim. Sonra düşündüm, e yani nereye götürürüm sahi dedim. Dank etti kafama, İstanbul’da millet toplanınca nereye gidiyoruz diyorlar. Bi kafeye bi bara gidiyolar. Biz burda birbirimizin evlerine gideriz. Arkadaşımı dinlerim ben, içimizi dökeriz, laflarız, anlatırız filan. Büyük laflar edemem, Ankara’yı sevdirmek gibi bir derdim yok anlayacağın. Yaşayıp gidiyorum. Bi bildiğim fidayda (...) Dizi senaryosu yazıyordum, reyting işleri iyice karışınca, sular durulana kadar başka bir şey yapayım istedim. Daha önce birlikte çalıştığım çizerlerle konuştum, başkalarını aradım. Hesapladım, 1500 civarında mektup yazmışım, bazı çizerlere her gün cep mesajı attım. Bitiyor di mi diye sordum. Güzel oldu, üç ayda bitirdik. İleride 40 çizerli bir iş yapacağım kafaya koydum. İnsan hayatta hatırlayacağı, hatırladığında mutlu olacağı işler yapmalı. Yeni ve iyi insanlarla tanıştım, çalışma süreci meşakkatliydi ama hafızam iyi değildir, acılı kısmını unuttum bile. Kitabı anlatmayayım, hafif kederli, Ankara ağzıyla ekseriyetle yoksulları anlattığım, güzel çizilmiş çokça sayfası olan bir albüm. Grafik roman diyoruz böylesine…Ha gardaşım bunu da yaz. (...) Asıl yük İstanbul’da. Biz Ankara’da yancı gibiyiz. Türkiye’de kitap, nasıl anlatayım, o hengâmede, son anda ve ne yazık ki hızla üretiliyor. Ben daha çok işi bitirmeye ve hayatımdan çıkarmaya çalışıyorum. Aynı anda yedi sekiz iş yapıyorsunuz, unutmamak için notlar alıyor, kendime mailler atıyor, saat filan kuruyorum. Ve yetişemiyorum aslına bakarsan. Şu aralar Türkçe edebiyatla ilgilenmek, yeni yazar aramak hoşuma gidiyor. Ne konuşsak lafı oraya getiririm. Yoksa büroya gelen giden farklı türlerde çok kitap var (...) Sır yok. Metni iyi okumak gerekiyor, okumaya çalışıyorum. Tahmin edemeyeceğiniz kadar çok dosya geliyor. Bazen yağıyor hatta. Bir şeyi beğenirsem mutlu oluyorum, ısrar ediyorum. Bir yeteneği görmek bence çok zor değil. (...) Yazarla konuşmak gerekiyor, kardeşlik ve yol arkadaşlığı önemli. Bilmeli ki onun başarısından ben mutlu oluyorum, onun yazdığı şeyi iyi okuyorum, yanındayım. Böyle işte.

BüyükKeyif.com için Mehmet Said Aydın'la konuşmuştuk. Mart 2013.

Cumartesi, Ekim 18, 2014

Nereye Varırım, Nerde Kalırım Ölçemiyorum



Bir önem sıralaması yapamam. Bence anlatıyı yaşatan şey iyi hikâye olup olması... Filmi izleten, kitabı okutan en önemli unsur bu... Bir meseleye denk düşmek, beklentiyi karşılamak, bunlar elbette hayati ama evirin çevirin aslolan iyi hikâyedir. Çizgi romana iyi edebiyata ulaşmak için bir araç işlevi yükler kimileri. Önce onları okuyacaktır sonra iyi edebiyatı filan. Pedagojik hassasiyetleri ben de dinliyorum ama katılmıyorum, çizgi roman belediye otobüsü ya da servis aracı değil. İyi hikâye anlatırsa okunan bir şey... Önemini kendi yaratabilirse değerli olur. (...) ben bağıran, suçlayan, yaftalayan adamları ve onların yazdıklarını sevmem. Küçük insanların geçim dertleri var, bizim politize ettiğimiz biçimde o sorunları farketmeden yaşıyorlar veya bizim kadar önemsemiyorlar, üzerlerine düşünmüyorlar. Bazı büyük meseleler geçerken anlatılırsa daha uzun yaşar ve etkili olur hissiyatını taşıyorum. (...) Mutsuzdum, akademide çok kavga ve husumet vardı. Kaçmak için fırsat arıyordum. Aslında üniversite her yerde kötü değildir, ben galiba doğru bir yerde değildim. Kitap okumak-yazı yazmak istiyorsanız yapabileceğiniz çok iş yok aslında. Ya üniversitede olacaksınız ya da editörlük yapacaksınız. Ben şanslı bir adamım. İkisini de yaptım, yapıyorum.  (...)  O kadar çok farklı işi birarada yapmak zorundasınız ki Türkiye’de. Çok şikâyet de edemezsiniz, çünkü sanıldığı kadar çok yayınevi yok Türkiye’de. Yayınevi yaşamalı ki siz de devam edebilesiniz. Tasarlıyorsunuz, okuyup yönlendiriyor, redakte ediyorsunuz. Kapağı düşünüyorsunuz, reklamı, söyleşiyi, çıkacak yazıları şunu bunu… Sevmeden yapılabilecek bir iş değil bu. Severseniz hayal kırıklığınız azalır. Severseniz affedersiniz, yola devam edersiniz. Severseniz filan diyorum ya…dikkat ederseniz o sevgi de saplantılı aslında. Obsesif olmanız gerekiyor. Kaleminiz, diliniz, okur yazarlığınız filan olacak demiyorum dikkat edin. Türkiye’de tecrübe süratle kazanılıyor. Son üç ayda okuduğum ve taradığım sayfa sayısı onbini geçti. Bu kadar okursanız çalışırsanız hepsini öğrenirsiniz. Ama sevmek başka bir şey. Sevmezseniz katlanamazsınız.  (...) Çeviri eser, hazır olarak geliyor. Size yaratıcılık imkânı tanımıyor. Çeviriye bakıyor, karşılaştırıyor ve okuyorsunuz, açıklayıcı müdahaleler yapıyorsunuz en fazla. Ama telif eser öyle değil, daha canlı ve yaşıyor. Size dokunuyor. Yan yana yürüyebiliyorsunuz. Heyecan duyduğum işi yapmak istiyorum. Telif eserler beni artık heyecanlandırmıyor, onu demek istemiştim. (...) yazar arıyorum, genç yazar bulmak istiyorum, takip etmeye çalışıyorum. Elimden geldiğince izliyor ve araştırıyorum. (...) Doğrusu editör olarak ulaşmak istediğim bir nokta yok. Bir iki tane hayalim var onları yapmak istiyorum ama hayat bu, nereye varırım, nerde kalırım ölçemiyorum. Bir çırağım olsun istemem, usta olduğumu düşünmüyorum. (...) Yok be yahu bir de editör mü takip edeceğim desem... Yazarlar, çevirmenler, çizerler yetiyor bana… Yetişemiyorum. Bir de inanın, sanıldığı kadar çok editör yok. Ben editör dendiğinde Tanıl Bora derim başka da birini sayamam. (...) O kadar çok kötü dosya okuyorsunuz ki insan bazen okumaktan soğuyabiliyor. Sırf keyif için okuyamaz oluyor, kendinize vakit ayıramıyorsunuz. Sevdiğim bir kitabı ben hazırlayamadım diye üzülmüyor, oh sadece okuyacağım diye seviniyorum. (...) Bir reçetem yok. Ben yazarlar dışında iyi çevirmenleri izlerim, ne yapıyorlar merak ederim. Kimin çevirdiği çok önemli, kimmiş bir bakın derim. Titizlik görülebilir bir şeydir. İster istemez editörü olan yayınevlerinin kitaplarını izlemek gerekiyor. Bu kitabı birkaç kişi okumuş, çalışanlarının emeğin maddi karşılığı verilmiş anlamına geliyor çünkü. Bunlar dışında tasarım ve baskı gibi pek çok ölçüt var seçmek için. Her okur, iyi kitap tanımını kendi yapar ama bu tanım hep değişir. Yirmi yaşında sevdiğiniz bir şeyi kırk yaşında tekrar ediyorsanız eskisi kadar çok okumuyorsunuz demektir. Bir de insan sevdiği yazarın her kitabını hemen okumamalı, saklamalı. Mutlu olduğu ve mutsuz olduğu zamanlara saklamalı. Bu kadar kolay tüketmemeli.  

Söyleşiyi  KitapGalerisi için Tuna Bahar yapmıştı, Nisan 2013

Perşembe, Ekim 16, 2014

Alocu Tilki'nin Serencamı


Genç bir dolandırıcı, İmparator'un yeğeni Tilki Sadık, bir gün, hiç ummadığı biçimde vurulur. Belkemiğine oturan bir kurşunla, bir kara deliğe düşer gibi hayatı değişir. Senelerce Aloculuk yapmış, rol kesmiş, yemlemiş... Tilki'nin günleri, titanyuma mı vidalandı? Yoksa artık sandalyede dik oturmalı, on beş dakikada bir push up mı yapmalı?

Emrah Polat, garip, yaralı, kahırlı, vicdanı unutan ve hatırlatan bir hikâye anlatıyor. 

Alocu Tilki'nin Serencamı, kirli bir adamın küskünlüğünü, iç dökmelerini trajikomik bir dille resmediyor. Muzip, karanlık ve soğuğu bilen bir soğuklukla.

Pazartesi, Ekim 13, 2014

9,75 Santimetrekare


İstanbul öksürüyor, Taksim’de barikatlar... Cümle isteyen GV, dağınık yatak, eksik defter, Leyla Sayar afişi, Marilyn kapıya gelmiş, Ahmet Abi Zinar’la konuşuyor. Serap sorular soruyor. Cihangir’de bir apartman, Basmahane’de bir tren, roman içinde roman...

2013 Haziranı’nda insanlar iyimserken, umutluyken, devran başka türlü dönerken...

Yaralı bir adamı anlatıyor Mehmet Eroğlu. Sokaktan gelen çocuğu, ruhu bereli olanı, İsa’nın Meryem’i öldürdüğünü gören bebeği, unutmaya ve arınmaya çalışan bir yazarı. “Sağlığına Cyrano.”

9,75 Santimetrekare, Mehmet Eroğlu dünyasının sıcak ve yaralı yüzü.

Pazar, Ekim 12, 2014

Mavi

Amei Zhao
Kilian Eng
http://www.pixiv.net/member.php?id=211515
Dlkdhy
Miranda Meeks
Alex Tooth
Mark Ferrari
Yoko Tanji

Çizgilerle Bir Şehri Anlatmak


14 Ekim 2014 Salı günü saat 19:30’da Mimarlar Derneği 1927'de “Çizgilerle Bir Şehri Anlatmak: Grafik Roman ve Ankara” başlıklı bir konuşmam var. İlgilenenleri beklerim.

Yukarıdaki sayfa Ankara Üçlemesinin son albümü Uzak Şehir'den bir sayfa...Berat Pekmezci çiziyor, ben yazıyorum.

Mimarlar Derneği 1927, Cinnah Caddesi 19/3-4, Çankaya-Ankara
Tel: 0312 495 06 64-65, Fax: 0312 495 06 66


Cumartesi, Ekim 11, 2014

Zıyta da Ziyta


Perşembe günü böyle bir roman gelmiş yayınevine, herhangi bir sayfasını fotoğrafladım, bir bakın derim. El yazmalı, numaracı, mahlaslı, zıyta da ziyta, fişka da piyna metni. Enerji harcamış. Dünya nasıl dönüyor, e işte bunlarla dönüyor...

İsim mahlas, adres yok, telefon numarası verilmiş...Oyun oynanıyor, enerji harcanmış dediğim bu... Şizofreni değil edebiyat algısına yönelik bir oyunbazlık yapılmış...Hepi topu 25 sayfa, kitap olarak o kadar bile etmez...

Yazar, oyunbazlığının konuşulmasını istiyor, mahlasın arkasında durarak kurcalamak, sesini duyurmak, tavrını göstermek istiyor... E olur, dünya bu, herkese yer var...