Cumartesi, Mart 29, 2014

Sadece Ölmek İstiyorum




Satrapi, Türkiye’de ve dünyada Persepolis grafik romanıyla  tanınıyor. Poulet aux prunes, 2004 yılında yayınlanmış daha yakın tarihli bir başka çalışması. Film uyarlaması, grafik romanından önce geldiği için, bizde,  Azrail’i Beklerken adıyla biliniyordu, albüm de bu isimle çıkmış. Satrapi, bu albümünde, 1958 yılında ölen müzisyen Dayısını anlatıyor; önemli grafik romanlarda ve daha önceki kitaplarında gördüğümüz izleği yineliyor, otobiyografik niteliklerle ülke ve aile tarihine ilişkin meseleleri  harmanlayarak hikâyeleştiriyor.

Satrapi’nin iyimser bir dünyası var. Ölümü ve ölmeye yatan birinin son günlerini anlatırken bile hikâyesini neşeyle kurgulamayı tercih ediyor. Komik çizgileri olduğu için böyle bir tercihte bulunduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Çizgiler, hikâyeyi mutlaka pekiştiriyor ve okuru yönlendiriyor ama Satrapi nostaljik bir iyicililikle kötülüğe, bağnazlığa ve münafıklığa bakıyor.  Coşku ve ironiyi, komik gamsızlıkları, öfke patlamalarını, birbirleriyle didişen aileleri seviyor. Masalsı bir İran resmediyor bize. Hatta oryantal denebilir.  Orta üst sınıftan,  modern ve seküler, kalabalık ailelerin içinde geçiyor hikâyeleri. Keyfe düşkünler, çok konuşuyor, beklenmedik meselelere takılıyorlar. E aile dediğimiz şey de derin kavgaların ve anlaşmazlıkların tarihidir ya… Satrapi de didikliyor aileyi, kavgaları, kırılmaları…

Ölmeye karar veren birinin kendini dış dünyadan soyutlaması, çevresiyle vedalaşması, sekiz gün içinde hayatını sonlandırması başlı başına dramatik bir hikâye zaten. Üstelik, ölen adam, kavuşamayan bir âşık, hayatını başka türlü yaşamak zorunda kalan bir müzisyen. Güçlü bir egonun boşa yaşanmış bir hayat hissiyle ölümünü  gösteriye dönüştürmesiyse, evet diyorsun, işte bu bir Satrapi hikâyesi. İran hakkında öyle adam akıllı derinlikli bir fikrim yok ama Satrapi’nin anlattığı hikâye bana yabancı gelmiyor. Niye gelmiyor? İran’la ilgili kültürel-bölgesel yakınlıktan mı?  Hayır, Hollywood sayesinde İtalyan ve Yahudi aile komedilerini iyi biliyoruz. Kuşaklar arası uyuşmazlığı, gürültüyü, telaşı, müzikle eğlenmeyi, büyük tencerelerde pişen yemekleri hemen algılıyoruz. Satrapi, bize o dokuda, o referansla, o aşina dünyadan hareketle bir hikâye anlatıyor. Araya katılan yerel unsurlar, dipnotlarla yapılan açıklamalar, Yahudi-İtalyan benzerlerine ikame edilen unsurlardan başka bir şey değil sanki. Bir yemek adı, bir müzik aleti, bir bayram, etnik veya dini bir teferruat her defasında değişiyor… Aileler, tepkiler, muhafazakârlık, içe kapanıklık, histeri, mutluluk patlamaları, ahlâk mahkemeleri, otoriteye yönelik hoşnutsuzluk, batılı eğitimle geleneğin çatışmasıysa demirbaş gibiler… Öyle çok şey birbirine benziyor ki…

Başka türlü bir hikâye olabilirdi ama globalleşmesi mümkün olamazdı. Popüler kültürde mevcut örneklere benzemeyen bir ürünün başarılı olması beklenemez. Popüler olan, başarı kazanmış bir başkasını andırmak zorundadır ki dağıtıma dahil olabilsin. Tar çalan Ali Nasır, saksafon çalan Yahudi'yi hatırlatmak zorundadır demek istiyorum. Yanlış bir evlilik, nihayetlenmemiş bir aşk, başka türlü yaşansaydı daha güzel olurdu hissi veren bir hayat... Dönüp dolaşıyor, popüler kültürdeki komik Yahudi'yi, Azrail'i Beklerken'deki Ali Nasır'ı çepeçevre sarıp sarmalıyor işte.

Dayı'nın son günlerine şahitlik ederken, ziyaretçilerini, bedbin hatıralarını, bıkkınlıklarını ve Fars mesellerini okuyoruz. Trajikomik olan, bir adamın ölmeye karar verirken ciddiye alınmaması elbette. Merhametin insan doğasında terbiyeyle öğrenilen bir hissiyat olduğunu hatırlıyoruz böylelikle. Çocukları, babalarının kararını umursamayıp kendi devranlarında, oyun ve sınırlı sorumluluklarla geçen ömürlerini sürdürüyorlar. Diğerleriyse sanatçı kaprisi, gelir geçer bir dellenme sayıyorlar muhtemelen.

Kitabı farklı ve dokunaklı kılan, Ali Nasır'ın ölümünü tetikleyen aşk acısı. Sevdiği kadına kavuşamayan biri olduğunu öğreniyoruz, üst üste gelen mutsuzluk anlarından birinde, hikâyenin başında, o kadınla karşılaşıyor. Ve o kadın bile isteye, onu tanımazlıktan geliyor. Doğu'ya, kadim zamanlara atfedilen naif (ve şizoid) bir romantizm kendini bu bölümlerde belirginleştiriyor. Modern Batı'nın inanmayacağı (ama inanmak isteyeceği) bir aşk bu. Unutulduğunu düşünerek ölmeye karar veren, aşk acısından ölen bir müzisyenin yaşam öyküsüymüş Azrail'i Beklerken dedirtiyor. Satrapi, tam da bu noktada, minyatürleri, sonu mutlaka ölümle biten Doğulu aşk hikâyelerinden birini anlattığını hissettiriyor bize. Bu yüzden başarılı, bu yüzden farklı dillere tercüme ediliyor. Epeyce oryantal ve ne yapsa melez kalacak bir hikâye olduğunu kabul ediyorum ama rica ediyorum cinsiyetçi okunmasın, "yakışıyor hasbaya" derler ya... Satrapi yakıştırıyor işte... 
Radikal Kitap, 28.3.2014



1 yorum:

Ruhsuz Atmaca dedi ki...

Persepolis in yanılmıyorsam filmi de var. filmi de güzel kitabı da diyim :)))

Related Posts with Thumbnails