![]() |
Çocuk aklımda o sorun(sal) senelerce yer etmiş, gülerek
yazıyorum, ne yapmalı da yağmurla biriken sular şey edilir diye kafa yormuştum.
Yanlış olmasın, kafa yordum dediğime bakmayın, herkes gibi ben de nasıl
yapılacağını bilmiyor, düşünür gibi yapıp amcalar gibi konuşuyordum. Romantize
etmeden, birine veya bir şeye kahretmeden, dualizme başvurmadan
konuşamadığımızı o yaşlarda nereden bileceğim. Hoş, bilmeme de gerek yoktu,
hayata dair bilmeler öylece akıyordu, akışına bırakmıştım kendimi.
Bugün sosyal medyada dolaşan tartışmaların önemli bir
kısmı da o eski amca sohbetlerinden çok farklı değil. Bir fotoğraf, bir video,
bir haber kırıntısı görülüyor, birkaç dakika içinde mesele teknik olmaktan
çıkıp ahlaki, siyasi ve kültürel bir hükme dönüşüyor. Sorunu anlamaktan çok,
onu ait olduğu büyük hikâyeye yerleştirmek istiyoruz.
Belki de insan zihni böyle çalışıyor. Tek tek olaylarla
uğraşmak yerine onları bir anlatıya bağlayınca rahatlıyoruz. Yağmur suyu
birikiyorsa belediye kötüdür. Eskiden birikmiyorsa eskiler iyidir. Almanya’da
birikmiyorsa Almanlar çalışkandır. Her sonucun hazır bir sebebi vardır. Oysa
hayat, amca sohbetlerinin sevdiğinden çok daha karmaşık.
Belki nostalji denen şey de tam burada başlıyor, geçmişin
daha iyi olmasında değil, geçmişe bakarken ayrıntıları unutup hikâyeleri
hatırlamamızda.
Fotoğraf yetmişli yıllardan. Yağmur bol bol yağınca, bir
kaldırımdan ötekine kalas atılır, üzerinden tin tin geçilirdi. Oradan aklıma
geldi.
[Nostaljik dipnot: Çizgi romanlardan, özellikle Zagor’dan
bu sahneleri bilip sevdiğimden kalasta yürümeye bayılırdım. Çiko’nun ayağı
kayıp çamurlu suya düşmesi an meselesiydi. Ben Zagor’dum elbette.]

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder