Pazartesi, Ocak 05, 2026

Lazım bi şey

Blogu takip edenler bilebilir, insanın özünde iyi ya da kötü olmasıyla ilgili kadim tartışma, oldum olası hoşuma gider. Dinler, ideolojiler ve hayatı “düzenli” kılma iddiasındaki hemen her girişim, dönüp dolaşıp bu soruya yaslanır.

Ben genel olarak “insan, insanı iyileştirir” fikrine yakınım. Ama tam da bu yüzden, karşı kutuptaki “insan, insanın kurdudur” cümlesine de refleksle kulak kesilirim. Derslerde, yazdığım hikâyelerde, hatta günlük hayatta bu meseleye takıntılı olduğumu ele veren epey örnek anlatmış, yazmış, tartışmışımdır.

İnsanlığın hikâyesi, insanın sadece bencil bir varlık olmadığını, birlikte düşünebildiğini, ortak hedef kurabildiğini, kolektif üretim yapabildiğini gösteriyor. Elbette kıt kaynak rekabetini, savaşları, katliamları göz ardı etmiyorum. Ama buna rağmen insanlığın bir eşitlik hayali kurmaya çalıştığı ve hayatı daha özgürleştirme yönünde hamleler yaptığı  inkâr edilemez. Yani insan sadece almıyor, veriyor da. Ticaretten söz etmiyorum: Yardım ediyor, sanat üretiyor, konuşuyor, öğreniyor, akıl danışıyor, öğüt veriyor.

İşin ilginci şu: Bencilliği bir davranış ve yaşam biçimi olarak durmadan eleştiriyoruz. Neredeyse her din ve her ideoloji bencilliği dışlıyor, ayıplıyor, istenmeyen bir insanlık hâli diye işaretliyor.

Büyüdüğüm mahallede, Kürt bakkalımızın dilinden düşmeyen bir cümle vardı. Alırken satarken, açıklarken, pazarlık ederken… Her seferinde aynı şeyi söylerdi: “Lazım bi şey.”

Galiba “gelişim” ve “iyileşme” meselesinde bencillik tam da böyle lazım bi şey. Hatta bazı durumlarda, iyiliği romantizmden kurtarmanın tek yolu, bencilliği kanırtarak görünür kılmak.

Bencillik dediğimiz şey insanı hayatta tutan bir sınır da olabilir.  Kabaca, “kendini korurken ortak alanı büyüten” bencillik türü de var çünkü. İnsan kendi payını alır ama ortalığı yakıp yıkmadan alır. Enerjisini, zamanını, dikkatini korur, tükenmemek için sınır koyar, emeğinin karşılığını ister, odaklanır, kimi şeylere hayır der.

Dışarıdan bakınca böyleleri soğuk bulunur: “Kendini düşünüyor” denir, egoist sayılır. Belki de kendini düşünmeden kimseyi uzun süre taşıyamayacağını biliyordur. Bu tür bencilliğin sonunda genellikle üretilmiş iş, kazanılmış itibar, net ifadeli bir ilişki, açılmış bir imkân kalır.

Yıkıcı olanıysa bunun tam tersidir: “kendini büyütmek için ortak alanı daraltan” bencillikten söz ediyorum. Kazancını, başkasının kaybına bağlar. Sorumluluğu başkasına yıkar, kaynak tüketir ama karşılığını vermez, yerine bir şey koymaz. Bu bencilliğin geçtiği yerde güven azalır. İnsanlar daha çok saklar, daha çok savunmaya geçer.

Bencilliği toptan şeytanlaştırınca, insan kendi sınırını bile ayıp sayabiliyor, sonra da sınır koyamadığı için ya tükeniyor ya diplere düşüp patlıyor. Öte yandan bencilliği cilalayınca, bu kez hak gaspı “özgüven”, sorumluluktan kaçış “özgürlük” diye satılabiliyor. Bizim bakkalın nakaratını izlersek, bazı şeyler gerçekten “lazım.” Ama hangisi?

Ben kazanırken bedeli kim ödüyor? Eğer bedeli ben ödüyorsam, yani sınır koyuyorsam, risk alıyorsam, emeğimi koruyorsam, bu bencillik yaratıcıdır. Bedeli başkaları ödüyorsa, o bencillik yıkıcıdır. Kalan her şey, poz ve lafazanlık.

4 yorum:

Gürîzân dedi ki...

Son paragrafınıza katılıyorum. Ben kazanırken başkaları kaybetmemeli.
Ben kendimi bencil bir insan olarak tanımlıyorum. Sadece sınırlarımı korumaya çalışıyorum. Bir iyilik yapabiliyorsa yap. Ama yapamıyorsan da zarar verme.

Aziz dedi ki...

Bencilim!

Levent Cantek dedi ki...

Çok yerinde bir yorum, teşekkür ederim. “Ben kazanırken başkaları kaybetmemeli” cümlesi meseleyi netleştiriyor. Benim metinde “yaratıcı bencillik” dediğim şey, sınır koyup tükenmemek ama bunu yaparken bedeli başkasına yüklememek. “İyilik yapabiliyorsan yap, yapamıyorsan zarar verme” ise asgari etik, çoğu zaman da en zor olanı. Sorun bencillik değil, bencilliğin “poz” diye pazarlanması.

Levent Cantek dedi ki...

Peki

Related Posts with Thumbnails