![]() |
Blogu takip edenler bilebilir, insanın özünde iyi ya da
kötü olmasıyla ilgili kadim tartışma, oldum olası hoşuma gider. Dinler,
ideolojiler ve hayatı “düzenli” kılma iddiasındaki hemen her girişim, dönüp
dolaşıp bu soruya yaslanır.
Ben genel olarak “insan, insanı iyileştirir” fikrine yakınım.
Ama tam da bu yüzden, karşı kutuptaki “insan, insanın kurdudur” cümlesine de refleksle
kulak kesilirim. Derslerde, yazdığım hikâyelerde, hatta günlük hayatta bu
meseleye takıntılı olduğumu ele veren epey örnek anlatmış, yazmış,
tartışmışımdır.
İnsanlığın hikâyesi, insanın sadece bencil bir varlık olmadığını,
birlikte düşünebildiğini, ortak hedef kurabildiğini, kolektif üretim
yapabildiğini gösteriyor. Elbette kıt kaynak rekabetini, savaşları, katliamları
göz ardı etmiyorum. Ama buna rağmen insanlığın bir eşitlik hayali kurmaya çalıştığı
ve hayatı daha özgürleştirme yönünde hamleler yaptığı inkâr edilemez. Yani insan
sadece almıyor, veriyor da. Ticaretten söz etmiyorum: Yardım ediyor, sanat
üretiyor, konuşuyor, öğreniyor, akıl danışıyor, öğüt veriyor.
İşin ilginci şu: Bencilliği bir davranış ve yaşam biçimi
olarak durmadan eleştiriyoruz. Neredeyse her din ve her ideoloji bencilliği
dışlıyor, ayıplıyor, istenmeyen bir insanlık hâli diye işaretliyor.
Büyüdüğüm mahallede, Kürt bakkalımızın dilinden düşmeyen
bir cümle vardı. Alırken satarken, açıklarken, pazarlık ederken… Her seferinde
aynı şeyi söylerdi: “Lazım bi şey.”
Galiba “gelişim” ve “iyileşme” meselesinde bencillik tam da böyle
lazım bi şey. Hatta bazı durumlarda, iyiliği romantizmden kurtarmanın tek
yolu, bencilliği kanırtarak görünür kılmak.
Bencillik dediğimiz şey insanı hayatta tutan bir sınır da
olabilir. Kabaca, “kendini korurken
ortak alanı büyüten” bencillik türü de var çünkü. İnsan kendi payını alır ama
ortalığı yakıp yıkmadan alır. Enerjisini, zamanını, dikkatini korur, tükenmemek
için sınır koyar, emeğinin karşılığını ister, odaklanır, kimi şeylere hayır
der.
Dışarıdan bakınca böyleleri soğuk bulunur: “Kendini
düşünüyor” denir, egoist sayılır. Belki de kendini düşünmeden kimseyi uzun süre
taşıyamayacağını biliyordur. Bu tür bencilliğin sonunda genellikle üretilmiş
iş, kazanılmış itibar, net ifadeli bir ilişki, açılmış bir imkân kalır.
Yıkıcı olanıysa bunun tam tersidir: “kendini büyütmek
için ortak alanı daraltan” bencillikten söz ediyorum. Kazancını, başkasının
kaybına bağlar. Sorumluluğu başkasına yıkar, kaynak tüketir ama karşılığını
vermez, yerine bir şey koymaz. Bu bencilliğin geçtiği yerde güven azalır.
İnsanlar daha çok saklar, daha çok savunmaya geçer.
Bencilliği toptan şeytanlaştırınca, insan kendi sınırını
bile ayıp sayabiliyor, sonra da sınır koyamadığı için ya tükeniyor ya diplere
düşüp patlıyor. Öte yandan bencilliği cilalayınca, bu kez hak gaspı “özgüven”,
sorumluluktan kaçış “özgürlük” diye satılabiliyor. Bizim bakkalın nakaratını
izlersek, bazı şeyler gerçekten “lazım.” Ama hangisi?
Ben kazanırken bedeli kim ödüyor? Eğer bedeli ben
ödüyorsam, yani sınır koyuyorsam, risk alıyorsam, emeğimi koruyorsam, bu
bencillik yaratıcıdır. Bedeli başkaları ödüyorsa, o bencillik yıkıcıdır. Kalan
her şey, poz ve lafazanlık.
![]() |



4 yorum:
Son paragrafınıza katılıyorum. Ben kazanırken başkaları kaybetmemeli.
Ben kendimi bencil bir insan olarak tanımlıyorum. Sadece sınırlarımı korumaya çalışıyorum. Bir iyilik yapabiliyorsa yap. Ama yapamıyorsan da zarar verme.
Bencilim!
Çok yerinde bir yorum, teşekkür ederim. “Ben kazanırken başkaları kaybetmemeli” cümlesi meseleyi netleştiriyor. Benim metinde “yaratıcı bencillik” dediğim şey, sınır koyup tükenmemek ama bunu yaparken bedeli başkasına yüklememek. “İyilik yapabiliyorsan yap, yapamıyorsan zarar verme” ise asgari etik, çoğu zaman da en zor olanı. Sorun bencillik değil, bencilliğin “poz” diye pazarlanması.
Peki
Yorum Gönder