![]() |
Üstelik 27 Mayıs’ı eleştirmek o günlerde kolay değildi. “Gençlik” denilen şey, tekil bir özne gibi, reaksiyoner bir hızla uyarıyor, tehdit ediyor, muhatabını hırpalıyordu. Birisi ters bir şey mi yazdı, şüphe mi duydu, abartılı mı buldu, hemen kapısına dayanılıyordu. Askerler de bu taşkınlığı “destek” diye okuyup ses etmiyor, meseleyi demokratik tepki diye paketleyip geçiştiriyordu.
Fotoğraflardan birinde, Büyük Gazete adlı haftalık magazin gazetesinde yayımlanmış bir karede, bir pankarta rastladım. İlginç geldi, çünkü fotoğrafın kendisi, pankartın cümlesini açıklayan bir kurgu gibi çalışıyor. Kadrajın önünde demir parmaklıklar (ya da korkuluklar) var. Arkasında genç bir kalabalık. Üstte de iki iddia: “Hürriyet” ve “Gençlik öldürülebilir / zincirlenemez.”
“Gençlik öldürülebilir, zincirlenemez” derken beden/biçim (öldürülebilir) ile irade/fikir (zincirlenemez) diye bir ayrım kuruyor. Ölümü normalleştirirken itaati reddediyor. Böyle söyleyince karşı tarafa “Bizi korkutarak yönetemezsin” mesajı gidiyor. Kime meydan okuyor? Devrik iktidara. “Ya İstiklal ya Ölüm” hattından ilham alan bir çıkış bu, zaten 27 Mayıs’a o dönem “İkinci Cumhuriyet” de denirdi, hatırlatalım.
Beni rahatsız eden, “öldürülebilir” kelimesinin bu kadar kolay dolaşıma sokulması. Ölümün ve ölmenin romantikleştirilmesi huzursuz edici. Çünkü ölüm, siyasetin en kestirme argümanı olarak konuşmayı keser. Müzakereyi, gündelik mücadeleyi, örgütlenmeyi, ikna etmeyi (kısacası siyasetin zahmetli tarafını) bir kalemde değersizleştirir. “Ölebilecek kadar inanmak”, inandığın şeyi konuşulamaz kılar. “Beni esir edemezsin, öldür daha iyi” dediğin anda, o “daha iyi”nin kime iyi geldiğini sormak gerekir: İnsanlara mı, yoksa ölüm üzerinden parlayan siyasal gösteriye mi?
Üstelik “zincirlenemez” diyerek iradeyi mutlaklaştırıyor ama “öldürülebilir” diyerek bedeni kolayca harcanabilir ilan ediyor. Oysa siyasetin konusu tam da bu ikisini birlikte koruyabilmek olmalı: hem düşüncenin özgürlüğünü hem bedenin hayat hakkını.
O cümledeki meydan okumadan çok, o meydan okumanın bedelini kimin ödeyeceği meselesi daha önemli. Çünkü ölümü yücelten her dil, eninde sonunda yaşayanların siyaset yapma kapasitesini “imkansızlaştırır”. Yaşamın inadı yerine ölümün ihtişamını koyar. Ölümü bu kadar “kolay” söyleyebilen bir siyaset dili, hayatta kalmanın zorunlu kıldığı sabrı, örgütlenmeyi, dayanışmayı, hatta sıradanlığı küçümser. Oysa gerçek direniş çoğu zaman gösterişli olanla değil, sürdürülebilir olanla mümkündür. Zincirlenmemek, ölümü göze almakla değil, her ne olursa olsun yaşamı bırakmamakla ilgilidir.
Memleket havasını ve normalimizi belirleyen zihniyeti düşünmekle ilgili bir dert benimkisi. Yoksa tarihi, şimdiki zamandan bakarak yargılamaya çalışmıyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder