![]() |
(…) Sorsalar varlığın bir sır mı olur? / Kul yükü bu kadar ağır
mı olur? / Yükseğe
çıkınca öksüzün ahı / Şu
derin göklerin sağır mı olur?
/ Allah’ım derdime dert katan sensin! / Gizlenip kendini aratan sensin! / İsyanım o kadar
büyükse eğer / Onu
da, beni de yaratan sensin!
/ Nazarlar önünde perdesin Allah!
/ Neden bir görünmez yerdesin Allah / Bu dem ta gönülden gelirken sesi / Söylesen nerdesin,
nerdesin Allah?
O tartışmada
mesele, Necip Fazıl’ın Allah’a olan inancıydı. Dizelerdeki
uhrevi ton, derinlik,
sevgi kanıtlanmaya
çalışılıyor; herkes aynı metni birbirine karşı bir delil gibi kullanıyordu. Tek
kelime etmeden, itiraf edeyim “radyo tiyatrosu” gibi dinlemiştim. Siyaseten romantikler öteden beri ilgimi çeker: abartıları, itirazları,
kestirimleri, “gözyaşları” ve “kahkahaları”yla baş döndürücü bir insan türüdürler. Üstelik
bir yıldızı kutsamak üzere toplaşmış kalabalık,
ister istemez ilginçtir. Üstelik
okur-yazar kalabalıklar,
kendileri dışında herkesi eksik
bulmaya meyillidir. O salonda herkes, diğerinin Necip Fazıl’ı “anlamadığını” düşünüyordu.
Şiiri
okur okumaz hatırladım,
çünkü Sabahattin Ali’de
de benzer bir tınıya
rastlanır. O gün bu
bağlantı kurulmamıştı, belki de ben kaçırdım. Sonradan öğrendiğim şu: Necip
Fazıl bu şiiri 1928’den sonra kitaplarına almamış. Neden? Yazdıklarının genel ortalamasının çok
altında olduğu söylenemez.
Alsaydı ne olurdu?
Büyük ihtimalle yine aynı
şekilde, Allah sevgisi ve inancı
üzerinden okunur, yine uzun uzun konuşulurdu.
Bir itibarsızlaşma da yaşamazdı.
Buraya
kadar olanı “edebiyat magazini” diye geçiştirmek kolay. Asıl soru başka: Bir
yazar neden kendi metnini dolaşımdan çeker? Estetik bir yetersizlik mi, yoksa
sonradan kurduğu ideolojik/ruhsal mimariye uymayan bir ton mu? Necip Fazıl’dan
söz ediyoruz, kendini adeta bir roman kahramanı gibi kuran, hayatını ve
metinlerini bu kurguya göre yeniden düzenleyen bir yazardan.
Almadığına
göre -ve bu daha makul görünüyor-o şiiri yazan Necip Fazıl’ı artık sevmiyordu.
Daha doğrusu, o eski sesi kendi hikâyesinden sildi. Yazarların metinlerini
değil, kendi geçmişlerini de edit ettiğini kabul edersek, bu tercih anlaşılır
hale geliyor. Ama şu soruyu da açıkta bırakıyor: Bir yazar, kendi eski
benliğini metinlerinden çıkardığında, gerçekten ondan kurtulmuş, hayatından
çıkarmış mı olur?

2 yorum:
Her büyük yazar biraz kendi arşivinin sansürcüsü müdür?
Otosansür ise kastettiğiniz, o mutlaka olur. Geçmişe dönük bir ‘temizlik’ de olur, oluyor. Aziz Nesin, ‘asıl ölçü kitaptır’ derdi. Kitaba almıyorsam, o yazı o kadar da önemli değildir demeye getirirdi. Elbette bu biraz rasyonelleştirme. Kitaba alınmayan metinleri tamamen hükümsüz ya da sahipsiz ilan etmiyor ama onları edebiyatın merkezinden uzaklaştıran bir hiyerarşi kuruyor. Bir bakıma, yazar kendi geçmişine editörlük yapıyor.
Yorum Gönder