Cuma, Şubat 07, 2025

Komşumun halleri

O yıllarda evliyim, ona göre hesap ediyorum, en az sekiz yıl olmuştur, bir yaz akşamı balkonda eski eşim ve oğlumla oturuyoruz, yan binada yaşayan benden en az yirmi yaş büyük bir kadın telaşlı ve nefes nefese bir halde dışarı çıkıp dolanmaya başladı, apartmandan birilerini arıyor, kimseyi bulamıyordu. Tuhaf bir durum olduğunu anladık, aramızda konuştuk ve ben (içimdeki çizgi roman kahramanı sesiyle) "yardımcı olabileceğim bir şey var mı" diye sordum-seslendim. 

Meğerse bir hırsız olabileceği şüphesiyle evine giremiyormuş, dairesinden çıkarken ışıklar kapalıymış, geldiğinde açıkmış filan... "Evham yapıyor olabilirim" diyor ama  neredeyse titriyor, o aşağıda biz balkondayız, yardımcı olabilmek adına "isterseniz ben eve girebilirim, birlikte kontrol ederiz" diye bir şey önerdim.

Öyle de yaptım, aşağı indim, anahtarı alıp daireden içeri girdim, odalara baktım, bir şey yoktu, sonra onu çağırdım, kontrol etmesini bekledim ve evden ayrıldım. Hayat kolay değil, evham, endişe, anksiyete, sıkıntı her hamlemizde bizi zorlayabiliyor. Önemli bir şey yaptığımı da düşünmüyorum. 

Benim için ilginç olan bundan sonrası...

Bu teyzeyle bir biçimde komşuyduk ve doğal olarak karşılaşıyorduk. O geceden sonra sayısız kez yan yana, yüz yüze, karşı karşıya gelmişizdir, bir kere olsun bana selam vermedi, selamı geçtim, yüzüme bakmadı, bütünüyle ben yokmuşum, sanki bir görünmezmişim gibi geçip gitti yanımdan. 

Önceleri şaşırmıştım, sonra giderek meraklanmaya başladım, bir biçimde kendisine yardımcı olmuş birisine insan bir merhaba der, bir tebessüm eder gibi geliyordu bana... Galiba diyorum, bana ve dış dünyaya karşı bir zaaf gösterdiği için kendini suçluyor ve benden (bizlerden) utanıyordu... Belki, kendisiyle alay ettiğimizi ve küçük gördüğümüzü düşünüyor, o evhamını unutmak istiyordu falan filan... Aklından ne geçtiğini bilemiyorum.

Bu hissi daha sonra çok düşünmeye başladım, biliyorsunuz çeşitli savunma mekanizmaları var, insanlar kendilerini rahatsız eden hisleri (ve ona bağlı hatıraları) bilinçaltına itebiliyorlar, bu yüzden benden uzak duruyor olabilir, belki bana minnettar kalması gerektiğini düşünüyor ve borçluluk hissi onu rahatsız ediyor. Hiç bilmiyordum, “Indebtedness Theory” diye bir şey varmış, insanlar başkalarına minnet duymayı istemiyor ve borçlu hissettikleri insanlardan bile isteye uzaklaşıyorlarmış. Terapist bir arkadaşım, evham yaptığını ve abarttığını düşünerek “utanmış” ve kendince durumu rasyonalize etmiştir demişti. Mealen yazıyorum, bilişsel uyumsuzluktan söz etti. Yalnız yaşayan annem, bu hikayeyi dinlendiğinde yalnızlıktan içine kapanmış, nasıl teşekkür edeceğini bilemez olmuştur diyerek beni kederlendirdi. Sosyal anksiyete ve buna bağlı kapanmadan söz ediyordu aslında.

Şunu düşündüm hep, acaba evine giderken bizim evin balkonuna bakabiliyor mudur? Sahiden değerli, ikisi de benden yaşça büyük iki “arkadaşım” bir gün manen şiddetli bir kavga ettiler. İkisiyle de konuşuyorum, biri diğerinin sıklıkla uğradığı kahvenin olduğu sokaktan geçemiyor, oradan biliyorum. Hayat zor derken, yapıp ettiklerimizi katmadan söylüyoruz bunu… Haa zor...

Çarşamba, Şubat 05, 2025

Faydalı Bilgiler Ansiklopedisi 6


Resim, 1984 yılından, New York'tan, anlamışsınızdır, kentsel dönüşüme karşı çıkan bir ev sahibi, hoşnutsuzluğunu göstermek için bir pankart açmış, arsa simsarlarının uzak durmalarını istiyor.

Her büyüyen şehir, aşağı yukarı, elli yılda bir bu türden dönüşümler geçirir. Binalar yaşlanır, can güvenliğini tehlikeye düşürecek bir deformasyona uğrar vs... Veya bunlar bahane edilerek, aynı araziler yeniden alınır satılır, binalar yıkılır yeniden yapılır, birileri kazanır birileri kaybeder...

Kentsel dönüşüm, ülkeden ülkeye, kültürden kültüre farklı yaşanıyor.

Ben resimdeki protestoyla ilgileneceğim. Biz "yıkmayın, uzak durun", "simsar", "yıktırmayız" demeye ne zaman başladık mesela...


1957 yılından bir Akbaba kapağı, yaşlı çiftin beybabası, bekçiye turşucuyu soruyor, "nereye gitti acaba?". Bekçi cevaplıyor, "imara gitti"


1958 yılından, çadırda yaşayan aile neşeleniyor: o yıl "istimlak olmayacakmış", yaşasın!


Bu da 1959'dan... Yaramaz velet, evin duvarına yıkılacak manasında dozer resmi çizmiş, ev sahibi oğlanı kovalıyor vs...

Üç kapakta da endişe var, kabullenme var ama açık biçimde niye yıkıldığını sorgulayan bir eleştiri yok...

1957-58 yılları İstanbul ve Ankara'da, evlerin yıkıldığı, caddelerin genişlediği, şehrin başkalaştığı, apartmanların çoğaldığı yıllar...O yılların yıkım hikayelerini dinlerseniz, insanlardab, özellikle yıkılan teneke mahallelerin, eski ve ahşap evlerin sakinlerinden en çok "ucuza" gitme şikayetleri duyuyorsunuz. İstimlak parasının azlığı, yeniden açılan davalar, itirazlar, üç kuruşa sokakta kaldık demeler vs vs...Gerisi, nostalji...Ah ne güzel komşulardık!

Protesto ve yıkıma yönelik isyan, 70'li yıllara kadar pek yok...Hiç yok demiyorum, mesela Sulukule 1950'li yılların sonundan itibaren boşaltılmak istiyor. Çingene mahallesi direniyor, kabullenmiyor...Fatsa'ya Gürcü direnişi dersek azımsamış mı oluruz? Oluruz ama bu farklılığı hesap etmemek saçma olur...Sulukule, Çingene mahallesi olmasa dayanabilir miydi, ben emin değilim. Yine 1957-58 aralığında Ankara'nın en eski mahallelerinden biri olan Hacettepe bu yıkıma dayanamıyor misal... O kadar kavgacılar, o kadar kabadayıları var, o kadar mahalle kültürleri var, yapamıyorlar işte...Karar alınıyor, 27 Mayıs sonrasında da yürürlüğe konuyor...Mahalle yıkılıp üzerine hastane yapılıyor. Oysa, hastane için yer mi yok Ankara'da...


Kapak 1957 yılından. Apartmanın yanındaki eski ev yıkılmamış. İki kulağı kesik, şans talih artık neyse, sırıtarak, yıkılmamayı konuşuyorlar: "Adnan Ağabey" geçmedi mi bu sokaktan? Aslında çok anlaşılır değil, kapaktaki espride "gözden kaçma" mı yoksa "tophaneli külhanların kollandığı" mı vurgulanıyor belirsiz. [Akbaba, lümpenleri, sokaktaki adamı hiç sevmez çünkü.]

İlginç olan, bu evler yıkıldığında kimin para kazandığına ilişkin bir eleştirinin olmaması...

Yeşilçam, gecekondu mahallelerine göz koyan Müteahhit tiplemesini çok sevmişti... Pürosunu tüttüren, viski içen, şımarık çocuklar yetiştiren fabrikatörler 27 Mayıs öncesinde yok muydu? Vardı ama onları Yahudi olarak resmediyordu popüler kültürümüz. 

Türk işadamlarına ve müteahhit olarak devlete ses etmeyi istememeşiz...

Veya "daha iyi eve çıkmak", "sınıf atlamak", "daire sahibi olmak" Türklerin hoşuna gidiyor...Eskisi yıkılsın yenisi yapılsın derken bir sorun görmüyorlar, kimse mutsuz değil...

Simsar, yine simsar ama bizimle paylaşırsa, ecicik bize de koklatırsa Vallaha billaha mesele yok galiba...

Salı, Şubat 04, 2025

Özür ve Telafi Gayreti

Hafta sonu değişik bir şey oldu, bir arkadaşım telefonla aradı, öyle çok yakın bir arkadaşım da değil, ortak arkadaşlarımız olan, iş için biraraya geldiğim biri… Çok çok az görüştüğüm biri… Özür dilemek için aramış beni… İster istemez şaşırdım. Cidden yirmi yıl önce filan, bana haksızlık etmiş, küstahlık yapmış ve saire… Doğrusu hatırlamıyordum, bir de çocuk küslüğüm vardır benim, o denli yoğunlaşamıyorum, aklımda tutamıyorum. Hatırlamıyorum diyemedim ama hiç önemli değil filan yaptım. O da benim bunu büyütmeyeceğimi, çok üzerinde durmayacağımı bildiğini söyledi. Kendimle ilgili bir durum diye ekledi.

Üstelemedim, konuyu değiştirip, sohbet açtım. Aradan yirmi yıl geçmiş, aklı orada kalmış,  önemli bir hesaplaşma yaşıyormuş gibi geldi bana. Büyük laflar etmek istemem ama belki de geçmişte yaptığı hataları telafi etme ihtiyacı hissetti. Benim için önemsiz olan bir şey, onun içinde hatırı sayılır bir yük olmuştu… 

İnsanlar geçmişe baktıklarında yaşarken fark etmedikleri ya da önemsemedikleri şeyleri farklı bir gözle görebiliyorlar. Hayat kolay değil, hepimiz az ya da çok zorlanıyoruz. Hatalar yapıyoruz, özrü hakediyoruz şu bu... İnsanlar genellikle durumu idare etmek ve karşısındaki insanı sakinleştirmek için özür dilerler., 

Biliyorsunuz, özür esasen, onarmaya yarar, suçluluk duygusunu hafifletir, mağdura saygı gösterilmesini sağlar, sosyal psikolojide özrün toplumsal denge için önemli olduğu anlatılır durur.

Bizim özür dilemekle ilgili güçlü bir geleneğimiz yok, oysa bu doğrudan doğruya vicdan ile ilgili bir  hesaplaşma demek. Hatamızın kabulüyle başlayıp bizi sorumluluk almaya zorladığı için bir tür duygusal samimiyet göstermemiz gerekiyor. Eğer mümkünse telafi önerisi yapmamız icap ediyor filan…Aristoteles, özür ile telafiyi hep birarada düşünür. Kant, özür dilemenin ahlaki bir yükümlülük olduğunu anlatır. Arendt, sersemliğimizin farkında olduğundan affetme ve özür dilemenin insanı geliştirdiğini tatlı tatlı anlatır. Yük atmak gibidir bu onun için, geçmişten sıyırılıp yeniden başlayabilmeyi sağlar.  

Doktora yaparken, bir hocamız, öğrencisini azarlamayı büyük bir gösteriye dönüştürür ve meseleyi uzattıkça uzatırdı. Çok bildiğim bir şey değil ama galiba Derrida’ya göre sahici bir özür, karşı taraftan bir yanıt beklemeden, ondan gelecek cevabı hesap etmeden verilmelidir. Hocamız da hata yapan birinin herkesin önünde samimi bir biçimde özür dilemesini şart koşuyordu. Enikonu abartıyor, bence saçmalıyordu. O Derrida dedikçe Derrida’ya küfretmiştim.

Başa döneyim, arkadaşım, niye özür dilemek istedi, bunca yıl sonra beni niye arayıp buldu bilmiyorum, umarım rahatlamıştır. Yazıyı özrünüz ve telafi gayretiniz eksilmesin efenim demek için yazdım… Son cümleyi "amca" edasıyla söylemiş sayın lütfen...

Pazartesi, Şubat 03, 2025

Sevelim

Fırsat kollayanları,

Volkanlıları,

umurunda mı dünya dedirtenleri,

büyük yelkenlileri,

westernleri, Bernet'i,

akıllı kapakları,

hahayt zamanlarını,

rekor için topluca delirenleri,

mahalle hikâyelerini,

iyi ki varlar dediğim fotoğrafçıları, Robert Doisneau'yu,

zoom in! detayları,

manyak kovalamacaları,
sinemayı,
 ve çizgi romanları seviyorum. Aslını unutan bizden değildir Batman, kedilerden uzak dur!

Pazar, Şubat 02, 2025

Marianne Faithfull
















Marianne Faithfull ölmüş, ben büyürken az çok bilirdim ama geçtiğimiz on yıl içinde global popüler kültürde bir gençlik arketipi olarak o kadar çok karşıma çıktı ki şaşırmaya başladım. İstisnasız herkes onu yirmili yaşlarıyla hatırlamak istiyordu. Ünlü erkeklerin peşinden koştuğu, masum ve çekici bir görünüme sahip bu tuhaf sesli kadını sanki başka türlü düşünmek istemiyordu kimse; bir gençlik idolü, graffiti örneği, direniş temsilcisi ve ergen isyanı fotoğrafı olarak o yaşlardaki haliyle hatırlamayı tercih ediyorlardı, çeşitli reklamlarda, nostaljik metinlerde hep bu yıllardaki haliyle kullanılıyordu. Tamam demiştim, yaşlılık sevilmiyor, herkes güzel yaşlanmıyor şu bu... Ama Marianne Faithfull neden sadece bu genç kız haliyle hatırlanıyor? Bir şeye denk düşmese bu kadar (ve bu biçimde) hatırlanamaz.

Marianne, 60 ve 70'lerin çarpıcı kadınlarından biri. Müzik dünyasında pek çok ünlü solistle uzun (ve kısa) süreli ilişkileri oluyor. Kendisi de şarkıcı, çatallı, acı çekmiş birini andıran bir sesi vardı. Sigaradan çatlamış ya da bir şeyler içmeden şarkısını sürdüremeyecek hissi veriyordu insana. Benimkisi sonradan bir ilgi olunca epey bakınmıştım… Kim bu kadın diye… Elli yıl öncesinden söz ediyorum… Mick Jagger'la olan ilişkisi, Lennon-Ono beraberliğine benzetilmiş. Hoş, o dönemin pek tuhaf çifti vardı ve çoğu, Lennon-Ono ile kıyaslanırdı. Faithfull, oyunculuk da yapıyor. 1968 yapımı Motosikletli Kız'daki Rebecca rolü Batı Avrupa kültürünün halen popüler ikonlarından biri. Sayısız göndermeye rastlarsınız bu film ve Faithful'la ilgili.

Mick Jagger, onun için Sister Morphine adlı ünlü bir şarkı yapmıştı. Merhameti ve kanundışılığı kabullenen fedakar bir kadın vardı sözlerinde, morfin krizinin ve ölümün eşiğindeki erkeğine yardım ediyordu:

"İşte burada, hastane yatağımda yatıyorum / Söylesene Morfin Abla, ne zaman tekrar geleceksin yanıma / O kadar bekleyeceğimi sanmam / Görüyorsun o denli güçlü değilim (...) Karabasanımı rüyalarımla değiştir/ Görmüyor musun hızla solup gidiyorum" vs vs...

Bertolucci, Dreamers filminde ondan ilham aldığını söyledi, Patti Smith ne kadar etkilendiğini sayısız kez anlattı (meraklısı şarkı söyleyiş biçimlerini en az benim kadar benzetecektir), Saint Laurent onun androjen bohemliğinden esinlenerek koleksiyonlar üretti. Kate Moss tarzı için doksanlardaki Faitfull yorumu denirdi… James Hetfield onunla düet yaptı… Sayılmayacak kadar çok örnek var…Gerçekten öyle çok gezindi ki, halen de “geziniyor”…

Bir sürü şey oluyor, Jagger’dan sonra ilişkiler, evlilikler yaşıyor, çok aşık olduğunu söylediği şair bir sevgilisi var, onun intiharıyla kahroluyor, uzun süre uyuşturucu tedavisi görüyor vs vs Sadece olumsuz gelişmeler yaşandı demiyorum, daha iyi bir şarkıcı-yorumcu oldu, daha derin işler de çıkardı belki ama global popüler kültür açısından onca şeye rağmen otuz yaşını hiç geçemedi, hep o yıllarda kaldı, sonrasını başka bir kadın yaşıyor gibi oldu… Yaşlanma, değişme ve gelişme hakkı elinden alındı adeta… Genç yaşta ölen başka ikonlar var, James Dean, MM ve hatta Kurt Cobain gibi…Marianne F.  erken yaşta ölmüşçesine başka tür bir örnek oldu….

Galiba diyorum o yıllardaki ergen zekası (ve o ergenlerin yaş aldıkça büyüyen nostaljisi) esrarlı, şehvetli, incecik, kırılgan ama ters köşeye yatıran melankolik bir masumiyet istiyordu. Galiba diyorum, günümüzün fitness çılgınlığı öncesinde bugüne taşınabilecek bir zayıflığı ve fitliği vardı, o hali yeniden popülerleşerek yaşamasını kolaylaştırdı. Kendi deyişiyle o yıllarda anoreksiyaymış, sonradan obezite sınırlarına varmış çünkü… Dedim ya galiba diyorum, yazarak düşünüyorum, cevabını bilmiyorum… Doksanlarda birisi onu anlatırken Madonna’ya benzeterek “Beatnik Madonna’sıydı” filan demiş, geleceğe ve yaşanan “şimdiki zamana” bağlanan bir tuhaflığı varmış diyelim… Yaşayacak ve "gezinecek" artık biliyoruz. 

Cumartesi, Şubat 01, 2025

Dizi dizi dizildiler

Memleket dizilerinin asıl meselesi, reklam pastasının küçülmesiyle ilgili, gelirleri düşen kanallar ödeme güçlüğü çekiyorlar, haliyle diziler yüksek maliyetlerini karşılayamıyor. 

Bunun ilk önemli sonucu,  geç ödeme yapabilen kanalların, bu gecikmeye finansal olarak dayanabilecek büyük firmalarla çalışması demek. Bölüm ücretlerinin geri dönüşü üç ayı buluyor ve geçiyor çünkü. Bu sürede çalışanlar hak ettiklerini almaya devam ediyorlar, almadan vermeyi, kazanmadan harcamayı karşılayabilecek olanlar ancak büyük yapım şirketleri oluyor. 

Tekelleşme deniyor ya, kanalların büyük firmalarla çalışmasının önemli bir başka sonucu daha var, o denli büyük sermayeniz yoksa, projeniz ne kadar iyi olursa olsun, mevcut şartlar gereği kanallar tarafından kabul görmüyorsunuz. En iyi ihtimalle büyük şirketlerle ortak iş üretmeye yönlendiriliyorsunuz. 

Büyük şirketler ise işlerini asıl olarak yurt dışına satmak istiyorlar, ancak o zaman istedikleri ölçülerde para kazanabiliyorlar. Yurt dışında Türk dizisi demek soap opera demek, güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler demek. Biz içerde bu tür dizilere kadın hikayeleri diyoruz, onları yurt dışında tanınan oyuncularla çekiyoruz. Oyuncu menajerleri bu durumu anladıkları için o oyuncuların ücretlerini sürekli artırıyorlar. 

Yapımcılar da satışı kolaylaştırmak için başarı kazanmış yabancı dizileri senaryo olarak satın alarak yeniden üretiyorlar. Bilinen ve satılan bir yabancı dizi, Türk uyarlaması olarak bir kere daha satılıyor. Biz bir de uzun bölümler ürettiğimiz için daha da ucuz oluyoruz şu bu... 

Sorun şu ki, hele üç yıldır filan, biz dizi çekmiyoruz, yurt dışına satılacak kadın hikayesi çekiyoruz. Komedi dizisi çekilmiyor deniyor ya, çekilemez çünkü yurt dışına satılamıyor. Şöyle anlatayım Cem Yılmaz ya da Gülse Birsel, hatta Gibi dizisinin yurt dışında karşılığı yok. Yani bizim popülerimiz değil, yurt dışında popüler olanlar iş yapabiliyor ancak. 

Sadece mizahi işler değil elbette, bizde kadın hikayeleri dışındaki her şeye "erkek işi" deniyor, çok azlar, bir iki kanalda numune gibi birer tane yayımlanan "erkek işleri" var, artık onlar da ancak içerde reyting alırsa devam edebiliyor. Küçülen ekonomi ve reklam pastası nedeniyle reyting de yetmiyor artık. Kurtlar Vadisi bugün başlasa beş bölümde kalkabilirdi. Veya ancak TRT'de yayımlanabilirdi. 

Neden aynı oyuncular ve neden aynı yapım şirketleri sorusunun cevabını daha çok buralarda aramak gerekiyor. 

Benim anladığım kadarıyla partinin kanalları yurt dışı satıştan pay almak istiyor, kendileriyle çalışmayan büyük yapım şirketlerine baskı yaptıkları da görülüyor. Onlarla çalıştıklarında yurt dışı satışı olan oyuncularla da iş yapmış olacaklar. 

Kanallara gelince, yine görünen o ki, bu yıl, pek çok kanal el değiştirecek, yeni kanal patronları olacak...

Biraz hızlı yazdım, yok gezi, yok oğlan satıyor-kadın satıyor palavra demek istiyorum. Sorsan herkes biliyoruz yapıyor ama niyeyse yine de konuşuyorlar. 

Related Posts with Thumbnails