![]() |
Sonra dünya ve memleket manzaralarını konuşmaya başladık.
Başta “ne ilgisi var” dediğimiz her şey, dönüp dolaşıp krizlerle
nostaljiye teyellendi böylece. Anlatayım Romalılar!
Üniversite sınavında, neredeyse “toto oynar gibi”,
sorulara bakmadan hep aynı seçeneği işaretleyerek bile kimi bölümlere
yerleşilebildiği söyleniyor. Üniversiteye girmek bu kadar kolaylaşmışsa
üniversite diploması sahibi olmak artık ne kadar önemli ki?
Büyük bir kamu üniversitesinde çalışan akademisyen bir
arkadaşım, bölüm kontenjanlarının artık dolmadığını, üçüncü sınıfa gelindiğinde
mevcutların yarı yarıya azaldığını, öğrencilerin derslere devam etmediğini uzun
uzun, rakamlarla anlattı.
Öğrencilerin mezun olduklarında işsiz kalabileceklerini
bilmeleri, onları tuhaf bir ruh hâli içinde yaşamaya zorluyor. Üniversite,
geleceğe açılan bir kapı olmaktan çıkıyor, belirsizliği birkaç yıl erteleyen
bir bekleme salonuna dönüşüyor.
Yaşları yirmi bir ile otuz sekiz arasında değişen,
aileleriyle birlikte yaşayan “ev genci” diye bir kategori oluştu. Kim
bunlar? Genellikle iyi okullardan mezun olmuş, orta sınıf değerleriyle büyümüş
ama düzenli bir iş bulamayan gençler… Ebeveynlerinin aynı yaşlardayken
kazandıklarından daha azını kazanıyor, kısa süreli ve güvencesiz işlerde
çalışıyor, bağımsız bir hayat kuramıyor ve sonunda yine aile evine dönüyorlar.
Mesele yalnızca işsizlik değil. Yetişkinliğe geçişi
mümkün kılan bağımsız ev, düzenli gelir ve gelecek planı gibi imkânlar da
ortadan kalkıyor. İnsan, çocukluğunu geride bırakıyor ama yetişkinliğe bir
türlü varamıyor. Hayat başlamıyor; sürekli erteleniyor.
Yapay zekâ bir devrim olarak sunuluyor. Bence de öyle.
Pek çok mesleği ortadan kaldıracağı, çok daha fazlasını değiştireceği
anlaşılıyor. Bugün bu işlerde çalışanlar belki emekli oluncaya kadar
mesleklerini sürdürebilecekler ama gençler aynı işlerin yeni adayları
olamayacaklar. Fabrikalar ve bürolar yeniden tasarlanacak, bazı meslekler
kaybolurken yenileri ortaya çıkacak. Ne var ki ortaya çıkacak işlerin kaç
kişiye, nasıl bir hayat sunacağını bilmiyoruz. Gelecek, ilerleme fikrinden çok
büyük bir sis bulutu gibi duruyor. Üstelik bu sis yalnızca geleceğin değil,
günümüzdeki hemen her meselenin üzerine çökmüş durumda.
Son çeyrek asır aynı zamanda büyük nüfus hareketleriyle
geçti. Ülkelerinden kaçan, göçe zorlanan ve başka ülkelere sığınan milyonlarca
insanın sorunlarıyla hemhâl olduk. Gidenlerin ve gelenlerin dertleri, sınırlar
ve insan hakları konuşuluyor ama iltica hakkı, evrensel bir ahlaki yükümlülük
olarak eskisi kadar güçlü biçimde savunulamıyor.
İşler kötü gittiğinde gidilebilecek bir “ülke”
hayali de epeyce yıpranmış vaziyette. Üstelik oraya gidebilenler bile sürekli
statülerini kaybetme, sınır dışı edilme ya da geri gönderilme ihtimaliyle
yaşıyorlar. Bir zamanlar yeni bir hayata açıldığı düşünülen kapıların ardında
da artık güvenli bir gelecek bulunmuyor.
Geleceği ve yarını eskisi kadar konuşamıyoruz. Siyasi
partilerin gelecek projeksiyonları bütün inandırıcılıklarını yitirmiş durumda.
İdeolojiler ve devletler bir zamanlar yarını şekillendirme iddiasıyla vaatler
ve projeler sunardı. O vaatlerin ne kadarının gerçekleştiği elbette ayrı bir
meseleydi ama ortada hiç değilse bir gelecek tasavvuru vardı.
Bugünün siyaseti ise geleceği kurmaktan çok, birbirini
izleyen krizleri yönetmeye çalışıyor. Ekonomik kriz, iklim krizi, göç krizi,
sağlık krizi, güvenlik krizi… Kriz artık geçici bir durum değil, yönetim
biçimi. Küresel dünya da tıpkı bizim gibi geçmişe sığınıyor; bir yandan eski
güzel günleri geri getirmeyi vaat ederken bir yandan önüne düşen yeni krizi
savuşturmaya uğraşıyor.
Nostaljinin bu kadar güçlü olmasının nedeni belki de
geçmişin gerçekten daha güzel olması değil, geleceğin daha güzel olacağına
artık inanmamamızla ilgili. Nostalji, geçmiş hakkında verilmiş masum bir
hükümden çok, geleceğe duyulan güvenin kaybolmasıyla güçleniyor. İnsanlar
geçmişe, orada her şey yolunda olduğu için değil, gelecek artık herhangi bir
adres göstermediği için dönüyorlar.
Bu nedenle yaşadığımız döneme “bildiğimiz dünyanın
sonu” demek pek de yanlış olmaz. Üstelik sona eren yalnızca bildiğimiz
dünya değil, onunla birlikte geleceği düşünme biçimimiz.
Ben bunları anlattığımda genel olarak “e ne olacak?”
sorusu soruluyor. İlk cevabımı söyleyeyim. Keşke bilsem. Ama asıl mesele
geleceğimizi geri almak olmalı. Bunun yolu da farklı bir kolektif tahayyül ve
irade göstermekten geçiyor. Yarını yalnızca başımıza gelecek bir felaketler
dizisi olarak değil, birlikte biçimlendirebileceğimiz bir alan olarak yeniden
düşünmek zorundayız.
Popüler kültürü ya da yaşadığımız zamanı eleştirirken
nostaljiye kapılmamak da bunun bir parçası bence. Geçmişi hatırlamakta bir
sorun yok; sorun, geçmişi geleceğin yerine koymakta. Çünkü nostalji
hatırlamamızı sağladığı kadar bizi avutabilir de. Avunmak ise gelecek kurmak
filan değildir be Mıstık abi.


1 yorum:
Mösyö, geleceğe güven duymadan veya yeniden kurulmadan nostaljinin etkisi kırılabilir mi?
Yorum Gönder