Pazar, Haziran 22, 2014

Renklerin ve Rakamların Yolculuğu


Amin Maalouf, kıta Avrupası'nın ve frankofon hinterlandının popüler yazarlarından. Alımlı bir sadelikle anlattığı tarihi - oryantal romanları, gördüğü ilgiye bakılırsa, bizde de çok seviliyor. Yüzüncü Ad veya bir diğer ismiyle Baldassare'nin Yolculuğu da en az Semerkant kadar bilinen çalışmalarından. Roman, 17.yüzyılda infial yaratan, kıyametin kopacağı, Deccal'in yeryüzüne ineceğine inanılan 1666 yılının arifesinde başlıyor. Maalouf, İtalyan asıllı kitapçı kahramanının günlüklerinden bize dönemi, zihniyetleri, farklı şehir ve topraklardaki insanları anlatıyor. Oryantal hikâyelerde sıkça rastlanıldığı gibi Lübnan’da, Cübeyl'de başlayıp Osmanlı topraklarını kateden, ta Londra'ya kadar uzanan bir yolculuk teması kullanılmış. Bu tür yolculuklar, iç içe geçer hep, bir yandan da kahramanın olgunlaşmasını izleriz. 
 
Uzak ülkeler ve gelenekler, her zaman merak edildiğinden, o bilinmezliği anlatan seyahatnameler, yüzyıllar boyunca, diğer kitaplara nazaran daha bir dikkatle korunmuşlardır. Öyle ki, o seyahatnameler, başka bir niyetle yazılmış olmalarına rağmen, bugün, tarihi vesika değeri taşıyor ve bizim, tarih ve edebiyat algımızı pekiştiren-dönüştüren bir işlev görüyorlar. Maalouf, seyahatnamelerin tarzını kullanırken seküler ve zamanının ilerisinde bir anlatıcı dili seçmiş,  kendisi gibi doğuyla batı arasında kalmış melez kahramanını muammalı bir sırrın peşine düşürerek Yahudileri, Müslümanları, Katolikleri, Protestanları ve diğer inananları anlatmış: "Yabancı doğdum ben, yabancı yaşadım, daha da yabancı öleceğim. Düşmanca davranışlardan, aşağılanmalardan, kırgınlıktan, acılardan söz açmayacak kadar gururluyum". Üstelik, hoş bir şey daha yapmış, Şeytan'ı çağrıştıran 666 meselesi gibi, Canavar Yılında, Allah’ın yüzüncü ismini ifşa eden esrarengiz bir kitabı işin içine katmış. Özetle, Baldassare, yok yere sattığı kitabı geri alabilmek için yollara düşüyor, evli bir kadına âşık oluyor, bu kez ona kavuşabilmek için dolaşmaya başlıyor, ruhunu kurtarmaya çalışıyor vs... Yorgun düşen, hayal kırıklıklarıyla birlikte yaşamayı öğrenen, durulan, hatta yaşlanmaya karar veren kahramanlar da bu tür hikâyelerin klişelerindendir. Güzellerdir, orası ayrı. 
 
Yüzüncü Ad'tan çizgi roman uyarlaması nedeniyle bahsediyorum. Geçen yıl, Ocak ve Temmuz aylarında ilk iki albümü yayınlanmıştı, bu yıl çıkan Cenova'nın Ayartması ile üçleme tamamlandı. Joel Alessandra'nın yaptığı uyarlamayı, mukayese ederek,  genel olarak başarılı bulduğumu peşinen belirteyim. Alessandra, 1967 doğumlu Marsilyalı bir çizer, çizgi roman dünyasının konuşulan, ne ürettiği merak edilen yıldızlarından biri değil. En önemli çalışmasının bu uyarlama olduğu bile söylenebilir. Başka türlüsü de sanıyorum pek mümkün olmazdı, ne yapsanız, büyük bir yazarın, ünlü bir kitabın gölgesinde kalacaksanız. Ne etseniz, romana sadakat göstermeniz beklenecek, daima bir gömlek aşağıda kalacaksınız. Laf aramızda, çizgi roman dünyasının yıldızlarının bu tür uyarlamalara gönül indirmesini beklemek abes olur. 
 
Maalouf, iyimser bir yazar, bugüne işaret etmek için belirginleştirdiği tarihsel hoşgörüsüzlükleri anlatırken bile mutedil olmayı başarabiliyor. İyi şeyler yapmaya çalışan, hata yapan, hatasını telafi etmek için oradan oraya sürüklenen kahramanları seviyor ve onları kaosun içinde bir seyyah gibi dolaştırıyor. Toplumların içinde yaşadıkları gerilim ve belirsizlikleri abartma eğilimini göstermeyi, tesadüfün büyüleyiciliğini, kaderi, fırsatları, tevazuyu anlatmak istiyor. Yazar bu olunca, uyarlama için, bence sevimli, gergin olmayan, biraz karikatürize ama ligne-clair (açık berrak) tarzın dışında bir çizer seçilmeliymiş. Alessandra, bu bakımdan baştan yanlış bir tercih değil ama uyarlamayı okuduktan sonra şunu düşündüm, daha iyi bir çizer bulunabilirmiş, kare devamlılıklarında, sahne açılarında kolaya kaçılmış epeyce yer var. Bazen o kadar çok zoom yapılmış, yüzlere yaklaşılmış ki arada gösterilen mekân ve dönem kareleri, kartpostal gibi kalmış, hikâyeye dâhil edilememiş. Hareket hissini de verememiş sanki, tekrar hissi veren ardışık kareler istiflemiş. Ama Alessandra, şunu iyi yapmış, atmosfer kurmuş, romanın oryantal havasını, naif romantizmini yansıtabilmiş. Galiba bunu da en çok renklendirmesiyle başarmış. Çini mürekkebine dayanan siyah beyaz çalışmaları bu etkide değil çünkü. Daha karanlık hikâyelere uygun duruyor yapıp ettikleri. Renk olmasaymış bu uyarlama olamazmış dedirtiyor insana. Dijital katkının ölçüsünü bilemem ama kara kalem üstüne ekolin (renkli suluboya) atmış, daha sora konturları belirginleştirmek için çiniye başvurmuş. Seksenli yıllarda Hugo Pratt ve daha sonra öğrencisi Milo Manara başvururdu buna. Bizde de Ergün Gündüz. Ekolin boyanın kendine özgü yumuşaklığı romanın doğasına da uymuş, endüstriyel renkçilerin kusursuzluğuna inat, güzel olmuş. Son söz yayın periyoduna dair olacak, keşke bu üçleme, bu kadar geniş aralıklarla değil bittiği zaman birarada yayınlanabilseydi serzenişinde bulunacağım.
 
Radikal Kitap, 20.6.2014
 

 

.

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails