Cumartesi, Ağustos 29, 2009

Dik Saçlı Haytanın Laneti


Kabız Kuğu yalanın (-miş gibi yapmanın) mikro düzeyde yeniden üretiminin, yani in­sanların birbirlerine karşı oynadıkları oyunun, maskelerin, klişelerin alaşağı edilmesinin anla­tışıdır. Kuğu gibi zarafetin, romantizmin, şi­irin, müziğin, aşkın sembolü olmuş bir canlı­nın suyun altında “ıkınması”, gösterilmek is­tenmeyen iğrençlikler olduğunu hatırlatır. Modern iletişim araçlarının -dolayısıyla iktida­rın- bizi gömdükleri klişe görüş ve düşüncelerin manipülasyonuyla Kuğu'nun her canlı gibi mesanesini boşaltacağını düşünmeyiz ya da verili olan, düşünmemizi engeller. Kuğu'nun göstergesi bir güzelleme olarak sabitlenmiştir. Öte yandan “ıkınma”, kabızlık ya da işin niha­yeti olan dışkı ise pis­lik, iğrençlik ve aşağıla­mayı tarifleyen bir gös­terge/anlam olarak kul­lanıma açılmıştır. “Ye­mek yerken şu da ko­nuşulacak şey mi?” ar­goda geçen “lağımcı­lık” ya da kötü olan herşeyin “bok gibi...” olması, bu kullanımın gündelik dildeki yansı­maları. Bu türden tezatlıklar Kabız Kuğu'nun yaratıcısı Bülent Üstün için “olmazsa olmaz” güzellikte mizah konusu­dur. Fiziksel orantısızlıklar, korkular, yanılgı­lar, “geyik”ler, kesişmeler ve “olağan” şiddet onun meramını anlatabilmesindeki en önemli başvuru kaynaklandır...

Kimi zaman komikli­ği, maskeleri takınmadan dürüstçe verilen ce­vapla bile sağlar. Bir çay bahçesinde güneşin batışını el ele göz göze seyreden çiftlerden kı­zın sorusu klasiktir -ama öncelikle öz-benin tatminine yöneliktir-; “Beni seviyor musun?” Erkek, rutin bir tonda, asıl niyetini hiç gizle­meden “yoo niye sordun?” diye cevaplar. Bülent'in derdi verilen cevaptan çok romantizm maskesi ve insanların nankör, olduğundan başka türlü görünen, düşüncesini gizleyen, kazançta aç gözlü doğasıdır. Bu yüzden olacak tüm tiplemeleri özellikle çirkindir. Erkekler façalı, sivilceli, kıllı, kirli yüzlü, kocaburunlu, iri gözlü asabi tiplerdir. Kadınlar ise daha narin görünmekle birlikte ne Ergün Gündüz'ün ne de Bedri Koraman'ın kadınlarına benzer. Özel­likli bir çirkinlik ön plandadır. Bülent'in top­lum eleştirisi doğal olarak öncelikle aktif (!) çoğunluğu oluşturan erkeklerle ilgili olduğun­dan, kadınlar ancak mağdur ya da seçmece olarak, seks delisi, harbi “motor kız”, barda ya­lancı kibarlıklarla sigarası için ateş bekleyen ti­ki kız, dullar, evde kalmışlar, aldatan-aldatılan tipolojisi üzerinden varolabilmektedir. Tüm tiplemelerin ortak noktasıysa şiddete olan temayül­lerdir. Sıkıntıya geldiklerin­de hemen şiddete başvu­rup karşılarındakinin kafa­sını, gözünü patlatırlar. Onun kahramanları canları­nı sıkan “şey'lere karşı “öl­dürme hakkı” taşır gibidir­ler. Ünlü İtalyan çizer Liberatore'nin antikahramanı Ranxerox kendisine çiçek satmaya çalışarak kafasını şişiren küçük kızın ellerini kırdığında, Amerikalılar şaşkına dönmüşler, üretici­si bunu şöyle açıklamak zo­runda kalmıştı: “...bu bence gerçekten mizah zira İtalya'da herkes bir satıcıya bunu yapmak ister.” Bülent, o kadar sert olmasa da komik çizgilerle benzer şeyleri hep anlatır. Omzunun üzerinden gazetesini okuyan adamı öldüre­rek, gazeteyi boylu boyunca yatan cesedin üs­tüne örten tiplemeleri vardır.

Kabız Kuğu'nun tüm tiplemeleri ve sıklıkla kullanılan malzemeleri şöyle özetlene­bilir: “Evde oturup televizyon seyreden -ya da gazete okuyan- had safhada sigara tüketen, atletli, pijamalı, kıllı biracılar, babalarına benze­yen fırlama veletler, ossuranlar, sıçanlar, kö­pekleriyle düzüşenler, çölde sürünürken önünden geçen kara kediye hayıflananlar, gizemli bar müdavimleri, çaldığını dinlemedik­leri için herkesi döven gitaristler, amcalara pipilerini gösterenler, “Cemil”ler, terlikleri ge­tirmeyen köpekler, hapşırdığında tüm iç organları dışarıya çıkanlar, geç geççiler, boynu­na asılı sapanla nöbet bekleyen askerler, küfür eden sümüklü böcekler, vs...

Tüm bunlar alt alta sıralandı­ğında Türkiye okuru için yeni olan, miladı ancak 1978 tarihli Mikrop dergisine götürülebilecek underground çizgi akımlarının çerçevesini belirler. Oysa bir akım olarak bu tür çizginin evveliyatı Amerika'ya dayanmakta, süreç içersinde oradan Avrupa'ya geçerek Fransa-Belçika ekolü içinde inanılmaz kat­kılarla çeşitlenmektedir. Özellikle altmışlı yılların ikinci yarısından itibaren Los Ange­les ve San Francisco çıkışlı underground dergi ve gazetelerin getirdiği zenginlikle, va­rolan ahlakçı çizgi paradigmasına saldırılar başlar. Yeni öyküler tabu olan herşeyle pervasızca ilgilenirler; uyuşturucu, seks, penisin, vajinanın vs gerçeğe uygun çi­zimleri de dâhil olmak üzere) bok, din, sıç­ma, politika vs. Daha da fenası öykülerin kahramanları herşeyi yapabilecek şeytanca isler çeviren tiplerdir, uyuşturucu kullanır­lar, seks düşkünüdürler, dinle alay edip, top­luma ve aktüel politikaya anarşist saldırılar düzenlerler. Üniformalarından, okullardan, patronlardan nefret ederler. Akımın bizde­ki tezahürleri ise Mikrop dergisi ile yaşandı. Dergi kadrosunun politik nedenlerle dağılmasından sonra Limon ekolü içinde kimi çizerler aynı çizgiyi fasılalarla sürdürdüler. Öte yandan bugün yayınlan­makta olan L-Manyak dergisi, akımın batıdaki örnekleri kadar “sert” olmasa da, eldeki malzeme ile yapılabilecek olanın başarılı bir örneğini oluşturdu.

Bülent Üstün, çok küçük yaşlardan itiba­ren mizah dergilerinde çizmekte olmasına kar­şın, dergi editörlerince yaşıyla çizdiklerini kar­şılaştırarak, okurları etkileyecek düzeyde “ola­ğanüstü”, “deha!”, bu yaşta bunu çiziyorsa ile­ride ohooo!” pohpohlamalarını, takdimlerini yaşamadı. Böyle bir başarı paradigmasına hiç dâhil olmadı. Kimi yaşıtlarına yapıldığı gibi on­ların imzalarının yanında belirtilen (18), (19) tü­rü yaş göstergesi traji-komik rakamlarla kapita­listçe “sunulmadı” ve “kullanılmadı”. Yani Bülent, hiçbir zaman “mucize adam balonu” olma­dı. Sessizce, kendince, reklamsız çalışıp durdu. Çalışma ortamı, kimi mizah dergilerinin aksine küçük yaşlarda kendisiyle yakından ilgilenen işi­nin ehli insanlarla doluydu. Gerçi Bülent'in mizahını etkileyen insanlar hep derginin dı­şındaki isimler ve çizgiler oldular. Ama mi­zah anlayışları, hayat gaileleri ve nihayetin­de yetişme tarzları kendisine göre hayli farklı olsa da iyi birer insan olan “usta-abiler”le çalıştı. Bu profesyonel çalışma koşulları, işe saygı ve olmazsa olmaz mesleki hassasiyetler onun çizgi üslubunun hangi doğrultu üzerinde gelişeceğini belirliyor­du. Bülent, çiniyle oynamayı seven, kontürleri, backgroundu özenle betimleyen çizerlerden. Etkilenmeleri üzerine düşü­nüldüğünde, onu, Kemal Aratan'ın Li­mon 'daki ilk dönem çizgilerine, Fransız Vilma'ya ve Amerikan underground çizgi­sinin olağanüstü zirvesi Robert Crumb'a yakın sayabiliriz.

Tüm çizerlerin, maddi anlamdaki profesyonel tatminlerinin dışında, üretim­lerini teşvik eden, yaptıkları işten zevk almalarını sağlayan “bunları yapıyorum ama asıl yapmak istediğim” diye süren bir ge­lecek tasavvurları vardır. Bülent'in de son dönem çizgilerinde beliren ayrıntı zengin­liği ve aksiyon üstündeki rahatlığı, onu giderek karikatürden uzaklaştırarak çizgi romana götürüyor.

[Bülent Üstün'ün Kabız Kuğu adlı ilk karikatür albümüne (4M Yay., 1996) yazdığım önsöz]

Cuma, Ağustos 28, 2009

Setne ve Taş Tanrılar


Setne ve Taş Tanrılar, yerli çizgi romanın daraldığı, hele ki serüven külliyatına dair handiyse hiçbir şey üretilmediği günlerde çıktığı için önemli. Bu kadar sayfalık bir çalışmanın, daha önce benzeri bir deneyim yaşamamış, bu denli sayfa çizmemiş birinin elinden çıkması bana heyecan verici geliyor. Meydan okuyucu olduğu kesin, onca özverinin, aylar süren emeğin karşılığını madden alamayacağını bilerek çalışılmış çünkü. Elinizdeki albümün herkesin paradan söz ettiği, geçim derdiyle savrulduğu bir hayatta üretildiğini, muhtemelen çabucak unutacağız. Türlü hayal kırıklıkları, inatlaşmalar, memnuniyetsizlikler, direnmeler var sözle anlatılamayacak halbuki.

Taner’i çok küçük yaşlarından beri tanıyorum. Bilemiyorum belki ilk kez görmüştü, bizim evde bir Moebius albümünün sayfalarını çevirirken başının döndüğünü hissetmiştim. Neler çizdiğini, ne yapıp ettiğini görmeye çalıştım o büyürken. Hemen dahil olunamayacak özgün bir çizgisi var Taner’in. Bakılması gerekiyor uzunca, fırçasına alışmaya zorluyor insanı. Öyle kareleri var ki memleket membaında eşi benzeri var diyemem, gerçekten yok. Çini bir sayfadan diğerine cıvalıymış gibi akıyor kimi zaman. İçinde Moebius, Milazzo ve Mignola’yı harmanlamış, her birinden izler taşıyor. Çizdikçe başkalaşacak, bu da görülüyor. İştahlı olduğu için olmalı, bir ayrıcalığı var: Kendine hayran değil; çizgisini saklamıyor, çalıştığını gizlemiyor.

Hikâye, Yener’e ait, Taner’in ağabeyi. O da çizgiyle uğraştı ama doğrusu çok az çizgi roman yaptı, sonrası malum: Meşguliyetler, geçim derdi ve saire… Okuyanlar fark edecektir, Miyazaki anlatılarını andırıyor hikâyesi: Sıcak ve serüvenci. Yavaşlamayı, şöyle bir soluklanmayı bile tercih etmeyen hızlı bir kurgusu var. Fantastik bir dünya yaratımına girmiş Yener; isimler, şehirler, deyişler, efsaneler. Hoş, yerli durmak gibi görünür bir tercihte bulunmamış ama meraklısı, Anadolu mitolojisinden beslenen incelikli ayrıntılar yakalayacaktır.

Bu kadar söz yeter, umarım, hayat bu yeni hikayecileri para ve menfaat kokan yerlere mahkum etmez de farklı işlerini görebiliriz.

[Setne ve Taş Tanrılar, Yaz. Yener Duran Çiz. Taner Duran, Kamra Yayıncılık, 2007 çizgi roman albümü için yazılan önsöz]

Perşembe, Ağustos 27, 2009

Her şey Olacağına Varır (mı?)

Son bir yıldır Türkiye’de çizgi roman satışları geriledi; yeni yayınların yaşama şansının azaldığı, hemen her yayın için kapanma riskinin arttığı bir dönem yaşanıyor. Karamsar olmak için çok sayıda neden mevcut. Yerli üretime dayanmayan bir piyasa olduğu için arz ve talebi belirleyen kıstaslar, satışları artırıcı bir değişim yaratamıyor. Mevcut çizgi romanlar aktüeli (ya da hayatı) izleyen yayınlar değiller. İthal edildikleri için ticari sorunlara tepki vererek kendilerini yeniden biçimlendirme imkânları yok. Türkiye’de çizgi roman, koleksiyoncu tercihleri ile kabız bir nostalji arasında sıkışmış durumda.

Ne yapılabilir? Çözüm, mutlaka hayatı ve günü yakalayan yerli üretimlerle gerçekleşebilir. Bu basit cevap sorunu çözmüyor elbette. Çizgi roman üreterek geçinmek mevcut koşullarda -ve bu satış rakamlarıyla- mümkün değil. Çizgi roman, ancak asıl iş yanında sürdürülebilir bir “uğraş” olmak zorunda.

Üstelik Türkiye’de çizerler maddi karşılık garantisi olmadan çizgi romanla uğraşmak istemiyorlar. Türkiye’de yazarların, romancıların yaptığını her nedense yapmaya yanaşmıyorlar. Bu üretimsizliğe ve kıtlığa rağmen üreticilerin para tercihini kapristen çok “ayıp” saymamız gerekiyor. Hem çizgi romanın küçümsenmesine kederlenip hem de önce parayı düşünmek ve özveriden kaçınmak ayıp değil de nedir?

Romancıların “yazmadan duramadıklarından”, “yazmazsa öleceğinden” söz ettiğini duyarız, okuruz. Oysa çizgi romancılar başka bir dünyanın insanlarıymışçasına telifi düşünüp çizmekten vazgeçebiliyorlar. Onların, edebiyatçılar gibi varoluşsal sorunları yok mu acaba? “Bu hikâyeyi çizmezsem hayatımda bir şey eksik kalır” diyemiyor mu çizerlerimiz. Hadi, “parayla saadet olmaz” diyen Yeşilçam yalan söyledi; eh, bu işin içinde hiç mi aşk yoktur alla’sen ? Parayı aklına getirmeden, anlatmaktan-çizmekten haz duyarak, işe kendini katarak bir albüm çıkartılamaz mı? Çok mu zordur bu?

Çizgi romanla ilgili yeni bir çıkış yolu üretilebilecekse eğer… Bu romancıların yaptığı gibi uzun soluklu, maddi çıkar beklentisiyle üretilmeyen çalışmalarla gerçekleşebilir. Şöyle söyleyelim: Türkiye’nin en önemli romanları telif düşünerek mi yazılmıştır. Elbette, hayır… Türkiye’de romancılar geçim sıkıntısı çekmemiş midir? Elbette, çekmiştir, çekiyorlar… Uzatmayalım, bırakın duyguyu, mantık da bunu gerektiriyor. Tefrika geleneği bitmiş, dergiler tıkanmış, alan marjinalleşmiş durumda. Çizgi romancılar, alışık olmadıkları kitap dünyasının koşullarına uyum sağlamak zorundalar…

Fedakârlık isteyen, zamanı tırmalayan, maddi karşılığı hatırlanmadığı için daha samimi ve heyecanlı olan albümler, çıktıkça-çoğaldıkça Türkiye’de çizgi roman yeni bir yola girebilir…

Hem ya tutarsa…

[Serüven Sonbahar 2006 için yazılmış, önsöz-takdim yazısı. Kapak Cem Dinlenmiş'e ait]

Çarşamba, Ağustos 26, 2009

Pilavdan Dönenin Kaşığı Kırılsın


“Bu çizgi roman değil”. En azından yirmi yıldır duyarım bu yargıyı. İnsanların beğenmedikleri çizgi romanları yok saymalarından başlarda rahatsızlık duyardım. Hala rahatsızlık duyuyorum ama doğrusu alıştım artık. Çizgi romanı bütünüyle kişisel beğenilere göre sınıflandırmak mümkün elbette. Satın alma ve koleksiyon/toplama kriterleri bu biçimde işler. Beğenmediğiniz ürünü satın almazsınız, olur biter. Ancak beğenmediğiniz bir çizgi romanı iddialı biçimde çizgi roman saymamak, onu küfürle özdeşleştirmek başka bir halet-i ruhiyedir. Çizgi roman okurları, üreticileri, koleksiyoncuları zaman zaman bu türden bir duygusallığa, evet hataya düşüyorlar. Çizgi tarzlarına veya türlere göre bir ayrım yapmak; örneğin mizah dergilerinde üretilen çizgi romanları, gazete bantlarını bir tarafa, foto realistik çizgilerle hazırlanmış çalışmaları bir başka tarafa koyarak “çizgi roman” tanımı yapmak yanlıştır.

Bu çerçevenin bir başka yüzü de var. Çizgi romanla ilgisini yazarak sürdürmek isteyenlerde rastladığım bir hassasiyet. Diyelim ki, Zagor’la ilgili bir yazı yazılacak, Zagor okurlarından özür dileyerek, sıkıntı içinde başlıyorlar satırlarına. Hani sanki Zagor, yazılanlara kızıp Çiko’ya “yürü gidiyoruz Türkiye’den” diyecek. İlginç olan, aynı insanların okumadıkları çizgi romanlar, çizerler ve biçimler hakkında fikir sahibi olmaları. Yerli çizerlerden söz edilecekse “hepsi kopya” veya mangalar için “ne o öyle kocaman gözler” ya da “kostümlü maskaralar” demekten çekinilmiyor. Elbette espriden anlamıyor değilim, ayrıca yanlış anlaşılmasın, çoğunluğuyla sohbet ettiğim insanlardan duyuyorum bu yargıları. Diyeceğim, bu türden tepkilerin açılımıyla ilgili: Beğeni tapınmaya, eleştiri de şeytan taşlamaya benziyor.

Serüven’de yapmaya çalıştığımız ise, serinkanlı bir mesafelilik inşa etmek. Hiçbir türe, çizgi biçimine, ekole, yayına veya üreticiye karşı önyargı taşımıyoruz. Kimselerle alıp veremediği olmayan, rekabet etmeyen, herkes kavga ederken uyumak, herkes uyurken konuşmak isteyen Bektaşi misali, neşeli kalmayı dileyen bir tartışmacı olmaya niyetliyiz. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın!

[Serüven, Çizgi Roman Araştırmaları Dergisi, Sayı:2, Yaz 2004 için yazılmış önsöz. Yukarıda kullandığım resim ise derginin ilk sayısının kapağını çizen Kenan Yarar'ın eskizlerinden biri]

Perşembe, Ağustos 20, 2009

Turkey discovers teenage emo counterculture

“They aren't visible, they mostly organize in Internet platforms, but now, after two girls have run away from home, everybody is learning about them,” says Dr. Levent Cantek, who is known for his expertise on popular culture.

He refers to teenage counterculture emos -- an abbreviation of the word “emotional.”

The story about two girls who ran away from their home in İstanbul dominated Turkish media last week and brought emos to the mainstream's attention. The 13 and 14-year old girls, who wore their bangs over one eye as the most significant sign of being emo, have been found safe in İzmir. They said that they left home for a holiday but were happy to return home.


As Cantek points out, until the story of the girls, society was generally unaware of this urban teenage culture, whose members wear gingham trousers and shoes, T-shirts and unbuttoned black shirts.


They often have long bangs brushed to one side of their face, dyed black hair but sometimes with purple or pink at one side, either straight or very teased. Although emo is a style of rock music, characterized by melodic music with often-confessional lyrics, according to members of this counterculture it is a lifestyle, too. “We are extremely emotional, and we are not hiding it; just the opposite, we are expressing our emotions very openly,” says a 15-year-old female emo, D. She adds that her peers who ran away were most probably bored, like many emos.


A counterculture on the Internet


She said that emos usually communicate with each other on the Internet and that in Ankara they meet either at Parliament Park or at Yüksel Sokak. “In İstanbul, emos meet in front of Galatasaray High School; they have some cafe houses they frequent over there, too,” she explained and underlined that the emos in İstanbul are more “real,” while most of the emos in Ankara are “fake,” just dressed up as emos, and don't even write poems.


Emos share their emotional poetry, usually about emotional sufferings, the pain of being left and loneliness.


D did not answer many questions about the philosophy of being an emo, but she says that she feels everything very deeply. “Like all the popular subcultures, emo culture does not have a coherent culture, and there are several variations of it. But usually emos are from the upper-middle class and deny the culture of their parents, which is based on making money for a better living,” Cantek explains. It isn't expensive to look like an emo, but it's not cheap, either: an emo pair of trousers cost around TL 80, but Converse or Vans shoes are around TL 100. To be considered emo in Turkey, it is necessary to have a guitar, preferably an electric one, and a skateboard, as D relates.


Modern begging, or ‘signaling’


Wherever emos are, in Ankara or in İstanbul, you may see them sitting at the side of the street in groups, asking for one lira, but just one lira. “They ask for one lira, not half a lira, not two lira. It is not traditional begging. They don't ask for one lira from everyone, either: only from people that they like, usually from well-dressed young ladies,” Cantek says.


According to Cantek, emos beg only from people they like, since they look down on most other groups and classes, as they think that they are different from and more clever than others. This is one of the reasons why they prefer not to call themselves to society's attention and prefer to hide in Internet chat rooms, although they make themselves obvious with their clothing.


“It is very complicated, but in short we can describe emos as a teenage movement whose members are not making long-term plans and are trying to live day to day, trying to not to think but to act in accordance with their heart and emotions,” Cantek says.


Emo D says that to ask for one lira from people is not a form of begging and explained that they call it “signaling.” She recalls that once, her group of emos “signaled” to a young man, probably a university student, who answered with sincerity that he did not have any money.


“We gave him five lira,” D giggles.


She says that most of their families do not understand their emo children and that society has a tendency to confuse them with Satanists, who wear totally black. “Most of our peers are unable understand us, either,” she complains.


Anti-emos have a following as well


As emos organize on the Facebook Web site, so do their opponents. There are many anti-emo groups in the Turkey network on Facebook, including “We don't want any emo in Taksim Square,” which has more than 4,000 members. Another group, which is named “We need people to beat up emos,” has around 150 members. Emre, 17, whose ex-girlfriend is an emo, is a member of one those anti-emo groups. “Turkish emos are just spoiled. They don't want to grow up, they don't stand for anything, even for themselves,” he says.


Cantek confirms that one of the characteristics of emos is the thought that resistance of anything is meaningless. “They are pacifists, but they don't have the resistance culture of pacifists. Instead of defending anything they just leave, and I think this attitude of theirs draws the anger of other youth groups,” he says.


Cantek underlines that like any other social group, Turkish emos have their own peculiarities, too: “Turkish emos are younger than other emos in the world, and since they are usually from the upper-middle class, until university exam time they continue to be emo, but after it, they usually give up being emo,” he says, but adds that since the story of the two runaway girls has brought emos under the spotlight, security forces might want to watch them more carefully.


05 July 2009, Sunday, AYŞE KARABAT, Sundays Zaman

link

Çarşamba, Ağustos 19, 2009

Yolunu Kaybeden Leman

Leman, uzun bir zamandır sağcılık yapıyor. İktidardaki sağ partiye muhalefet etmek en kolay solculuk makyajıdır. Temsili demokrasinin hükümet olan partisini eleştirmek hakikaten kolaycılıktır. Bu dergilerde çalışan hiç bir çizer örneğin sosyal demokrat bir partinin hükümet olduğunu görmemiştir ki...Hükümeti eleştirmek, dar ve kabız bir alanın garantisidir, giderek kendini tüketen bir yola girer ve sizi bütün o romantik "ülke elden gidiyor" söyleminize rağmen bitirir...Yukarıdaki kapak ilgimi çekti, bu yüzden yazıyorum. Popüler deyişiyle bir "Kürt Açılımından" söz ediliyor günlerdir. Katılırsınız katılmazsınız, samimidir değildir...Yok birisi, bir ülke şu bu falan filan emretmiştir de böyle olmuştur dersiniz vesaire...Ama bunun hayata, tezkerecilere, yoksullara, sıradan insanlara, cüzdanlara nasıl bir etki yapacağını düşünmek zorundasınız. Meseleyi Evet-Hayır, AKP'li olmak-olmamak meselesine indirgediğinizde medyanın diline eklenirsiniz. Leman, nerede durduğunu farkedemediği bir noktaya geldi, farkediyorsa bu daha da fena. Bir iddiası var ama bu iddia kendisine özgü değil. Bu kapakta söylenenleri örneğin Ülkücüler de iddia ediyor, hatta MHPliler İmralı'dan emir almakla suçlanıyorlar, astıramadınız diye eleştiriliyorlar... Bu kafa karışıklığı içinde Leman kendine ironik, mesafeli ve başka bir tarafta duracak yolu neden bulamıyor? veya neden bulmak istemiyor?

Dergi tükenme raddesinde az sattığı için bir çıkış arandığı düşünülebilir. Önemli üreticilerinin hiçbirisinde bir heyecan kalmadığı kolaylıkla görülebiliyor. Bağırırken rol yaptıkları, masaya vurarak konuşurken rating-satış aradıkları anlaşılabiliyor...

Seksenli yılların sonunu, Leman'ın ilk yıllarını düşünüyorum da Tuncay Akgün'ün bu noktaya gelebileceğini, linçci kültürü besleyen argümanların peşinden gideceğini, sukunetini bütünüyle yitirmiş böylesi kapaklar yapabileceğini tahmin edemezdim...Kendi adıma şaşırıyorum, onun şaşırmadığı, irkilme hissiyatını yitirdiği ortada...

Salı, Ağustos 18, 2009

Albümlere Devam Edeceğiz

Deli Gücük fikri nasıl ortaya çıktı?
İki yıl kadar önce korku temalı bir çizgi roman albümü yapmaya karar vermiştik. Deli Gücük de o albüm için yazılan bir senaryoydu. Albüme çizgileriyle katkıda bulunmak isteyen Coşkun Kuzgun’un tarzına uygun olduğunu düşünerek kendisine senaryoyu verdik. İlk çalışma bu şekilde ortaya çıktı. Fikir olarak yerel nitelikleri olan Anadolu masallarından beslenen bir tipleme ve hikâye arıyorduk. Sonuçta Deli Gücük ismi bir masaldan alınmadır, ilk hikâye de bir başka masaldan esinlenilmiştir. Görsel olarak Rasputin veya Sakallı Celal türü biri örnek alındı diyebilirim, birlikte dolaştığı yedi karga özgün bir yorum. Biliyorsunuz gerek yedi rakamı ile ilgili gerekse kargalara dair din mitolojisinde, dolayısıyla korku ve fantastik edebiyatında epeyce gönderme vardır. Bunları kullandığımızı söyleyebilirim.

Deli Gücük öyküleri nelerden besleniyor?
Hemen herkesin kolaylıkla görebileceği gibi korku ve fantastik edebiyatın pek çok kaynağından beslendiğini söyleyebilirim. Farklı yazar ve çizerler ayrı ayrı yorumlar yaptıkları için bu kaynaklara hem yaklaşıldı hem de kimi hikâyelerde uzaklaşıldığı oldu. Aziz Tuna’nın kimi hikâyeleri korkudan çok entrika temelli aksiyon hikâyeleridir. Murat ve Özgür’ün senaryoları ise korku türüne daha yakın işler oldular.

Albüm yapma fikri nasıl ortaya çıktı peki ve siz projeye nasıl dâhil oldunuz?
Bir albüm yapma fikri hep vardı. Çizgi romanla üretici olarak uğraşmak isteyenler Türkiye’de çok yalnızlar. Bir araya gelmek, ortak çalışma yapmak ve bu çalışmaları yayına dönüştürmek konusunda bir çaba göstermek istiyordum. Deli Gücük’te bir birikim oluşturmuştuk. Yeni hikâyeler ve isimlerle bu birikimi çoğalttık. Editör olarak yaptığım hikâyeleri belirlemek, içeriği, üreticiler arası iletişimi sağlamak oldu.

Deli Gücük’ün Tam Macera’daki öyküleri Aziz Tuna C. ve Coşkun Kuzgun işbirliğinin ürünüydü. Albümde ise farklı yazarlar ve çizerler görüyoruz. Bu tercihin nedeni neydi?
Her şeyden önce bu çokluğun pratik bir nedeni var. Daha hızlı üretiyorsunuz. Emek ve enerji katılımcılar arasında paylaşılmış oluyor, amacınıza daha kolay ulaşıyorsunuz.

Farklı yazarlar ve çizerler işin içine girince ortaya birden fazla Deli Gücük çıkmış gibi. Özgür Kurtuluş ve Murat Başekim’in yazdığı öykülerin çoğunda Deli Gücük alışık olduğumuzdan daha ürkütücü bir çehreye bürünüyor örneğin. Öte yandan Aziz Tuna C. öykülerinde daha edepsiz, daha güler yüzlü bir Deli Gücük’le karsılaşabiliyoruz. Bu karakterin bütünlüğünü nasıl etkiliyor?
Temel çıkış noktamız Deli Gücük’ü bir kahramandan çok mit olarak düşünmekti. Kimi hikâyeler hem Deli Gücük dışında gelişiyor hem de birbirine uymayan Deli Gücük hikâyeleri var. İnsanların kahraman ve öcü yaratmaya ihtiyaç duyduklarını biliyoruz. Zamana ve mekâna göre o kahramanı veya öcüyü uyarlabiliyorlar. Üstelik bilirsiniz, mevsimler dahi insanları değiştirir, sahil kenarlarında yaşayanlar daha sakindirler vs. Hikâyenin içerdiği vahamete ya da şiddete göre farklı Deli Gücük yüzleriyle karşılaştık. Kaldı ki farklı kişilerin yorumları olduğunu da unutmayalım.

Albümde düzyazı öyküler de var... Onları albüme dâhil etmeye nasıl karar verdiniz?
Aslına bakarsanız bu biraz da çizgi romana nasıl baktığımız meselesiyle ilgili. Hikâyeler de yazarak albüme edebi tat ve farklı bir derinlik katmak istedik. Üstelik bu denenmiş bir şey de değildi. Bu da teşvik edici oldu, yazarlara ayrı bir motivasyon getirdi.

Türkiye’de bu tarz isler çok fazla yayınlanmıyor ve/veya ilgi görmüyor. İleride buna benzer projeleri sürdürmeyi düşünüyor musunuz?
Popüler olmak güzeldir, hemen herkes aklının bir köşesinde bunu isteyebilir ama sadece bunu düşünerek üretemezsiniz. Türkiye’de çizgi romanın durumu ortada. Hayat da çok kısa, insanlar sevdiği ve arzu ettiği düşlerini gerçekleştirmeli bence. Üreticiler hem çok yalnızlar hem de bir amaca yoğunlaşmak her zaman mümkün olmuyor. Kişisel olarak yapabilirsem her yıl benzer nitelikte bir albüm için editör olarak çalışmak istiyorum. Hemen hepimiz bunu istiyoruz zaten. Bize yeni katılacak arkadaşlar da olacaktır. Albümlere mutlaka devam edeceğiz. Bu albüm bizi mutlu etti, devam etmek için bu her şeyden daha önemli bir kıstas.

Can T.Yalçınkaya (www.seruven.org)
link
[Deli Gücük,Osmanlı Taşrasından Korku ve Dehşet Hikâyeleri albümü çıktığında yapılan bir C.T.Y röportajı]

Pazartesi, Ağustos 17, 2009

Sessiz Ol...

Savaşta Almanya yenilince Osmanlı Devleti de yenik sayıldı...
Keşfetmek için iç mihrak

Cuma, Ağustos 14, 2009

Beyazcamın Hainleri


MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, varoşlarda geçim sıkıntısı çeken insanların Televole seyrederek komünist olabileceklerini söyledi. Gelir dağılımındaki eşitsizliklerin mi, yoksa “servet düşmanlığı”nın körükleniyor olduğunun mu altını çizmişti, aslında çok belirgin değil. Ancak Atasagun’a bunu söyletenin, “sorumlu medya” çağrıları ve “medyaya çeki-düzen verme” çabalarıyla birarada düşünülebilecek resmî bir endişe olduğu anlaşılıyor. Epey bir zamandır devlet nezdinde bu minvalde gelişmeler yaşanıyor. Sağlık Bakanlığı Bilimsel Kurulu, medyanın çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri hususunda görüşler yayımlıyor. Bu da RTÜK kararlarında bağlayıcı oluyor. Devlet sanatçılarının mafya mensubu rollerini oynamaması gerektiği söyleniyor, prime time’ın yerli kahramanlarının silah taşımaması yönünde uyarılar yapılıyor.

Olayın ahlâkî boyutuyla ilgili tartışmaları bir yana bırakarak, iletişim araştırmalarına bakarsak, ağırlıklı bir bölümünün medyanın izleyici üzerindeki etkilerini araştırdığını görürüz. Temel soru(n) şudur: izleyici, medyaya bağımlı mıdır? Bir başka deyişle, tembel, edilgen izleyiciler olarak onun mesajlarına maruz mu kalmaktadırlar? Medya tarafından gönderilen mesajlar bütün izleyiciler tarafından aynı biçimde mi anlaşılmaktadır? Uzun bir dönem tüm dünyada bunun cevabının “evet” olduğuna inanılmıştır. İzleyiciler medya mesajlarına benzer tepki verdikleri gibi, tutum ve davranışlarındaki olası değişmelerin de benzer olduğu düşünülmüş, bununla ilgili sayısız akademik ve ticari araştırma yapılmıştır.

Bizde de yok değildir bu düşünceler. Kırklı yıllarda filmlerin çocuklar ve gençleri “zehirlememesi” için mücadeleler veren Osman Şevki Uludağ’a, dönemin ünlü tıp otoritesi Mazhar Osman’ın yazdığı mektup bunun önemli bir kanıtı sayılabilir: “Anti-sosyal bir takım adamlar var ki, cemiyetin huzuru onları tazip eder ve cemiyete iblis ruhunu aşılamak isterler... Sinemadan iyi şırınga aleti olur mu?” Oysa, sonraları medyanın bu denli etkili olmadığı, aynı iletilere tabi olsalar da insanların, farklılıkları sebebiyle algılamalarında farklılıklar olabileceği söylenmiş, farklı referans grupları, cemaatler, komiteler, çıkar grupları, özel birliktelikler, birlikler olduğu da hesaplanmıştır. Ellili yıllarda, Menderes’in bir seçim zaferi sonrası, radyoda propaganda imkânı tanıdığı CHP’ye yönelik sözleri de bunu anlatır: “Kullandırtmadınız ne oldu, kullandınız ne oldu?”.

Medya iletileri karşısında bireyler çoğunlukla tek başlarına değil, farklı kimlik ve aidiyetlerle durmaktadırlar. Gündelik yaşamla ilgili sorunlarda medya etkileri sınırlıdır; medya, uzun vadede ve daha genelleyici bir tutum belirlemekte maharetli olsa da, özel olaylar ve tekil durumlarda yerel aidiyetler, gruplar arası ilişkiler belirgin olarak öne çıkmaktadır. Kaldı ki, medya mesajlarının aynı biçimde ve eşgüdümlü olarak anlaşıldığını düşünmek yanlıştır. Yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, kızılderililer, western filmlerinin ilk yarısını seyredip televizyonu kapatmaktadırlar. İdeolojisi gereği muhafazakâr ve bağnaz olduğu düşünülen bir anlatının, başka bir zaman ve yerde radikal bir gündemi – veya onun bir uzantısını – oluşturmayacağını kimse garanti edemez. Kapatma cezası aldığı için yayından kaldırılan Pokemon kahramanları, bunca debdebeyi unutarak düşünecek olursak, orta sınıftan bir çocuk için can sıkıntısını giderme işlevini taşıyor olabilir, ama kenar mahallede yaşayan bir başka çocuk için gizli, belki muhalif anlamlara sahip bir tahayyülün aracına dönüşebilir.

Çocukların ve gençlerin ruh sağlığını bozduğu gerekçesiyle engellenmeye çalışılan sayısız düşman olmuştur. Kırklı yıllarda Bobstil ve Miki Fare; Ellilerde Pekos Bill, Tommiks ve Mayk Hammer; Altmışlarda Yeşilçam; Yetmişlerde Gırgır tiplemeleri ve porno filmler; Seksenlerde arabesk ve Doksanlarda özel tv yayıncılığı, düzenleme ve disipline sokma arzusunun resmî hedefleri oldular. Her rejim, kendi düzeninin kalıcılığı uğruna çarpışmak için tehdit, tehlike ve düşmana ihtiyaç duyar. Çoğunlukla muhafazakârlıkla açıklanabilecek endişe dolu “hastalık uyarıları” yapılır. Katılmamakla birlikte, medyaya yönelik tek boyutlu resmî yaklaşımları anlayabiliriz. Asıl vurgulanması gereken ise, suçlamaların ve bundan temellenen yasakçı düzenlemelerin eşitlik ilkesine uymadan, medyanın dilini yeniden üretircesine popüler olana yönelik olmasıdır. Maksat üzüm yemek değil, bilim, ahlâk ya da pedagoji adına “iktidar”ı her biçimde hissettirmek.

Kuzu,derede su içerken Kurt yanına gelmiş, “suyumu kirletiyorsun” demiş. Kuzu, “Ama efendim su sizin taraftan akıyor” diye karşılık vermiş. Kurt bunun üzerine iyice hırlamış, “Bulandırıyorsun işte, ayrıca sen bana küfretmişsin geçen yıl”. Kuzu şaşırmış, “Nasıl olur, ben geçen yıl dünyada yoktum ki”. “Sen değilsen kardeşindir, ukala...” demiş Kurt hiddetle. Kuzu, “Kardeşim yok ki küfretsin” diye kekelerken Kurt, “Seninkilerden biridir öyleyse” diye diretmiş. “İşiniz gücünüz beni çekiştirmek; çobanlarınız köpeklerinizle birleşip anlattılar bana. Haddinizi bildirmeli biri” demiş ve zavallı kuzuyu tuttuğu gibi ormana sürüklemiş... Öykü, La Fontaine’den, meraklısına...

[En az on yıl önce yazdığım bir yazı...chivi.com a yazmıştım. O günün aktüel tartışmaları hakkında... Eskiye rağbet olsa...değil mi ama?]

Perşembe, Ağustos 13, 2009

Gönül Kimi Severse Güzel Odur!

Nasıl taraftar olunur sorusunun cevabı açık değildir. Gönül kimi severse güzel odur derler ya, nasıl sevdiğimizi o anı yaşarken çözemeyiz, derinlerden gelir cevabı; çoğunlukla akıl baliğ olduktan sonra yapılan bir tercih değildir bu. Beşiktaşlı olmamın gerisinde, Yetmişli yıllarda takımın sürekli yenilmesi, alay konusu olması ve yaşadığı maddi krizi aşabilmesi için para toplanması yatıyor. Çocuk yaşta “arabacı” olarak gırgıra alınmam, tam olarak anlamadığım müstehzi ifadelere muhatap olmam sanıyorum bu tercihimi güçlendirerek inada bindirdi. Kenar mahallelerde yoksunluklar içinde büyümem, hep çalışmak zorunda kalmam sanırım solculuğumu da bulaştırdı Beşiktaş’a. Proleter takımı olarak tanımlanması nasıl da cuk oturmuştu gönlümden geçene. Ne saray oğlanı ne de burjuva çocuğuydu benim takımım. “Sabırlı, özverili, yenilmekten kendine pay çıkaran” bir taraftarlıktı benimkisi.

Büyüdüğüm zaman anladım ki takımlarla ilgili bu sosyolojik iddialar çok da doğru değildi. Birileri işi saray arabalarına / asalete diğeri dolmuşçulara / halka getiriyordu. Bir sürü “Ülkücü” ve “Devrimci” tanıdım Beşiktaşlı olan. Herkes kendi durduğu yerden taraftarlığını tanımlıyordu. Ama solcular arasında ortak bir şey keşfetmiştim; bir düşman! Bu düşmana duyulan husumet pek tartışılmadan kabul görüyordu. Zengin, başarılı, tahammülsüz, şöhretli Fenerbahçe sağla özdeşletirilmişti.12 Eylül’de buna Kenan Evren kararıyla 1.Lige çıkarılan Ankaragücü eklendi. İkinci ligdeyken gerçekten büyük başarıyla kupa şampiyonu olan takım, haksız bir kararla birinci lige çıkartılmıştı. Paşa’nın Fenerbahçeli oluşu bunu pekiştirmiyor değildi. Ne de olsa Ankaragücü formasının rengi sarı-lacivertti. Halen, oynadığı futbolla ilişkilendirilerek değerlendirilmez Ankaragücü takımı. Futbolsever Sol entelijensiyanın Fenerbahçe ve Ankaragücü düşmanlığını rasyonelleştirme çabalarını ve bu husumetin yıllardır sürdürülüyor olmasını anlayamam. Bir insanın hem solcu hem de Fenerbahçeli olması, onun solculuğundan şüphe duyulmasına neden oluyorsa bunun adı saçmalıktır. Bir takımın taraftarı olmanın nedenleri tek biçimli değildir ki! Bir futbolcuyu, bir kaleciyi ya da bir maçı severek o takıma kapılabilirsiniz. Ya da öyle garip bir seyircisi vardır ki “darmadağın olursunuz”. Maça birlikte gidilen bir “abi”yi ya da “baba”yı hiç saymıyorum. Maç sonrası ağlayan bir oyuncu, “para herşey değildir” diyen bir kaleci, son dakikada atılmış bir golün neşesi, titreyerek oynayan genç bir oyuncu, büyük bir yenilgi, karizmatik bir hoca, deli dolu bir stoper, yorulmak bilmez bir “hamal”, haksız bir hakem kararı gönül kubbenizi titretebilir. Ve tüm bunların hiçbirinin rasyonel yanı yoktur. Ankaragücü seyircisini hiç sevmemiş, Fenerbahçe’den nefret etmiş ve arada az buçuk da top “depmiş” bir gençlik yaşadım. Beşiktaşlı olmayı solculukla özdeşleştirdim. İlkgençlik çağlarımın inatçı bir inancıyla vehme kapıldığımı da çok geç farkettim.

Sol futbol entelijensiya kaç zamandır dört büyükleri –daha çok İstanbul’u- kastederek “futbol oligarşisi terimini kullanır oldu. Oligarşi, kendi kurallarını kendi koyan bir avuç kişinin hakimiyetine dayalı yönetim biçimi olarak geçer terminolojide. Futbol muhabbetlerinin diliyle söylersek saha dışı/masa başı kararlarından hakemlerin eyyamcılığına kadar her şeyin bu azınlığın istediği biçimde geliştiğini mimler. Ve bu anlamda doğru bir tespittir, futbol adına sahaya bakılabiliyorsa eğer “kirlenmenin” baş sorumlusu onlardır; zengine, kayırılana, doymazlığa bir öfke duyuluyorsa en önce onlara gıcık olunmalıdır. Bu tespiti yapabilmek taraftarlık ile futbol seyirciliği arasında bir mesafe koyabilmeyi getirir: bu takımlardan herhangi birinin taraftarına, olumsuz özelliklerine rağmen “onu” sevmeyi, kendisine ve takımına eleştirel bakabilmeyi “öğretir” ya da ondan kopmayı kolaylaştırır, çünkü oligarşilere karşı olmak solculuğun insiyakıdır. Hep söylenir ama taraftarlıktan futbol seyirciliğine “kadrolu” geçmek ise –takım tutmamak anlamında- çok mümkün değildir. Bu tür iddialar olabilir, tipik “akademisyen” tavrıdır ki iyi niyetle istisnadır diyelim. Şu da belirtilmeli bir takımın taraftarı olmak zamanla ve kaçınılmaz olarak futbol seyirciliğini getirir. Onbirateş-Gölbaşı veya Antep-Adana maçından da keyif almayı sağlar. 6 Numaranın adını öğrenirsiniz, solak liberonun kontrollü oyunundan hoşlanırsınız. Hakemin oyunu kesmesine kızıp kaçan gollere verilen emek adına hayıflanırsınız. Bunlar kaçınılmazdır.

“Futbol hayat gibidir”, kapitalizmin avucundadır, eşitsizliklerden ve kirlenmeden bağımsız kalabilmiş bir alan değildir. Bu sebeple oligarşi tanımlamasına mesafeli durulması gerekiyor. Çünkü “taraftar” bir biçimde kullanılmaktadır ki, dramatize biçimi ve romantik söylemi itibarıyla duygusal bir ağırlığı vardır. İyi-kötü, azınlık-çoğunluk, zengin-fakir, haklı-haksız gibi bir ayrıma dönüştüğü için Beşiktaş’ın proleter takımı, Ankaragücü’nün faşist sayılması veya solcu olanın Fenerbahçeli olamayacağı gibi bir mantığa sahiptir. Solculukla ilişkisi yalnızca öznel olarak kurulabilir. Dost ahbap atışmasına mevzu edilecek küçük bir çekişme olabilir ancak. Temelindeki karşıtlık, “haklıdan, mazlumdan, iyiden, fakirden ya da halktan” yana taraftarlık futbolun doğası gereği olağandır. Hatta “Anadolu takımları” deyişiyle paraleldir. Şehir ve bölgecilik şovenizmi yapılması, milliyetçi hezeyanlarla sarmalanması oligarşi vurgusunun benzer bir “gıcık olma” paydasından çıktığı gerçeğini değiştirmez.

Bir de şöyle düşünelim: memleketin üç büyükler etrafında dönen garip bir futbol dünyası var. Bütün bir yıl boyunca üç büyüklerle oynanacak maçları bekleyen futbolcular, hocalar, Fenerli Cimbomlu maçları konuşan taraftarlar var. Hiç abarttığımı sanmıyorum bir koca “lig” var... Çoğu kulüp yöneticisi ve hocası üç büyüklerin kongre üyesi. İstanbul’a satılan oyuncuların gururu tribünlerde... İstanbul’a dönmek isteyen “ıskartalar” ile üç büyüklerde oynamak isteyen genç oyuncuların maç sonrası konuşmalarına dikkat ediyor muyuz? Özürler, hassas vurgular...

Oligarşi dışındaki takımlara, özellikle şehir şovenizminden uzak kulüp takımlarına duyulan sempatiyi ve taraftarlığı anlarım, ama onların “sol” değerlerle tanımlanmasına katılamam. Çünkü bu takımlar aynı kirlenmenin parçasıdırlar, aynı eşitsizliği kendilerinden daha küçük takımlara karşı yeniden üretirler. Kaldı ki galibiyetlerini oligarşiye karşı kazanılmış zafer, mağlubiyetleri solun ve azınlıkta olmanın çerçevesinde anlamlandırarak kendini “kaybedenler kulübünden” saymak ne kadar doğrudur? Bu romantizmdir ve taraftarlığa “şık” oturur, ama unutulmamalıdır ki romantizmin siyasi içeriği yoktur, Marksizm söylüyor bunu.

Derler ki “en iyi maç kazanılmış maç değildir” bu taraftarlığı aşan, içinde keyif ve sevgi taşıyan dervişane bir laftır. O yüzden olacak 92’de Danimarka’nın Avrupa Şampiyonu olması değil de, 74 ve 78’de finalde kaybetmiş Hollanda hatırlanır. Futbol oynamaktan keyif alan, futbol oynayan takımları özlüyorum. Yalnızca İstanbul takımlarıyla oynarken “koşan” takımları nasıl sevebilirim ki! İnançsız, ruhsuz, işine ve kendine saygı duymayan bir takımdır bu. Galip gelen ve iyi oynayan bir takım, her zaman galip gelebilir ve iyi oynayabilir demektir. Buna inanmayan ve bunu göremeyen bir takıma nasıl kapılabilirim... Walter Benjamin, “umut bize yalnızca umutsuzlardan ötürü verilmiştir” diye yazar... Ben bekliyorum, formamı çıkartmaya hazırım...

Çarşamba, Ağustos 12, 2009

Memleket Çizgi Romanı Hakkında Birkaç Tespit


Çizgi romanın dünyadaki gelişimi, Amerikanlaşmanın bir parçası/sonucudur. Genellikle Avrupa’da doğduğu kabul edilen bu anlatım türü, Amerika’da yaygınlık kazanmış, yirminci yüzyılın ilk yarısında bir endüstriye dönüşmüştür. Türün yaygınlık kazanmasının ekonomik nedenleri yazılı basındaki rekabete bağlanabilir. Gazetelerini geniş kitlelere satabilmek adına, az yazılı, bol resimli, kolay anlaşılabilir bir anlatım olan çizgi roman kullanılmış; karikatür ve illüstrasyon ile roman ve tefrika geleneği çizgi romanda harmanlanarak sunulmuştur. Çizgiyle hikayeleştirmeyi ilk çağlara kadar götürmek mümkün olsa da çizgi roman, yazılı basının ekonomik talepleriyle evrilmiş bir yirminci yüzyıl anlatısıdır. Çok satışlı gazetelerin oluşumunda, çizgi romanların kazandıkları popülerliğin önemli bir payı vardır.

Amerikan çizgi roman endüstrisinin dışarıya açılım süreci, hemen her ülkeyi olduğu gibi, Türkiye’yi de etkilemiştir. Türkçe’de yayınlanan ilk çizgi roman örneklerinin bütünüyle Amerikan kaynaklı olması tesadüfi değildir. Otuzlu yıllarda foto-realistik çizgilerle hazırlanmış serüven bantlarının çocuk dergilerinde yaygınlık kazanması, türün “comics” olan özgün isminden farklı biçimde tanımlanmasını da etkilemiştir. Mizahi bantlara göre ciddi bir anlatıma sahip olan, gazetelerdeki tefrikalara, sinemalardaki seriyallere yakın ve bütünüyle serüven edebiyatının içinde yer alan bu bantlara “sinema-romanı” veya “resimle roman” denmiştir. Başlıbaşına ilginçlik taşıyan bu roman (sıfat) tamlaması, anlatıların daha çok çocuk dergilerinde yer almasıyla ilişkili olarak seçilmiş olabilir. Çocukların iyi-kötü mücadelesine dayanan ölüm ve öldürmenin yer aldığı aksiyon ağırlıklı öykülerden olumsuz etkilenebileceği düşünülerek, adlandırmada edebiyata yakın bir tercih yapılmıştır. Tercih sahiplerine bakılırsa, anlatılan sinemaya da benzese, resimle de anlatılsa, bir “roman”dır. Çocuk dergilerinde yaygınlık kazanan bu adlandırma, sonraki yıllarda resimli roman ve – yetmişlerden sonra – çizgi roman olarak süregelecektir.

Çizgi romanın Türkiye’de popülerleşmesi Amerikanvari bir gazete olarak çıkan, dönemin çok-satar yayınlarıyla kıyaslandığında, görselliğe özel bir önem veren Hürriyet’le olur. Kırklı yılların matbaa teknikleri fotoğraf kullanımını verimsiz kıldığından, gazete ressamları basının görsel vitrinini oluşturmaktadırlar. Hürriyet, Sedat Simavi’nin magazin yayıncılığı tecrübesinin, yeni matbaasının ve farklı çizerleri dolgun ücretlerle çalıştırma politikasının sonucu olarak yüksek bir satış yakalar. Kırklı yıllarda Türkiye Yayınevinin çeşitli dergileriyle daha küçük bir çerçevede uyguladığı yayıncılığı kitleselleştirmiştir. Simavi, Amerikan gazetelerine benzer biçimde, Hürriyet’te günlük çizgi-bantlara yer verdiği gibi, dönemin en ünlü çizerlerinin hazırladığı çizgi romanlardan oluşan renkli pazar ilaveleri vermeye başlamıştır. Tıpkı Amerika’da olduğu gibi, bizde de, tüm gazeteler birbiri peşi sıra benzer uygulamalara girişirler. Çizerlerin yüksek ücretlerle bir gazeteden diğerine transfer olduğu, tüm dünyada beğeni kazanmış çizgi romanların Türkiye’de yayımlandığı zengin/verimli bir dönem başlamıştır. 1950-70 yılları, gazetelerdeki çizgi romanların altın çağı olarak tanımlanabilir. Türkiye’de çizgi roman denilince akla gelen yerli çizgi romanların neredeyse tamamı bu dönemin gazetelerinde yayımlanmıştır. Abdülcanbaz (1955) Milliyet’te; Karaoğlan (1962) Akşam’da; Malkoçoğlu (1964) Cumhuriyet’te; Tarkan (1967) Hürriyet’te başlamıştır örneğin. Yine yerli çizgi roman dergilerinin önemli bir çoğunluğu önce gazetelerde yayınlanmış, sonra dergiye dönüştürülmüş ürünlerdir. En azından çoğunun ilk sayısı gazeteler tarafından ücretsiz ilave olarak verilmiştir.

Yerli çizgi romanın gazetelerle ilişkisinin birkaç sonucu olduğu söylenebilir. Örneğin, gazete okurunu muhatap almak, “büyükler için” düşünülmüş öykülerin üretilmesine neden olmuştur. Türkiye’de çocuklar için hazırlanmış çizgi roman yok denecek kadar azdır. “Büyükler için” ibaresi, erotizmle eşleştirilmiş maşist özellikler taşıyan anlatım biçimleri bir modaya dönüşmüştür. Kadın kahramanların yokluğu, aynı maşizmin bir sonucudur. Gazetelerin güncel politikaya olan bağlılıklarının öyküleri etkilediği de ileri sürülebilir. Milliyetçi temaların ağırlıklı olduğu çizgi romanlar, altmışlı yılların sonundan itibaren sol argümanlarla biçimsel değişiklikler yaşarlar. Karaoğlan, Abdülcanbaz ve bir çizgi roman dergisi sayılabilecek Gırgır, farklı düzeylerde milliyetçi-sol referanslara yönelirler. Bir başka sonuç nitelikle ilgilidir: gazetelerde yayınlanmak bir sonraki günü merak ettirecek tefrika mantığında sayfa yapmayı gerektirmektedir. Bu, öykülerin “dergi” olarak yayınında bir nitelik sorunu yaratmaktadır.

Gazetelerde kısılıp kalan ve anlatım özelliklerini yenileyemeyen yerli çizgi romanın çıkışını Gırgır sağlar. İlginçtir, Gırgır da bir gazete köşesinde başlamış, dergiye dönüşmüştür. Gırgır’ın yüksek satış başarısı birçok yeni ismi maddi ve manevi anlamda çizgi romana ve çizerlik mesleğine çekmiştir. Derginin ekonomik anlamda parçalanması dahi bu çizer bereketini azaltmamıştır. 1970-1990 arasını yerli çizgi romanın Gırgır dönemi olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır. Sonraki dönem yazılı basında toplam satışların düştüğü, çok kanallı televizyon ve internet gibi araçların çoğaldığı bir zaman dilimine denk düşecektir.

Aynı dönemde çizgi romanın sanat olduğuna ilişkin yazı ve incelemelerin yayınlanması ise ironiktir. Çünkü, bir on yıl öncesine kıyasla, çizgi roman satışları kırk misli kadar azalmıştır. Güçlü ve yaygın olduğu dönemde saygın bulunmayan çizgi romana iade-i itibar etmek, değişen zamanın süratini yakalayamayan toplumun geçmişe özleminden kaynaklanmaktadır önemli ölçüde.

Bugün, eskiye göre daha mütevazi, gene de oldukça yüksek sayılabilecek satışlı birkaç dergide ve yine istisnai birkaç gazetede yaşıyor yerli çizgi roman. Karamsar olmak için çok sebep olmakla birlikte, bizi iyimser kılan, farklı biçem ve anlatım özellikleri taşıyan zengin sayılabilecek bir çizer çeşitliliğinin varlığı.

Milliyet Sanat, Temmuz 2004

Memleket Tarihini Çizgi Roman Üzerinden Anlamak


Doğan Hızlan, 19 Temmuz 2002 tarihli bir yazısında Le Figaro gazetesinin eleştirmenlerinin ateş püskürdüğünü anlatıyordu. Eleştirmenler, Marcel Proust'un ünlü eseri Kayıp Zamanın İzinde’sinin Fransız illüstratör Stephane Heuet tarafından çizgi roman haline getirilmesine kızmışlardı. Heuet’nin albümü 50 binin üzerinde satmıştı. Edebiyat eleştirmenlerinin başlığı şöyleydi: ‘Marcel katledildi!’ Hızlan bir edebiyat eserinin çizgi romana aktarıldığında kalitesinin düştüğü yönündeki bu tür iddiaları anlamadığını ifade ettiği yazısında şöyle diyordu: “Bizdeki çizgi roman meraklılarının, sanat tarihini, müzik tarihini, edebiyat tarihini bir çizgi romandan okuyacaklarına eminim. Hatta edebiyat tarihine girmese bile -edebiyatçılar küçümseyebilir- Levent Cantek'in kitaplarına girer.”

Evet, Levent Cantek’in kitaplarına girer.

Levent Cantek, 1996 yılında Türkiye’de Çizgi Roman adlı kitabı yayımlandığında kültür araştırmaları alanında büyük bir boşluğun olduğunu göstermişti. Kitabın önsözünde kültür tarihimizin belgeleri arasında olması gereken çizgi romanların kütüphanelerde kayıtlarının tutulmadığını, bu kitapların kitap saklanma koşullarının olmadığı izbe odalarda terk edildiğini, araştırmasını yaparken bu kitap yığınında ‘eşelenmek’ zorunda kaldığını yazıyordu. Çizgi roman konusunda durum içler acısıydı. Daha da vahimi bu ilgisizlik çizgi romanlarla sınırlı değil. Her alanda bir zamanlar popüler olmuş her şeye duyulan gizli hınç, tarihi kayıtların silinmesine, eksik bırakılmasına neden oluyor. Kültür araştırması yapan araştırmacılar ve akademisyenler, yok olmaya bırakılmış nesneler arasında yollarını bulmaya çalışıyorlar.

Levent Cantek son kitabı "Erotik ve Milliyetçi Bir İkon: Karaoğlan" kitabında çizgi romandan yola çıkarak bir tarih çalışması ortaya koyuyor. Cantek önsözünde şöyle diyor: “Bir dönemi ve o dönemin insanlarını anlamının yollarından biri, kitlesel tercihlerin, popüler olanların ‘deşifre edilmesinden’ geçiyor bana göre.” Karaoğlan kitabını Oğlak Yayıncılık’tan Raşit Çavaş’ın teklifi üzerine gerçekleşmiş. Cantek bu teklifi kabul etmesinin nedenini şöyle açıklıyor: “Karaoğlan’ı yazmak isteyişimin asıl nedeni, memleket tarihini anla(mlandır)ma gayretimin bir parçası olması. Onu çizgi roman olduğu için değil, altmışlı yılların önemli bir fenomeni olduğu için seçtim. Çizgi romanın küçümsenmesi, dışlanması, araştırılmaya ve incelemeye değer bulunmaması, bir film ya da edebiyat incelemesinden farklı sayılması bu gayretimi pekiştirmedi değil elbet.”

Levent Cantek’le son kitabı ve çizgi roman üzerine konuştuk.

- Çizgi roman araştırmaları denilince ilk akla gelen isimsiniz. Daha önce pek örneği olmayan bu alan için araştırma yöntemini nasıl biçimlendiriyorsunuz?

Aslında yeni bir şey yapıyor değilim. Çizgi romanı bir anlatı olarak görüyorum, sosyal bilimler içinde ve disiplinlerarası bir ilgiyle inceliyorum. İddialı laflar etmek istemem, karşılaştırmalı edebiyat ya da daha geniş anlamda kültürel çalışmalar ekolü bir metne nasıl bakıyorsa öyle bakmaya çalışıyorum. Benim asıl ilgi alanım kültür tarihi, çizgi roman da bu alanda incelediğim malzemelerden biri. Yani çizgi romanı anlatıyor olmam, bütünüyle o alana mahsus bir çalışma yaptığımı göstermez. Gösteriyorsa güdük bir iş yapmışım demektir.

- Karaoğlan'ı altmışlı yılların fenomeni olduğu için seçtiğinizi belirtiyorsunuz. Türkiye tarihini oluşturan parçalar içinde önemsemek anlamına geliyor bu. 60'lı yıllarda sizin değerlendirmenize göre Karaoğlan değerinde üretilen diğer çizgi romanlar neler? Mesela Abdülcanbaz, onu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir dönemi ya da bir süreci popüler olan romanlar, gazeteler, yıldızlar, yazarlar vs üzerinden anlamaya çalışmak her zaman için anlamlı olmayabiliyor. Ama anlamak için bakılması gereken alanlardan biri bana göre. Altmışlı yıllarda Karaoğlan kadar popüler olmuş bir başka yerli çizgi roman kahramanı yok. Abdülcanbaz’ın bugün bilinen anlamda politik duruşu daha çok yetmişlerde gelişiyor.

- Çizgi roman alanından baktığımızda 60'ları Karaoğlan, 70'leri Abdülcanbaz'la değerlendirirsek. 80'ler, 90'lar ve 2000 için ne diyebiliriz?

Yetmişli yılların sonunda itibaren Gırgır kahramanları öne çıkıyor. Utanmaz Adam, üretim tarihi eski olmakla birlikte o dönem büyük başarı kazanarak derginin başatı olmuştu. Kurgusu, devamlılığı ve mizahı kullanma biçimiyle daha önce varolmamış düzeyde süratli öyküleri vardı. Doksanlı yılların sonunda Bülent Üstün, Oğuz Aral kadar sabırlı ve devamlılık gösteremese de Kötü Kedi Şerafettin'le Utanmaz Adam kadar popüler bir çalışma çıkardı. Aslında seksenli yıllar ve sonrasında kahramanlardan çok üreticiler öne çıktı. Galip Tekin ve özellikle Suat Gönülay, bu dönemin önemli öykücüleri oldular. Benim ilgimi çekmiyor ama Salih Memecan'ın çalışmaları da Türkiye ölçeğinde başarılı işler oldular, çok iyi pazarlandı. Doksanlı yıllarda Piyale Madra ve Ramize Erer gibi kadın çizerler popüler oldular. Alanda bir daralma olmakla birlikte yerli üretimde farklı tarz ve isimlerin çoğaldığı da rahatlıkla söylenebilir.

- Erotik ve milliyetçi bir ikon: Karaoğlan kitabınızın önsözünde "Çizgi romanların küçümsenmesi, dışlanması, araştırılmaya ve incelenmeye değer bulunmaması, bir film ya da edebiyat incelemesinden farklı sayıldığını" söylüyorsunuz. Türkiye'de çizgi roman, Çizgili Hayat Kılavuzu kitaplarınız ve diğer çalışmalar bu yargıyı silemedi mi?

Orada derdim, çizgi romanın bir haksızlığa uğradığını söylemek değil. Akademinin içinde incelenmeye değecek ve değmeyecek konular hiyerarşisi var ve ucuz, düşük seviyeli, sanat sayılmayan ürünleri incelemeye pek yanaşılmıyor. Makbul görülmüyor diyelim. “Hadi canım sende Karaoğlan ile ilgili ne anlatılabilir ki,” denmesi bence çok tahrik edici. Bu sebeple biraz da kişisel bir mesele aslında. Enerji harcanmaya değmediği söylenen bir konuda çalışırken, o hesaplaşmayı sürdürüyorsunuz kafanızda.

- Tarihi çizgi romanlar konusunda dört çizere özel bir önem atfediyorsunuz. Hatta her birini bir ‘evren’ olarak isimlendiriyorsunuz. Suat Yalaz ve Karaoğlan kitabından sonra diğer üç usta için de kitap yapacak mısınız?

Hayır. Ama Ratip Tahir Burak ile ilgili en azından bir makale yazacağım. Elli yıla yakın çizmiş, siyasal hayatın içinde yer almış oldukça ilginç biri Ratip Tahir. Çalışmalarının nerdeyse tamamı kitaplaşmadığı için onu eski gazetelerden okumak gerekiyor, bu da oldukça vakit alıyor. Çizgi romanla ile ilgili ileride yapmak istediğim birkaç proje var. Oğlak, bir Abdülcanbaz kitabı istiyor, henüz kesinleştirmedik ama olabilir…

- Karaoğlan erotizm ve milliyetçilikten beslenerek popülerleşen bir çizgi roman. 1960'larda geçerli olan bu ikili bugün de işe yaramalı. Lal Kitap'tan yayımlandığı halde eski popülerliğine ulaşamamasını - ve benzer olarak aynı formülü kullanan yeni tarihi çizgi roman kahramanlarının üretilmemesini neye bağlıyorsunuz?

Aynı ikili işe yarıyor, yaramıyor değil ama başka mecralarda ve biçimlerde kullanılıyor. Asıl sorun çizgi roman satışlarının düşmesi, çizgi romanın eski cazibesini yitirmesi. Dikkat edilirse yerli üretim sadece çok satışlı mizah dergilerinde ve kimi gazetelerde sürüyor ki gazetelerde yayımlanan öyküler de ya tekrar ya da o çizerler gazetenin maaşlı elemanları. Mevcut çizgi roman okuyucularının büyük bir kısmını çocukluklarını kovalayan yaşlı okuyucular oluşturuyor

- Milliyetçi ikon olarak değerlendirdiğiniz Karaoğlan'ı, yaratıcısı Suat Yalaz'ın sol eğilimli olarak yorumlamasını nasıl açıklıyorsunuz?

Türkiye’de yazarlar ve çizerler çok yalnızlar. Kendilerini tanıtmak, anlatmak çalışmalarından bahsetmek hep onlara kalıyor. Yalaz da ürününü ortama ve zamana göre farklı biçimlerde yorumlayarak, pazarlayarak yaşatmış. Bence bu konuda başarılı. Örneğin Karaoğlan’ı yurt dışında sürekli yayımlatamamış olsa da buradaki “Avrupa Avrupa duy sesimizi” açlığının hep farkında olmuş.

Picus Kasım 2003, Röp. Haluk Kalafat

Cumartesi, Ağustos 08, 2009

Soluk Kesici Poe Çevirileri

Çeviriden söz edeceğim için baştan belirteyim: çevirmen değilim, yazarlığım yok değil ama kendimi öncelikle meraklı bir okur olarak tanımlamayı tercih ederim. Her meraklı okurun başına geldiği gibi okurken anlamlandıramadığım ifade ve deyişlerle karşılaşıyor, vakit buldukça onların peşinden gidiyorum. Başta çizgi roman olmak üzere fantastik ve ucuz (pulp) anlatılara da meraklıyım. Edgar Allan Poe, bu alanın öncü ve yönlendiricilerinden olduğundan haliyle sevdiğim bir yazardır. Poe uyarlamaları ya da esinlenmeleriyle büyüdüğümü, pek çok hikâyesini hafızadan anlatabildiğimi eklemeliyim. Poe, sadece benim gibi lanetlenmiş türlerin tutkunlarınca değil geniş bir edebiyatsever kesim tarafından sevilir. Tesadüf değildir, Türkçedeki Poe kitaplarında gerçekten önemli isimlere çevirmen olarak rastlayabiliriz. Üstelik Poe çevirileri bizde hayli eski tarihlere dayanmaktadır. Bildiğim kadarıyla Kenan Halet çevirisiyle 1928 tarihli Kızıl Ölümün Maskesi; Müfide Muzaffer çevirisiyle 1931 tarihli Müstatil Sandık; Morg sokağındaki İki Taraflı cinayet adıyla M.Sait çevirisi (1932); İşidilmedik Hikâyeler (1938) adıyla önsözü de olan 11 hikâyeden oluşan Siracettin Hasırcıoğlu çevirisi ve Altın Böcek adıyla Nazım Derso’nun çevirisi ilk önemli çalışmalardır. “The Raven” şiiri Karga adıyla Vasfi Mahir Kocatürk’ün Şaheserler Antolojisi’nde (1934) yer alır. Aynı şiir Kuzgun adıyla Tercüme dergisinin 41-42.sayılarında Ahmet Bağışgil tarafından çevrilmiştir. Annabel Lee’yi ilk çeviren de yine bildiğim kadarıyla Melih Cevdet’tir (Tercüme Dergisi, 34-36). Poe, nasıl bu denli popüler olmuştur, neden bu kadar çok çevrilmiştir sorularının sanıyorum tam bir cevabı yok. Sürükleyiciliği, tek etki üstüne odaklanması, sürpriz finalleri vs. olabilir. Belki yazdıklarının dergi ve gazete ölçülerine, sayfa doldurmaya da uygun olması da bir neden olabilir. Poe, sadece kitap olarak değil, basında da epey kullanılmıştır.

Bir okur olarak bu denli çok Poe ile karşılaşınca ya görmezden geliyorsunuz, çünkü daha önce okumuş oluyorsunuz ya da benim gibi “yine anlaşılmaz bir cümle mi var?” diye hayıflanarak göz gezdiriyorsunuz. Poe çevirilerinin yanlış ve “kötü” olduğunu düşünüyorum. Kibir ve müşkülpesentlikle yazmadığımı örneklerle açıklayacağım. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan, Hasan Fehmi Nemli’nin yaptığı tam çeviriyi (Dost Kitabevi Yayınları, 2009) istisna tutarak piyasadaki Poe çevirilerinin vahim hatalar içerdiğini göstermeye çalışacağım. Nemli’nin çevirisi umarım hak ettiği itibarı görür, en azından akademide, filoloji bölümlerinde temel alınır.

Tomris Uyar’ın Kızıl Ölümün Maskesi (Nisan Yayınları, 1994) çevirisiyle başlayacağım. Okurken bana tuhaf gelen, sonradan İngilizcesine bakarak bu tuhaflığın nedenini çözebildiğim üç örnek: ilkinde şöyle deniyor, “senin zina böceği eğer buna benziyorsa, dünyanın en garip zinasıdır herhalde. Bu ipucundan (hint) yola çıkarak bir lokma büyü de katabiliriz işin içine (s.49)”. Neden ipucu denmiş, özgün metne bakılınca anlaşılabiliyor. Metinde geçen sözcük Hint; bu yüzden cümlede ipucu yerine ima etme, dokundurma, benzeyiş olmalıydı. İkinci örnekteki sözcüğü Tomris Uyar sürekli yanlış kullanmış: “çizmenin topuğu (toe), gevşek toprakta yarı gömülü duran kocaman bir demir halkaya girmişti (s.65)”. Cümle hemen ilgi çekiyor, topuk değil burun olmalı, zaten de öyle. Üçüncü cümleyi aynen aktarıyorum: “Titizlik (over-niceties) onu yorardı. Rabelais’in Gargantua’sını Voltaire’in Zadig’ine rahatça yeğlerdi; genel olarak diyebiliriz ki, tatsız şakalar (practical jokes) , süzme mizahtan çok daha gelirdi beğenisine (s.140)”. İlki ince espriler, ikincisi eşek şakası olmalı, cümle tuhaf ayrıca. İngilizcesiyle karşılaştırınca okurun asla fark edemeyeceği yanlışlıklarla karşılaşıyorsunuz. Sıralayayım: s.120’de sıkı zincirler (strong chain) “kalın zincirler”, s.127’de “yeğenimle birlikte” denmiş oysa cousin olmalı. s.127’de “Kasımın onuydu” denmiş oysa aslında October-Ekim olarak geçiyor. Aynı sayfada “Bir saat kadar” deniyor oysa half an hour denmiş. Bu ilginç: s.128’de “iki kere geçti Ümit Burnu’ndan” deniyor oysa to double: bir burnu dolaşmak anlamındadır. S.143’te “şu yudumu (bumper) yuvarla da kafan çalışsın” deniyor, bumper, ağzına kadar dolu kadehtir. Altın Böcek hikâyesinin orijinalinde geçiyor: “(…) a pirate of the Spanish Main. Burada geçen Spanish Main, Karayip Deniz Bölgesidir. Burayı gülerek yazıyorum: Hiç korsan romanı okunmamış, filmi görülmemiş sanırım, şöyle denmiş çünkü: “İspanyol kanından gelme korsan” (bir başka çevirmen Dost Körpe de “İspanyol bir korsan” demiş). Kimi sözcük tercihleri de ilginç, bunu imkân/olanak gibi eski yeni tercihi olarak görmek mümkün. Bu başka çevirilerde de örneğin Memet Fuat’ta da görülüyor ama kimileri yine de garip geliyor bana. S.134’te “bu görüntüyle ilk karşılaştığımda-görüntüden başka bir şey demek elimden gelmiyor” denmiş. Oysa apparition, hayalet demektir, görüntü değil. Memet Fuat’ın çevirdiği Olağandışı Öyküler - Morgue Sokağı Cinayeti (Adam Yayınları, 1982) kitabından iki örnek: s.81’de “Bothnia Burgacı” deniyor, bunun Botni Körfezi olduğunu, s.83’teki “su çevrileri” ile anafor, girdap denmek istendiğini özgün metinden anlayabiliyoruz. Memet Fuat çevirisini okurken takıldığım cümlelerden iki örnek: “Malta limanlarına bağlı gemilerden birinde (s.44)” denmiş oysa sadece Maltese Vessel deniyor, Malta gemilerinden birinde denmesi yeterli olurmuş. S.107’deki daha ilginç ve uğraştırıcı: “(…) ama eski şaraplar konusunda içtendi (sincere). Bu konuda hani ben de ondan pek farklı değildim: İtalyan şarapları üzerine epeyce bilgim vardı” denmiş. Sincere, içten ve samimi anlamına geldiği gibi gerçek olarak da kullanılır. Burada “gerçek bir uzmandı” olmalıymış.

Çevirmenlerle ilgili bana çok garip gelen iddialar vardır. Kimileri için sözlüğe bakmadan çevirir derler methederek. Yaptığı çeviri doğrudan matbaaya gönderilen çevirmenlerden de söz edilir. Bilenler biliyor, kimi çevirmenler kendilerinden bu biçimde bahsederler gururla. Oysa yazdığı metin “edit” edilmeyecek yazar nasıl ol(a)mazsa, sözlüğe bakmayan-dokunmayan iyi çevirmen de olamaz. Yayın için gelen çeviriyi gözü kapalı basıma gönderen yayınevi de yaptığı işin hakkını veriyor değildir. Elbette bunlar birer ideal, koşullar, ister istemez niteliği etkiliyor, bunun farkındayım. Beklentim, çevirmenin işine saygı göstermesiyle ilgili... Bunu yaparsa, okur olarak bana da saygı göstermiş olacaktır. Poe çevirilerini incelerken kimi çevirmenlerin sözlüğe bakmadıklarını, kimi çevirilerin de “edit” edilmediği görülebiliyor. Adam Öykü, vakti zamanında bir Poe sayısı yapmıştı (Temmuz - Ağustos, 1999); Yurdanur Salman’ın çevirdiği “Kalabalıkların Adamı”nda “boyalara bulanmış güzel, yaşlı kadınlar (belldame)” (s.10) diye bir cümle geçiyor, oysa beldame, acuze ya da kocakarı anlamındadır. Belli ki sözlüğe bakılmamış, tecrübeye dayanılmış ve doğal olarak yanılmış Salman. Poe çevirmenleri içinde en genci olan Dost Körpe ise bana kalırsa en az sözlüğe bakanı. Bu nedenle Türkçedeki en sorunlu Poe çevirisi ona ait. Bütün Hikâyeleri I (İthaki Yayınları, 2000) adlı çeviriyi temel alarak yanlışlardan bir seçme yapacağım.

Önce sözlüğe bakılmadan yapılan çeviriden örnekler: s.35’de Battle-lanter: Borda feneri yerine Savaş feneri denmiş; s.63’te “Nice Dini Meclisi” denmiş, nasıl denmiş bilinmez, aslında İznik Konseyi olacak; s.103 Arktik Dairesi denmiş Kuzey Kutbu olacak; s.64 “Homer Junior’ın kırk beş tragedyasına ne olduğu üstüne konuştu” denmiş söz konusu Homer, Genç Homeros olmasın?. S.118’de mekâna denmiş oysa uzaya olacak (space). S.173’te “yatıyorum” denmiş oysa “I lie”, yalan söylüyorum deniyor. S.141’de “ticaret” denmiş ama önemsiz olacak, peddler değil peddling deniyor çünkü. S.250’de “Edebiyatçı dilberlerin” denmiş oysa Belles-lettres edebiyat demektir. S.170’te “topuk üstünde dönmenin” denmiş oysa değil, pirouette, ayak parmakları üzerinde dönmektir. S.167’de “Tanrı’nın her şeye gücü yeter” denmiş oysa omnipotence denmemiş, omnipresence denmiş. S.40’tan gerçekten komik bir alıntı: “her ne kadar yaşamım boyunca antikacılık (abç) yapmış ve Balbec, Tadmore ve Persepolis’teki yıkılmış sütunların gölgelerini, ruhum bir harabeye dönüşene dek içmiş olsam da” diye çevrilmiş. Antika değil antikiteye olacak “antikiteye düşkün olmuşsam da…”. Aynı yanlış s.210’da yineleniyor “antikacılar ne aptal!” denmiş, antikite uzmanları olmalıydı. İnsanın bu kadar da olur mu diyesi geliyor ama ne yazık ki çeviride benzer nitelikte çok hata var… Okunsaymış anlaşılırmış, bu da çok açık: s.41’de “brandalarla yüklü olan gemi bazen denizin üstüne fırlıyor” diye yazılmış branda değil bütün yelkenleri açık olmalıydı. Aynı sayfada [Haritayı inceliyor ve] “Kutup Girdabı’na doğru dört aylık bir sürede akan ve oradan yeryüzünün derinliklerine inen hızlı bir akıntı olarak betimleniyor,” denmiş. Haritada 4 ay gibi bir zamanın neden-nasıl yer aldığını anlayamıyorsunuz. Four mouths yazılmış oysa mounths değil “dört koldan” denmesi gerekir. S.57’de “konuşmalara engel oluyordu” denmiş, özgün metne bakılınca konuşma değil intercourse-ilişki dendiğini görüyorsunuz. S.141’de “her kötülüğün yazarının” denmiş oysa faili (author) denmeliydi. S.74’te “ya şeytanın ya da (…) kendi dehamın (my better genius) bulduğu (esinlediği)”diye çevrilmiş, kendi deham yerine iyilik meleğim denmesi gerekiyor, cümlenin gelişinden bile fark edilebilirdi. S.80’de “hayal meyal anımsıyorum” denmiş orijinalinde “I have a distinct recollection” deniyor (net bir şekilde anımsıyorum). S.243’te “gölgenin gölgesinin (shadow of a shade)” denmiş hayalet gölgesi denmeliydi. S.59’da “Her sabah burnumu birkaç kez çekiştiriyor ve yarım düzine kadar yutkunuyordum” diye geçiyor, orijinalinde cümlenin ikinci kısmı şöyle :“I swallowed half dozen of drams” – “beş altı tek yuvarlıyordum” olabilir mi? S.78’de “pusula (compass), manyetik bir iğne (magnetic needle)” denmiş, karıştırılmış, pergel ve pusula olacak. Çeviride, özgün metinde olmayan katkılar da var elbet. S.136’da “yerlere ve özellikle de mekânlara” denmiş oysa özgün metinde sadece place and time deniyor. Bazı sözcüklerin gündelik dildeki karşılıkları da bilinmiyor ya da üzerinde düşünülmemiş: s.61’de “tek yaptığım bir ressamın dükkânına gitmekti” deniyor, ressamın atölyesi, işliği daha uygun değil mi örneğin? S.195’te “kölelerinden biri” deniyor oysa Vassal köle demek değildir. S.69’da “deli külahı” denmiş o soytarı külahı olmasın?. Yine aylar karıştırılmış, Ekim yerine Kasım (s.177), dikey yerine düşey (s.80) yazıldığı olmuş, önce kilometre sonra mil (s.89) denmiş, rakamlar karıştırılmış… Gerçekten çok sayıda hata, özensizlik ve uydurma var kitapta.

Çevirmen Dost Körpe’den kötü bir cümle: “çocuk, annesinin soluması kesilmeden nefes almaya başlamamıştı (s.56)”. Ne demek istediğini anlayamıyorsunuz. Çevirmen alınmasın ama bütün kitabı özetleyen bir cümle bu... Kitabı okuyamadığınız, nefes alamadığınız için bırakmak zorunda kalıyorsunuz. Şunu anlarım: insanlar hata yapmadan öğrenemezler, hatalarımızla kendimizi geliştiririz. Yukarıda gösterdim: Tomris Uyar ya da Memet Fuat gibi iyi yazar ve çevirmenler de yanlışlar yapabiliyorlar. Hemen her çeviri kitapta size garip gelen bir cümleyle karşılaşabilirsiniz. Çevirinin yazmaktan zor olduğunu düşünüyorum. Her dil bilenin çeviriye kalkışmamasını diliyorum, şurası çok açık ki Poe çevirmek herkesin harcı değil. İş bu yazı, bizi Dost Körpe’nin kapsamlı ama ziyadesiyle kötü Poe çevirisinden kurtardığı için Hasan Fehmi Nemli’ye ithaf edilmiştir.

[Türkçedeki Edgar Allan Poe çevirileriyle ilgili bir yazım. Yazının tamamını ileride bloga yükleyeceğim. "Edebiyat'ı 'Edebiyatçı Dilberleri' Diye Çevirebilmek: 'Soluk Kesici' Poe Çevirileri", Mesele, Ağustos 2009.]

[Derginin kapak resmi idefixe.com'dan alınmıştır]

Perşembe, Ağustos 06, 2009

Konuşmalar


-Etrafa bakıyorum da nereye gidiyoruz bilemiyorum? Eskiden insanlar en güzel kıyafetleriyle Beyoğlu’na çıkarlardı. Şu hale bak!
-Eleni teyzeyi hatırlıyorum, ne hanfendiydi! Her sabah alışverişe çıkardı, nasıl sevilirdi mahallede…
- Ben de Saatçi Kirkoru biliyorum! Dürüsttü, işinin ehliydi…Resmen kaçırdık adamları buradan
- Yahu bilmezmiş gibi… Adam da para varsa batar bizim millete… Hele bir de gavursa…
- Onlar gitti bunlar geldi… Her yanı doldurdu Doğulular… Nezaket desen karı zanneder bu hayvanlar
Devlet devlet olsa…Her önüne gelen şehre girerse olacağı bu!

- Bu sene Fener’de iş yok
- Yok toparlarlar meraklanma…

-Evi boyatacaktın, n’aptın?
- Sokağın başında var ya bir hırdavatçı, dünyanın parasını istedi. Krizden haberin yok galiba dedim. Yarı parasına yapacak adam çok… Bana kira diyor, vergi diyor şerefsiz
- İnşaatların önü adam kaynıyor. Adam bohçasıyla gelmiş, karnı aç, ne versen kabul eder…
- Aynen öyle...Serbest piyasa kardeşim

[Bu diyaloğa -yoksa monolog mu demeli, kulak misafiri oldum desem...Karikatür Akbaba'dan, 1964 tarihli, Necmi Rıza'ya ait...]
Related Posts with Thumbnails