![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Günlük hayatın, yazdığımız mesajların, lokasyonun, tıklamaların, ilişki ağlarının birer hammaddeye dönüştürülmesi demek bu.
Bir yanıyla zihin açıcı, ama nihayetinde yarı doğru; dolayısıyla politik olarak da yarı tehlikeli bir cümle.
Şöyle deniyor: Telefonunda bir bedava uygulama kullanıyorsan, yani para ödemiyorsan, o uygulama şirketi gelirini senin dikkatinden, zamanından ve verilerinden kazanıyordur. Sen kullanıcı değil, maden ocağında bir damarsın.
Buraya kadar iyi hoş da, bu cümleyi ilk duyduğumda aklımdan geçen şuydu: “Ben mi suçluyum?” Çünkü yapısal bir sorunu benim “tercihime” indirgiyor. Başka seçeneğim mi var? Para mı ödemeliyim? Neden ödemeliyim?
“E kullanma o zaman!” deniyor. İyi de dijital altyapı “Big Tech” üzerinden yürüyor; kullanmazsam dışlanırım, blogum olamaz, bu yazıyı bile paylaşamam. Üstelik ücretli uygulamalar da veri topluyor. Abonelik modeli gözetimden muaf değil ki, Mıstık abi.
Yani “ürün sensin” derken aslında duyduğumuz şey, politik bir analiz değil, hafif tiksinti içeren bir ahlaki çığırtkanlık. Soru şuna indirgenmiş oluyor: Bedava hizmete tav olan enayi kullanıcı mısın, değil misin?
Oysa asıl soru şöyle olmalı: “Dijital altyapılarımız neden birkaç şirketin veri madenine dönüştürülmüş durumda ve biz neden onlara mahkûm ediliyoruz?”
Hepimiz “dünyayı çözmüş” bir tonla konuşuyoruz ya: “Uygulama bedavaysa ürün sensin.” Arka planda şu kabullenme çalışıyor: “Düzen zaten böyle. Yapacak bir şey yok. En azından farkında ol.”
Böylece cümle, eleştiri gibi görünüp normalleştirme mekanizmasına dönüşüyor. Yapısalı görünmezleştiren şık bir neoliberal slogan kalıyor elimizde. Hatta mesele, tüketici hakları meselesine indirgeniyor: “Verilerimiz paylaşılmasın, tercihlerimizi doğru koyalım, cookie’ler şeffaf olsun…”
Sanki ormanda dolaşıyoruz da, “çakallar, sırtlanlar etoburdur, seni beni yerler, doğa böyle işliyor” diye anlatılıyor her şey. “Piyasa da böyledir canım, ne sandın?” Doğa yasası gibi.
Yine duydum, yine "sinirlendim" Mıstık abi.
Sorun şu: Biz “ürün sensin” cümlesini tekrar ettikçe, veri sömürgeciliğini konuşur gibi yapıp, asıl failleri rahatlatıyoruz.
![]() |
![]() |
![]() |
Bela Lugosi, ünlü oyuncunun biyografisi. Tatlı ve matrak bir dili var. Lugosi’nin başka roller hayal ederken oyuncu olarak nelere razı geldiğini, pragmatizmini, narsistik manevralarını, hayatın tadını çıkarma iştahını, kadınlarla ilişkilerini, yalanlarını – daha doğrusu mitomanlığını (her koşulda ve her zaman rol yapışını) çok iyi anlatıyor. Hızlı bir kurgusu var; ilk bakışta derinleşmiyor gibi görünen ama aslında epey “akıllı” bir derinlik bu. Başarılı bir albüm. Editöryel olarak not düşmüş olayım: Bazen özellikle durup yavaşlaması gereken yerleri varmış hikâyenin. Çizgi olarak da bunu yapması, başka bir estetik katman kurabilmesi iyi olurmuş. Hikâyenin “şimdiki zamanı” ile geri dönüşler kimi yerde karışabiliyor çünkü.
Aslında karşımızdaki, Killing fotoromanını temel alan,
tepeden tırnağa kopya bir çizgi roman. Kareler tek tek başka yerlerden alınmış,
antiskoptan geçirilerek yeniden çizilmiş. Öyle ki, sayfanın ilk karelerindeki
genç kadın o kadar acemice “apartılmış” ki, görür görmez insanın aklından şunu
geçirmek kaçınılmaz: “Faruk Geç çizdi beni!” diye bağıracak neredeyse.
Bu kopya meselesi bana oldum olası tuhaf gelmiştir.
Nedense o yıllarda pek kimseyi rahatsız etmiyordu; çizgi roman camiasının
önemli bir bölümüne tamamen “normal” geliyordu. Kopya çekenlere kulak
verirseniz, çizemeyenler “boş boş konuşuyordu” zaten. Aradan otuz yılı aşkın
zaman geçti. O tarihlerde Türkiye Çocuk dergisinin müdürüyle konuşmuştum;
dergideki çizgi romanların yabancı örneklerden birebir alınmasıyla
ilgilenmediğini, bunu dert etmediğini söylemişti. Hatta “Yapabiliyorsan sen
getir, senden de alayım,” diye meydan okumuştu. Hâlâ bir yerlerde ses kaydı
duruyor olabilir.
Laf dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyordu: Kopya çekmek
zorundaydılar, çünkü zaman azdı; ücret düşüktü; piyasayı beslemek gerekiyordu;
herkes böyle yapıyordu ve saire… Gerekçeler tek tek sıralanıyor, her biri “haklı
mazeret” gibi masaya konuyordu. Ünlü sayılan bir çizer, hiç sıkılmadan şöyle
demişti: “E işte Suat Yalaz’la tanıştım, o kötü oldu, bana kopyacılığı öğretti.”
Yani özetle: Ben kopya çekiyorum, çünkü bana öğrettiler. Suç üst kuşağa, üst
kuşak da “dönem koşulları”na devrediliyordu.
“O zamanlar öyleydi” diyerek yapılan bu toplu meşrulaştırmayı
hâlâ pek anlayamıyorum. Çocukken okuyup sevdiğim kimi çizgi romanların yabancı
örneklerden birebir kopya olduğunu sonradan fark ettiğimde yaşadığım hayal kırıklığını
çok iyi hatırlıyorum. Ortada “masum bir hile” falan yoktu; doğru değildi, etik değildi
ve üstelik hukuken de karşılığı olan bir fiilden söz ediyoruz.
Elbette, geriye dönüp baktığımızda o dönemin koşullarını anlamaya çalışabiliriz. Anlamak, katılmak ya da kabullenmek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. İnternet yoktu, dünya bugünkü kadar iç içe geçmiş değildi, telif takip etmek zordu; dolayısıyla “daha rahat” hırsızlık yapılabiliyordu, evet. Ama yine de yapmayanlar vardı. Özgün işler de üretildi, hem de hiç azımsanmayacak kadar. Tam da bu yüzden, kopyacılığın “başka çare yoktu” diye topluca aklanmasını, bugün bile, pek inandırıcı bulmuyorum.
![]() |
![]() |
| Çarşı V1, by LeCe |
![]() |
| Çarşı V2, by LeCe |
![]() |