![]() |
Perşembe, Mart 30, 2017
İzmir
Salı, Mart 28, 2017
Araftaki İnternet
![]() |
“Şimdi bir de internet var üstelik” demeden birazcık geriye gideceğim,
Umberto Eco’nun zihin açıcı bir yorumunu hatırlatacağım: “Televizyonlu
akşamlarımız artık öyküler anlatmıyor, herşey bir fragmana dönüşmüş durumda”.
Benzer ifadeleri başta Baudrillard ve Postman olmak üzere yakınçağın önemli
düşünürlerinin kaleminden okumuş olabilirsiniz. Hemen hepimiz, bu türden
yargıları kabullenip paylaşırız, çünkü bunun ardında “daha iyi” olan bir geçmiş
tahayyülü vardır. Televizyonun olmadığı zamanlarda akşamlarımız yekpare bir
bütünlük mü arzediyordu acaba? Madem araç (medium) bu denli önemseniyor,
radyolu ya da gazeteli akşamlarımız fragmanlara dönüşmemiş miydi diye sormamız
gerekiyor. Örneğin gazeteler, rekabet koşullarının zorlamasıyla “magazine”
mantığına dayalıdır ve magazin ile mağaza sözcükleri aynı kökten gelirler.
Alışveriş sepetinize istediklerinizi doldurur gibi gazetede de her
köşeyi-bucağı okumazsınız, seçersiniz. Radyo da öyledir, bütün bir ailenin
milim kıpırdamadan pür dikkat radyoyu dinlemesi romantik bir mittir; Uzun
dalga, kısa dalga, Kahire Radyosu, Moskova’nın Sesi derken mutlaka bir
dolaşılırdı ta yıllar önce, “ajansın dinlendiği” zamanlarda. Radyonun yanında
gazete, onun yanında pikap, dergi dururdu ve dışarıdaki semt sinemasını
unutmayın.
Fragmente-parçalanmış bir hayat yaşıyoruz varsayımını şöyle kabul edebilirim. Her yeni iletişim aracı, daha büyük bir nüfusa ulaşır ve kendinden önceki aracın üstünlüklerini massederek ilerler (ilerledikçe seçenekleri ve fragmanları çoğaltır). Yoğunlaşma ve yaygınlaşma ölçeği elbette günbegün artıyor. Yoksa korku ve kaygı dolu serzenişler tarihsel bağlamı dışında pek bir anlam ifade etmiyor, çünkü bu bir vakıa, hep oluyor ve var işte. Yüzyıl önce çıkan gazetelerimize bakarsanız yaslı yeisli iddialarla karşılaşırsınız: “Radyo musikiyi, sinema sahneyi her ikisi birlikte sohbeti öldürdü”. Bugün de internet için benzer bir husumet ve beğenmemezlik sürdürülüyor. Kütüphaneye gitmeyip “google”layan öğrenciye, enformasyon çokluğu yüzünden odaklanamamaya, herkesin yazar olmasına, yüz yüze iletişimin azalmasına kızıp hararetleniyoruz. Oysa hepimiz bakıyoruz internete, hatırlamak, neye bakacağını fark etmek ya da sahiden bulmak için. Çokça zaman harcıyoruz ve bazen hiç bilmediğimiz kitaplara, filmlere, yıllarca aradığımız ayrıntı ve metinlere pat diye ulaşabiliyoruz. Dijital içerik ve download çağında yaşadığımız aşikâr…Tarihin hiçbir döneminde olmayan, bizzat mülkiyetin özel niteliğinin ihlal edildiği bir süreç yaşıyoruz. Paylaşıma dayalı özgür yazılım ve açık kaynak (open source) programları kullanıma açılıyor. Tüm hakları saklıdır (all rights reserved) şeklindeki yasal uyarıya karşı “tüm hakları feshedilmiştir” (all rights reversed) sloganı zuhur ediyor; fikir eserlerinin özel mülkiyete konu olmasına (copyright) karşı çıkan copyleft akım ve kavramından söz ediliyor. Sözü dolandırmayayım, geçmişin güçlü diğer mediumları için de yinelenebilir bu, internet ontolojik olarak bir dönüşüm sürecinin ürünüdür. Öncel olarak verili ya da tamamlanmış değildir: bu sebeple interneti sürekli değiştiğini bilerek sağladığı yeni imkânlarla birlikte değerlendirmek gerekir.
Yıllar önce televizyonda, bir Siyaset Meydanı programında muhalif bir yazar, kendisiyle –sanırım- Sakıp Sabancı’ya eşit konuşma süresi verilmesinin yanlışlığına işaret etmişti, çünkü Sabancı dilerse ve sürenin azlığına kızarsa, kendisine bir tv kanalı açabilirdi oysa yazar ne söyleyecekse ancak kendisine verilen süre içinde söyleyebilecekti. Bugün pek çok kişi kendi web sayfalarından görüşlerini ifade edebiliyor. Elbette bu önemli bir imkân; medya, ticarileştiği, eğlenceye yoğunlaştığı ve anaakım değerleri pekiştirdiği için katılımcı bir demokrasiyi varedemiyor, bu da ayrı bir vakıa. İyimser yorumlara bakacak olursak, internet, yeni bir siyasal alanın, tartışma ve müzakere kanallarının yeniden tesis edilmesini sağlıyor, siyasal katılımı artırdığı gibi farklı ses ve haber gündemlerinin kendilerini varetmelerini kolaylaştırıyor. Doğal olarak bu yorumları epeyce eleştiren var; doğrudan demokrasinin sorunlarının teknolojik değil mantıksal olduğunu iddia edenler, alternatif site ve bloglarda anaakımda yazılanların yinelendiğini ve elit manipülasyonunun bir kez daha pekiştirildiğini belirtiyorlar. Çeşitlilikten ve alternatif gündemlerin varolmasından yana olduğumdan bunu hesap ederek, yapabildiğim ölçüde eleştirel mesafeyi koyarak onları izlemekten yanayım.
Alternatif demişken, Birleşik Amerika’da medyada kullanılan Buckbobbill adlı bir nitelemeden söz edeceğim. Ticari basına karşı alternatif olarak dijital yayıncılık yapan, sorgulayan, html yazabilen, web imkânlarını iyi bilen, hayali bir araştırmacı gazeteci figürü bu. Bilim kurgu kahramanı Buck Rogers, malumunuz Bill Gates ve Watergate Skandalını ortaya çıkaran ünlü gazeteci Bob Woodward isimlerinin bir karışımı yapılmış. Buckbobbill tarzı yayıncılık, geleneksel ve yozlaşan gazeteciliğin alternatifi olarak gösterilen bir ideal. Biliyoruz ki bu tür gazetecilik adlandırmaları esprisi ve heyecanı dışında bir anlam taşımıyor; dijital gazeteciliğin geleneksel gazetecilikten bir farkı yok her şeyden önce, araç mevcut etik ve meslek ilkelerini –ve onların mevcut kullanımlarını- başkalaştıramaz ayrıca. Medyaya siyasal iktidarın gözcülüğünü atfeden liberal yaklaşımları revize etme iddiası taşınıyor bu adlandırmayla. Aktörler değişirse, Buckbobbill gibi ideal bir gazeteci çıkarsa, medya yeniden görevini layıkıyla yapacaktır gibi bir çıkarım baştan yanlıştır. Ne erdemli bir kahraman ne de onun kullandığı yeni bir medium, medya-siyasal iktidar ilişkilerini ve ideolojinin işleyişini baştan ayağa değiştiremez. Üstelik, teknoloji, nötr değildir; zaman ve mekan üzerinde bir taraftır ve tarih gösterir ki, teknoloji egemen sınıfların tercihlerini çoğaltmaya ve sağlamlaştırmaya yaramıştır her zaman.
Görünen o ki olan şu: kim(ler) ve nasıl kullanılıyor tartışması bir yana, bütün mediumlar giderek tek bir çerçevede toplanıyor. Varsayalım, internette şehirdeki suç oranının artışıyla ilgili bir haber okuyorsunuz. Haber, birden çok sayfaya açılacak biçimde (layering) hazırlanmış; birinde Valinin açıklamalarına göz atıyorsunuz, diğerinde konuyla ilgili bir köşe yazısı çıkıyor karşınıza, bir başkasında gazeteye gelen ihbar telefonunun ses kaydını dinliyorsunuz. Cinayetlerden birinin olay sonrası görüntüleri ve uzman görüşlerini de izleyebiliyorsunuz. Daha önemlisi, mesela bir harita çıkıyor haberdeki linkten, imleci gezdirdikçe, hemşehrisi olduğunuz şehrin hangi semtinde ne oranda cinayet işlendiğini görebiliyorsunuz. Haberin altında okur ve izleyici yorumlarını, tartışma forumlarını ayrıca okuyabiliyorsunuz. Günümüzde önemli gelişmeler, halen televizyondan izleniyor, internet, radyo ve gazetelere göre ilerde olsa da televizyonu henüz geçebilmiş değil. Ama hemen tüm dünyada yapılan anketler gösteriyor ki her gün gazete alanlar nadiren 30 yaş altından çıkıyor ve Tv haberlerini takip edenlerin yaş ortalamasıysa sürekli yükseliyor. Hal bu olunca, “genç” internetin, kendinden önce gelen bütün mediumları tekeline alacağını görmek, kapitalizmin işleyişi gereği kehanet olmaz. Bir çeyrek asır sonra, kuşak değişimi yüzünden internet öncesi dönemi hatırlayanlar dahi azalacak. İnternet ile ilgili olumlu beklentileri yüksek tutmak ya da endişeyle hayıflanmak sahiden abes. “Gerçek” Çehov’un dediği gibi “ikisi arasında bir yerde”, arafta sanki.
Fragmente-parçalanmış bir hayat yaşıyoruz varsayımını şöyle kabul edebilirim. Her yeni iletişim aracı, daha büyük bir nüfusa ulaşır ve kendinden önceki aracın üstünlüklerini massederek ilerler (ilerledikçe seçenekleri ve fragmanları çoğaltır). Yoğunlaşma ve yaygınlaşma ölçeği elbette günbegün artıyor. Yoksa korku ve kaygı dolu serzenişler tarihsel bağlamı dışında pek bir anlam ifade etmiyor, çünkü bu bir vakıa, hep oluyor ve var işte. Yüzyıl önce çıkan gazetelerimize bakarsanız yaslı yeisli iddialarla karşılaşırsınız: “Radyo musikiyi, sinema sahneyi her ikisi birlikte sohbeti öldürdü”. Bugün de internet için benzer bir husumet ve beğenmemezlik sürdürülüyor. Kütüphaneye gitmeyip “google”layan öğrenciye, enformasyon çokluğu yüzünden odaklanamamaya, herkesin yazar olmasına, yüz yüze iletişimin azalmasına kızıp hararetleniyoruz. Oysa hepimiz bakıyoruz internete, hatırlamak, neye bakacağını fark etmek ya da sahiden bulmak için. Çokça zaman harcıyoruz ve bazen hiç bilmediğimiz kitaplara, filmlere, yıllarca aradığımız ayrıntı ve metinlere pat diye ulaşabiliyoruz. Dijital içerik ve download çağında yaşadığımız aşikâr…Tarihin hiçbir döneminde olmayan, bizzat mülkiyetin özel niteliğinin ihlal edildiği bir süreç yaşıyoruz. Paylaşıma dayalı özgür yazılım ve açık kaynak (open source) programları kullanıma açılıyor. Tüm hakları saklıdır (all rights reserved) şeklindeki yasal uyarıya karşı “tüm hakları feshedilmiştir” (all rights reversed) sloganı zuhur ediyor; fikir eserlerinin özel mülkiyete konu olmasına (copyright) karşı çıkan copyleft akım ve kavramından söz ediliyor. Sözü dolandırmayayım, geçmişin güçlü diğer mediumları için de yinelenebilir bu, internet ontolojik olarak bir dönüşüm sürecinin ürünüdür. Öncel olarak verili ya da tamamlanmış değildir: bu sebeple interneti sürekli değiştiğini bilerek sağladığı yeni imkânlarla birlikte değerlendirmek gerekir.
Yıllar önce televizyonda, bir Siyaset Meydanı programında muhalif bir yazar, kendisiyle –sanırım- Sakıp Sabancı’ya eşit konuşma süresi verilmesinin yanlışlığına işaret etmişti, çünkü Sabancı dilerse ve sürenin azlığına kızarsa, kendisine bir tv kanalı açabilirdi oysa yazar ne söyleyecekse ancak kendisine verilen süre içinde söyleyebilecekti. Bugün pek çok kişi kendi web sayfalarından görüşlerini ifade edebiliyor. Elbette bu önemli bir imkân; medya, ticarileştiği, eğlenceye yoğunlaştığı ve anaakım değerleri pekiştirdiği için katılımcı bir demokrasiyi varedemiyor, bu da ayrı bir vakıa. İyimser yorumlara bakacak olursak, internet, yeni bir siyasal alanın, tartışma ve müzakere kanallarının yeniden tesis edilmesini sağlıyor, siyasal katılımı artırdığı gibi farklı ses ve haber gündemlerinin kendilerini varetmelerini kolaylaştırıyor. Doğal olarak bu yorumları epeyce eleştiren var; doğrudan demokrasinin sorunlarının teknolojik değil mantıksal olduğunu iddia edenler, alternatif site ve bloglarda anaakımda yazılanların yinelendiğini ve elit manipülasyonunun bir kez daha pekiştirildiğini belirtiyorlar. Çeşitlilikten ve alternatif gündemlerin varolmasından yana olduğumdan bunu hesap ederek, yapabildiğim ölçüde eleştirel mesafeyi koyarak onları izlemekten yanayım.
Alternatif demişken, Birleşik Amerika’da medyada kullanılan Buckbobbill adlı bir nitelemeden söz edeceğim. Ticari basına karşı alternatif olarak dijital yayıncılık yapan, sorgulayan, html yazabilen, web imkânlarını iyi bilen, hayali bir araştırmacı gazeteci figürü bu. Bilim kurgu kahramanı Buck Rogers, malumunuz Bill Gates ve Watergate Skandalını ortaya çıkaran ünlü gazeteci Bob Woodward isimlerinin bir karışımı yapılmış. Buckbobbill tarzı yayıncılık, geleneksel ve yozlaşan gazeteciliğin alternatifi olarak gösterilen bir ideal. Biliyoruz ki bu tür gazetecilik adlandırmaları esprisi ve heyecanı dışında bir anlam taşımıyor; dijital gazeteciliğin geleneksel gazetecilikten bir farkı yok her şeyden önce, araç mevcut etik ve meslek ilkelerini –ve onların mevcut kullanımlarını- başkalaştıramaz ayrıca. Medyaya siyasal iktidarın gözcülüğünü atfeden liberal yaklaşımları revize etme iddiası taşınıyor bu adlandırmayla. Aktörler değişirse, Buckbobbill gibi ideal bir gazeteci çıkarsa, medya yeniden görevini layıkıyla yapacaktır gibi bir çıkarım baştan yanlıştır. Ne erdemli bir kahraman ne de onun kullandığı yeni bir medium, medya-siyasal iktidar ilişkilerini ve ideolojinin işleyişini baştan ayağa değiştiremez. Üstelik, teknoloji, nötr değildir; zaman ve mekan üzerinde bir taraftır ve tarih gösterir ki, teknoloji egemen sınıfların tercihlerini çoğaltmaya ve sağlamlaştırmaya yaramıştır her zaman.
Görünen o ki olan şu: kim(ler) ve nasıl kullanılıyor tartışması bir yana, bütün mediumlar giderek tek bir çerçevede toplanıyor. Varsayalım, internette şehirdeki suç oranının artışıyla ilgili bir haber okuyorsunuz. Haber, birden çok sayfaya açılacak biçimde (layering) hazırlanmış; birinde Valinin açıklamalarına göz atıyorsunuz, diğerinde konuyla ilgili bir köşe yazısı çıkıyor karşınıza, bir başkasında gazeteye gelen ihbar telefonunun ses kaydını dinliyorsunuz. Cinayetlerden birinin olay sonrası görüntüleri ve uzman görüşlerini de izleyebiliyorsunuz. Daha önemlisi, mesela bir harita çıkıyor haberdeki linkten, imleci gezdirdikçe, hemşehrisi olduğunuz şehrin hangi semtinde ne oranda cinayet işlendiğini görebiliyorsunuz. Haberin altında okur ve izleyici yorumlarını, tartışma forumlarını ayrıca okuyabiliyorsunuz. Günümüzde önemli gelişmeler, halen televizyondan izleniyor, internet, radyo ve gazetelere göre ilerde olsa da televizyonu henüz geçebilmiş değil. Ama hemen tüm dünyada yapılan anketler gösteriyor ki her gün gazete alanlar nadiren 30 yaş altından çıkıyor ve Tv haberlerini takip edenlerin yaş ortalamasıysa sürekli yükseliyor. Hal bu olunca, “genç” internetin, kendinden önce gelen bütün mediumları tekeline alacağını görmek, kapitalizmin işleyişi gereği kehanet olmaz. Bir çeyrek asır sonra, kuşak değişimi yüzünden internet öncesi dönemi hatırlayanlar dahi azalacak. İnternet ile ilgili olumlu beklentileri yüksek tutmak ya da endişeyle hayıflanmak sahiden abes. “Gerçek” Çehov’un dediği gibi “ikisi arasında bir yerde”, arafta sanki.
[2010 yılında yazmışım.]
Pazar, Mart 26, 2017
Son Okuduklarım 13
![]() |
![]() |
![]() |
Cumartesi, Mart 25, 2017
Cuma, Mart 24, 2017
Aklımdaki, edebiyata iştah gösteren birilerine ulaşmaktı
![]() |
Seçkiler,
derlemeler genellikle bir nesnellik iddiasıyla yapılır. Sizin seçimleriniz ise
oldukça öznel duruyor. Kimin hakkında yazıp yazmayacağınızı nasıl belirlediniz?
Nesnellik
bir iddiadır ve nesnelliğin mümkün olamayacağını iddia edenler de vardır.
Doğrusu aldığım akademik eğitim gereği asıl o iddiaya, “mümkün değil” diyenlere
yakınlık duyarım. Nesnelliği irdeleyebilir ve sağlamasını yapmaya
çalışabiliriz. Ne yaparız? Tez yazarken farklı kaynaklara bakabilir,
mukayeselerde bulunur, o iddia öncesinde yazıp çizilen ve söylenen her ne varsa
derler toparlarız. Dipnot verir, kaynakça yaparız. Ben seçki ya da derleme
yapmıyorum. Şiirden, romandan nasıl nesnellik beklenemezse yaptığım şeyden de
beklenemez. Bunların birer yorum, his veya iddia olduğunu bilmiyorum söylememe
gerek var mı? Doğal olarak kişisel tercihlerim, okumalarım, beğenilerim ve
takıntılarım var yazdıklarımda. Neyi önemsedim veya neleri bir seçim ilkesi
olarak belirledim derseniz eğer, öyle ahım şahım büyük kıstaslarım oldu
diyemem. Yakın döneme, bugünün yazarlarına pek rağbet etmedim. Bu tarza devam
edeceğim için yakından tanıdığım insanları yazmamaya da çalışacağım
diyebilirim. Ömrüm olursa, enerjim olursa, anılarımı yazarsam onları ayrıca
anlatacağım diyeyim.
Halen editörlük
yaptığınız ve pek çok yazarla çalıştığınız için mi böyle bir ayrım
yapıyorsunuz?
Olabilir,
bu da haklı bir gerekçe sonuçta. Geçim sıkıntısıyla, hayatımı sürdürebilmek
için editörlük yapıyorum. Yaptığım işi daha da zorlaştıracak her şeyi hesap
etmek durumundayım. Sonuçta farklı karakterleri olan insanlarla, yazarlarla
çalışıyorum. Onlara ve çalıştığım yayınevine karşı sorumluyum. Yazmamayı tercih
ediyorum.
Portrelerin çıkış
noktası ne oldu?
Yıllar
önce Turgut Çeviker’in yayımlandığı Güldiken
dergisinde mizah dünyasıyla ilgili aynı tonda yazılar yazmıştım. İlk adı
Kılçıklı Fasulye’ydi, sonra Mizah Mahallesi yaptım. Şehre Göçen Eşek kitabımda o yazılar derli toplu yer aldı.
Yayınevinin Türkçe edebiyat kitaplarının arka kapak yazılarında da benzer bir
dil kullanıyorum. En son Resimli Türkçe
Edebiyat Takvimi’nde yazdım bu portrelerin bir kısmını. Tabii Takvim çok
ağır bir iş… Sürekli malzeme ihtiyacı olan inşaat gibi… Yedek gibi yaparım, söz
verilen yazılar gelmezse kullanırız diye başladım yazmaya. Başka bir şeye
dönüştü en sonunda. Yazma işinde mutlu olmak önemli. Yaptığım pek çok işin
dışında bir şey bu yazdıklarım.
Şiir tadı var…
Var
evet, İletişim şiir yayımlamıyor. Yayınevi kurulurken böyle bir karar almışlar.
Ben ucundan kıyısından sınırları zorlamış oldum.
Şiir kitaplarını
takip ediyor musunuz?
Evet
demem haksızlık, hayır demem yanlış olur. Bir iddiam yok. Şairleri yazar olarak
ilginç buluyorum. Neredeyse hiç şair arkadaşım yok, onu da söyleyeyim.
Siz şiir yazdınız
mı?
Hayır
demem gerekiyor, herkes kadar bile şiir yazmamışımdır.
Portresini
yazdığınız kişiler arasında övdükleriniz de var, yerdikleriniz de.
Güzellemelerle dolu bir kitap değil bu.
Bu sizin
yorumunuz, buna her okuyan başka türlü karar verebilir. Genelde iyimser bir
kitap yazdığımı düşünüyorum. Bunlar kısacık şeyler. Etkisi ne olabilir? İştah
açıcı olabilir, ilham verici olabilir. Kolay okunuyorlar, kolay okundukları
için hemen karar verilebiliyor. Bana sıklıkla mesela o cümleyle ne demek
istendiğim soruluyor, açıklamam isteniyor, itiraz ediliyor. Yapacak bir şey
yok. Bir hayatı uzun uzadıya anlatmak isteseydim başka bir şey yazardım.
Aziz Nesin’i iki
kere yazmışsınız, çok sevdiğiniz
başkaları oldu mu?
Aziz
Nesin hakkında söyleyecek çok şeyim var ama genelde sevdiklerimi yazdım, belki
başkalarını da birer kere daha yazarım. Aziz Nesin’i iki kere yazmam planlı bir
şey değildi, bir baktım ki yazmışım. Yaşlı bir Pardayan’ım, unutuyorum.
Tanpınar ile
ilgili, "Türkçenin en güzel nostaljisi, modern romanı ve güfteli iç
sızısı," diyorsunuz. Neden en güzel nostaljisi? Bir de Tanpınar'ı
"modern" kılan eksenleri nasıl tarif ederdiniz?
Sözünü
ettiğim şey bu işte, huysuzluk etmiş oluyorum ama benden istediğiniz şey bir makale
konusu. Nostalji nedir ile başlayıp modern romanın kıstaslarını sıralamam
gerekiyor. Yapmayalım bunu, yapmak isteseydim zaten öyle yazardım. Nostalji bir
yazarın tarihe veya maziye bakarken takındığı tutum değildir, sadece bu
değildir. Tanpınar, anıt mezar gibi dolaşan, iç gıcıklayıcı bir mazi rüyasını
yaşatan biri değildi, elbette değildi. Akademiden etkilenmiş biriydi. Sizin
sorunuz da akademik. Nostalji bir histir, fasılalarla kendini gösterir. Para
sıkıntısı çeken, beğenilmemekten korkan biri nostaljik olamaz mı diyeceğiz?
Tanpınar, bir yere dönmek istediğinde maziye dönüyordu, en çok oradan
besleniyordu. Yahya Kemal de nostaljiktir, Nazım Hikmet değildir. Bazen
insanlar yaşlanmaya karar verirler, geçmişe sığınırlar. Halide Edip öyledir,
Aziz Nesin hiç girmemiştir o yola. Geçmişe sığınmak ya da sığınmamak,
nostaljiyle doğrudan ilgili olmayabilir. Bazıları, hep yaşlı adam gibi
konuşurlar, mesela Peyami Safa öyledir. Maziye sığınarak otoritelerini
meşrulaştırırlar. Bu da nostaljidir diyemeyiz. Tanpınar’ın sızısı nostalji.
O zaman şunu sorayım, akademi ile edebiyat
örtüşmüyor mu?
Pekâlâ
örtüşebilir, içeriğe bakılması gerekir diyeceğim ama önyargıları işleten bir
yönü var bu ilişkinin. On iki sene üniversitede çalıştım, roman okumayı vakit
kaybı olarak gören insanlar çoğunluktaydı. Tersinden bakalım, Tanpınar’ın yazar
olarak o denli ciddiye alınmaması hocalığından kaynaklanır. Öldükten sonra
romanları kaldı geriye, o mirasa, çağdaşı olmayan edebiyat okuru ilgi gösterdi.
Edebiyatçı ve doktora yapmış yazar yok mu? Var ama akademisyenliği o kadar
bilinmiyor olabilir. Edebiyat, öğretmenlik kaldırmıyor bana sorarsanız.
Kuş Eppeği’nde birtakım göndermeleri anlamak, yaptığınız ironileri kavramak ve
incelikleri görebilmek için aslında söz konusu şahsiyetleri ucundan kıyısından
bilmek gerekiyor. Bu bilinçli bir tercih miydi? Yani okuyucuda bir merak
uyandırmak, eşelemeye sevk etmek mi istediniz bir bakıma?
Evet,
bir oyun çağrısı var, yapmadım diyemem. Bir yandan da olabildiğince yalın ve
anlaşılır olmak istedim. Her yazar, az ya da çok, öyle ya da böyle, bir okur
tahayyül eder ve her zaman beklemediği bir okurla karşılaşır. Benim aklımdaki,
edebiyata iştah gösteren, kimmiş bu diye merak eden birilerine ulaşmaktı.
Kitapla ilgili aldığım en güzel methiye “Bana okuma kılavuzu çıkardın,”
demeleri oldu. Kolay gaza geliyorum galiba; acaba dedim, Türkçe edebiyatla
ilgili bir roman dökümü mü yapsam?
Böyle yazmayı
sevdiğiniz anlaşılıyor. Devamı gelecek o zaman?
İsterim
tabii de, üç günlük dünya, nasip kısmet…
[Söyleşi, edebiyathaber'de yayımlanmıştı.]
Perşembe, Mart 23, 2017
Muhalefet Defteri: Türkiye'de Mizah Dergileri ve Karikatür
Çarşamba, Mart 22, 2017
Haset
![]() |
İnsanlar, vicdanen kendilerini sorgulamayı durduk yere
yapmıyorlar. Garip bir biçimde ancak ve ancak itham edildiklerinde kendilerine
dönüyorlar, öncesinde, böylesi bir külfete girmiyorlar, yok yere zahmet sayıyor
bile olabilirler. Bana dokunmuyor, benimle ilgili değil, başkalarının derdi ve
saire... Ne yazık ki böyle, suçlu değilim demek, suçlanmadan, itham edilmeden
mümkün olmuyor.
Suçlanınca ne oluyor?
Suçlananlar mutlaka kendileriyle ötekileri kıyaslıyorlar, ben şunu yaptım diyorlar, onlar gibi şunu yapmış değilim filan diyerek kendilerini savunuyorlar.
Birileri demiş ki, bir imza attılar kahraman olduk sanıyorlar, "ay ne salaklar, ay nasıl sersemler, hadi birlikte gülelim şunlara". Bu sözlerin meali nedir? Asıl mücadeleyi ben/biz veriyorum/veriyoruz şu bu...Yüksek hararetli alaycılık diyip geçelim mi?
İşlerinden atılmış, özlük hakları elinden alınmış, tek bir hukuki dayanağı olmadan mesleğinden ihraç edilmiş, sosyal ölüme terk edilen insanlara bu neden söylenir, niye söylenir?
Şunu anlarım, barış demek, şu koşullarda çok zor, korkutucu ve tecrite yol açıyor, açacaktır da. Sağcılar ve genel ortalama, "barış olsun" diyen insanlardan korkabilir, şüphelenebilir veya nefret edebilir.
Yok bunu diyenler solcuysa, anladığım şudur: imzacıların varlığı, yapıp ettikleri, onları eleştirenleri değersiz, korkmuş, kıfayetsiz ve utanmış hissettirdiği için aşağılıyor ve suçluyorlar. Bunun adı da haset olabilir.
Ruhen itham edildikleri, doğru olduğunu bildikleri, vicdanları rahatsız olduğu için köpürüyorlar.
Yoksa ihraç edilen imzacılar, bir meseleyle ilgili fikirlerini savunarak bir şey beyan etmişler, kendilerini kahraman, kendileriyle aynı fikirde olmayanları hain ilan etmiş değiller ki...
Yukarıda niye bıçak resmi var, hayatı o keskinlikte yaşıyoruz da ondan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









