Cuma, Mayıs 15, 2009

Yine Zamanelikle Baş Etmeye Çalışılıyor

-->“Cumhuriyetin Büluğ Çağı” kitabını hazırlamak için arkeolojik bir arşiv çalışması yapan Levent Cantek'e saiklerini ve ulaştığı düşündürücü istasyonları sorduk...
Böyle bir konuda çalışma fikrinin çıkış noktaları neler?
Çocukluk ve ilk gençliğimde zararlı, faydasız veya önemsiz bulunan popüler kültür ürünlerinin okuru ya da meraklısıydım. İnsan böylesi 'zararlı ve faydasız' ürünlerin okuru olunca bir savunma refleksi de geliştiriyor. Öncelikle gizliyorsunuz, bu ilginizi herkesle paylaşmıyorsunuz ama sizin sevdiğiniz şeyler hakkında ne söylendiğini de iyi biliyorsunuz. Zamanla şunu fark ettim ki bu ürünlere yönelik hoşnutsuzluk söyleminin heyecanlı ve romantik bir içeriği var. Bir eşik noktasındaymışçasına konuşuyorlar, haklı olduklarına inanıyorlar, küçümseyici-aşağılayıcı bir tavırları var. Ders vermek, haddini bildirmek istiyorlar. Onlara göre bu ürünler yaygınlaştıkça toplum, ahlak, milli değerler mutlaka erozyona uğruyor. Bunların yasaklanması, sansürlenmesi, tecrit edilmesi, engellenmesi gerekiyor vs... Cumhuriyet tarihi ile ilgili çalıştıkça bu dil ve söylemin hiç eksilmediğini, istisnasız her dönem popüler olan her şeye karşı kullanıldığını gördüm. Temel çıkış noktam bu dil ve tavrı deşifre etmek, bunu yaparken vakti zamanında zararlı ve önemsiz bulunan her ne varsa onların dökümünü çıkarabilmekti.

Sizin de kitapta değindiğiniz gibi tarihçi Erik Jan Zürcher, 1950'li yılları 'Jön Türklerin sonu' olarak değerlendiriyor. Sonuçta değişen bir nesil, değişen bir siyasetçi portresi var. Bu dönemi Türkiye için bir kırılma noktası olarak da ele almak mümkün mü?
Kitapta siyasi tarihten olabildiğince uzak durdum ama incelediğim dönemin siyasi tarihçiler tarafından nasıl anlatıldığına bir bölüm ayırdım. Zürcher'in farklılığı, tarihe bir süreklilik içinde bakması. 1950 yılını bir kırılma noktası olarak görmüyorum, bütün kötülüklerin ya da güzelliklerin başlangıcı olarak betimlemek kolaycılık olur. En azından gündelik yaşamın değişimi ya da popüler kültürün evrimi açısından baktığınızda, çıkan tartışmalar çerçevesinde düşünüldüğünde bir kopmadan söz etmek mümkün değil. Süreklilik var, popüler kültür ürünlerinden, gündelik yaşamı kültürel olarak tanzim etme arzusu kesilmiş değil, tartışmalar bitmiş değil. Zamanelikle baş etmeye çalışılıyor, yine hayıflanılıyor, yine öfke var.

Kitapta şöyle bir şey görüyoruz, bir dönem yasaklanan, ayıplanan, kınanan ne varsa daha sonra çok daha güçlü bir şekilde tekrar ortaya çıkıyor. Engellemelere rağmen bu sürekliliği sağlayan dinamik nedir?
Her yasak ister istemez arzuyu uyandırıyor. Basında çıkan tartışmalar ister istemez yasaklanmak istenen her ne ise onun reklamına dönüşüyor. Sermaye de bunu kendi lehine kullanıyor. Sermayenin biçimlendirdiği arzu, toplumları (ve gelenekleri) değiştirerek onların karşısına her defasında yeni bir 'kılıkta' çıkıyor. Nefretle karşılanan 'Bobstil' tiplemesinin yerli sinemada kahraman olması, alaturka müziğin modernleştirilmesi, eleştirilen Amerikanvariliğin kazandığı sükse/moda vs. buna örnek olarak gösterilebilir. Baktığınızda eleştirilen her şeyin gündelik yaşamı anlamlı bir bütünlüğe dönüştürmek adına olduğunu görüyorsunuz. Oysa gündelik yaşamı biçimlendiren bireyci bilinç, haz almaya ve bireysel özgürleşmeye dayanıyor, gündelik yaşamı istediği biçimde düzenlemeye devam ediyor.

Yine bir yerde entelektüellerin gündelik yaşamdan kaçış arzusundan söz ediyorsunuz. Entelektüel faaliyetleri sayesinde aslında gündelik hayatın kıyısında durmayı başarmaları, toplumdan da uzaklaşmaları anlamına geliyor sanki...
Benim söylemek istediğim o dönem entelektüellerin nefs mücadelesi yaptıkları. İnandıkları değerler uğruna fedakârca yaşayan, para ve cinselliği reddeden dava adamları olarak tanımlıyorlar kendilerini. Bir Mısır filminden ya da Bobstil'den tiksinmek, bir kadının taktığı siyah gözlüklerden rahatsız olmak, çiklet çiğneyenlerden iğrenmek, genç kızların elbiselerinden, içli şarkıların zararlarından, kendilerince yanlış ve tehlikeli saydıkları şeylerden konuşmak bu görevin asal eksenini oluşturuyor. Ama bu, toplumdan uzaklaşmak anlamına gelmiyor. Şiddetli bir Beyoğlu karşıtlığı var ama öyle bir heyecanla anlatıyorlar ki, eleştirdikleri 'hacıağa'nın çok yakınındaki bir masada oturdukları anlaşılıyor aslında, şehvetle 'dikizliyorlar'. Romanesk gerilimler üretiliyor, namus, iffet ve gurura dayalı Müslüman-Türk ahlakını hazza dayalı bencil, maddeci bir ahlaka tercih ettiklerini söylüyorlar ama romanların sonunda mutlaka kazanılan nefs mücadelesini gerçek hayatta çoğunlukla arzu kazanıyor. Hacıağanın bir işaretiyle masasına çağırdığı üç kadın, pahalı bir kıyafet, herkes tarafından görülür olmak, dilediğince para harcamak, mükellef sofralar hazırlatmak ve tanınmak ne kadar kötülenirse kötülensin cezbedicidir. Nefs mücadelesi ve fedakârlıktan bu denli bahsedilmesinin nedeni de bu elbette. Yazarların bilebildiği tek kurtuluş formülü bu. Beyoğlu'nda eğlenilmesine (ve haz alınmasına) rağmen sevilmediği söyleniyor. Entelektüeller Beyoğlu'nu sevdiklerini açıkça itiraf edemiyorlar, deyim yerindeyse bu 'perhizi bozmak-sonu aforoza varan bir yola girmek' demek çünkü.

'Büluğ çağı'nda yaptığımız tartışmalardan 'yetişkinlik çağı'na taşıdıklarımız neler gibi gözüküyor? 'Büluğ Çağı' bir metafor. Kendini ebeveyn olarak konumlandıran birileri olduğu için -kitapta 'denetleyici kuşak' dedim- onlarla toplum (ve gençler) arasında ilişki hiç yumuşamıyor aslında. Sürekli bir anksiyete yaşanıyor. Ebeveynler çocuklarının hiç büyümediklerini düşünür ya...

Peki bugünkü gazeteleri taramaya kalkan birisi 50 yıl sonra nasıl şeylerle karşılaşır sizce? Malum, artık gazeteler internetten takip edilebiliyor. Bugünün gazetelerinin en önemli farkı 'okur yorumları'... Anti entelektüelist ve linççi bir dil var orada. Doğrusu bu, çok korkutucu. 50-60 yıl sonra bugün yazılanlara bakıp bilemiyorum, 'Ne güzel günlermiş, insanlar birbirlerini dinliyormuş' diyebilirler... Şaka bir yana, genel olarak insanlar geçmişi güzeller, bugünden utanır, yarından korkup endişelenirler. Böyle bir çerçeveden bakmak gerek sanırım.
[Radikal, 23.2.2008, Cumhuriyetin Büluğ Çağı kitabı ile ilgili röportaj]

Görsel İdeoloji Sempozyumu

Perşembe, Nisan 30, 2009

Konuyla İlgili Söz Söyleyen İnsanların...

-->70'lerdeki çizgi roman tutkusunu neye/nelere bağlıyorsunuz? Televizyonun ve internetin olmaması mı sizce büyük bir etken miydi? Yoksa başka nedenleri var mıydı? Türkiye çizgi romanın altın döneminin 1955-1975 yılları arası olduğunu söylemek gerek. Yetmişlerdeki çizgi roman tutkusuna yönelik sadece siz değil pek çok kişi atıfta bulunuyor. Bunun temel nedeni bugün koleksiyoncu olan veya konuyla ilgili söz söyleyen insanların o tarihlerde çocuk olmasıyla ilgili. Bu da tahmin edebileceğiniz gibi nostaljiyle besleniyor. Yoksa o yıllarda yayınlanan çizgi romanların büyük çoğunluğu on yıllar önce de yayınlanıyordu. Çizgi roman, dünyada televizyonun yaygınlaşıp güçlenmesiyle, video oyunları, dvd ve internet pek çok yeni iletişim aracı çıkmasıyla geriledi. Türkiye’de de benzer bir sürecin yaşandığı su götürmez bir gerçek.

O dönemdeki çizgi roman tutkusunu neye bağlıyorsunuz peki?
Kahraman olgusu, muktedir olma, kötüleri yenme, özdeşleşme gibi pek çok şey sayılabilir. Ben şunu hatırlatmak isterim. Türkiye’de popüler olan İtalyan çizgi romanlarını temel alırsak, onların Hollywood’u modellediğini, hatta pek çok ünlü aktörün birebir çizgi romanlarda kullanıldığını görebilirsiniz. Türkiye’de çizgi romana otuzlu yıllarda “sinema romanı” dendiği de olmuştur. Bir başka deyişle çizgi roman, kâğıttan sinema işlevi görmüş. Söz konusu yetmişli yıllarda çocuklar eski çizgi romanlarını sinema önlerinde satar ya da takas ederlerdi. Tutkuyu konuşacaksak, çocuklar için sinema ile çizgi romanın el ele hayal körüklediğini söylememiz gerekiyor.
Çizgi roman tutkusunun çocukluktan kalma bir alışkanlık olarak mı görüyorsunuz?
Çizgi romanla çocuk yaşta karşılaştığımıza ve alışkanlığı o dönemde kazandığımıza göre evet diyebilirim…Bir genelleme yapacak olursak çizgi roman 8-15 yaş arası okura hitap eder. Endüstrisi olan ülkelerde üst yaş sınırını sürekli yukarıya çekmeye çalışmalar hep vardı. Bugün alt sınırın 15’e çıktığı söyleniyor. Bütün dünyada yaygınlaşan comicstore-çizgi roman sahaflarının müşterilerinin yaş ortalaması 30’un üzerinde. Pek çok ülkede okur yaşının yeniden aşağıya çekilmesi gerektiği tartışılıyor.

Yetmişli yıllardan sonra ortaya çıkan ya da Türkiye'ye daha geç tarihlerde gelmiş çizgi romanlar neden Tommiks, Teksas, Zagor ya da Kızılmaske kadar tutulmadı?
Yabancı çizgi romanları soruyorsunuz, öncelikle dönem değişmişti, satışlar düştü. Örneğin Zagor, yetmişli yıllarda haftada 50 bin civarında satıyordu. Bugün yayınlanan yabancı çizgi romanların aylık toplam satışı bunun üçte biri bile değildir. Ama bugünün çok satar çizgi romanları o dönemden çok daha sonra yayınlanan çizgi romanlar, örneğin Martin Mystere... Dönemleri ve koşulları karşılaştırmak çok doğru değil… Geçmişte yalan yanlış çeviriler yapılırdı, telif hakkı ödenmeyen çizgi romanlar olurdu, kopya çekilirdi, kötü basılırdı, hep tekrar yayınlar yapılırdı vs ama satışlar iyiydi. Şimdi karşılaştırılmayacak ölçüde kaliteli işler yayınlanıyor, o ölçüde satışlara ulaşılamıyor. Türkiye’de dergicilik büyük sıkıntı içinde, bunu da hesap ederek düşünmek lazım. Yoksa romantizmle geçmişe bakabiliriz elbet…
Günümüz çizgi romanlarının o dönemdekilerden farkı nedir?
Senaryo derinliği, devamlılık ve estetik açıdan günümüz çizgi romanları çok daha başarılılar. Ama mevcut okur oldukça muhafazakâr, çocukluğunu kovaladığı için yeni olanı okumaya pek yanaşmıyor. Sadece Türkiye’de değil pek çok ülkede benzer tepkiler verildiğini söylemek mümkün.

Çizgi romanlara yönelik ilgiyi azalmış olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Nasıl baktığımızla ilgili aslında... Satışları konuşacaksak karamsar olabiliriz. Ama çizgi roman geçmişle kıyaslanmayacak ölçüde itibar da görüyor denebilir. Sanat dergilerinde çizgi romanla ilgili yazılar yayınlanabiliyor. Örneğin Frankfurt Kitap Fuarında Türkiye’de çizgi roman sergisi açıldı, etkinlikler yapıldı. Böylesi bir gelişme yetmişli yıllarda kimsenin aklına gelmezdi.

Genel olarak dünyada çizgi romanlara baktığımızda nasıl bir durum ve gidişat var?
Endüstrisi olan ülkelerde, örneğin Japonya, Fransa ya da Amerika’da yoğun ilgi halen sürüyor. Bu ülkelerde albüm satışları milyonu geçen onlarca çizgi roman var. Günümüzde özellikle Mangalara, Japon çizgi romanlarına yönelik büyük bir ilgi yaşanıyor. Öyle ki Frankfurt Kitap Fuarında yaptığımız çizgi roman etkinliklerinde bana Türkiye’deki manga yayıncılığı ve mangakalar hakkında çok sayıda soru soruldu. Büyük merak var. Fuarda kostümleriyle dolaşan manga fanlarının, özellikle genç kızların sayısı o kadar çoktu ki…Bu durum hep konuşuluyor, yeni okurlar arasında teenage girl oranı hayli yüksek…[Bilgi Üniversitesi, İletişim Fakültesi Gazetesi için yapılan bir röportaj, Kasım 2008]

Cumartesi, Nisan 25, 2009

Aziz Nesin

(…) Nesin, popüler bir yazar olduğundan kaçınılmaz olarak popülisttir: “Halkı bir yazı malzemesi olarak görmekten daha aşağılık ne olabilir! Ben halktan biri olduğum için hep halkın içindeyim, tıpkı balığın ancak suda yaşayabildiği gibi” (Nesin, 1982:1601). Oysa biliyoruz ki halk daima sadakat ve itaat bekler, zafer ister. Bir entelektüelin halkını mutlu etmesi mümkün değildir, yazıp eyledikleri, konuşmaları ve kabullenmedikleriyle keyif kaçırıcıdır. Böylesi bir çelişki içinde Nesin’in muhalifliğini tanımlamak gerekiyor. Uzun yazarlık ömrünün ilk yarısında hakim muhalif eğilimlere yakın durduğu ve pragmatik davrandığı söylenebilir. Örneğin Ellili yıllardaki DP karşıtlığını ancak yurt dışı ödüllerinden sonra alenileştirebilmiştir. Yıllarca İnönü eleştirisi yapmış, onun iktidardan çekilmesini Türkiye için bir umut saymış (Medet, 30.4.1950 vd) buna karşın bir on yıl sonra bu kez Demokratlara yükleyip İnönü’yü cumhuriyet ve tarihle özdeşleştirerek savunmuştur (Akşam, 5.5.1959). Bu noktada, sesini yükselten bir muhalefetten hoşlanan, fedakârlık yüklü her eyleme sempati duyan kişiliğini hatırlamak gerekiyor. Altmışlı yıllardaki toplumsal hareketlilikten ve sokak eylemlerinden mutlaka etkilenmiştir. Yirmi yıl önce Amerikan emperyalizmi karşıtı broşürü nedeniyle hapis cezası aldığı ülkesinde “6.Filo Defol” eylemleri yapılmaktadır. Nesin, bu hareketliliğin yanı başındadır, olmaması da düşünülemez zaten. Atatürkçü olmamasına rağmen Atatürkçü olduğunu düşündüren meydan konuşmaları yapar (Nesin, 1995a:127-132), TİP’e üye olmamasına ve aktif olarak katılmamasına rağmen toplantılarında ön sıralarda bulunur. Türk sosyalizmi iddialarını sonraları hicvedecektir ama iddia sahipleri ile bir arada görünmekten geri durmaz. Uzun yazarlık yaşamında birbirleriyle çelişkili ve hatta ters düşebilecek görüşleri olmuştur. Yukarıda değinmiştik, Aziz Nesin, mizahçı, edebiyatçı ve hatta siyasetçiliğinden önce gazetecidir. Güne uyarlanan sadece öyküleri değil siyasal görüşleri ve kendisidir. Aziz Nesin’i farklı kılan görüşleri değildir, davaya olan adanmışlığıdır, gösterdiği çaba ve göze aldığı risklerdir. Bu sadece hasımlarını değil birlikte yürüdüğü arkadaşlarını da etkilemiştir.(…)

[Dönemler ve Zihniyetler, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, 9.Cilt'te yer alan aynı başlıklı yazıdan bölüm]

Fotoğraf: Muammer Yanmaz

Cumartesi, Nisan 18, 2009

Kuşkucu ve Özgürlükçü Bir Göçmen: Enki Bilal


[...] Bilal’in dünyasına aşinaysanız nasıl bir gelecekten geçtiğini, dün-bugün-yarın hattını nasıl istiflediğini bilirsiniz. Bilal’in geleceği derme çatmadır, kirlidir, salaştır. Sayfaları koksaydı eğer çöp ve rutubet kokardı. Anaakım bilim kurgunun hijyenik mekanlarına, iyi hesaplanmış şehir planlarına karşı duran, ters-yüz edici bir yorumdur Bilal’inki. Petrograd, Harlem, Paris, Cezayir ve belki İstanbul karışımı bir şehir gösterir bize. Kamerası sokağa indiğinde hep kirlilikle karşılaşırız, her yer eprimiştir, binaların sıvaları dökülmüş, boyaları matlaşmış, eskimiştir, üstelik etraftaki insanlar nedeniyle tekinsizdir. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra geleceğe ilişkin karamsarlığının derinleştiği görülebiliyor. 1980 yılında çıkan La Foire aux immortels’in faşist valisinin adı Choublanc, Fransızca kaybeden anlamında. Hikâyenin sonunda ne olacağını ta baştan haber veren bir klişe isim. Oysa sonraki albümlerde, iyiler ve kötülerin başkalaştığını, geçmişten çok daha farklı olarak ayrıştırılamaz bir hal aldığını anlatmak istiyor: “Dünya iki kampa ayrılmışken her şey çok basit hatta yalındı. Bizim taraf iyi karşı taraf şeytandı. Düşmanın nerede olduğunu biliyorduk. Bizim yetiştiğimiz dünya böyle bir yerdi. Onun içerisinde şekillendik. Sonra, ansızın, her şey çöküverdi. Değişim öylesine ani ve hızlı oldu ki farkına bile varamadık. Zihinlerimiz böylesi bir değişime hazır değildi.” Kaotik değişimlerin bellek yitimine neden olduğuna inanıyor ve ilerlemeyle ilgili iyimserliği olmadığı için kendisini çok etkileyen Bosna savaşını örneğin şöyle değerlendiriyor: “Neredeyse [her şey] bir on dokuzuncu yüzyıl savaşını andırıyordu. Son derece modası geçmiş bir savaştı. Zaten savaşın çıkmasına neden olanlar da ‘modası geçmiş’ insanlardı.” [...]

Enki Bilal İstanbul'da Sergisi (28 Mart- 2 Mayıs 2009) için yayınlanan katalog (YKY, 2009) için yazılan yazıdan bölüm.

Pazartesi, Mart 23, 2009

Deli Gücük

Yaklaşık bir buçuk yıldır aralıklarla uğraştığım bir çizgi roman albümünü nihayet tamamladık. Deli Gücük, Osmanlı Taşrasından Dehşet ve Korku Hikâyeleri albümü pek çok yazar ve çizerin katkılarıyla oluştu. Editörlüğünü yaptığım çalışma Kamra Yayıncılık'tan çıkıyor. Deli Gücük'ün yaratıcısı Aziz Tuna C. ... Tam Macera dergisinde yayınlanan ilk hikâyeleri Coşkun Kuzgun çizmişti. Albüme iki yazar ve yedi çizer daha katıldılar. Kapak resmi M.Korkut Öztekin'e ait.
Deli Gücük'ün bir de blog sayfası var....
Related Posts with Thumbnails