Salı, Aralık 23, 2014

Başıboş ve avare dolaşırken


Başıboş, Hollanda’da 2012’de yayınlanmış bir ilüstrasyon albümü (De Harmonie, Amsterdam). Anlaşıldığı kadarıyla, İstanbul’da bir dönem yaşamış, hatta kimi çalışmalarını sergileme imkânı da bulmuş, 1983 doğumlu genç bir çizerin Gijs Kast’ın üretimlerinden oluşuyor. Biz millet olarak diyelim, dışarıdan nasıl algılandığımızı merak eder, bir yabancının bizi nasıl anlattığına dikkat kesiliriz. Doğrusu, ekseriyetle Arap ve Ortadoğu hinterlandına ilişkin imge ve klişelerle niteleniriz. Dar sokaklar, tıkış tıkış pazar yerleri, çarşaflı kadınlar, ezan sesleri, biteviye pazarlık sahneleri ve erkek kalabalıklarıyla anlatılır İstanbul. Camii önünde pır pır uçuşan güvercinler, Galata Köprüsü balıkçıları ve sokak kedileri sık resmedilen manzaralardandır…

Son on yılda delice bir iştahla beşer beşer katlarını çoğalttığımız gökdelenlerimiz, oryantal kameranın ne aklına ne gönlüne girebiliyor demek ki. Turistler, Sultanahmet, Galata ve Eminönü civarında gezerek bilinen ve merak edilen İstanbul turlarını tamamlıyorlar. Kendi ülkelerinde görmedikleri teferruatlarla dolu bir açık hava müzesinde dolaşmak turistlere ziyadesiyle yetiyor. Bütün büyük şehirlerin birbirine benzediği dünyada eski halılar bulmak, fes satın almak, nargile fokurdatmak, göbek atmak, kebap yemek onlara büyük hatıra gibi geliyor. Oysa biz fes’e burun kıvırıyor, esnafın halıları döve döve eskittiğini, kebabın daha iyi yerlerde daha güzel pişirildiğini biliyoruz. Bizim İstanbul algımızsa ihtişam yaratmak üstüne, hayran bırakmak istiyoruz, turistin göz ucuyla bile bakmadığı büyük ve daha büyük şeyleri teşhir etmeyi arzuluyoruz, aklımızda hep bu var. Yarış ediyoruz, Ortadoğu ve Balkanların, Avrupa’nın en büyüğü, en gösterişlisi olmak istiyoruz. Onlarsa dönüp dolaşıp bize kirli, sakil ve çirkin gelen şeylere, otantiğe yöneliyorlar.

Gijs Kast, bu yabancı ilgisinin çok dışında kalan bir algıyla bakmamış İstanbul’a. Kediler, elektrik direkleri, simitçiler, pencereden aşağı sarkıtılan sepetler, klimalar, uydu antenleri, her yerde görülen bayraklar, bina desenleri, martılar, ahşap evler, pencerelerden bakan teyzeler, tek farklı aksesuarı renkli spor ayakkabıları olan çarşaflı kadınlar, baloncular, merdivenler, sünnet çocukları, düğün fotoğrafları, pembe çoraplı ağır abiler, büfeler, seyyarlar ilgisini çekmiş Kast’ın, tek tek çizmiş hepsini. Gerçi, bütüne bakıldığında, tamamı, telefonuyla, dijital makineleriyle, geniş objektifleriyle Galata’yı, gün batımını, simite pike yapan martıları, yan yana duran kediyle köpeği fotoğraflayan turistlerin “resim” tercihlerinden zerre farklı değil ama güzel çizilmişler.

Albüm belgeselvari bir tutumla hazırlandığından fotoğraf yardımı alındığı anlaşılıyor. Kast, önce şehri dolaşıp fotoğraflar çekmiş sonra da onları ilüstrasyona devşirmiş. Başıboş ismini seçmesi sanırım flaneur kavramını çağrıştırmasıyla ilgili. Sevmeden veya irrite olarak çevresine baktığını düşündürtmemiş, aksine böyle anlaşılmaktan çekinmiş, bu da çok belli. Gijs Kast, kendine has bir çiniye ve tipleştirmeye sahip. Vücutla oranlandığında tiplerindeki hafif büyük kafalar ve dar omuzlar ayrıca dikkat çekiyor. Ardışık desenler kullanmış, birbirini takip eden görseller albüme neşeli ve ironik bir hava katmış, bir müzik düşündüğünü hissettiren veya sayfalara bakana müziği hatırlatan bir devamlılık bu. Özetle ilginç, sevimli ama bildiğimiz türden oryantal bir auraya sahip Başıboş. Kast, devam ederse, çok daha iyi olacak bir çizer.

[Bu yazı geçtiğimiz Haziran ayında ArkaKapak.com'da yayınlanmıştı.]

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails