[Ankaralı Olmak] İnsanlar yaşadıkları yeri romantize etmeyi, ona anlam yüklemeyi ve
kişiliklerinin bir parçası haline getirmeyi seviyorlar. Ankara’yı da farklı
biçimlerde tarif etmek mümkün. Ailem, özellikle anne tarafım, yüzyıllardır
buralı. Böyle olunca Ankara’ya dair çok şey duyarak büyüdüm, hâlâ da duyuyorum.
Çoğu zaman sevilmediğini, küçümsendiğini biliyorum. Benim için Ankara, akasya
ağaçlarıyla, saksağanlarla, kedilerle dolu, geceleri serinleyen, büyüdüğüm şehir.
Seviyorum ama galiba ona olan sevgim, sevilmediğini gördükçe daha da arttı.
Yine de “Ankaralı” diye bir tanımlama yapmayı pek sevmem. İstanbul’da “Ben
Ankaralıyım” dediğim için söyleyeyim: İstanbul güzel bir şehir. Benim
sevmediğim, kaçtığım şeyler şehirlerle değil, kapitalizmle ilgili.
[Coğrafya kaderdir-mi?] Doğduğunuz yeri ya da ailenizi
seçemiyorsunuz. Ben Ankara’da doğan ve aile alışkanlıkları nedeniyle küçük yaşlardan
itibaren çalışmaya başlayan biriyim. Yaşıtlarıma göre çok erken yaşta,
cumartesi pazar nedir bilmeden çalıştım. Bunlar insanın kişiliğini belirleyen
şeyler. İyi okullarda okudum diyemem, gerçekten akıllara ziyan öğretmenlerim
oldu. Düşünüyorum da, okuduğum sınıflardan edebiyatı severek çıkan bir kişi
bile olmamıştır. Ben galiba inatçı bir çocuk olduğum için, onlara rağmen sevdim.
Kültür endüstrisi açısından İstanbul
dışında kalan her yer bir tür taşra sayılıyor. Ankara da öyle. Eğer yazıyor,
çiziyor, sanatla ilgileniyorsanız nerede yaşadığınızı hemen fark ediyorsunuz ve
ona göre çalışıyorsunuz. Daha fazla çalışmak zorundasınız, sabretmeniz
gerekiyor. Ama öte yandan Ankara sakin bir şehir. Kendinize daha fazla vakit
ayırabiliyorsunuz. Daha çok okuyup daha çok izleyebiliyorsunuz. Bu da insanı
yetiştiriyor. Bu anlamda öğretici bir şehir Ankara.
[Büyümek] Doğrusu çevremde bu işlerle ilgilenen kimse
yoktu. Ailem de bu ilgilerimi özellikle desteklemedi. Solcu oldum, başka
solcularla, yazarlarla karşılaşmak için Zafer Çarşısı’ndaki kitapçılarda
dolaştığımı hatırlıyorum. On beş yaşımdayken Türkçe edebiyatta çıkan her şeyi
okumaya karar verdim ve birebir yeni çıkanları takip etmeye başladım. Okudukça,
tanıştıkça edebiyat konuşabildiğiniz bir çevre oluşuyor.
Yazarlarla ve yazı dünyasıyla daha yoğun
biçimde üniversiteden, akademisyenlikten istifa ettikten sonra karşılaştım.
Sonra Türkçe edebiyat editörü oldum. Çevre doğal olarak daha da genişledi.
[Editörlük] Yeni
yazar çıkarmak gibi bir takıntım vardı. Yayınevim bana güvendi ve editör olarak
geniş imkânlar tanıdı. Otuzun üzerinde ilk kitap yayımlamışım. Bu ciddi bir
risktir çünkü okurlar bilmedikleri yazarlar için kolay kolay zaman ve para
harcamazlar.
Görünürlük açısından büyük
yayınevlerinin bir etkisi olabilir ama sanıldığı kadar belirleyici değildir. Çünkü
siz üretmezsiniz, size gelen dosyalar arasından bir anlam çıkarmaya
çalışırsınız. Asıl olan eserin kendisidir. O çalışma bir biçimde şimdiki zamana
dokunacak ki konuşulsun, beğenilsin, taklit edilsin. Ancak o zaman etkisi olur.
Ama hayat dediğimiz kaosun içinde bunu başarmak hiç kolay değildir.
![]() |
Falih Rıfkı’nın Roman’ını edebiyat
sayıp Ankara ruhunun örneği olarak mı göstereceğiz? Sanmıyorum. Bunlar günü
kurtaran gazeteci iddialarıdır. Yazarlık dediğimiz şey olup biteni estetik bir tepkiye
dönüştürmekse, bu daha çok büyük şehirlerde gelişir. Roman ve öykü, ne kadar
zorlarsak zorlayalım, metropol sanatıdır. Edebi gelenek de metropollerde oluşur:
tekrar edilir, birikir, dönüşür. Bunun dışındaki şeyler çoğu zaman taşıma suyla
döner ve kısa ömürlü olur.
[Edebiyat] Bence “Ankara edebiyatı” diye bir şey
yok, Ankaralı yazarlar var. Her yazar kendi Çukurova’sını anlatır,
anlatmalıdır. İyi bildiği, içinde büyüdüğü, zorlandığı, duvara çarptığı yerde
durarak atmosfer kurar. Ankaralı yazarlar da buraları anlatıyorlar ama aslında Ankara’yı
değil, kendi meselelerini konuşuyorlar. Siyasetin veya paranın etkilediği
toplumsal dönüşümler, herkes gibi yazarları etkiler ama edebiyatın kırılma
noktaları var ve bunlar, ne bileyim, Atatürk’ün ölümü, DP’nin iktidara gelmesi
veya 27 Mayıs’la filan doğrudan ilgili değil. Edebiyatın saati başka türlü çalışır.
Biz eleştiriyi çoğu zaman siyaset tarihiyle ilişkilendirdiğimiz için farklı
neden–sonuç ilişkileri kurmayı pek denemiyoruz. Bana kalırsa edebiyat algısını
kurucu yazarlar, büyük romanlar ve piyasanın telif sistemi daha çok belirliyor.
[Ankara'da bi numara yok eleştirisiyle yaşamak] Bu sadece edebiyatla ilgili bir mesele
değil. Ama edebiyat açısından bakarsak, dergiler, yayınevleri, yarışmalar,
paneller… bunların hemen hepsini İstanbul yönetiyor. İstanbul dışında güç
gösteren belki de tek yer Ankara. Bu da bir meydan okuma gibi algılanıyor.
Azımsama ve küçümsemenin biraz da bu gerilimden kaynaklandığını düşünüyorum. (...)Yıllarca, Ankaralı olduğum için benden Ankara pavyonlarıyla ilgili
yazı istediler. Sıradan insanlar ancak çıldırdıklarında, birini öldürdüklerinde
ya da intihar ettiklerinde haber olurlar, biraz ona benziyor. Ankara ancak
grotesk tarafıyla ilgi çekici bulunuyor. Pavyon eğlencesi üzerinden Ankara’yı
İstanbul’a ve dolayısıyla Türkiye’ye anlatmak… Bunu “İstanbullu bir talep” diye
tarif edersem yanlış anlaşılır. Ama bana oryantalist ve trajikomik geliyor.
[Ankara Edebiyatı veya Ankara’da yaşayan edebiyatçı] İkisi için de bir şeyler
söyleyebiliriz ama bu biraz romanesk olur. İstanbul’a bile isteye gitmemek,
orada yaşamamayı kabullenmek bir yazar için muhalif bir tercih sayılabilir.
Mecazen söylüyorum: Her yerde olmak ve görünmek istiyorsanız İstanbul’da
yaşamanız gerekir. Orası podyum, vitrin. Gitmemek bazen kapitalizm karşıtı bir
tavır ya da ana akımın dışında kalma isteğiyle ilgili olabilir. Ama bu sadece
Ankaralılara özgü değil. Öte yandan nerede yaşadığınızdan çok nasıl yaşadığınız
önemlidir.
[Popüler kültürün görmek istediği Ankara] Şöyle anlatayım: Editörlüğüm sırasında
ayda üç dört kitap hazırlardım. Bir iş yapıyorsanız karşılığı da oluyor. Ama o
kadar kitap arasından sadece popüler isimler konuşuldu ve eleştirildi, sadece
onlar hatırlandı. Hep genç erkek hikâyeleri yayımladığım
iddia edildi. Kaç kadın yazar yayımlandı, kaç editör yetişti, neler basıldı pek
konuşulmadı. Üzülerek söylemiyorum, yaşayarak öğrendim. Artık neyin
konuşulacağını tahmin edebiliyordum.
İnsanlar popüler olanın kendileri
dışında var olduğuna inanmak isterler. Sanki ona hiç kapılmadan konuşuyorlarmış
gibi… Oysa herkesin konuştuğunu konuşurlar. Kitap değil isim okurlar. Farklı
olana yönelmek kolay değildir, azınlıkta kalmayı göze almak gerekir. Popüler olanın
hem olumlu hem olumsuz bir itibarı vardır ve insanlar konuşacak bir şey aradıklarında
oraya yönelirler. Popüler kültür böyle çalışır. Ankara imgesi de, İzmir imgesi
de, Yozgat imgesi de çoğu zaman bu mecradan çıkar.
[Ankara'nın ne'si güzel] Çok sevdiğim bir sokakta yaşıyorum,
isteyerek taşındım, iyi ki gelmişim. Kendime yürüyüş yolları seçtiğim parklar,
bayıldığım sokaklar var. Yaşlı ağaçların olduğu sessiz yerleri seviyorum. Ankara’da olmanın en güzel yanı sevdiklerimin burada yaşaması.
Söyleşiyi Tümay Çobanoğlu ile yaptık, Lacivert dergisinde yayımlandı. Bu paylaşım, daha önce 2020 yılında yayımlandı.


1 yorum:
Levent Bey güzel bir röportaj olmasının ötesinde samimi ve öğretici. Teşekkürler
Yorum Gönder