Pazar, Nisan 26, 2026

Ankara edebiyatı

[Ankaralı Olmak]  İnsanlar yaşadıkları yeri romantize etmeyi, ona anlam yüklemeyi ve kişiliklerinin bir parçası haline getirmeyi seviyorlar. Ankara’yı da farklı biçimlerde tarif etmek mümkün. Ailem, özellikle anne tarafım, yüzyıllardır buralı. Böyle olunca Ankara’ya dair çok şey duyarak büyüdüm, hâlâ da duyuyorum. Çoğu zaman sevilmediğini, küçümsendiğini biliyorum. Benim için Ankara, akasya ağaçlarıyla, saksağanlarla, kedilerle dolu, geceleri serinleyen, büyüdüğüm şehir. Seviyorum ama galiba ona olan sevgim, sevilmediğini gördükçe daha da arttı. Yine de “Ankaralı” diye bir tanımlama yapmayı pek sevmem. İstanbul’da “Ben Ankaralıyım” dediğim için söyleyeyim: İstanbul güzel bir şehir. Benim sevmediğim, kaçtığım şeyler şehirlerle değil, kapitalizmle ilgili.

[Coğrafya kaderdir-mi?] Doğduğunuz yeri ya da ailenizi seçemiyorsunuz. Ben Ankara’da doğan ve aile alışkanlıkları nedeniyle küçük yaşlardan itibaren çalışmaya başlayan biriyim. Yaşıtlarıma göre çok erken yaşta, cumartesi pazar nedir bilmeden çalıştım. Bunlar insanın kişiliğini belirleyen şeyler. İyi okullarda okudum diyemem, gerçekten akıllara ziyan öğretmenlerim oldu. Düşünüyorum da, okuduğum sınıflardan edebiyatı severek çıkan bir kişi bile olmamıştır. Ben galiba inatçı bir çocuk olduğum için, onlara rağmen sevdim.

Kültür endüstrisi açısından İstanbul dışında kalan her yer bir tür taşra sayılıyor. Ankara da öyle. Eğer yazıyor, çiziyor, sanatla ilgileniyorsanız nerede yaşadığınızı hemen fark ediyorsunuz ve ona göre çalışıyorsunuz. Daha fazla çalışmak zorundasınız, sabretmeniz gerekiyor. Ama öte yandan Ankara sakin bir şehir. Kendinize daha fazla vakit ayırabiliyorsunuz. Daha çok okuyup daha çok izleyebiliyorsunuz. Bu da insanı yetiştiriyor. Bu anlamda öğretici bir şehir Ankara.

[Büyümek] Doğrusu çevremde bu işlerle ilgilenen kimse yoktu. Ailem de bu ilgilerimi özellikle desteklemedi. Solcu oldum, başka solcularla, yazarlarla karşılaşmak için Zafer Çarşısı’ndaki kitapçılarda dolaştığımı hatırlıyorum. On beş yaşımdayken Türkçe edebiyatta çıkan her şeyi okumaya karar verdim ve birebir yeni çıkanları takip etmeye başladım. Okudukça, tanıştıkça edebiyat konuşabildiğiniz bir çevre oluşuyor.

Yazarlarla ve yazı dünyasıyla daha yoğun biçimde üniversiteden, akademisyenlikten istifa ettikten sonra karşılaştım. Sonra Türkçe edebiyat editörü oldum. Çevre doğal olarak daha da genişledi.

[Editörlük]  Yeni yazar çıkarmak gibi bir takıntım vardı. Yayınevim bana güvendi ve editör olarak geniş imkânlar tanıdı. Otuzun üzerinde ilk kitap yayımlamışım. Bu ciddi bir risktir çünkü okurlar bilmedikleri yazarlar için kolay kolay zaman ve para harcamazlar.

Görünürlük açısından büyük yayınevlerinin bir etkisi olabilir ama sanıldığı kadar belirleyici değildir. Çünkü siz üretmezsiniz, size gelen dosyalar arasından bir anlam çıkarmaya çalışırsınız. Asıl olan eserin kendisidir. O çalışma bir biçimde şimdiki zamana dokunacak ki konuşulsun, beğenilsin, taklit edilsin. Ancak o zaman etkisi olur. Ama hayat dediğimiz kaosun içinde bunu başarmak hiç kolay değildir.

[Ankara Projesi] Devlet eliyle sürdürülemediğine göre başarılı olduğunu söylemek zor. Teşvik, himaye veya yardım, kamu yararı adına elbette gerekir. Ama yazının asıl motoru bunlar değildir. Yazmak, mesele etmekle, hesaplaşmakla, çığlık atmakla, cevap yetiştirmekle, rekabet etmekle olur. Yani sivil ve muhalif bir enerjiden beslenir.

Falih Rıfkı’nın Roman’ını edebiyat sayıp Ankara ruhunun örneği olarak mı göstereceğiz? Sanmıyorum. Bunlar günü kurtaran gazeteci iddialarıdır. Yazarlık dediğimiz şey olup biteni estetik bir tepkiye dönüştürmekse, bu daha çok büyük şehirlerde gelişir. Roman ve öykü, ne kadar zorlarsak zorlayalım, metropol sanatıdır. Edebi gelenek de metropollerde oluşur: tekrar edilir, birikir, dönüşür. Bunun dışındaki şeyler çoğu zaman taşıma suyla döner ve kısa ömürlü olur.

[Edebiyat] Bence “Ankara edebiyatı” diye bir şey yok, Ankaralı yazarlar var. Her yazar kendi Çukurova’sını anlatır, anlatmalıdır. İyi bildiği, içinde büyüdüğü, zorlandığı, duvara çarptığı yerde durarak atmosfer kurar. Ankaralı yazarlar da buraları anlatıyorlar ama aslında Ankara’yı değil, kendi meselelerini konuşuyorlar. Siyasetin veya paranın etkilediği toplumsal dönüşümler, herkes gibi yazarları etkiler ama edebiyatın kırılma noktaları var ve bunlar, ne bileyim, Atatürk’ün ölümü, DP’nin iktidara gelmesi veya 27 Mayıs’la filan doğrudan ilgili değil. Edebiyatın saati başka türlü çalışır. Biz eleştiriyi çoğu zaman siyaset tarihiyle ilişkilendirdiğimiz için farklı neden–sonuç ilişkileri kurmayı pek denemiyoruz. Bana kalırsa edebiyat algısını kurucu yazarlar, büyük romanlar ve piyasanın telif sistemi daha çok belirliyor.

[Ankara'da bi numara yok eleştirisiyle yaşamak] Bu sadece edebiyatla ilgili bir mesele değil. Ama edebiyat açısından bakarsak, dergiler, yayınevleri, yarışmalar, paneller… bunların hemen hepsini İstanbul yönetiyor. İstanbul dışında güç gösteren belki de tek yer Ankara. Bu da bir meydan okuma gibi algılanıyor. Azımsama ve küçümsemenin biraz da bu gerilimden kaynaklandığını düşünüyorum. (...)Yıllarca, Ankaralı olduğum için benden Ankara pavyonlarıyla ilgili yazı istediler. Sıradan insanlar ancak çıldırdıklarında, birini öldürdüklerinde ya da intihar ettiklerinde haber olurlar, biraz ona benziyor. Ankara ancak grotesk tarafıyla ilgi çekici bulunuyor. Pavyon eğlencesi üzerinden Ankara’yı İstanbul’a ve dolayısıyla Türkiye’ye anlatmak… Bunu “İstanbullu bir talep” diye tarif edersem yanlış anlaşılır. Ama bana oryantalist ve trajikomik geliyor.

[Ankara Edebiyatı veya Ankara’da yaşayan edebiyatçı] İkisi için de bir şeyler söyleyebiliriz ama bu biraz romanesk olur. İstanbul’a bile isteye gitmemek, orada yaşamamayı kabullenmek bir yazar için muhalif bir tercih sayılabilir. Mecazen söylüyorum: Her yerde olmak ve görünmek istiyorsanız İstanbul’da yaşamanız gerekir. Orası podyum, vitrin. Gitmemek bazen kapitalizm karşıtı bir tavır ya da ana akımın dışında kalma isteğiyle ilgili olabilir. Ama bu sadece Ankaralılara özgü değil. Öte yandan nerede yaşadığınızdan çok nasıl yaşadığınız önemlidir.

[Popüler kültürün görmek istediği Ankara] Şöyle anlatayım: Editörlüğüm sırasında ayda üç dört kitap hazırlardım. Bir iş yapıyorsanız karşılığı da oluyor. Ama o kadar kitap arasından sadece popüler isimler konuşuldu ve eleştirildi, sadece onlar hatırlandı. Hep genç erkek hikâyeleri yayımladığım iddia edildi. Kaç kadın yazar yayımlandı, kaç editör yetişti, neler basıldı pek konuşulmadı. Üzülerek söylemiyorum, yaşayarak öğrendim. Artık neyin konuşulacağını tahmin edebiliyordum.

İnsanlar popüler olanın kendileri dışında var olduğuna inanmak isterler. Sanki ona hiç kapılmadan konuşuyorlarmış gibi… Oysa herkesin konuştuğunu konuşurlar. Kitap değil isim okurlar. Farklı olana yönelmek kolay değildir, azınlıkta kalmayı göze almak gerekir. Popüler olanın hem olumlu hem olumsuz bir itibarı vardır ve insanlar konuşacak bir şey aradıklarında oraya yönelirler. Popüler kültür böyle çalışır. Ankara imgesi de, İzmir imgesi de, Yozgat imgesi de çoğu zaman bu mecradan çıkar.

[Ankara'nın ne'si güzel] Çok sevdiğim bir sokakta yaşıyorum, isteyerek taşındım, iyi ki gelmişim. Kendime yürüyüş yolları seçtiğim parklar, bayıldığım sokaklar var. Yaşlı ağaçların olduğu sessiz yerleri seviyorum. Ankara’da olmanın en güzel yanı sevdiklerimin burada yaşaması.


Söyleşiyi Tümay Çobanoğlu ile yaptık, Lacivert dergisinde yayımlandı. Bu paylaşım, daha önce 2020 yılında yayımlandı.

1 yorum:

songül dedi ki...

Levent Bey güzel bir röportaj olmasının ötesinde samimi ve öğretici. Teşekkürler

Related Posts with Thumbnails