Salı, Ağustos 30, 2016

Atatürk, Che ve Sipahi Ocağı Sigarası


Atatürk'ün sigarası, Sipahi Ocağı sigarasından harmanlanarak, özel olarak Cibali Tütün Fabrikasında  yapılırdı. Che bunu bilseydi, tütün tiryakisi olduğu için sigaranın tadına bakmak isteyebilirdi. Niye, e adam Nutuk okuyordu, değer verdiği bir insanın damak tadını ve zevklerini merak edebilirdi.

Ne bu şimdi?

Yukarıdaki resim kadar palavra olabilir mi yazdıklarım? Hayır olamaz. İsteyebilirdi, merak edebilirdi filan diyorum, bir ihtimalden söz ediyorum. Baştaki malumatı bile teyit edemezsiniz,  Atatürk, başka tütünler de markalar da kullanmış olabilir.

Yukarıdaki resim ise bilerek, isteyerek yapılmış bir manipülasyon. Yok böyle bir resim, yok böyle bir ihtimal, yok böyle bir neden...İş mahkemelik olsa, yapılan montaj, suç olarak nitelenir.

İnsanlar birisini, bir siyasetçiyi, bir düşünürü, bir yazarı, şairi, oyuncuyu, şarkıcıyı sevebilirler ve sevdiklerini, sevdikleri diğer şeylerle birleştirmeye çalışabilirler. Kol kola, yan yana gösterilen iki şey bir tahayyüldür ve başka insanların zihninde aynı etkiyi yaratmazlar. Üstelik, kamuya mal olmuş insanlar, popüler figürlerdir, popüler kültürün parçasıdırlar,  herkesin durduğu yere göre değişen biçimlerde, onların sevdiği niteliklerle yaşarlar. Bukalemun gibidirler, zamana ve duruma göre değişkenlik gösterirler. Sağcısı, solcusu, apolitiği, antipolitiği aynı kişiyi başka başka nedenlerle sevebilir veya sevmeyebilir.

Che, Nutuk okumasa... Che de Nutuk da değerinden kaybetmez.

Küba Elçisi, Che'nin Atatürk okuduğunu iddia etmiş, ben kimin nasıl bir eğitim aldığını, nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu bilemem ama Che, son yarım asırda hakkında en çok araştırma yapılmış, yazılmış, çizilmiş bir siyasetçi, devrimci ve halk kahramanı. Che, Atatürk'ü biliyor olabilir ama Nutuk okuma ihtimali yok. Bunlar hararetle, hamasetle söylenmiş, ispatı mümkün olmayan şeyler.

[Fotoğraflar, sosyal medyada epeydir dolanıyor, Ben Mehmet Atakan Foça'dan aldım. ]



Pazar, Ağustos 28, 2016

Son Okuduklarım 5


Yakınlarda okuduğum grafik romanları paylaşacağım. Good Dog, bir köpeğin başından geçenleri anlatıyor, o bakımdan ilginç, hoş ama olağanüstü şaşırtıcı değil. İlban Ertem daha iyisini anlattı diyerek özetleyeyim. Veya Turhan Selçuk. Drawn Onward, hikaye olarak ilginç, aşk mı demeli saplantı mı, ilginç anlatılıyor. The Modern Man, güzel bir hiciv, kadın-erkek ilişkilerini güzel anlatıyor. Ripple, yarım yarım okuduğum, tefrikasını izlediğim bir çalışmaydı. Cronenberg önsöz yazmış, Which Way? diyerek hikayenin şahdamarını tekrar işaretlemiş. Underground ekolün yakınlarda çıkan en ilginç ismi Dave Cooper, albüm hakeza öyle.


Dark Country, Thomas Ott'ın bir hikayesinden uyarlanmıştı, filmi, hikayeyi ve diğer malzemeleri biraraya getirmiş albüm. Who killed Lucky Luke, Red Kit'in öldürülmesi fikri üzerine bir polisiye western, öyle sanmıştım, çok da parodi değil. Comic Book History of Comics, çizgi roman tarihini çizgi roman olarak anlatıyor. Çizgiler pek parlak değil ama ilginç saptamaları var. Miss Don't Touch Me, otuzlu yıllarda Paris'te geçen bir hikaye. Sevdiğim bir hikaye, eğlenceli, hızlı... Çizgiler Türkçede de işleri yayınlanmış bir ikiliden. Hubert ve Kerascoet...


Alfred, güzel bir yol hikayesi, çok beğendim, iyileşme ve sağaltma esprisi hoşuma gidiyor. Diğer üç çalışma, biyografik nitelikteler. Türkçede bu tür albümler tercih ediliyor. O sebeple öncelik vererek okudum. Sorel ve LeRoy'un işleri yayınlandı Türkçede.


Perşembe, Ağustos 25, 2016

Gösteri


Nişanyan'ın tecavüz bahsinde yazdıkları saçma ve hakkaten çok erkek, çok lüzümsuz, net olarak sağcı ve vasat. Bir insan bunu niye yapar?. Akıllıca olmadığı ortada, tepki çekecek, doğal olarak eleştirilecek filan. 

Ben böylesi enerji kayıplarını anlamadığım için söyledikleriyle değil eylemin kendisiyle daha çok ilgileniyorum. 

Meydan okuyor, ters köşe yapmasa, zeki olduğunun anlaşılmayacağını düşünüyor veya umursamıyor, ne desem haklıyım hissiyle kestirip atıyor. 

Sonrasını da biliyoruz, bolca zaman kaybı, çok sayıda insan onu eleştirince bu kerre birileri de onu savunuyor filan. 

Yukarıdaki oyuncu bir tv gösterisinde yumruğunu ağzına sokmasa bu gif yapılmazdı. Yaptığı şeyin Nişanyan'ın gösterisinden farkı var mı? Tabii ki var ve tabii ki yok.

Salı, Ağustos 23, 2016

Huzur Hakkı, Barışa Karşı mı?


Kaderimiz, eli silahlı muktedirlerin elinde. Ne yapsak nafile, beyhude. Sen barış olsun diyorsun, insanlar ölmesin, dursun, bitsin bu hengame, bir yerde bir bomba patlıyor, masum insanlar ölüyor. Birisi sana diklenip, hangi barış demiştin, katilllerden yana mısın diye hesap soruyor.

Anlıyorsun ki asıl dert, senin susman, konuşmaman, fikrini söylememen, barış dememen. Biz susacağız, ortalık, silahla bitiririz, köklerini kuruturuz, analarını ağlatırız diyenlere kalacak.

Yok işte olmuyor, on yıllardır silahla bitmiyor, üstüne yeni silahlı hasımlar ekleniyor.

Dikkat ederseniz birileri barış diyor, birileri de huzur veya huzur ortamı.

Ne farkı var derseniz şöyle anlatayım, ben çocukken, sağcılar millet, solcular halk derdi. Biri hürriyet derdi, diğeri özgürlük, biri devrim diğeri inkılap. Say say bitmez. Bir gıdım aklı yok bu insanların.

Şimdi biri barış derse şöyle anlaşılıyor, ha bu adam Kürtçü, ha bu çocuk muhalif, ha bu kadın entel, ha bu Beyaz Türk, liboş, tıngırtı, değişik, hain, kahpe... Say say bitmez. Barış diyene ekmek yok. Var evi varlık evi, yok evi, darlık evi.

Lafla da bitmiyor, her defasında siyaseten ılımlı, silahla külahla işi olmayan biri,  orta sınıftan okumuş yazmış Beyaz Türkü küt diye toparlayıp terörle mücadeleden içeri alıyorlar. Niye? Demokrasinin en büyük silahı hapis çünkü. Düşünceleri yüzünden kaç kişi hapiste yatıyor, tecavüze, gaspa, cinayete af var, düşünce suçuna yok...Altı okka pekmez demokrasisi, bir türlü yerinden kalkamıyor.

Gazi Üniversitesinde çalıştım, Keçiören'de büyüdüm. Akademisyeni ya da ilkokulmezunu fark etmez, Sağcının aklı şuna çalışır. Konuşurken sana bakar, kullandığın sözcüklere ve mesafene göre, der ki bu Solcu...Bitti gitti, okumuş olmak, şehirli olmak, aileden okumuş olmak, şivesiz konuşmak Solculuğa yeter de artar...Barışa bu yüzden takıyorlar, var altında bir çapanoğlu diye huzursuzlanıyorlar. Cayır cayır bir anti entelektüelizm, barış dendiğinde höpürüp köpürüyor.

İnsanlar ölmeyecekse, siyaset kimseyi dışlamadan, konuşarak ilerleyecekse, kendi adıma, ömrü billah barış demeyebilirim, huzur derim, huzur ortamı, huzur hakkı...Dert bu mu ki?

Bu işler ifade özgürlüğünü engelleyerek, eleştirme hakkını imkansızlaştırarak çözülemez.

Türkiye'yi yalnızlaştırdıklarını bir türlü göremiyorlar, bir yıl sonra ne olacak, biz nerede olacağız göremiyorlar. Ödenmiş borcun kefili gibi değil sahiden ve şiddetle üzülmemiz gerekiyor çünkü.

Pazartesi, Ağustos 22, 2016

İklim


Hiç bitmiyor, derin bir karamsarlık, tarif edilemeyecek bir koyulukla yaşıyoruz. Son bir yıldır olup bitenler, çeyrek asırda olmamıştı. Sürekli birileri ölüyor, yok yere insanlar katlediliyor. Nereye varacağız bilmiyorum, kimsenin sakin kalamadığı, abartının normalleştiği, rutinleştiği bir devredeyiz. Her geçen günü mumla arıyoruz.

Barış demenin güçleştiği,  eğitimli olmanın gereksizleştiği, herkesin birbirini suçladığı günlerdeyiz.

En çok zikredilen şey demokrasi ama ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı davalar açılıyor, kamuoyunda farklı fikirde olanlar hainlikle suçlanıyor, dava ve cezalandırma girişimleri meşru sayılıyor...

Olup biteni tek tek sıralamanın anlamı yok. Yeterince insan bağırıyor ve anlatıyor zaten...

Demokrasinin iki hoş tarafı vardır, farklılıkları kabullenir ve eleştiri hakkı tanır. Bu ikisi yoksa demokrasi oy saymaktır.

İklimin değişmesi gerekiyor...



Cumartesi, Ağustos 20, 2016

Dışlanmışların Savaşı…



Outcast, geçtiğimiz ay televizyon dizisi başlayan, global bir ilgiyle takip edilen bir çizgi roman. Walking Dead ‘in yaratıcısı Robert Kirkman’ın yeni hikâyesi olması nedeniyle ayrıca konuşuluyor, merak ediliyordu. Kirkman, Amerikan çizgi roman sektörünün enerjik yazarlarından, hem çalışkan hem de yeniyi arayan biri. Çok değil, aşağı yukarı on beş yıldır yazıp çiziyor; yirmili yaşlarının başında yayıncı tekellerine karşı sanatçı temelli yeni yayın oluşumlarının içinde yer almıştı, konuşkandı, süper kahraman evrenine esprili bakıyordu. Asıl çıkışını zombileri genç bir edebiyatla, ironik ve melodramatik bir yavaşlıkla anlatarak sağladı. Outcast, iki yıldır yayınlanıyor, çıkış noktası bilindik bir klişeye, şeytan tarafından ele geçirilmiş bedenin kurtarılması fikrine dayanıyor. Kirkman’ın asıl mahareti buralarda kendini gösteriyor zaten, popüler bir algıya, görür görmez, okur okumaz anlaşılan, süregelen bir temayı farklı ve ilginç kılabiliyor.

Hikâye, küçük bir çocuğun, Joshua’nın kendi parmağını yemesiyle açılıyor. Isırılmış, eti koparılmış bir parmak ve ağzı yüzü kan içinde bir çocuk düşünün. Dizi uyarlamasında aynı sahne daha da şiddetlendirilmiş; çocuk, duvarda gezinen bir hamamböceğine odaklanıyor ve kafasıyla ezerek ağzına atıyor. Sonra odadan çıkıyor, merdivenden iniyor, aşağıda annesi ve ergen ablası ağız kavgası yapıyorlar, eli yüzü kan içindeki tekinsiz çocuk, bu kez cips yemeye başlıyor. Anne, nihayet çığlıklarla çocuğu fark ediyor. Çocuğun acı hissetmemesi, kanın görünürlüğü, aile cenderesi içinde normalliğin berhava oluşu, hepsi tek kelimeyle irkiltici. Sonra anlıyoruz ki, çocuk şeytan tarafından ele geçirilmiş; evde bir odaya kapatılarak tecrit ediliyor, rahip çağırılıyor, The Exorcist’ten bildiğimiz, aşina olduğumuz klişeler yineleniyor. Üstelik, hikâye, herkesin birbirini tanıdığı, sırlarını paylaştığı uzak ve gizemli Amerikan taşrasında geçiyor, yine filmlerden, romanlardan ve diğer hikayelerden hatırladığımız bir çevreye dahil ediliyor okur. Sonra yine anlıyoruz ki, bu kasabadaki ilk vaka değil, daha önce de olmuş bir şeyler.

Peki, Şeytanla kim baş edecek? Kirkman, bir loser, bir zoraki kahraman sunuyor. Metruk evinde, kimselerle iletişim kurmadan, yemeden içmeden yaşayan Kyle Barnes’ı görüyoruz. Bıkkınlıkla herkesten kaçar olmuş ve burası önemli, kasabaya geri dönmüş bir kahraman. [Küçük çocuğun adı İsa/Joshua ise kasabanın adı da Roma bu arada…] Kyle’ın çöp evinin kapısı çalınıyor ve yine kasabadaki kızkardeşince “dünyaya” davet ediliyor. Böylelikle, Kyle’ın annesinin ve karısının tıpkı o çocuk gibi şeytan tarafından ele geçirildiğini flashbacklerle öğreniyoruz. Birileri o geçmişe dair sorular sorunca Kyle, cevaplardan kaçıyor, gözleri doluyor, yüzünü kaçırıyor, karanlık hatıralarına gömülüyor. Öyle bir şey olmuş ki, Kyle annesine, karısına ve çocuğuna şiddet uygulayan biri sayılagelmiş, toplumdan dışlanmış, evliliği bozulmuş vs.  Kyle’a anlayış gösteren, kahraman olarak uyanışına şahitlik eden Peder ise Kirkman’ın sevdiği türden bir ters köşeden çıkma, kumarı seviyor, Tanrı’nın şeytanla savaştığı için çok meşgul olduğunu, bu yüzden mastürbasyonu suç saymayacağını filan söylüyor. Yalpalamayan, arızası olmayan, ironi bilmeyen karakterlerin okur nezdinde inandırıcılık sorunu oluyor artık. Dizi uyarlamasında ergenler, elleriyle şeytanın boynuzlarını göstererek Peder’e meydan okuyorlar; ebeveyn nasihatleri, öğretmen edası istenmediği için anlatının gerçeklik vehmine katkıda bulunuyor, daha gerçek ve sevimli görünüyorlar.

Yeni nesil hikâyelerin ters yüz ettiği kalıplar var; Kyle, içine şeytan girmiş bir çocuğu yumrukluyor örneğin. Manzara, öyle ya da böyle, bir çocuğun bir yetişkinden öldüresiye dayak yemesi; ebeveynleri ve pedagogları dehşete düşürecek sertlikte üstelik… Öte yandan hikâye, temelde genç bir okura hitap ediyor, kanlar içinde kalan Joshua, bu okura yakın bir yaşta… Şiddet, kıstasları öğrenilen, sınırları zorlanan, kıyılarında dolaşılan bir mefhumdur. Yasaklandığı için cezbedicidir de, kavga çıktığında seyre dalan, toplaşan insanları hatırlayın. Joshua’ya yönelik şiddet, genç okura sahici geliyor. Kahraman, şaşmaz ve yanılmaz biri değil. Dışlanan, ebeveyniyle hesaplaşan, kendinden utanan, kolay ağlayan, bir ergen kadar kolay öfkelenen bir kahraman bu… Kyle, yolunu arıyor, hiç bahsi geçmeyen babasıyla hesaplaşacağı güne hazırlanıyor, “öğreniyor” ve “büyüyor”. Yukarıda yeni nesil dedim, eskiden olsa, daha basit bir düzlemde anlatılırdı her şey. Spielberg’in iyi insan-kötü insan, iyi uzaylı-kötü uzaylı dörtlü klişesine benzer bir reçeteye başvurulurdu. Oysa köprünün altından çok sular aktı; Stephen King, çok şey anlattı; Steve Niles, sayfaları kana buladı; John Constantine, sayısız kez iblislerle hesaplaştı; Alan Moore, diyalogları koyulaştırdı; Neil Gaiman, romantize etti vs. Sonuçta, defaatle izlediğimiz dualistik bir savaş anlatılıyor bize… Yenilenmek ve zamanı yakalamak zorunda olan bir tarzdan söz ediyoruz. Basit de görünmemesi gerekiyor, katmanları, göndermeleri olmalı ki, geeker iştahını da giderebilmeli, konuşulabilmeli…

Dizinin bir diğer yaratıcısı Paul Azaceta, Amerikan illüstrasyon geleneğinden gelen bir çizer. Mainstream bir tarzı yok, eskilerden Alex Toth, daha yakınlardan David Mazzucchelli’den etkilendiği anlaşılıyor. Avrupalı bir havası var, sayfa tasarımı yaparken ve ardışıklığı kurarken, kendini unutturmayı başarıyor. Hikâyeyi güçlendirmek için zoom yaptığı çok küçük ayrıntı kareleri kullanıyor. Bunu, hikâyenin bol diyaloglu evrenini dengeleyecek ölçüde yaparak izlemeyi kolaylaştırıyor. Azaceta, doğru bir seçim olmuş, televisüel bir gözü var çünkü, gerçekçi arka planları, iyi çalışıldığı anlaşılan iç mekanlar çiziyor. 

Outcast, geçmişi ve nesiller boyu okuru olan çizgi romanlardan değil. Global bir anlatıya dönüşmesi, okuru ve izleyicisiyle büyümesi, çizgi roman dünyası için ilgi çekici bir yenilik ve yol haritası içeriyor. 

Sabit Fikir, Temmuz.

Perşembe, Ağustos 18, 2016

Küfür Lakırdısı


Birikim'in son sayısında "küfür" hakkında yazdım, ömrüm ve enerjim oldukça, "küfür ve argo" hakkında yazmaya devam edeceğim. Epeydir istiyordum, ilk yazımı yazabildim.

Cumartesi, Ağustos 13, 2016

İyimser Olmak



En fazla iki kitaplı 80 sonrası doğumlu yazarların edebiyatta çizdikleri yolun ortak noktaları var mı? 
Bu yazarlar, ilk kitaplarını çıkardıklarında nasıl bir roman ve öykü evrenimiz vardı diye düşünerek bu soruyu cevaplamak bana daha doğru olurmuş gibi geliyor. Çünkü, bugünün popüler yazarlarına bir bakın, kitapları satan, dergilerde yer alan, imza günleri yapılan, sosyal medyada konuşulanları kastediyorum. Hepsi de 80 sonrasında doğmuş değiller ama ortak bir okura hitap ediyorlar. Alper (Canıgüz) ile Emrah (Serbes) yaşıt falan değiller veya Murat (Menteş) ile Aylin (Balboa)…ama ortak bir auraları var, birini okuyan diğerini de okuyor, hısım akrabalar demek istiyorum. Bizim edebiyatımız hep büyük meseleleri konuşmak ister, şöyle düşünün, çocukluğu ya da ergenliği anlatan büyük romanımız var mı? Varsa kaç tane var? Son on beş yılda bu dönemi anlatanlar çoğaldı, zamanın süratiyle garip bir nostalji ihtiyacı vardı, ergenler bir arada kalmışlık haliyle edebiyatımıza hiç olmadığı kadar konu oldular. Peki nasıl oldular? Bizim edebiyatımız büyük meseleleri bağırarak konuşur… Mecaz yapıyorum, bağıran erkek kahramanları okuruz, bir olağanüstülük vardır. Ergenlik de böyle anlatıldı demek istiyorum, kendi halinde, samimi ve sıradanım derken bile bağırmaktan söz ediyorum. Yazarların hayata çok karıştıklarını, çok göründüklerini, çok görünmek istediklerini düşünüyorum. Kahramanları gibi hafif atarlı, ergen enerjili, kestirip atan çıkışlar yapabiliyorlar. Sorunuzun tek bir cevabı yok ama galiba en çok bu bakımdan ilgi çekiyorlar. Sadece şunu düşünün: cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu kadar çok imza günü yapılmadı. Yayınevleri ve yazarlar, çok değil on yıl önce, bu meseleyi bir tür ayıp olarak görürlerdi, yazarlar kendilerine teklif edildiğinde sinirlenir, bunu hakaret sayarlardı. Bugün, yazı yazarak geçinmek istiyorum diyen bir yazar kuşağı var. Eskiden bunun ihtimali yoktu.  

İstanbul dışında yaşayan yazarların edebiyatının odağında ne var?  
İstanbul dışı taşra sayılmalı değil mi? Bu soruyu her yayınevi ve her editör farklı cevaplar, ben Ankaralıyım, İstanbul’da yaşamayı tercih etmeyen biriyim, İletişim Yayınlarının Türkçe Edebiyat kitapları Ankara’da hazırlanıyor, ayda üç kitap çıkarıyoruz. Ben meseleye İstanbul veya şurası-burası diye bakmıyorum, iyi hikâye veya iyi edebiyat olması yeterli. Ama evet, taşraya, daha az konuşulana kişisel bir ilgi duyuyorum. Deniz’in (Arslan) Ege’nin taşrasını anlatması, Mustafa’nın (Çiftci) Yozgat’ı konuşturması hoşuma gidiyor, asılıyorum. Türkçe edebiyatın taşrasında daha çok Kürtler var, onların odağında siyaset var, kendi dertleri var, Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun’un dili var. Metropolden, orta sınıftan birinden bize gelen dosya ile taşradan gelen dosya arasındaki en önemli fark, uzunlukları. Taşradan gelen dosyalar mutlaka çok sayfalı oluyor.  

Editör kitabı ilk kez çıkacak bir yazarlar nasıl bir etkileşim içerisinde oluyor/ olmak istiyor? 
Bize gelen dosyaları, önce arkadaşlarım okuyorlar, iki olumlu rapor alırsa ayrıca ben okuyorum. Beğenirsem hemen telefon açıyorum, yazarla konuşmak istiyorum. Mutlaka metin üzerinde çalışıyoruz, seyreltmeler, belirginleştirmeler, yeniden yazımlar oluyor. Yazarla editörü arasındaki ilişki mahremdir ve bir tür yol arkadaşlığıdır. Yazar, editörüne inanırsa, hasbihale ve çalışmaya inanırsa daha kolay yol alınıyor. Bu ilişki kitap hazırlığıyla bitmiyor, kapak, arka kapak, yayın sonrası tanıtım gibi pek çok safhası var. Temel ilkem, yazarın mutlu olmasıdır, buna özen göstermeye çalışıyorum. İyimser olmaya, kitabı oldurmaya bakıyorum. Yazarlar, birkaç istisna dışında sahiden zor kişiliklerdir, her biriyle farklı biçimlerde ilişki kurmak zorundasınız. Bence işin en külfetli tarafı bu, editörler mesaisi olmayan bir hayat sürdürüyorlar. 

Bu genç, yeni yazarlardan en çok roman mı yoksa öykü dosyası mı geliyor? 
Soruya rakamlarla başka bir yerden girerek cevap vereyim, pek dikkat çekmiyor olabilir. 2015'te 42 Türkçe Edebiyat kitabı yayınlamışız, 15'i ilk kitap, yeni yazar olmuş... Her üç kitaptan biri yeni yazar ve ilk kitap demek... Risk alıyoruz, zorluyoruz demek bu. Çünkü insanlar sanıldığı kadar yeni yazar okumuyor, çok değil, üç yıl önce ilk kitabı çıkmış yazar bile, yeni yazarlara laf edebiliyor, herkesi yazar yapıyorlar şu bu denebiliyor… Öykü ile roman arasında bir ayrım yapmıyoruz, bize uygunsa yayınlıyoruz. Son iki yılda bize gelen dosyaların yüzde 80’i romandı. Yeni yazarlar, öykü ya da novella yazıyorlar.

T24 için Sibel Oral sormuştu.

Perşembe, Ağustos 11, 2016

Payidar 6


Ben yazıyorum, Berat (Pekmezci) çiziyor, Payidar her ay Fitbol'da...

Çarşamba, Ağustos 10, 2016

Salı, Ağustos 09, 2016

Dışlanmışların Savaşı


(..)
Outcast, geçtiğimiz ay televizyon dizisi başlayan, global bir ilgiyle takip edilen bir çizgi roman. Walking Dead’in yaratıcısı Robert Kirkman’ın yeni hikayesi olması nedeniyle ayrıca konuşuluyor, merak ediliyordu. Kirkman, Amerikan çizgi roman sektörünün enerjik yazarlarından, hem çalışkan hem de yeniyi arayan biri. Çok değil, aşağı yukarı on beş yıldır yazıp çiziyor; yirmili yaşlarının başında, yayıncı tekellerine karşı sanatçı temelli yeni yayın oluşumlarının içinde yer almıştı, konuşkandı, süper kahraman evrenine esprili bakıyordu. Asıl çıkışını zombileri genç bir edebiyatla, ironik ve melodramatik bir yavaşlıkla anlatarak sağladı. Outcast, iki yıldır yayımlanıyor, çıkış noktası bilindik bir klişeye, şeytan tarafından ele geçirilmiş bedenin kurtarılması fikrine dayanıyor. Kirkman’ın asıl mahareti buralarda kendini gösteriyor zaten, popüler bir algıya, görür görmez, okur okumaz anlaşılan, süregelen bir temayı farklı ve ilginç kılabiliyor.

link

Pazartesi, Ağustos 08, 2016

Bir Azınlık Gösterisi Olarak Aptallığın Teşhiri


İktidar temsilcileri birer ikişer, bazen samimi bir hayal kırıklığıyla bazen de kendi gelecekleri hakkında güçlü bir endişeyle, yanıldıklarını, aldaltıldıklarını söylüyor, pişmanlık gösteriyorlar.

Bunları okuyan, dinleyen muhalifler de kızarak, küçümseyerek ve daha çok alay ederek Gülen'i on dakika dinleyen biri ona inanılmayacağını görebilir(di) diyerek kestirip atıyorlar.

Tüm dünyada yaygınlaşan genç bir motto var: "U are so stupid". Türkçe'de, sosyal medyada rastlamış olmalısınız, bir magazin figirüne dönüşen İlber Ortaylı, "öyle aptalsınız ki", "çok aptalsınız" türünden sözlerle görsellerde kullanılıyor. Sosyal medya, aktüele cevap yetiştirme mantığıyla yaşadığı için bu görseller, işlevsel de olabiliyor, lafı uzatmadan kestirip atabiliyorsunuz. "Ben aptal değilim", "ben sizin aptal olduğunuzu görebiliyorum", "ben sizin yaptığınız ahmaklıkları yapmadım/yapmam" anlamında sarkastik, ironik, kibirli, kabul edilebilir bir öfke ve zeka gösterisi sunabiliyorsunuz böylelikle.

Peki bu ne işe yarıyor? 

Gülen'e kananlar, kandırıldıklarını söyleyenler... Diyelim ki "aptallar", onları kandıran adam da "aptal". Genişletelim, kanan ve kandıran sadece aptal değil, vasat, bayağı, dümedüz kıfayetsizse, "U are so stupid" diyen sen, ben, biz, işte bizim okuldan çocuklar, abartıyorum, Turgut Uyar'ı, Oğuz Atay'ı bilenler, şiir severler, kedi severler aptal değilse, bunlar dışında kalan herkes aptalsa...

Buradan nereye varabiliriz? Buradan ne çıkar?

Bu itişmeden, bu söylenmeden anca ergen harareti çıkar, beğen butonu çıkar, retweet çıkar, "adam haklı beyler" çıkar, sosyal medya huysuzlanması çıkar.

Buradan mevcut hayatı yeniden tanzim edecek, dönüştürecek büyük bir siyaset çıkmaz, buradan ancak espri, yapılabilirse iyi mizah çıkar.

Sarkastizm başka , mizah başka, siyaset başka yollarda yürürler, muhalifliklerinin esası, temelden farklılıklar gösterir. Aptallığın teşhiri önemsizdir demiyorum, bir azınlık gösterisidir diyorum.

Cumartesi, Ağustos 06, 2016

Valizdeki Mektup


Yersiz yurtsuzlar. Cevaplanmayan telefonlar. Adressiz mektuplar. Gaz maskeleri. Sığınaklar. Harabe binalar. Yıkık dökük merdivenler… Son bir hevesle geçmişe dönenler, bozkıra çıkanlar. Valizdeki Mektup, aidiyetsizliğin ve sevgisizliğin anlatıldığı buruk öyküler…

Menekşe Toprak, Türkiye’den Berlin’e, oradan Viyana’ya uzanan tozlu yolları, bu yollarda savrulan hayatları anlatıyor. Arafta nefes nefese.

Cuma, Ağustos 05, 2016

Eksik Bir Şey



Eksik Bir Şey, Doğan’ın, geçmişinin peşinden giden, annesini arayan bir gencin romanı... İnşaat iştahıyla betonlaşan bir sahil kasabasında açgözlüleri, mültecileri, Kürtlere saldıran ırkçıları, orta sınıfları, Doğan’ın annesine benzettiği Yeşim’e olan aşkını anlatıyor…

Sami Özbil, aşkın yavaşlığı ve yumuşaklığıyla politikanın hızı ve şiddetini aynı tuvalde resmediyor

Salı, Ağustos 02, 2016

Seyrüsefer Defteri 73



++ Bulantı (2015), Zeki D., oyunculuktan vazgeçmeli, rica etmeli, lütfen demeli (31 Temmuz). ++ Batman The Killing Joke (2016) beklentim düşüktü, yanılmamışım, vasat olmuş (30 Temmuz). ++ Acı Aşk (2009), iyi değilmiş (29 Temmuz). ++ Whisper of the Heart (1995) renkler nefis, yumuşak bir büyüme hikayesi, gerisi derin Japon muhafazakarlığı (28 Temmuz). ++ I am Wrath (2016) tipik sağcı - kanun koyucu film (27 Temmuz). ++ Gods of Egypt (2016) süper kahraman filmi havasında (26 Temmuz). ++Preacher Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (25 Temmuz). ++ Avril et Le Monde Truque (2015) Tardi uyarlaması animasyon, daha iyi olabilirmiş (24 Temmuz). ++ The Bigger Splash, Highsmith romanı gibi, mekân sıkışması, erkeklik patlaması, iki tık aşağıda kalmış potansiyelinin (23 Temmuz). ++ Truth (2015) tv haberciliği-gazetecilik filmlerinden, ilginç, derslerde gösterilebilir (22 Temmuz). ++ Crimson Peak (2015), Del Toro iştahıyla seyredildi, iddiasının karşılığını vermiyor (21 Temmuz). ++ Cell (2016) Stephen King kıyametlerinden, finali beklediğim gibi çıkmadı (20 Temmuz). ++ The Huntsman Winters War (2016) başarıyla anlatılmış klişe aksiyon (19 Temmuz). ++ Take me to the River (2015) küçük mesele-büyük mesele, güzel film olmuş (18 Temmuz). ++ IP Man 3, Kung-Fu Balesi sahneleri var, türünün insancıl örneklerinden (17 Temmuz). ++ Darbe günleri (15-16 Temmuz). ++ Brooklyn (2015), İrlandalı kızın Amerika serüveni, tv filmi havasında soap opera (14 Temmuz). ++ Jonathan Strange and Mr.Norrell Ep.3 ve 4'ü seyrettim (13 Temmuz). ++ Preacher Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (12 Temmuz). ++ Unsere Mütter, üç bölümlük Alman dizisiymiş, eh diyelim, Avrupa işi olduğu için daha fazla gerçekçilik bekliyordum (10-11 Temmuz). ++ Chappie, bana klişe bir BK geldi, sarmadı diyeyim (9 Temmuz). ++ Sarmaşık, mekâna sıkışan filmleri seviyorum (8 Temmuz). ++ Monsters (2010) fantastik değilmiş gibi duran fantastiği olan filmlerden, ne et ne balık (7 Temmuz). ++ Criminal (2016) devamını çekelim istemişler, öyle bir şey olmayacak (6 Temmuz). ++ Preacher Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (5 Temmuz).++ The Man Who Shot Liberty Valance (1962) İşte Amerika! hikâyesi (4 Temmuz). ++ Tuna ile The BFG'ye gittik, Dahl'dan çok Spielberg olmuş (3 Temmuz). ++Demolition esaslı film olmuş (2 Temmuz). ++ Hardcore Henry (2015) kamera kullanımı ilginç dediler, böyle oyunlar var, böyle film olmuyormuş örneği olabilir (1 Temmuz).




Related Posts with Thumbnails