Pazartesi, Ekim 30, 2023

Çizgilere Derkenar 31

Ellili yıların sonu, muhtemelen Taş Karikatür sayılarından birinin arka kapağı, Suat Yalaz, artık nedense çalışmasını Rodriguez diye imzalamış... Bunu niye yaptığını bilemiyoruz, belki bir dergi içi espri olabilir, belki bir tür protesto, belki bir yabancı karikatüriste ait espriyi kendince yeniden çizdiği için filan yapmış bunu... 

Lunaparklarda böyle panolar olurdu, fotoğraf çektirirdin, çizgiyle ilgili biri olduğum için, hele çocukken resmedilmiş her şeye uzun uzun bakardım. Eskiden duvar resimleri filan da yapılırdı, kebapçılarda kahvelerde rastlardık. Nerdeyse tamamı garip bir özgüvenle çizilmiş kötü resimler-şelaleler-dağlar manzaralar olurdu. Derinlik-perspektif yapılamazdı, eller ayaklar kötü çizilir, ilginç renkler seçilirdi filan... Tabelacılık mesleğinin bir parçasıydı duvar ressamlığı... Akademili olmayan her karikatürcü ya da çizgi romancının tabelacılık işlerine bulaşması tesadüf olmasa gerek...

Ömer Göksel'in en iyi işi olabilir, beğenerek okudum, akıllı ve okurunu konuşturan bir espri düzlemi kurmuş... Daha çok albümün ölçülerine takıldım diyelim, dört parmak büyüklüğünde bir kitap çünkü... Tabii ki olabilir ama şunu unutmamak ve baştan düşünmek gerekiyor, bu albümler rafta nasıl sunulacaklar... Ortalamanın dışına çıkan büyük ya da küçük kitaplar, ne kadar güzel ya da hoş olsalar da kaybolup gidiyor, standartlara uymadığı için "yer bulamıyorlar" ve bu durum doğrudan satışlarını etkiliyor... Sunulamayan şey satamıyor...

Pazar, Ekim 29, 2023

Çocuğu gülen yurt ağlamaz

Liberter ve demokratik bir cumhuriyet için ümit etmekten vazgeçmeyeceğiz. 

Cumartesi, Ekim 28, 2023

Grev ve ben

Geçen yukarıdaki fotoğrafı satın aldım, 1960'ların sonundaki Singer Grevi ile ilgili... Üstelik fotoğrafın arkasında yıllarca çalıştığım yayınevimin damgası var, İletişim'in arşivinden çıkmış... Nasıl düşmüş bilemiyorum ...

Asıl anlatacağım ise şu, bu grev benim ve ailem için önemli...  Henüz ben yokum, babam ve yakın arkadaşları bu grevi yaşıyorlar, Ankara'dan Bolu'ya zoraki gönderilmişler, aylarca maaş alamıyorlar ve en sonunda tazminatları ödenerek işten atılıyorlar. Annem, babam ve üç yaşındaki abim, sıkıntılı günler geçirmişler, öyle ki annem hamileymiş ve üzüntüden düşük yapmış... 

Bu noktada ben devreye giriyorum, annem düşük yapmasa giremeyecekmişim!

O "çocuk" düşmese, yüzde yüz ben olmayacaktım, bizimkiler üçüncüye, hele arka arkaya çocuğa hayatta girmezlerdi. Biraz danaya girmek gibi oldu ama... işte ne zaman "durumlarını"toparlamışlar, bir yıl sonra pat diye ben girmişim devreye...

Makara yapıyorum ama Singer Grevi olmasa ben doğamazdım diye yıllardır konuşurum. 

Cuma, Ekim 27, 2023

Kadın Aklı


Yüz yıl kadar önce Amerika’nın ve sinemanın ulaştığı her ülkenin en çok tanınan dinozoru Gertie’ydi. 1914 tarihli aynı adlı animasyonun kahramanı olan dişi dinozor, o yılların deha olarak adlandırılan çizgi romancısı Winsor McCay’in çizgileriyle hayat bulmuştu. O kısa filmdeki hikâyeye göre McCay, George McManus, Roy McCardell gibi bir grup çizer ve mizahçı, araba gezisi sırasında doğa tarihi müzesinde konaklamak zorunda kalıyor, akşam yemeği yenirken McCay dostlarına Gertie’yi anlatan bir animasyon çiziyordu. Gertie, bir sirk hayvanı gibi ayaklarını kaldırıp indiriyor, müziğe tempo tutuyor, huysuzluk ediyor, oburluk yapıyordu. Dinozorun olağanüstü büyüklüğü ve modern animasyon tekniği, günün seyircisine yeni ve şaşırtıcı gelmiş olmalı.

McCay, uzak görüşlülüğü ve olağandışı olanı gerçekmiş gibi gösterebilme mahareti nedeniyle bilerek seçilmiş bir isim. Uzak diyarlar, egzotik mekânlar, hiç bilinmeyen bölgeler, ıssızlık, tekinsizlik, her anlamıyla ‘cangıl’, McCay gibi öncü isimlerle kendini vareden çizgi roman dünyasının hısım akrabalarıdır. Buzlar altında yüzlerce yıl uyumuş bir adama, kocaman uzay gemilerine, Marslı bir kadına, vampirlere ve uçan adamlara rastlarız hikâyelerinde. Sanıyorum Fellini, çizgi romanı diğer sanat türlerinden ayıran en temel farkın daima olağanüstü hikâyelere sahip olmasıdır demişti. ‘Hiç olur mu a canım çok mantıksız’ denmez çizgi romanlara örneğin… Çocuksu bir abartı, fantastik bir aura, rasyonelliği kapı dışarı eden bir inanç hâkim oluverir anlatıya, yadırgamayız… Gertie’yi, McCay’in resmetmesi anlaşılır bir tutum bu sebeple. Sinemada ya da romanda bu olağanüstülük yok diyemem. Sanatın hayatla ve rutinlerle ilişkisinde ve kendini varederken kurduğu düzlemde olağandışı bir seyir kurma arzusu zaten vardır. Bir genelleme yaparsak ve bu genellemeyi diğer sanatların geneliyle kıyaslarsak, çizgi romanların olağanüstülüğün eşiğine daha yakın durduğunu iddia edeceğim.

Tardi’nin ünlü dizisi, tam adıyla, Adèle Blanc-sec’in Olağanüstü Maceraları, Gertie’yi çağrıştıran biçimde, 136 milyon yıllık bir dinozor yumurtasının çatlamasıyla başlıyor. Hikâye tarihiyle sene 1911, o olağandışı yaratık-kuş Paris semalarında dehşet yaratarak gezinirken Tardi, takıntılı ve komik erkeklerin hâkim olduğu bir şehir ve hayat manzarası çiziyor bize. Tardi, Türkiye’de çok bilinmemekle birlikte, kendi adıma hemen sayabilirim, yaşayan en büyük çizgi roman ustalarından biri. 1946 doğumlu, Fransa’nın güneyinde doğmuş, çeşitli hikâyelerinde şiveli konuşan Marsilyalıları, Lyonluları anlatması tesadüf değil. Çizgi romana altmışlı yılların sonunda Pilote dergisi çevresinde başlamış. O çevrede yer alan gençlerin, Christin ve Giraud gibi birlikte çalıştığı isimlerin ortak özelliği, anaakım çizgi roman anlayışının dışına çıkmalarıydı. Nasıl bir hikâyeci olduğunu bu başlangıç noktası açıkça beyan ediyor aslında. Tardi, o yıllarda, pek çok yaşıtı gibi Herge’in ligne clair (açık berrak) çizgi tarzını kullanan, fotoğraf ayrıntısında arkaplanlar tercih eden, komikleştirerek çizen biriydi. Yetişkin okurlara yönelik siyasi dertleri olan çalışmalar yapmak istiyordu. Bu iki eğilimi yıllar içinde nerdeyse hiç değişmedi. Leo Malet, Louis-Ferdinand Celine gibi iyi edebiyatçılardan uyarlamalar yaptı, piyasa beklentilerinin aksine siyah beyaz çizmeyi yeğledi. ‘Sanat’ çizgi romanı yapmak istemiyordu ama anaakım çizgi romanın okurlarını da hedeflemiyordu. O yüzden olabilir, gelenek ve modern arasında kaldı hep, ikisine de dâhil olmadı sanki… Her zaman şehre yeni gelmiş bir göçmen gibiydi, diğer yandan şehri, şehrin sahiplerinden daha iyi tanıyordu.

Adèle Blanc-sec, onun popülerlik kazanmış çalışmalarından biri (1976-2007). Dokuz albümlük diziyi yayın efsanesi A Suivre dergisinden hatırlayanlar çıkacaktır. Yakın tarihli global rağbetini ise Luc Besson’un yaptığı film uyarlamasına borçlu. Tardi, İngilizceye birkaç kez tercüme edilmekle birlikte Amerika’daki düzenli sayılabilecek yayını bile filmin etkisiyle yakınlarda gerçekleşti. Adèle Blanc-sec, Tardi’nin çok sevdiği, kimileri dokümanter nitelikli başka çalışmalar da yaptığı, 1910’larda geçiyor. Çizgi romanlar genellikle erkek anlatıları olduğu için kadın kahramanlar (heroine) sayıca azdır. Adèle, erkek kahramanlardan geri kalır biri değil. Onu tanımlarken külliyen ahmak, saplantılı, iyi ya da kötü ‘eksik’ erkeğin arasında ne yaptığını bilerek yaşayan bir maceraperest demek gerekiyor. Tardi’nin ironik üslubunda hemen tespit edilecek bir ayrım bu. Çevresini komikleştirerek öyle bir ucubeleştiriyor ki, kahraman neredeyse hiçbir şey yapmadan, daha en baştan sivriliyor.

Adèle’nin ilgi çekici olan bir yönü var, Fransa’da erkek düşmanı anlamında ‘misandrist’ sayılıyor. ‘Yahu altı üstü çizgi roman, abartmışlar’ demeyin, konuşuluyor işte, toplumlar spekülasyona ihtiyaç duyar, ne desek boş, geçerken Žižek’e selam gönderelim. Cinselliğe ve dair tutkulara çizgi romanda değinilmesine rağmen aseksüel bir kahraman Adèle, erkeklerle yakınlaştığını görmüyoruz. Arada bir banyoda yıkanırken, küvette otururken, düşünürken çıplak resmedildiği oluyor o kadar… Ne aşk ne de bir cinsel çağrışım içeren bir temayülle faş edilmiş değil. Şapşal erkekler arasında akıl yürütürken, cesaret gösterirken, sigara tellendirirken izliyoruz onu. ‘Kadının fendi’ denir ya, öyle işte, suyun yatağını bulması gibi sessizce ve bazen kasıtlı bir hırçınlıkla erkekler arasından sıyrılıp çıkıyor, yolunda ilerliyor. Kimi yönleriyle George Sand’i andırdığını düşünüyorum. Tardi’nin eski ile yeni arasında kaldığını söylemiştim yukarıda. Adèle’nin dizi başlığında geçen olağanüstülük de böyle bir şey. Bir yanda dinozorlar, maymunlar, mumyalar diğer yanda başka türden bir karakter derinliği, kadın aklı… Olağanüstü bir çizgi roman işte…

[Bu yazı, daha önce 23 Ekim 2010 tarihinde Radikal Kitap'ta yayımlandı.]

Perşembe, Ekim 26, 2023

Hürmüzz kız nerdesin?


Görünen o ki, Sadık Şendil, önce kadına bir isim vermiş, sonra da sayıyı "yedi"ye düşürmüş (!)... Hürmüz'ün neşesinden, hahaytından eser yok tabi kapakta... "Her zaman gamlıyım, her zaman üzgün"ü dinliyor gibi yeis içinde... Münif Fehim, melankoli sever...

Pencereden gözüken beyfendi de İhap Hulusi'nin Kulüp rakısından çıkmış gibi... Şarapla liköre sırtarıyor sanki...

Çarşamba, Ekim 25, 2023

Pazartesi, Ekim 23, 2023

Çekdiklerimiz

1939 yılından Cemal Nadir imzalı bir Akbaba kapağı... Arada yazıyorum, yineleyeyim, espri derginin sahibi olan Yusuf Ziya Ortaç'a ait olabilir... Hatıralarından ve aralıklarla yaptığı açıklamalardan anladığımız kadarıyla kapak esprilerini genellikle Ortaç veriyor, birine çizdiriyor. 

Bir başka nedenle Cemal Nadir'e ait bir espri olmayabilir, zira mesleki olarak rekabet ettiği Ramiz'in Tombul Teyze serisi tam da bu espriye dayanıyor, bu kadar da kör gözün parmağı olamaz sanki...

Gelelim espriye, fiziksel karşıtlıklar, hele ilk yıllarda karikatürün doğal kaynaklarındandı... İştahlı, obur, doymak  bilmez, çok çok kilolu birinin karşısına mızmız, iştahsız, bir deri bir kemik birini koymak, bunları kadın ve erkek olarak seçmek bilinen karşıtlıklardandı... Güzel bir kadının kocası yaşlı ve çirkin olurdu, ya da yakışıklı erkek bir "kocakarı" ile evlenirdi gibi... İnsanlara görür görmez anlayacakları bir klişe resmedilirdi yani. Hatırlayın, Haldun Taner "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı"nı yazmıştı vs vs. Gargantua bunu anlatırdı, karnavalların başında kiliseyi temsilen avurtları çökmüş, sıska mı sıska çelimsiz biri seçilir, sembolik olarak öldürülür, ancak ondan sonra vur patlasın çal oynasın misali yemeye içmeye ve "sevişmeye" başlanırdı. 

Kapaktaki espri, "bütün erkeklere ithaf" açıklamasıyla verilmiş, biçare erkekler biteviye çalışıyor, mazarrat olan kadın türü yiye yiye onları sömürüyor denmek istenmiş... Benzer bir espri fabrikatörle işçiler arasında kurulurdu. İşçi meteliksiz, cansız, güçsüzken fabrikanın sahibi variyetli, ensesi kalın, göbeği taşkın, yağlı ve semiz bir halde purosunu içip viskisini yudumlardı filan... Benziyor değil mi? 

Bu karikatürün yayımlandığı yıllarda hiç akla gelmezdi, bugün sadece ve sadece kadınların ezildiğini düşünen ve savunan görüşler var, etki tepki meselesi, kapaktaki espriyi yaygınlaştıran erkek aklının bunda payı var elbette. Ondan sebep karikatürü basit bir şaka gibi göremeyiz artık, kadınları evde tutup, sonra da onları yiyiciliğe indirgemek, şişkolukla küçümsemek filan... Kaybeden ve kaybolan esprilerden...

Cumartesi, Ekim 21, 2023

Maurice Horn

On altı on yedi yaşımdan beri hayalimdi, çizgi romanla ilgili bir kitap yazmak istiyordum, ne ki, nasıl yapacağımı çok bilmiyordum, iştahımdan ve merakımdan başka bir sermayem yoktu. Şunu biliyordum, benden önce yazılmış kitaplara, makalelere, haberlere ulaşmalıydım. Memleketteki üretimlerle ilgili bilgi zaten mevcut değildi ama dünyadaki öncülerle ilgili bir malumat da bulamıyordum. Tek başınaysanız, akademik bir eğitiminiz yoksa, her şeyi el yordamıyla yapmak zorundasınız.

Şimdi çok anlaşılmıyor, google var, her yerden kitap satın alınabiliyor, bulunabiliyor, herkes herkese daha kolay ulaşabiliyor...Yurt dışından kitap ve dergi getirebilmek için ne kadar uğraştığımı düşünüyorum da, tam bir trajediydi...Gerçekten yokluktu, kırıntılarla idare ediyorduk.  Yazışmalar yaptığım için biliyorum, geri dönüşler aylar sürebiliyordu. 

1985-1989 aralığında sanat dergilerinde muhtemelen birbirlerini izleyerek (taklit ederek) çizgi roman dosyaları yayımlandı. Günlerce dergileri evirip çevirmiş, çıkan her yazıyı hatmetmiştim. memleket çizgi romanıyla ilgili yazıların nerdeyse tamamı izlenimsel, nostaljik yazılardı, yalan yok, biraz da ergen cesaretiyle daha iyisini yazabilirim gayreti verdi bana. 

Derken... diyeceğim, iddialı bir kitapla karşılaştım. Maurice Horn'un ünlü çizgi roman ansiklopedisine, Ankara'da Cinnah Caddesinin başındaki Amerikan Kültür'ün Kütüphanesinde rastladım. On dokuz yaşında falanım, yaşadığım heyecanı anlatamam, hemen kopyasını çektirmiş, fotokopi ucuz ve yaygın bir şey olmadığı için bütün paramı harcamıştım. Görselde gördüğünüz üç siyah cilt, sağda duran orijinal kitabın fotokopiden yapılan kopyaları... O kadar önemliydi ki, ciltleyip saklamış, yeri geldikçe kullanmıştım.

Horn, çizgi romana ve karikatüre tüm dünyada itibar katan bir isimdi, derlediği kitaplar pek çok bakımdan halen aşılamadı. Günümüzde ansiklopedi denilen şey cazibesini kaybetti ama o yıllarda, yetmişli yıllardan söz ediyorum, o birikimin akademik bir karşılığı vardı, çok çok önemliydi. Geçen hafta sahaflarda kitabın orijinalini bulunca hemen satın aldım... Garip bir his, aşağı yukarı otuz yıllık kopyalar böylelikle boşa çıkmış oldular...

Söylemesem olmaz, ansiklopedinin girişinde güzel toparlanmış betimleyici bir çizgi roman tarihi makalesi vardır. İlk okuduğumda, bizde yayınlanan pek çok yazıda bu makalenin alenen çalındığını, kaynak gösterilmeden kullanıldığını keşfetmiştim. İngilizceden çevrilmiş, altına imzaları atılmıştı, hırsızlık cesaret ister, çalar gidersiniz, böylesi bir hırsızlıksa, ki bunun adı intihaldir, er ya da geç ortaya çıkar, Sinan Gürdağcık mesela bunu yapmıştı, Bravo'da çıkan yazısını okumuş, cidden büyük saygı duymuştum, meğer Maurice Horn çevirisiymiş, o yaşta, o kıtlıkta ve o kapalılıkta nerden bileceğim... Aşağıdaki görselini paylaştığım dosya da aynı yazıdan apartılmıştı. Yıllarca güzel yağmalandı Horn... Diğer yandan en azından benim gibi pek çok insana ilham, sayısız araştırmaya kaynaklık etti. 

Çarşamba, Ekim 18, 2023

Arka Masa

Bir eğlence mekanı fotoğrafı, muhtemelen gündüz vakti yapılan bir kutlamadan, bir "söz" ya da nişandan... Belki bir uğurlama, belki bir karşılama... 

Malumunuz, bu tür günlerde, kimin nerde oturduğu düşünülür, ortaya-sahneye yakın yere daha cıvıltılı isimler ve fıkırdayacak gençler yanyana yerleştirilir... Teyzeler, amcalar bir sonraki halkaya, en sona da gürültünün olabildiğince uzağına yaşlı babaneler, ananeler istiflenir. "O gürültüyü gafası kaldırmıyordur guzumm..."

Fotoğraftaki iki nene, anlaşılan o ki, benzer biçimde torunlara yakın ama sahneye uzak bir masaya oturtulmuşlar. Yetmişli yıllar gibi duruyor, moda insan yaşlandıkça o denli kolay değişmiyor, birörnekleşiyor, kıyafetlere bakıp yanılıyor olabilirim demek istiyorum, altmışlı yılların ikinci yarısı da olabilir, daha eski değil...

Masadaki tekel biralarından birini teyzelerden biri içmiş, sanki diğeri de içmiş ama tam anlaşılmıyor... Nasıl da değişiyor-değişti dünya-memleket... Şu resme ve şu ayrıntıya şaşırabiliyoruz. 

Benim büyüdüğüm yerde bir yazlık gazino vardı, halen de semt o isimle, Gazino diye biliniyor... Gökçek, Keçiören Belediye Başkanı olur olmaz, maşallah orayı kapattı, el koydu, değiştirdi şu bu, bir şey yaptı işte... Seksenli yılların ortası. 

Semte bir sayfiye havası veren, bir uçarılık katan  o işletme böylece kapandı, ki çevrede üzüm bağları, şarapçılar ve şarap depoları filan bile vardı, Müslüman Ermeniler'i saymıyorum. Hiç olmamış gibi hepsi kaybolup gittiler. Demem o ki, özel günlerde şarap veya bira içen teyzeleri ilk kez o yıllarda gördüm. Erkeklik kültürü, içki içen kadınlara şaşırmamızı öğrettiği için kırkırdayarak-dikkat kesilerek bakardım onlara: "Sarhoş olur bunlar hahay..."

Depreştirdi mi, gamlandırdı mı tam tarif edemem ama fotoğraf beni hüzünlendirdi, iki teyzenin ayrı yörüngelerdeki meyusiyetleri, hayata yeni başlayan hemen önlerindeki bebelerin gürültücü tepinmeleri filan... Arkadaki garsonun zağlı zorlu kalınlığı, daha gerideki boş masaların kasveti, resmin renksizliği... 

O gün, mutlaka bir eylül günü olmalı. 

Salı, Ekim 17, 2023

Birazcık nostalji

Birazcık nostalji yapacağım. Aslında sosyal medya insanı buna zorluyor, her gün geçmişini hatırlatan gönderiler hazırlıyor. “Bak,” diyor, “anımsadın mı, şu kadar zaman önce şöyle bir şey olmuştu.” Görüp geçiyordum, bu defa yapamadım, hatırama yükseldim diyelim.

17 Ekim 2011’de, Mor Menekşeler isimli senaryom dizi olarak yayımlanmaya başlamıştı. Hayatımı değiştirdi. Çok istediğim, hayalini kurduğum bir şeydi senaristlik. Hayatımı değiştirdi dedim, söyleyip geçiyorum; bunu çok istedim, değiştirsin diye çok çalıştım. Üstelik ekiple filan değil, tek başıma yazdım. Arada birileri olsun diye uğraştım ama bir türlü olamadı. 29 bölümün yükünü tek başıma çektim.

Şöyle anlatayım, senaryo yazarken İletişim’de editör olarak çalışıyordum, her ay en az iki kitabı yayıma hazırlıyordum, türlü türlü işlerim vardı. İki ayrı üniversitede üç ayrı ders veriyordum. İkisi yüksek lisans ve doktora dersleriydi, sonuncusu lisans dersiydi ve haftada iki kere yineleniyordu. Gerçekten çok yorucuydu, lisans derslerinin bitiminde bildiğiniz kilo kaybediyordum. Çok çok sayıda insanla uğraşıyordum. Rejiden sürekli telefonla aranırdım, kavgalar olurdu; revizyonlar, ikmaller, talepler… Yayınevinden işler çıkardı, öğrenciler, eş dost telefonları… Galiba düzenli olarak dergilere de yazı yazıyordum.

Tek tek sıraladığıma bakmayın, mutluydum, baş ediyordum, hiç sızlanmadım. 42 yaşımda, hayal ettiğim işin kıyısında olduğumu bilerek çalıştım. Daha tempolu, daha odaklı biri oldum, özgüvenim arttı, her koşulda çalışabilmeyi öğrendim. İnsan teki, mutluysa başka türlü yaşayabiliyor, kendini yeniden kurabiliyor, onu artık biliyorum.

Hatırama yükseldim dedim, burada keseyim… Dizide Zafer Algöz’ün canlandırdığı Yorgancı İshak’tan bir alıntı yaparak bitireyim:

“Sana bir şey diyeyim mi Ömer. Bana akıl soruyorlar, nasihat istiyorlar. Birkaçını söylüyorum. Bir gün şunu fark ettim. Vakti zamanında o nasihatlere sahiptim, sonra baktım ki o nasihatler benim sahibim olmuş. Artık düşünmeden söyler oldum onları. Kesin konuşayım, doğrusu budur diyeyim istiyor insanlar. Hayat böyle değil oğlum. Hep sınayacaksın kendini. Sınamazsan doğru bildiğin bile akıp gidiyor avucundan. Bakma öyle!”

Pazartesi, Ekim 16, 2023

Bir dakika

Yukarıdaki fotoğraf bir dönem Amerika'da yaşamış-orada sergiler açmış karikatürist Faruk Alpkurt'a ait... Bir portre çizerken-çalışırken çekilmiş...bence 1945-55 yıllarından... Arkadaki panodaki İngilizce ve Türkçe ibare ilginç..."Bir dakikada karikatürünüz çizilir" denmiş... 

Amerika'daki benzerlerinden ilham aldığı tahmin edilebilir, Alpkurt'un bizdeki ilk-öncü isim olduğunu da düşünüyorum, daima bunu yaptı çünkü, esprili bir karikatürünü, bir bantını hatırlamıyorum, daima portreler çizdi...

Dakika vurgusu ve iddiası önemli... Bu kadar kısa sürede sizi çizebiliyorum demek bir sanatçı meydan okuması olarak görünebilir, yalnızca o değil... 

Şöyle anlatayım, bu fotoğraftan çeyrek asır sonra bile vesikalık fotoğraf çekimi en az yarım saat sürerdi, çekilmiş-basılmış fotoğrafları neredeyse bir hafta sonra alabilirdik... 

Yani bir dakikada çizilir derken ben süratliyim, fotoğraftan hızlıyım demek istiyor.

Biliyorsunuz, yüz yıl önce fotoğrafın yükselişi, sadece sanat tartışmaları yaratmadı, maddi sonuçları oldu, örneğin portrecilikle geçinen sokak ressamlarını "bitirdi", günbegün yaptıkları işi ucuzlatmalarına neden oldu, genç kuşaklar için bir meslek olmaktan çıkardı... Cazibesini yitirdi, fotoğrafla rekabet edemezdi-edemedi... Fotoğraf o kadar yaygınlaştı ki resmi evraklarda bir şart olarak kullanılır oldu, kimliklere dahil edildi vesaire...

Alpkurt'un iddiası elbette romantik bir iddiaydı, zamanelikle baş etmek mümkün değildi, bugün böylesi karikatür çizenler yok değil, süratinden çok, esprisinden, yorumundan, komikleştirmesinden dolayı ilginç ve cazibeli olabiliyorlar...Olabileceği de, doğrusu da o zaten... 

Cumartesi, Ekim 14, 2023

Faydalı Bilgiler Ansiklopedisi 3


Fabrika bacaları ve o bacadan çıkan duman, seksen-yüz yıl önce modernliğin ve zenginliğin ifadesi olarak görülürdü. Fabrika sayısı insanları mutlu ederdi, dumanı tüten bir fabrika “Çalışan Türkiye” demekti ve geleceğe iyimser bakabilmeyi sağlayan iştah açıcı bir olmazsa olmazdı… Yukarıdaki kapakta Hoca minarelerin şerefesini soruyor. Eski karikatürlerimizde ekseriyetle iki adam konuşur, ilki sorar, ikincisi muzipçe lafı yapıştırırdı. Şerefesi yok ama şerefleri var denerek, dinle modernlik arasında dualistik bir ayrım ve üstünlük kuruluyor.


İkincisi,  bir yeni yıl mesajı içeriyor, “ben gelirken bunlar yoktu, ne tuhaf” bir yılda ne çok fabrika yapılmış, ne çok gelişmişiz iyimserliği taşıyor. Fabrika bacalarına ilişkin methiyeleri ve şiirleri derlemek gerekiyor aslında. Şimdilerde kirlenmenin, zehirlenmenin ve baştan ayağa umutsuz bir geleceğin sembolü olan bacaların vakti zamanında nasıl sevinçle karşılandığını bilmek tuhaf çünkü…


1937’deki kapak da ilginç, espride yine söz oyunu yapılmış, “o fabrikalarla kendine top mu yapacaksın” diyen yabancı paraya/ sermayeye “hayır, size top attıracağım” diye cevap yetiştiriyor Türk Lirası. Fabrikanın gücü, gücün silah üretimini çağrıştırdığını da ekleyelim.  “Fabrikası çok olanın, ordusu da ekonomisi de güçlüdür”. Dönemin, savaş arifesi olduğunu, Nazi propagandasının tüm dünyayı olumlu ve olumsuz anlamda etkilediğini hatırda tutalım.


Fabrika bacaları bir karikatür klişesi/sembolü olarak o kadar çok ve çeşitli biçimlerde kullanıldı ki… Son kapağı siyasi bir çekişmenin göstergesi olması sebebiyle seçtim. Eski yıl, yeni yılı temsil eden çocuğun elinden tutmuş, içeri girebilecekleri boş bir baca (deliği) arıyorlar. Noel Baba ya da çocukları getiren Leylek esprisini andırıyor ama asıl vurgu, bacaların üzerini kapatmış grev sözcüleriyle ilgili. “Burası Türkiye”, diye başlayan cümle esas olarak grev karşıtlığı içeriyor. Çalışanların hak araması değil, o bacalardan duman çıkmamasından endişeleniliyor. Eski yıl, bıkkın ve bezgin bir halde, üzülerek anlatıyor olup bitenleri. 

Hava kirliği ve fabrika atıklarıyla ilgili zarar ziyan eleştirileri, bizde son çeyrek asırda ortaya çıktı. Daha öncesinde, önemsenmeyen bir konuydu, popüler kültürde ara sıra değiniliyor, çocuksu bulunuyordu. Memleketin daha önemli sorunları vardı, bugün çok değişmese de fabrika bacaları artık sevimsiz birer imgeler. Eskisi gibi insanların göğsünü şişirip, toplumları gururlandırmıyorlar.

Yıllar yıllar boyunca

Yetmişli yıllardan, Milliyet'te yayımlanmış bir Bedri Koraman bantından kesit...Ben finaldeki espriye takıldım. Koraman, "bir karikatürcü" olarak sağcıların iktidarda-hükümet olmasını mesleki bir ilgi ve coşkuyla karşılıyor. Hoş, ne zaman solcular iktidar olabildiler ki, ne kadar zaman falan filan, o bahsi geçelim...

Bu espri, ellili yılların karikatürcüleri tarafından çok kullanılırdı, bir iki defa daha yazmış olabilirim, örneğin Oğuz Aral, defalarca ve ısrarla, Batı'da mizahın öldüğünü, çünkü oralarda sıkıntı olmadığını (mizahın sıkıntıdan çıktığını) iddia ederdi. Neden böyle düşündüğünü, her toplumun kendine göre sıkıntıları ve mizahı olduğunu anlayamamasına akıl sır erdirememişimdir.  Sen nasıl bir Alman'ın güldüğü şeyleri anlayamıyorsan o da seni anlamıyor, çünkü yerel kere yerel bunlar...Gırgır'ın bir dünya fenomeni olduğuna bizden başka inanan yok...

Belki kapalı bir toplum olmamızdan, kendimizden başka kimselerle ilgilenmemizden, dil bilmememizden, empati kurmamamızdan filan olabilir bunlar... Ne var ki, kendini abartma halinin getirdiği bir küçümseme  içerdiği aşikar... 

Koraman'ın esprisine dönelim, sağcılar işimi kolaylaştırıyor, malzememi çoğaltıyor demek istiyor. Bu popüler bir espriydi ve içinde kültürel bir aşağılama içeriyordu, cahildir bunlar, okumazlar-bilmezler şu bu noktasına varıyor çünkü.... Gide gele, yıllar yıllar boyunca, bu espriyi yineleyenlere kendini iyi hissettiren ve hatta kutsayan bir eğilim oluştu... 

Dün sosyal medyada gördüm, Sıvas'a hızlı tren seferlerinin başlamasıyla ilgili birisi (haliyle kendini İstanbullu sayan birisi) espri yapmış, "insan niye Sivas'a hızlı gitmek istesin ki" filan yazmış, gülmüş eğlenmişler... 

Koraman'ın ironik tutumu ve sarkastik tebessümü bu espride yaşıyor gibi geliyor bana...

Salı, Ekim 10, 2023

İcra memuru

Seneler önce geçmişte icra memurluğu yapan biriyle tanıştım, yaptığı işi anlatmıştı, bilmeyebilirdim, durduk yere demiştim, yaptığı işten utanıyor ki, bana anlattı. Gülerken, güldüğü görülmesin diye eliyle ağzını kapatıyordu, kırılgan biri gibiydi ya da öyle gözükmek, “ben icra memuru olarak yaşamak zorunda kaldım” demek istiyor, bu bana nasıl yapılır, nasıl acı çektim diye bana kendini resmediyordu. Sonradan anladım ki, sadece bana değil, herkese anlatıyormuş, aynı edayla, aynı buruklukla…

Bir insan niye icra memuru olur? Soru saçma gelebilir, ekmek parası hepimizi türlü türlü işler yapmaya sevkedebiliyor. Uzaktan bakınca bunu söylemek mümkün, haklı bir gerekçe… gerçi biraz yakından bakınca farklı düşünebiliyorsunuz, icra dairesinde bir sürü memur var, herkes olmuyor, herkes seçilmiyor, herkes emekli olacak kadar devam etmiyor... Sonuçta içlerinden özellikli birilerini seçiyorlar, yapabilecek olan, zinhar yapamayacak olan var çünkü…

Borcu olanın kapısına dayanıp, ağlayana, yalvarana aldırmadan alacağı tahsil ediyorsunuz, ne var ne yok misliyle götürüyor, soğuk bir yüzle bir gösteri yapıyor, eşe dosta, konuya komşuya insanı rezil ediyorsunuz. Sizden tam da bu isteniyor, ağlamalar, inlemeler, yalvarmalar berhava olmak zorunda… Şöyle mi öğretiliyor acaba, “yılmayacak, affetmeyecek, vazgeçmeyecek, acımayacaksın, ha evladım, durmayacak vuracaksın gözünün üstüne…”

O sebeple asıl mesele icra memurunu seçmekle başlıyor, böyle bir işi yapacak birini bulmak, o karakterde biriyle yola çıkmak zorundasınız, yolda bunalacak, koyverecek, yalpalayacak, borçluyla empati kuracak biri olmamalı … Ta en baştan, yıllarca çalışacak, (sevmiyor görünse de) işini sevecek doğru bir memur bulunmalı.

Sahiden “edebi” olarak düşündüm bu meseleyi… İcra memurunu seçen amirin yerine kendimi koyarak düşündüm. Nasıl birini seçmeli dedim. Sahiden narsist, empati yoksunu biri olmalı değil mi? O fasıl tamam, hep kandırıldığını, hep haksızlığa uğradığını düşünmeli, dünyaya karşı kendini alacaklı gibi hisseden, her ne olursa olsun mağdur olan bir adamdan çok güzel icra memuru çıkar diye düşünüyorum. Nitekim çıkıyor da… Narsistik kişiliklerle karşılaştığımda aklıma icra memurları geliyor.

Pazartesi, Ekim 09, 2023

Ne güzel şehit olacaklar

Mahallede sevdiğim, sahiden ölçülü, temiz kalpli bir esnaf var, alışveriş için dükkânına girdiğimde içeride aksanı nedeniyle yabancı olduğu anlaşılan genç bir kadın gördüm, esnafla aralarında hararetli bir konuşma  sürüyordu. Esnaf, hah dedi, "Levent Abi bilir..." Kadın Hamas nedir dedi, ben de biraz anlattım. Kadın, "bu İsrail Filistinlileri öldürmüyor muydu" dedi, biraz durup "o zaman iyi olmuş" diye ekledi... Ben de "siviller, masum insanlar ölüyor, o iyi değil" dedim. Kadın, kırık dökük "mecbur olacak o kadar" dedi.

Evden dışarı çıkmadığım ve çok az insan gördüğüm için olabilir, sahne bana fantastik geldi, düpedüz şaşırdım, Moldovalıymış, yirmili yaşlarda tiril tiril giyinmiş büyük ihtimal Hıristiyan bir kadın, İsrail'de olup bitenleri, masumların katledilmesini meşru gören bir tonda konuşuyordu benimle. Türkçesi-şivesi, Orta Anadolulu gibiydi,  eşinden-sevgilisinden bu vurguları kapmış olmalı, Kızılcahamamlı bir kadınla sohbet ediyor gibi hissettim. Buraya kadar olabilir diyebilirsiniz, kadın şunu söyleyince kanım dondu, Hamas militanlarını kastederek "Ne güzel şehit olacaklar, keşke ben de şehit olabilsem."

Konuşmaya devam edemedim. Sen hangi ara bu öfke seline salça oldun be arkadaşım demek istemedim. Ayaş domatesimi alıp çıktım dükkandan. Lisede ilginç bir tarih hocamız vardı, her şeyin bir bedeli var diyerek zahmetsiz zafer, bedelsiz mağlubiyet, risksiz savaş yoktur filan diye diye savaşları anlatırdı. Büyük laflar, bütün ergenler gibi beni de etkiliyordu. aklımda kalmış.

Beypazarı'nda pazardan alıç alacağım, satıcı kadın, "pahalı çünkü, ayı gelecek-saldıracak diye korka korka topluyom ben onları" diye işin bedelini, riskini ve maliyetini açıkladı. Matraktı. Haklısın diyerek satın aldım.

Eve dönerken, Moldovalı kadın, nasıl böyle düşünüyor diye fikir yürütmeye başladım. Yahudileri sevmiyor olabilir, Müslüman olmuş olabilir, çevresindekilerin fikirlerini yineliyor olabilir, güce tapıyor olabilir filan diye bir sürü şey sıraladım kendimce...Bir cevap bulamadım.  Türkiye'desin ve yabancısın, yerli ve milli intikamcı gibi konuşmanı gerektirecek bir zorunluluğun nasıl olabilir, dışlanmaktan mı korktun, benim seninle aynı fikirde olacağımı mı sandın? Nedir bunun zahmeti ve maliyeti? Nerden çıktı bu şehitlik meselesi? Niye?

Popüler tartışmalarda tarafların kararlarını etkileyen değerler o kadar karışık ki, her zaman çok anlayamıyoruz... Ayılardan korkmak kadar anlaşılır olmayabiliyor...

Pazar, Ekim 08, 2023

Kekeme

Altan Erbulak'ın seslendirdiği bir 45'lik plak aldım geçenlerde... Bir yüzünde maç spikerliği yapıyor, diğer yüzünde Keklik türküsünü o yıllarda yeni yeni moda olan Anadolu rock havasında söylemiş, aslında parodisini yapıyor ama güzel söylemiş... 

Benim ilgimi, mizahını yaptığı kekeme maç spikerliği çekti. Komik bulmadım, uzun yıllar geçmiş, 1969 yılının esprisi ve mizahı, doğal olarak bana komik gelmeyecek, haliyle aktüelliğini kaybetmiş, dünyalar değişmiş vesaire...

Geçmişe bakarken, ilk fark ettiğiniz mizahın çabuk yaşlandığıdır, bugüne kalan espriler komik-güldüren değil, eleştirel olanlardır. Siyasi tarih temelli tezler, akademik bir disiplin ve ölçüyle, Menderes nasıl hicvedilmiş, Demirel nasıl algılanmış, hangi dava açılmış inceliyor ve bu yönde bir akademik birikim oluştu-oluşturuyor. O günün gençliğinin neye güldüğünü ise hele onlarla (o bile zordur da) yaşıt değilseniz anlamak pek mümkün olamaz.   

Kekeme maç spikeri esprisi, anlaşılan o ki, o yıllarda plağa dönüşecek kadar popüler veya ilgi çekiyor, insanları güldürüyormuş. Uyumsuzluğun keşfi, esprileri çok etkilemiş, kan görmeye dayanamayan birinin kasap olması gibi, seri konuşması gereken birinin kekeme olması insanlara komik gelmiş... 

Medyanın etki ve yayılım hızını düşünürsek, bu esprinin ömrünü 1969'dan bir otuz yıl geriye, bir yirmi yıl ileriye götürmek mümkün diye düşünüyorum. Televizyon ve internetse, mizahı çok çok büyük bir hızla eskitiyor... Onlardan önce, daha yavaş, kuşakların benzer esprilerle büyüdüğü bir evre yaşıyoruz, en büyük yaygınlaşma aracı yazılı basın çünkü... 

Bugün, böyle bir espriyi yaygınlaştırmanız mümkün değil, hakkınızda dava açılır, sosyal medyada itibarsızlaştırılırsınız, empati yoksunu olmakla eleştirilirsiniz. 

Altan Erbulak'ın söylediği şarkı ise yaşıyor, komikleştirmek için avangartlaştrdığı abarttığı söyleme biçimi, normalleşti ve yaşıyor...Bu da ilginç.

 

Cumartesi, Ekim 07, 2023

Dünyayı kurtaran

Fotoğraf, altmış yıl önce çekilmiş bir filmden, sahne istifine bakarak pek çoğunuz en azından tebessüm etmiş olmalısınız... Saçmalığın farkında olan ve alaycılık içeren sarkastik bir tebessüm diyelim biz buna... Bu tür filmler üretildikleri tarihlerde de küçümsenir ve tıpkı bugün olduğu gibi yine gırgıra alınırdı. Gel gör ki, bu filmlerin bir seyircisi vardı, düşük maliyetini  karşılayan hasılatlar elde ediyordu. Çocuk zekalı seyircisine iyi geliyor, ciddiyetle hayaller kurduruyordu... denebilir-dedim gitti.

Hatırlarsınız, iki yıl filan olmuştur, hükümet 2023 yılında uzaya gideceğiz iddiasında bulundu, trajikomikti, güldük eğlendik demeyelim, gülmeyip ciddiye alanlar, isim önerenler, kostaklananlar, gaza gelenler ve gaz verenler, televizyonda uzaydaki madenleri işleterek nasıl paralar kazanacağımızı konuşanlar oldu... 

Hemen her iddiada, hele bu iddianın arkasında siyasi otorite varsa, başka türlü bir koyulukta inananlar, inanır gibi yapanlar, inanmayanlar veya inanmıyor gibi yapanlar çıkar... Arşivlerde dünya kadar saçma kayıt duruyor, bulunabiliyor, dileyen araştırabilir... 

Yıllar yıllar sonra tıpkı bu film sahnesine bakar gibi  o gün yaşadıklarımızı fıkra gibi anlatacağız da... bunları akıl tutulması mı sayacağız, yoksa siyasetin gereği mi diyeceğiz, pırasaya mı bağlayacağız... nasıl anlamlandıracağız sahiden tahmin edemiyorum. Bu palavraya inananlar salaktır demek bizi ne kadar rahatlatır, ondan da emin değilim. 

Belki şey diyeceğiz, o filmlere ve seyircilerine gülmeyecektik... Dünyayı Kurtaran Adam'a güldüğümüz gün, dostlarım işte o gün biz bu davayı kaybettik.



Cuma, Ekim 06, 2023

Öldüren Kahkaha


İlkokul son sınıfta, mezuniyet töreninde bir tiyatro oyunu oynuyorduk. Başrolde, Halkevlerinden yetişme bir öğretmeni canlandırıyordum. Hikaye gereği hayattaki tek amacım yıllar önce kaybettiğim küçük kızımı bulabilmekti. O yaşlarda aşırı heyecanlı bir mizacım vardı, kabiliyetim sebebiyle ya da gönüllülük esasıyla bu role seçilmemiştim. Arkadaşlarımdan üç parmak daha uzun olmam sebebiyle tercih edilmiştim ve buna ağlayacak ölçüde hayıflanıyordum. 

Sahneye çıktığımda başım felaket bir biçimde dönmeye başladı. Sadece heyecan ve replikleri unutma telaşından söz etmiyorum. Baba olduğum için bir bıyığım olmalıydı ve bu bıyık, oksijenle sarartılmış, uhuyla dudağımın üstüne yapıştırılmış bir yün parçasıydı. Uhu ve oksijen kokusu beni perişan ediyor, rolümü unutma korkusuyla katlanarak işkenceye dönüşüyordu. Sahneye çıktığımda iş daha bir çetrefilleşti, dram oynamamıza rağmen, özellikle ben, her konuştuğumda salon gülmekten kırılıyordu. 

Gülmeye vesile olan uyumsuzluğa dikkatinizi çekerim. Bir babayı canlandıramayacak kadar çocuk, dram oynayamayacak kadar yeteneksiz ve ağırbaşlı bir rol için fazlasıyla güleçtim. 

Ama o yaşta şunu fark etmiştim. Ön sıralarda birileri, oyundaki babayla kızın çektiği “acılara” ayan-beyan ağlıyordu. Çok  sonraları anladım ki salondaki kahkahalar onları daha da yaralıyor, ağlamalarını kolaylaştırıyordu. Bana kahkahalarla gülen çoğunluğa rağmen ağlayan azınlık, yüksek olasılıkla kendilerini benim yerime koyuyor, tüm kahkahaların saldırganlığı karşısında savunmasız olan çocuk Levent'e ya da oyundaki dramı anlayamayacak kadar incelikten yoksun kalabalık içindeki yalnızlıklarına üzülüyorlardı. Hepsi var canım işte.

Gülmenin bir saldırı ve şiddet içerdiğini savunan bir gülme kuramı vardır, gülerken yaptığımız işin kendisine güldüğümüz özneyi mutsuz etmek, üzerinde egemenlik kurmak ve küçük düşürmek olduğunu savunur bu kuram. Buna göre örtük bir kıkırdaşmanın altında bir ihtiras, bir incitme, kendini üstün görme güdüsü saklıdır. Darwin, 1872’de yayınlanan “İnsan ve Hayvanlarda Duygu İfadesi” (On The Expression of Emotion in Men and Animals) adlı çalışmasında,  medeni olan sayısız ifademizin saldırgan duyguların gizlenmiş/maskelenmiş yüzü olduğunu anlatır. 

Gülme, pekala öldürme içgüdüsünün medeni bir versiyonu olabilir. Gülerken dişlerin görünmesi, hayvanların saldırgan davranışlarında olduğu gibi, insanın cesaretini kanıtlama yolu olduğunu söyleyen Ludovici, bu yaklaşımın önemli savunucularından. Ona göre, birisi bize güldüğünde kendimizi korkmuş hissederiz, tıpkı bir hayvanın dişlerini göstermesi gibi güvenliğimiz tehdit altındadır. Hobbes, “Leviathan”da her kazanılan kavganın sonunda gülmenin işe karıştığını anlatarak, gülmenin kendi kendini kutlama, başkalarına yukarıdan bakarak kendini iyi hissetmek olduğunu vurgular. Bergson, bu aşağılamayı, toplum tarafından toplum dışı bireye verilen düzeltici ceza olarak görür. Gülme, ıslah edicidir, toplum için nasıl olmamız gerekiyorsa öyle olmamızı sağlayan bir uyum çabasıdır, uyandırdığı korku ile aykırılıkları bastırır. Bir başka deyişle gülmenin saldırgan içeriğinin insanları toplumsal bir uyuma zorladığını düşünür. Ona göre toplum, kendisine karşı saygısızca davranışların öcünü gülme ile alır. Gülme, içinde sempati ve iyilik belirtisi taşısaydı, amacına ulaşamazdı.

Çarşamba, Ekim 04, 2023

Dövüş Kulübü Hakkında Konuşma!


Eğer kapağı görüp bu yazıyı okumaya niyetlendiysen ve sahiden okumaya başladıysan, okuyorsan, ey okur bu uyarı senin için. Bu kifayetsiz yazıda okuduğun her kelime hayatından harcanan bir saniye demek… Yapacak daha güzel bir şeyin yok mu? Hayatın sahiden bu kadar mı boş? Şu geçip giden zamanı daha iyi geçirebileceğin başka bir yol bilmiyor musun? Yoksa itaat ettiğin ve saygıda kusur etmediğin otoriteden, bilen adamlardan çok mu etkileniyorsun? Okuman gereken her şeyi okur musun? Akletmen gereken her şeyi akleder misin? Sana alman gerektiği söylenen her şeyi satın alır mısın? Hadi çık evden! Hoş biriyle tanış. AVM’leri ve mastürbasyonu unut artık. İşinden ayrıl. Şöyle esaslı, kanlı canlı bir kavga çıkar. Yaşadığını kanıtla. Eğer insan olduğunu gösteremezsen, nüfus dairesindeki palavradan iki satır olarak kalacaksın. Artık uyarıldın, ben diyeceğimi dedim. İlla okuyacaksan, bu yazı bahsetmemem gereken birinci kural hakkında… ‘Dövüş Kulübü hakkında konuşma!’

Mavra yapmıyorum, hiç de bile, çok ciddiyim. Dövüş Kulübü’nden, Chuck Palahniuk’un yazdığı, David Fincher’in sinemaya uyarladığı, yakın dönemin ve yeraltı edebiyatının en önemli romanlarından birinden söz ediyorum. Okurlarının yazarlığı kadar zekâsını methettiği biri Palahniuk. Ruh hastası, arızalı, tuhaf, esnaf, hınzır, şizofren, vandal, nakaratçı, kundakçı filan diyenler de çıkıyor. Ergen yazarı sayanlar, yeraltı edebiyatının yeni yıldızı olarak görenler var. Muhalif bir huzursuzluk taşıdığı, yerleşik değerlere saldırdığı, kapitalizmin dayatmalarına öfkelendiği hepimizin malumu... Palahniuk, punk edebiyatı, hacker edebiyatı, anarşizm, tüketim karşıtlığı, kaos teorisi gibi birbirleriyle hısım akraba olan siyasi bir muğlaklıktan beslenerek yazıyor.

Sıfırlamak diyor mesela, bildiklerinizi unutun, bize yanlış şeyler öğretiyorlar, bunu konuşmaya bile gerek yok! Hızlanalım, bizi yavaşlatıyorlar, yavaşlarsak düşünemiyoruz. ‘Acı çekmekten korkalım istiyorlar’ diyor, ısrar ediyor. Haplarla dayanıyoruz, haplara dayanıyoruz. Yumruğu patlatın, klişeleri devirin. Kendiniz olun, size giydirilenleri çıkartın. Çıplak elle girişin. Omlet yapmak için yumurtaları kırmak gerekiyor. Sahip oldukların, sana sahip olacak yoksa. Bırak onları. Bırak televizyonun yalanlarını, arabaları, evleri, kıyafetleri ve modayı. Bizim savaşımız kendimizle. Bizim hayatımız bir bunalım. Kusursuz olamazsın, tamamlanamazsın. Tamamlanmaya çalışma.

Pek çok film ve romandan esinlendiği için benzersiz ve özgün olduğu iddia edilemeyecek, şöyle sakin bir kafayla bakılırsa eğer, kişisel gelişim düsturlarını fazlasıyla andıran sloganlar içeren, sol popülizmden nasiplenen, popüler kültüre muhalefet etmesine rağmen şaşmaz biçimde onun parçası olan kült bir anlatı var karşımızda.  Nasıl oluyor da global bir markaya dönüşüyor bu özgün sayılmayan hikaye derseniz eğer… Tek kelimeyle, tek cevap: Hollywood sayesinde. O olmasa ilginç bir roman olarak kalacak metin, onun sayesinde dünyanın bütün dillerine çevrilen bir long-seller’a evriliyor. Hemen her kültürde tutkulu hayranları olan, popüler yayın mecraları açısından iştah açıcı bir long-seller demek daha doğru…

Geçtiğimiz yıl, ilginç bir şey oldu. Palahniuk, fanları heyecanlandıran bir açıklama yaptı, romanın devamını farklı bir mecrada, grafik roman olarak yazacağını açıkladı. İlginç diyorum, çünkü romanın akıllı ve kalbi olan editörü, Palahniuk’a romanın devamını yazmasını salık vermiyor, yazarlığına, muhalif duruşuna zarar vereceğini hatırlatıyordu. Bunca yıldır, romandı, filmdi, hikâyenin devamının yapılması için bir tazyik olduğunu, kafa karıştırıldığını tahmin edebilirsiniz. Palahniuk, film ya da roman olmasın diyerek grafik romanı seçmiş. Doğal olarak bu seçim, geçtiğimiz Mayıs ayından bu yana, global popüler kültürü heyecanlandıran bir dalga yarattı. On sayı çıkacak bu yeni hikâye, Ayrıntı Yayınları tarafından iki sayı geriden giderek aylık olarak dergi formatında yayınlanacak.

Şu sorulabilir: Dövüş Kulübü’nün devamı başarılı olabilecek mi? Fanların nefsini köreltebilecek, geçen zamanın beklentilerini karşılayabilecek mi? Geçmiş deneyimlerden biliyoruz ki, fan olmak, hayal kırıklığı ile tarif edilemez heyecan arasında salınan psikedelik bir sapma halidir, protesto ile tapınma arasında gidip gelir. Mest olanlarla, uykuları kaçarak kahırlananlara rastlamak sürpriz değildir. Bu bakımdan grafik romanın kimseyi öyle adamakıllı memnun edebileceğini sanmıyorum. O kısmı geçelim. Kendi adıma iki şeyi merak ediyordum. Birincisi, Palahniuk nasıl bir senaryo yazacaktı? Hikâye devamlılığı ve Dövüş Kulübü evrenine göstereceği sadakati kastetmiyorum elbette. Çizgi romanları çocukken okuyan edebiyatçılar, aradan geçen zaman içinde alanın nasıl değiştiğini bilemiyor, farklılaşan anlatım dilini ekseriyetle kavrayamıyorlar. Nostaljiyle bakıyor, hikâyelerini naifleştiriyorlar, Palahniuk da bu hataya düşebilir, çocuksulaşıp abartılı bir saçma estetiğine kayabilirdi. Tyler Durden diyaloglarının, anlatıcımızın bilinçakışının nasıl resmedileceği önemliydi, hikâyenin güç kaybetme riski vardı. İkincisi, devam hikâyesini kim çizecekti?

Hikâyenin çizeri olarak seçilen Cameron Stewart, anaakım Amerikan çizgi romanın tipik bir temsilcisi değil. İyi bir illüstratör. Hikâye için ismini ilk duyduğumda Sin Tutulo dijital çizgi romanını temel alarak iyi bir seçim olacağını düşünmüştüm. Avrupalı bir tarzı var Stewart’ın, sayfa tasarımı ve devamlılığı farklı kuruyor, karelerde ferah boşluklar seçiyor, fotoğraf ayrıntısında çizmekle birlikte karakterlerini bir parça komikleştiriyor. Alex Toth havasında bir çinisi var, bilgisayardan faydalanarak çalışıyor. Kare planlarında yakınlaşmayı seviyor. Dövüş Kulübü 2’de ilginç bir tarz denemiş, sayfa tasarımın üstüne, bazen küçük pekiştirici kareler istiflemiş, bazen de gül yaprakları veya haplar serpiştirmiş, bununla kaligrafinin okunmasını özellikle güçleştirmiş. Bu zorlaştırmanın hikâyeye doğrudan katkısı olmuş, anlatıcımızın -ki kendine Sebastian demeye başlamış- sıkıntılı konuşmalarına, bıkkınlığına güzel eşlik edebilmiş bu zorlaştırma, etkiyi artırmış.

E çalışmanın bütünü nasıl olmuş derseniz, şunları hissettim: hikâyeden daha karanlık bir atmosfer bekliyordum, hikâye başka bir yerde başladı, banliyö evlerinin hijyenik genişliği, Palahniuk’un sakalet dolu kirli mekanlarını hiçbir biçimde andırmıyor. Nasıl evrilecek bilmiyoruz ama hikâye, anlatıcımızın, Marla Singer ile evlendiğini, dokuz yaşında bir çocuklarını olduğunu anlatarak başlıyor; evli, çocuklu ve sıkıntılılar. Tyler, aralarında dolaşıyor, rüya mı gerçek mi bilemediğimiz, ‘asla uyuyamazsın asla uyanamazsın’ fikriyle gelişen sahneler okuyoruz. Stewart, orta sınıf berraklığını iyi yansıtıyor, sonra nasıl koyulaşacak bilemiyorum. Palahniuk, grafik romanı kotarabilmiş mi derseniz, bunu konuşabilmek için erken ama sinematografisi olan bir yazardı, trip nedir bilirdi, iyi gidiyor, nereye varacak hep birlikte göreceğiz. 

Hürriyet, Radikal Kitap, 10.7.2015

Salı, Ekim 03, 2023

Seyrüsefer Defteri 153

Kuru Otlar Üstüne (2023) güzel sahneler, gri geçişler, boz bulanık karakterler ve itişme var, NBC global olan yegane sinema yıldızımız, yine hakkını vermiş (30 Eylül).++ Do not Disturb (2023) bir saatlik film olmalıymış, güzel iş, kıymetini bilen var bilmeyen var, ileride daha çok bilen olacak (29 Eylül).++ Reptile (2023) polisiye için her şey var ama bir yerden sonra dağılıyor (28 Eylül).++ Zachowaj spokój Sea1 Ep5 ve 6'yı seyrettim (27 Eylül).++ The Wonderful Story of Henry Sugar (2023) tatlı ve akıllı W.A işi, metni bu kadar kullanınca mambo jambo gerekirdi, başarmış (26 Eylül).++ Zachowaj spokój Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (26 Eylül).++ Shothun Wedding (2022) gişe komedisi, komedi aksiyon biraz uçarılık gerektiriyor, evlilik o uçarılığa baştan ket vuruyor (25 Eylül).++ The Haunting of Hill House Sea1 Ep3 ve 4'ü seyrettim (25 Eylül).++ Zachowaj spokój Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (24 Eylül).++ Hava Muhalefeti (2023) başı sonu ayrı ama uçaktaki kısım komedi olarak başarılı, Ali Sunal'ın en iyi performansı olabilir (23 Eylül).++  Luckiest Girl Alive (2022) çok konuşan bir film, edebiyat uyarlamasıyım diye bağırıyor, temposu düşüp çıkıyor, birincisi, başka türlü kurulmalıymış ikincisi senaryo kahramanın ağzından fazla tekrara düşüyor (22 Eylül).++ The Haunting of Hill House Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (21 Eylül).++ Senaryo kampı (14-16 Eylül).++ İstanbul seyahati (12-13 Eylül).++ Çalgı Çengi İkimiz (2017) halen yeni duran espriler taşıyor, güzel komedi (10 Eylül).++  Hababam Sınıfı Yaz Oyunları (2020) genel olarak mizahın ortalamasını seyretmek için bakıyorum, film bana çok Amerikalı geldi (9 Eylül).++ John Wick: Chapter 4 şapkadan bir tavşan çıkarmıştı, bu fazla olmuş diyordum, sonra şunu düşündüm, kimse bu filmin hikayesini hatırlamayacak (8 Eylül).++ The Tender Bar (2021) hikaye bir noktada temposunu yitiriyor ama iyicil bir film, güzel (7 Eylül).++ Plagi Breslau (2018) bir hayli kötü, olağanüstüye hayran olmaktan oyuncu yönetememişler, yine de bir iki sahne kalabalığı nedeniyle ilginçti (6 Eylül).++ The Last Voyage of the Demeter (2023) bir ya da iki geceye sıkışsaymış, gerilim daha yüksek olurmuş, onun dışında Alien yapmışlar demiş birisi, hak verdim (5 Eylül).++  I Came by (2022) erken ölümleri nedeniyle ilginç, Landru havası var katilde, oyuncu hakkını vermiş, gerilimi artıracak yerleri varmış, atlanmış (4 Eylül).++  Invitation to a Murder (2023) Agatha C. tarzı bir iş hayal edilmiş, her bakımdan demode duruyor (3 Eylül).++ Çakallarla Dans 6 (2022) geçen yıllara karşın seyircinin halen ilgi gösterdiği nadir işlerden, Türkiş Gofi, mesleki ilgiyle izliyorum (2 Eylül).++ Barbie (2023) türü söz konusu edilirse akıllı bir senaryosu var, teatral da olmuş, güzel iş (1 Eylül).++