Pazartesi, Temmuz 27, 2026

Kıyıda Bekleyen Fotoğraf

Fotoğraf muhtemelen 1960’ların ikinci yarısında çekilmiş. Altan Erbulak, destek amacıyla katıldığı bir eylemde, grev sözcüsü önlüğünü takarak objektife poz vermiş. Otuzlu yaşlarının sonunda olmalı, her zamanki neşesiyle gülümsüyor.

Erbulak, siyasetle meşbu bir sanatçı değildi. En hararetli dönemlerde bile doğrudan siyasal üretimleriyle öne çıkmadı. Daha çok iyimserliği, neşesi ve gündelik hayatın küçük tuhaflıklarını yakalayan mizahıyla hatırlandı. Galiba diyorum, ondan fazlası da pek beklenmedi.

Belki de bu nedenle, 1970’lerin ikinci yarısında giderek politize olan Gırgır’dan ziyade, cinsellik etrafında dönen esprileriyle kendini var eden Fırt’la hatırlandı, daha çok onun bir parçası oldu. Manşeti besleyen birinci sayfa karikatürlerinden çok spor sayfalarının ve hafta sonu eklerinin çizeriydi.

Hiç siyasal karikatür yapmadığını söylemiyorum; Yeni Sabah’ta yıllarca bunu da denedi. Ancak güncel siyasetle, döneminin kimi karikatürcüleri kadar yoğun ve sürekli bir ilişki kurmadı. Bana kalırsa bu, beceremediği değil, bile isteye tercih etmediği bir alandı.

Fotoğraf tam da bu yüzden ilginç. Erbulak’ın zihinlerdeki alışıldık imgesinden küçük ama anlamlı bir sapmayı gösteriyor.

Belki bunu, Erbulak’ın siyasal dönüşümünden çok dönemin ruhuyla açıklamak daha doğru olabilir. 1961 Anayasası’nın sağladığı haklarla grev yapmanın, sendikalaşmanın ve çalışma koşullarını iyileştirme talebinin giderek bir “memleket normali” hâline geldiği yıllardayız. Çok değil, on yıl önce böyle bir fotoğrafı çektirmek de gazetelerde yayımlatmak da neredeyse imkânsızdı.

Erbulak bu normalleşmeden faydalanmış şüphesiz, ama hakkını da teslim etmek gerek: O normalleşmenin pekişmesi ve yaygınlaşması için elini taşın altına koymaktan da çekinmemiş... Üstelik gazetelerin kitleselleştiği, aynı gün ülkenin dört bir yanında okunup satıldığı altmışlı yıllardayız. Onun eylemcilerle yan yana poz vermesi, yalnızca kişisel bir dayanışma jesti değil, görünürlüğü yüksek toplumsal bir kamuoyu desteği demekti.

Ne var ki fotoğrafların kaderi, yaşadıkları rejimlerin karakterine bağlı…

Bugün Gezi’de çekilmiş bir fotoğraf, aradan yıllar geçmesine rağmen bir insanın karşısına suçlama, fişleme ya da hesap sorma vesilesi olarak çıkarılabiliyor. 12 Eylül rejimi açısından da bir grev fotoğrafında yer almak, eyleme katılmak ya da destek vermek benzer biçimde bir kovuşturma malzemesine dönüşebilirdi. Apolitik sayılan Altan Erbulak’ın bu neşeli fotoğrafı, o yıllarda cevval bir savcının eline geçseydi, mutlaka bir soruşturmanın konusu olurdu.

Bir dönemde yurttaşlık hakkının en olağan görüntüsü olan şey, başka bir dönemde suç deliline dönüşebiliyor. Değişen fotoğrafın kendisi değil ona bakan iktidarın gözü elbette.

Cemal Süreya, “Ülkemin ırmakları dışarı akar / Neden bilmem can havliyle akar” der ya…

Zaman da öyle “canhıraş” akar gider. Fotoğraf ise zamanı durduran, akıp gitmesine izin vermeyen o nadir şeylerden biri. Zaman akar ama fotoğraf durur diyelim Mıstık abi, neyin normal, neyin “zararlı” sayıldığını tarihe hatırlatmak için bir kıyıda sessizce bekler.

Pazar, Temmuz 26, 2026

Erkekler neden SAS okur?


Önce bir itirafla başlayayım. Birkaç ay öncesine kadar hiç SAS romanı okumamıştım. Görürdüm, ilgi duyduğum pulp kitaplar arasında denk gelirdi ama elime dahi almamıştım. Yakınlarda, uygun fiyata epeycesini bir arada bulunca açgözlülükle satın alıverdim.

Seriye hâkim değilim; vakt-i zamanında “kanarak” okumuş ve bu sebeple nostaljik bir sempati duyuyor da değilim. Edebiyat dünyasında esamisi okunmasa da tahmini satış rakamları yüz milyonun üzerinde olan, iki yüz romanlık bir seriden söz ediyoruz.

İnsan, bu kadar çok dile çevrilmiş ve bu kadar satmış bir serinin neden popüler olduğunu merak ediyor. Üstelik yazarı bir Fransız, küresel popüler kültürde yaygınlaşması İngilizce yazan biri kadar kolay değil.

Okurken hemen anlaşılıyor; Gérard de Villiers sağcı bir yazar, net bir anti-komünist. Kahramanı Malko Linge, şatosunda yaşayan Avusturyalı bir aristokrat. CIA adına geçici görevler üstlenerek ülkeden ülkeye dolaşıyor. CIA mensubu değil, dışarıdan kullanılan, gerektiğinde inkâr edilebilecek bir kiralık “maşa”. Dizi 1965’te, üstelik İstanbul’da başlamış. İlk bakışta Bond taklidi gibi duruyor, çok dil bilen, pragmatik, maharetli, cazibeli alfa erkekler familyasından anlayacağınız.

Her roman aktüel bir uluslararası krizle açılıyor. CIA, Malko’yu bölgeye gönderiyor; cinayetler, takipler, entrikalar ve cinsel gerilimler birbirini izliyor; hikâye de çoğu zaman ahlaken temiz olmayan bir yerde son buluyor.

James Bond’a benziyor dedim ama önemli bir fark var. Bond, bütün muhafazakârlığına rağmen daha “fair”, daha dikkatli ve daha rafine bir estetik taşıyor. Hatta Ian Fleming bile, De Villiers’nin yanında “solda” kalıyor.

Ne kadarı doğru bilmiyorum ama De Villiers’nin yazmadan önce konu ettiği ülkeye gittiği, gazetecilerle ve istihbarat çevreleriyle görüştüğü, topladığı malzemeyi birkaç ay içinde romana dönüştürdüğü söyleniyor. Romanların temel iddiası zaten “perde arkasını” anlatmak. Ajitatif ve frapan bir siyasi dili var. Jeopolitik çözümlemeleri ise Soğuk Savaş klişelerinin ötesine pek geçemiyor. Dünya, CIA ile komünizm arasında oynanan itişmeye indirgenmiş durumda. Tam da bu yüzden bugün için ilginç ve incelenmeye değerler. Irkçı, sömürgeci ve kadın düşmanı okumalara fazlasıyla imkân veriyorlar.

Romanların bu kadar çok satmasında erotize dilinin önemli bir katkısı olduğu su götürmez. Kahramanın gittiği uzak kriz ülkesi ne kadar tehlikeliyse, o kadar çok cinsellik yaşanır gibi bir formüle sahip. Ne ki bu cinsellik hiçbir zaman romantik değil. İlişkinin içinde mutlaka başka bir niyet işliyor. Bilgi ediniliyor, sadakat sınanıyor, taraf değiştiriliyor ya da tuzak kuruluyor. Kimin kiminle yattığı, hikâye entrikasının ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor.

Türkiye’de popüler kültür algısında tuhaf bir sığlık var. Bu tür romanların aslında birer “erkek soap operası olduğu pek hatırlanmıyor. Kadınların hiç yaşayamadıkları aşkları pembe dizilerde ya da romantik romanlarda telafi ettikleri üzerine sayısız yorum yapılıyor. Ama SAS romanlarını ya da bugün televizyonlarda Eşref Rüya gibi dizileri tüketen erkeklerin hangi arzularla, hangi eksikliklerle, hangi fantezilerle mutlu oldukları neredeyse hiç konuşulmuyor. Oysa bunlar da en az romantik diziler kadar birer kaçış makinesi.

Sonuç olarak SAS romanları bana çok erkek, çok klişe ve fazlasıyla mekanik geldi. Karakterler derinleşmiyor, aynı jestler, aynı diyaloglar ve aynı cümleler durmadan yineleniyor. Merakımı giderdiler; Soğuk Savaş’ın erkeklik tahayyülünü, popüler kültürünü ve siyasi hayal dünyasını anlamak ve hatırlamak için işlevlerini gördüler. Ama evdeki ilk kitap tasfiyesi sırasında gönül rahatlığıyla elden çıkarabileceğim kitaplar arasında yer alacaklar.


Cumartesi, Temmuz 25, 2026

Eserini öğüten Adam: Zehir Hafiye'nin İntiharı

Zehir Hafiye, özgün adıyla Nick Knatterton, bizde de yayımlanmış popüler bir Alman çizgi romanı. Hakkında birkaç kez yazmıştım, esasen bir polisiye parodisidir. Halit Kıvanç’ın yazdığı, Bedri Koraman’ın çizdiği Tekir Hafiye adlı yerli bir versiyonu da vardır.

Eserin yaratıcısı Manfred Schmidt, modern Alman çizgi romanının kurucu isimlerinden biri sayılıyor. Çok küçük yaşlardan itibaren karikatür çizmiş ama en azından başlangıçta çizgi romanla hiç ilgilenmemiş. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan çizgi romanlarıyla karşılaşmış ve gördüklerinden hiç hoşlanmamış: “Karakterler bir şey söylediklerinde ya da düşündüklerinde ağızlarından baloncuklar çıkıyordu. Korkunçtu.”

Bir başka röportajında daha da ileri gidiyor: “Çizgi romanın var olan en aptal edebiyat biçimi olduğunu düşünüyordum. Bu serileri yerin dibine sokmak, acımasızca hicvetmek istiyordum.”

İroni şu ki, aşağılamak için başladığı tür onu hiç ummadığı biçimde şöhretli bir milyoner yapıyor. Hayatı boyunca beş yüz civarında Nick Knatterton serüveni çiziyor. Fakat anlaşılan, giderek kendi yarattığı kahramandan bıkıyor, hatta bunu açıkça söylüyor: “Nick’ten nefret ediyorum.”

Fakat bu nefret, sadece röportajlarda faş eden entelektüel bir kapris olarak kalmıyor, Schmidt nihayetinde radikal bir eyleme geçiyor. Ölümünden iki yıl önce, seksen dört yaşındayken çalışma odasını boşaltıyor ve iki yüz kilo ağırlığındaki özgün Nick Knatterton sayfalarını, yani onlarca yıllık çizimlerini, bir kâğıt geri dönüşüm konteynerine atarak yok ediyor.

Yazıyı tam olarak bu yüzden yazıyorum.

Bir insanın kendisine şöhret ve servet kazandıran eserini kendi elleriyle ortadan kaldırması sahiden ürpertici. Yetmiş yıllık bir çalışma hayatının ürününü bile isteye öğütmek, yalnızca basit bir arşiv temizliği olamaz. Schmidt bunu büyük bir rahatlama olarak anlatmış, sanki çizimlerini değil, yıllardır sırtında taşıdığı bir kimliği “öldürmüş”.

Nick Knatterton, zamanla yaratıcısının eseri olmaktan çıkıp efendisine dönüşmüş olabilir. Başarı bazen insana özgürlük kazandırmaz, aksine onu, sürekli tekrarlamak zorunda bırakan bir role hapseder. Schmidt’in yaşadığı üretim tıkanıklığı da belki bu baskıyla ilişkilidir. İnsan, kendisini var eden şeyden nefret etmeye başladığında, onu yok ederek özgürleşebileceğine inanabilir.

Nick olmadan günü yaşıyorum,” demiş. Bunun ölmeye yatmak mı, yoksa kendini sağaltan bir ferahlama mı olduğunu bilmek mümkün değil.

Mutsuzluğun ve bıkkınlığın yorgunluğu, sahiden korkunçtur.

Yıllar önce ünlü çizgi romancılarımızdan Faruk Geç de artık çizmek istemediğini anlatırken, “Çalışma masasına oturunca sırtım, eklemlerim ağrımaya başlıyor,” demişti. Bedensel görünen ama aslında psikolojik bir eşikten söz ediyordu. Gerçekten üzülmüştüm.

İster Faruk Geç’in hissettiği o bedensel bıkkınlık olsun, ister Schmidt’in radikal vedası... Günün sonunda, çizgi romanı “en aptal edebiyat biçimi” olarak gören bir adamın, ürettiği her sayfayı bile isteye öğütmesi bana hâlâ trajik geliyor. Kendi geçmişine karşı girişilmiş simgesel bir şiddet, yaratıcı bir intihar ve belki de hayatının en büyük “edebi” gösterisi…

Belki de başından beri çizdiği son Zehir Hafiye macerası buydu: Dedektifin değil, yaratıcısının ortadan kaybolduğu bir final.


Cuma, Temmuz 24, 2026

Erkek Mallığı

Filmler hakkında yorum ve eleştiri okumamaya çalışırım. Münzevi bir hayat yaşamamın da bunda payı olabilir. Her zaman başaramasam da bazen bir film hakkında tek kelime bilmeden salona girebiliyorum. Film ilgimi çekerse, sonradan hakkında yazılanlara ve verilen enformasyona bakıyorum.

Ne var ki Nolan’ın son filmi gibi blockbuster’lar karşısında çaresiz kalıyorum. Hakkında hiçbir şey bilmeden salona girebilmek neredeyse imkânsız çünkü. Fragmanları yaklaşık bir yıldır dönüyor; filmin nasıl çekildiğinden hangi oyuncunun rolü uğruna hangi zanaatı öğrendiğine kadar pek çok şey önümüze boca ediliyor.

Odyssey’i bu hafta Emrah’la birlikte seyrettik. Çok uzun zamandır bir yaz gününde, bir ara seansta büyük bir kalabalıkla film izlememiştim.

Beklentim yüksekti, film beni aynı ölçüde etkilemedi. Oppenheimer’ın epey altında kaldığını düşünüyorum. Hayatım boyunca çok ama çok fazla epik hikâye okuduğum ve seyrettiğim için olabilir; kimi sahnelerin genel performansı bana fena hâlde vasat geldi. Özellikle final bölümü yer yer Malkoçoğlu filmi estetiğine yaklaşıyor. Ana hikâyenin ne anlattığını bilmiyor değilim ama insan yine de başka türlü bir mambo jambo bekliyor.

Destanı günümüze göre revize etmemiş değiller. İnsan türünün “işin bokunu çıkardık” sızlanması, Kabil ile Habil’in hikâyesi, kibir ve küstahlık eleştirisi, dünyanın sağcılaşmasına yönelik bir huzursuzluk elbette var. Hollywood zaten o kadarını yapıyor. “Trump’a bir tek biz direniyoruz” pozu da veriliyor. Yakışıyor da haspaya derler ya, biraz öyle bir durum.

Oyuncuların olağanüstü performans gösterdiği söyleniyor. Bana öyle gelmedi. Kendini aşan bir performans görmedim, hatta oyuncu seçimlerini oldukça klişe buldum.

Film için gerçekten etkileyici bir halkla ilişkiler çalışması yürütülmüş. Her şey çok gerçek çekilmiş, bilgisayar efekti kullanılmamış, dublörlerden mümkün olduğunca kaçınılmış, oyunculardan biri halı dokumayı öğrenmiş vesaire… İnsan ister istemez “Hımm, peki” diyor. Bir filmin nasıl çekildiğine ilişkin enformasyon, filmin kendisinin önüne geçiyorsa… Zanaatkârlığın sergilenmesi, eserin değerinin peşinen kanıtı sayılıyorsa…

Yanlış anlaşılmasın: Tek tek bakıldığında güzel sahneler var. Film etkileyici bir kurguya ve güçlü bir akışkanlığa sahip. Sonuçta pahalı, gösterişli ve ustaca kotarılmış bir Hollywood performansı seyrediyoruz. Tanıtım kampanyasının kaldırdığı toz duman geçtiğinde filmin asıl yeri de belli olacaktır.

“Mutlaka IMAX’te izleyin” yönlendirmesi yapılıyor. Bence hiç gerek yok. Film, büyüklüğünü yalnızca perdenin büyüklüğünden alıyorsa zaten ortada başka bir sorun var demektir.

Filmi seyrettikten sonra yorumlara baktım. Herkesin mitolojiye bu kadar hâkim olduğunu bilmiyordum. Vay, dedim, Mıstık Abi…

Film arasında iki genç kadın konuşuyordu. Biri, kahramanımız için “Tipik erkek mallığı; onun yüzünden insanlar ölüyor, karısı perişan oluyor,” dedi.

Ben filmin kadim kaynaklara ne kadar sadık olduğundan ya da woke kültür tartışmalarından çok, bu tür popüler yorumlarla ilgileniyorum. Çünkü filmleri var eden, onları şimdiki zamana tercüme eden şey biraz da bu yorumlar. Homeros’u bilenlerin ne gördüğünden ziyade, Homeros’u bilmeden filme gelenlerin ne gördüğü daha açıklayıcı olabiliyor.

Destanın kahramanı için eve dönme, iktidarını ve erkekliğini yeniden tesis etme hikâyesi olan yolculuk, salondaki genç kadın için çevresindeki herkesi felakete sürükleyen bir erkeğin bencilliğiydi.

Belki de filmin bugüne gerçekten değdiği yer, Nolan’ın büyük ve özel sözlerinde değil, o genç kadının tek cümlesindeydi.

Perşembe, Temmuz 23, 2026

Asker Gaztesi

Gazetelerin gerçekten var olduğu ve çok sattığı yıllarda askere giden herkes bilir: “Asker gazetesi” diye bir şey vardır. Bunlar, bol kadın fotoğrafı ve erkeklere yönelik içerikleriyle tanınan bulvar gazeteleridir. Sivil hayatta yüksek tirajlı sayılan popüler gazetelerin asker kantinlerinde esamisi okunmaz.

Ben askerken Tan, dönemin en çok satan gazetesi Hürriyet’in üç-beş katı kadar satılıyordu. En azından Ankara’da, Genelkurmay’da durum böyleydi.

Kırklı yıllarda kısa bir süre yayımlanan, erotik içerikli mizah gazetesi Çapkın’ı bir askerin elinde görünce ister istemez kendi askerlik günlerimi hatırladım. Demek ki seksen yıl önce de durum pek farklı değilmiş.

Karşı cinsten insanlarla karşılaşmadan günler, bazen haftalar geçiren genç erkekler bol kadın fotoğraflı yayınlara büyük ilgi gösterir; komutanlar da çoğu zaman buna göz yumardı. Bu gazeteler kantinde satılan sıradan yayınlardan biri değil, askerliğin bastırılmış cinselliğini tahliye eden araçlardı. (O günleri yaşarken ileride böyle bir cümle kuracağımı hiç hayal etmemiştim, Mıstık abi.)

Acemiliğim sırasında erler için “aç aç” denilen, striptizle oryantal arasında seyreden bir gösteri düzenlenmişti. Nöbetçi olduğum için seyredemedim. O zaman bunu kaçırılmış bir fırsat saymıştım. Uzaktan gelen saçma gürültüyü işitmekle yetinmiş, erkek kalabalığının taşkınlığını idare etmeyi bilen kadınları, höt zöt ederek düzeni sağlayan astsubayları, daha doğrusu bütün o tuhaf askerlik âyinini göremediğime üzülmüştüm.

Askerlik, pek böyle hatırlanmaz ama bir tarafıyla cinsel perhiz demektir.

Askerlik folklorunun en eski söylentilerinden biri, yemeklere “şap” katıldığı ve böylece cinsel arzuların bastırıldığıdır. Bunun doğru olup olmaması bir yana, aynı kurumun erotik bir gösteriye izin verebilmesi ya da göz göre göre o gazeteleri sattırması ilk bakışta çelişkili görünür.

Oysa çelişki yalnızca görünüştedir. Cinselliği bastıran kurum, taşma ihtimalini azaltmak için denetimli erotizme kapı açmak zorundadır. Kışlanın ahlakı baştan sona püriten görünür, pratiği ise hayli pragmatiktir. Askerî nizam bile hormonlarla müzakere etmek zorunda kalır.

Çapkın, matbaa teknolojisinin fotoğrafı yeterince iyi basamadığı bir dönemde pin-up tarzı kadın çizimlerine yer veren, cinsellik merkezli erotik metinler neşreden bir yayındı. Hatırladığım kadarıyla bazı sayıları toplatılmış, hakkında müstehcenlik davaları açılmıştı. Benim gençliğimin Tan gazetesine göre edepliydi. Asparagas haberler üretmiyor, o yılların deyişiyle “fantezi” bir evrende, güncele pek dokunmadan “aşk” anlatıyordu.

Tan kadar teşhirci ve iddialı değildi. İki yayın arasında yalnızca yarım asırlık bir zaman farkı yoktu. Çapkın’a dava açılmasına neden olan şeyler artık Tan bakımından suç sayılmıyordu. Öte yandan Tan’ın yayımlandığı yıllarda, Çapkın ölçüsündeki bir erotizmin ticari şansı da kalmamıştı. Asker okurun beğenisi değişmiş, erotizmin estetiği ve dozu başkalaşmıştı.

Tan, içeriğine bakarak konuşursak şaşırtıcı derecede uzun yaşadı. Pek çok insan “Kim alıyor bu gazeteyi?” diye sorardı. Yayın arkaik ve güdük kalmıştı. Ben de kıkırdayarak, “Karargâhlarda satılıyor, askerimiz okuyor,” diye espri yapardım pek anlaşılmazdı.

Türkiye nüfus olarak o kadar büyümüştü ki, burayı gülerek yazıyorum, her yıl yenilenen tezkereci asker okur kitlesi tek başına bir gazeteyi yaşatabiliyordu.

Çarşamba, Temmuz 22, 2026

Şayiası Hakikatinden Büyük: Yıldırım Ekipler

Otuzlu yılların ikinci yarısında, hız ve çabukluk gibi nitelemelerin dillere pelesenk olduğu bir dönemde “Türk Polisi” büyük şehirlerde motosiklet kullanmaya başlıyor. Oluşturulan motorlu ekiplere de “Yıldırım Ekipler” adı veriliyor. Amaç açık: Suç mahalline mümkün olduğunca çabuk intikal etmek, suçlular üzerinde caydırıcı bir etki yaratmak ve devletin modern yüzünü görünür kılmak. Motosiklet yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda hızın, teknolojinin ve otoritenin sembolü.

Her şehri bilmiyorum ama Ankara’daki Yıldırım Ekipler Stadyum’un hemen yanında konuşlanıyor. Sadece motosikletler değil, hafif Jeep’ler de filoya katılıyor. Bilmeyenler için söyleyeyim: Eski Ankara, tren istasyonu ile Kale arasında gelişmiştir. Cumhuriyet ise şehri Dışkapı ile Çankaya Köşkü arasına doğru büyütür ve başka bir hat kurar. Yıldırım Ekipler’in Eski Ankara’ya hâkim bir noktaya yerleştirilmesi tesadüf değil demek istiyorum. Kale’nin eteklerinde şaraphaneler, kumarhaneler ve kerhaneler var; kabadayıların hüküm sürdüğü bir Ankara underground’u var. Polis, suçun yoğunlaştığı yerlere mümkün olduğunca hızlı ulaşmak istiyor. Eskilerin deyişiyle, Bentderesi’ne “vınn!” diye iniveriyor.

Yukarıdaki fotoğraf, o ekiplerden birinin -muhtemelen İstanbul’un- gazetelere servis edilmiş tanıtım fotoğraflarından biri. Eski gazeteleri karıştırırsanız motosikletli polis fotoğraflarına, özellikle de böyle sıra sıra dizilmiş toplu karelere sık rastlıyorsunuz. Bu kadar çok yayımlanmaları, yeni teşkilatı tanıtma isteğinin yanı sıra bir tür gövde gösterisine de işaret ediyor. Devlet, vatandaşına “yanındayım” demek isterken, suçluya da “her an karşına çıkabilirim” mesajı veriyor.

Siren sesi, düdük sesi gibi motosikletin gürültüsü de caydırıcılığın bir parçası oluyor. Teknolojinin sağladığı üstünlük, psikolojik üstünlüğe dönüşüyor. Yakın dönemde bilgisayarların, mobese kameralarının ya da yüz tanıma sistemlerinin yarattığı etkiyi düşünün. Bunların hepsi aynı saksıdan çıkıyor: Devletin hem maddi hem de psikolojik olarak daha görünür, daha erişilebilir ve daha hızlı olma arzusu.

“Tahakküm” dediğimizde gündelik dilde biraz geriliriz. Oysa tahakküm yalnızca zor kullanmak değildir, büyük ölçüde rıza ile işler. Bizi koruyup kollaması için devlete bazı haklar devreder, kanunu uygulama yetkisini ona teslim ederiz. Ama aynı anda, o yetkinin sınırlarını aşabileceğinden de korkarız. Koruyucuya ihtiyaç duymakla birlikte onun fazlasıyla güçlenmesinden de hoşlanmayız. Devletle kurduğumuz ilişki biraz da bu medcezir hâlidir.

Telsizin yaygınlaştığı yıllarda bunlara “Radyolu Polisler” deniyordu, o bile ürkütücüydü. Bugün cep telefonlarımız sayesinde nerelere gittiğimiz, kimlerle görüştüğümüz, hangi güzergâhları kullandığımız tespit edilebiliyor ya da en azından buna inanmamız bekleniyor. “Suçlular korksun” deniyor ama aslında hepimiz, bir ölçüde, korkunun dolaşıma sokulduğu bir düzenin içinde yaşıyoruz. Belki de bu yüzden gösteri, korku, ritüel, suç ve teknoloji birbirinden ayrılmıyor. Geceyle gündüz gibi iç içe geçiyorlar. Üstelik çoğu zaman şayiası, hakikatinden daha etkili oluyor.

Ve zihnimize hâlâ o ses düşüyor.

Vınn…

Salı, Temmuz 21, 2026

İletişim Kutusundan

Derin Hakikatler’in sayfa altında bir mesaj kutusu var, oradan küçük mesajlar ve sorular alıyorum. Son üç ayda blogun iletişim kutusundan bana ulaşan bazı soruları ve verdiğim cevapları paylaşmak istedim.

Aslına bakarsanız bazıları özel olarak yazılarla ilgili ve doğrudan yorum olarak yazılabilir türden… Kimileri de genel bir meraka dair diyebilirim. Mesaj sahiplerini mahrem tutarak paylaşım yaptığımı hatırlatayım.

(…) Kendimize ait sandığımız fikirler, yaşadığımız çağın bize empoze ettiği klişeler ve hazır cümleler gibi geliyor bana, katılır mısınız?

Kaçınılmaz olarak öyle. Devletler, gazetelerin ortak bir kamusal dil yarattığını fark ettiklerinde bunu kontrol etmek ve yönlendirmek istiyorlar. Bize ait sandığımız pek çok fikir, çağın ortak ezberlerine dayanıyor aslında. Kendi sesimizle söylediğimiz ve tekrarladığımız için onları kendimizin fikirleri sanıyoruz. Üstelik yaşadığımız dönem, işleyişi itibarıyla emirlerini artık emir kipinde vermiyor. “Çalış” demiyor, “potansiyelini gerçekleştir” diyor. “Tüket” demiyor, “kendini ödüllendir” diyor. “Yalnız kal” demiyor, “sınırlarını koru” diyor. “Rekabet et” demiyor, “kendinin en iyi versiyonu ol” diyor. Böylece dışarıdan gelen baskı, içeriden yükselen gönüllü bir arzu gibi yaşanıyor.

(…) Kendi geçmişinizle karşılaştırırsanız şu an size ne ilginç geliyor? Popüler algılarla ilgili bir karşılaştırma anlamında soruyorum bunu?

Çok zor soru, iyi ya da kötü gibi bir karşıtlık kurmak doğru olmaz. Altmışlı yıllarda Hukuk okumak istiyordu insanlar, ben gençken İktisat… Şimdi de psikoloji mesela. Neden popüler oldu bu meslekler, ben bunu düşünmeyi severim. Zamanı anlamak gibi bir uğraşım var. Olup bitenleri eskiden iyiydi, şimdi çok kötü oldu gibi okumuyorum demek istiyorum. Bir dönem evlenmemek eksiklikti; bugün yanlış insanla kalmak-yaşamak zayıflık sayılıyor. Dün kanaatkârlık erdemdi, bugün bu iddiasızlık olarak kabul ediliyor. Dün kalabalığa uyum sağlamak makbuldü, bugün farklı görünmek neredeyse bir zorunluluğa dönüşmüş durumda. Hemen herkes emekli olup Ege sahiline yerleşmek istiyor mesela. Kimseye de tuhaf gelmiyor bu kolektif arzu. Bir fikrin çok yaygın olması onu yanlış yapmaz elbette. Fakat bize ait olduğunu da kanıtlamaz. İnsanlar fikirlerimden hangileri benim tarafımdan üretilmiş, hangileri ezberlenmiştir diye sormazlar. Başa döneyim, niye sormazlar diye hayıflanmıyorum, sormuyorlar diyorum.

(…) Akbaba ile ilgili yorumlarınızın çoğunda esprilerin Yusuf Ziya Ortaç’a ait olduğunu yazıyorsunuz. Bu sizin yorumunuz mu, yoksa bir bilgiye mi dayanıyor?

Yusuf Ziya Ortaç karikatürlere adını yazdırmıyor, ayrıca imza atmıyor. Akbaba döneminin dergicilik refleksleri daha farklıydı; ortak ya da iki imzalı karikatür anlayışı daha çok Gırgır döneminde yaygınlaşır.

Bununla birlikte Ortaç, bazı yazı ve polemiklerinde esprileri kendisinin bulduğunu, karikatürleri bu esprilere göre çizdirdiğini açıkça söylüyor. Dolayısıyla bu, yalnızca benim yorumum değil; öncelikle Ortaç’ın kendi beyanlarına dayanıyor. Ancak bunun Akbaba’daki her karikatür için kesin olarak doğrulanabileceğini söylemek de mümkün değil. Ortaç, bir polemik neticesinde çizeri korumak için de söylemiş olabilir bunu. Narsisist bir edayla ya da patron büyüklenmesiyle de konuşmuş da diyemiyorum. Hepsi mümkün. “Şu çizdi ama espriyi ben verdim” diyen kendisi.

(…) Pek çok yazınızda tekrar eden bir vurgu var Levent bey. Haklı olmak neden çoğu zaman doğru olmaktan daha çekicidir?

Zor soru. Kesin bir cevabım yok. Ona göre okuyun diyeceğim. Koşullara göre değişebilir ama bence haklı olmak egoyu, doğru olmak ise gerçeği gözetir. Gerçek bazen fikrimizi değiştirmemizi, geri çekilmemizi ya da yanıldığımızı kabul etmemizi ister. Haklılık duygusu ise çoğu zaman yalnızca karşı tarafın yenilmesini bekler. Doğruyu aramak insanı kendisiyle de karşı karşıya getirir, haklı çıkmak içinse karşı koyacak bir rakip bulmak yeterlidir.

(…) Kültürel hafıza neden önemli olanı hatırlamıyor?

Çünkü kültürel hafıza bir arşiv değil, bir dolaşım sistemidir. En önemli olan değil en çok anlatılan, gösterilen ve yeniden üretilen geriye kalır. Antropolojideki ritüel kavramsallaştırmasını düşünün. Tekrar, bir şeyi yalnızca hatırlatmaz, ona önem ve sahicilik izlenimi de kazandırır. Yeterince tekrarlanan anlatı, zamanla hakikatin yerini alabilir.

(…) Sosyal medya insanları kabalaştırdı mı?

Siyaseten romantik cevaplar vermek istemiyorum. Sosyal medya insanları baştan yaratmadı ama kabalığı kolaylaştırdı. Yüz yüze söylenemeyecek sözleri risksiz, karşılıksız ve hatta alkışlanabilir hâle getirdi. Sizin deyişinizle, kabalığın görünürlük maliyetini düşürdü. Kabalık arttı, çünkü bedeli azaldı, ödül olarak getirisi ise çoğaldı diyelim.

(…) Çok iddialı yorumlar yapıyorsunuz. Sizin fikirleriniz değişiyor mu, yoksa eski fikirlerinizi taşıyamayacak kadar yoruldunuz mu?

Sorudaki ayrımı tam olarak anladığımdan emin değilim ama fikirlerim elbette değişiyor. Değişmeyen fikrin sağlam olduğuna değil uzun süredir sınanmadığına inanırım. Genel olarak “cahil” olduğumu düşünürüm. Şıklık olsun diye söylemiyorum bunu. İnsan okudukça ve düşündükçe bildiklerinden çok bilmediklerini fark ediyor. Öğrenme ve düşünme iştahını bu nedenle önemsiyorum. Elbette insan çalışıyorsa yorulur. Fakat bazı fikirlerden vazgeçmek yorgunluk değil, artık onları taşımanın anlamlı olmadığını görmek olabilir. Eski bir fikri terk etmek bazen güçsüzlük değil, düşünmenin doğal sonucu gibi geliyor bana. Dışarıdan nasıl göründüğümü bilemiyorum ama sanıldığı kadar aktüel siyasetle yaşayan biri değilim.


Pazartesi, Temmuz 20, 2026

Sözün İştahı, Hafızanın Yorgunluğu

Elime yeni geçen bir orijinal. Cemal Nadir’in karikatürü konuşmacının yüksek heyecanıyla salonun mutlak ilgisizliği arasındaki karşıtlığı mı anlatıyor? “Çok konuşan adam” mı eleştiriliyor, yoksa bürokratik nutuk taşlaması mı yapılıyor?

Kürsü yukarıda, dinleyiciler aşağıda; aralarında yalnızca mesafe değil, gerçeklik farkı var. Yukarıda hararet, aşağıda uyku.

Uzun kâğıt tomarı da özellikle anlamlı. Metin, bilgi taşıyan bir araç değil, konuşmacıyla dinleyici arasına giren fiziksel bir engel gibi çizilmiş. Adam halka sesleniyor görünürken aslında metnine, makamına ve kendi sesine sesleniyor.

Benim ilgimi konuşmacının genç, dinleyicilerin ise yaşlı olması çekti. Cemal Nadir’in neden böyle bir karşıtlık kurduğunu düşündüm. Hararet ve iştahı gençlikle, uyku ve yorgunluğu da yaşlılıkla özdeşleştirmeyi elbette anlıyorum ama karikatürü bu yönde istiflemesi bana ilginç geldi.

Bilemiyorum, söz ile tecrübe arasındaki gerilimi de çiziyor olabilir.

Genç konuşmacı henüz sözün dünyayı değiştirebileceğine inanıyor gibi görünüyor. Bedeni öne atılmış, kolu havada, ağzı sonuna kadar açık. Yaşlı dinleyiciler ise büyük ihtimalle bu tür nutukları daha önce defalarca işitmiş insanlar.

Uyku burada yalnızca biyolojik yorgunluk değil; tekrar karşısında refleks gibi gelişmiş bir bağışıklık hâlini vurguluyor olabilir. Konuşmacının heyecanı yenidir, fakat söyledikleri muhtemelen yeni değildir.

Genç adamın gençliği, söylediğinin yeniliğini garanti etmiyor, yaşlıların uykusu da yalnızca yorgunluk anlamına gelmiyor. Konuşmacı söze inanıyor, dinleyiciler ise sözü tanıyor. O hararetle vaat ediyor, onlar benzer vaatleri daha önce işitmiş olmanın ağırlığıyla uyuyorlar. Yukarıda sözün iştahı, aşağıda sözden usanmışlık, belki de inanmaktan yorulmuşluk var.

Böyle bakıldığında karikatürdeki karşıtlık gençlikle yaşlılık arasında değil; heyecanla tecrübe, vaatle hafıza arasında kuruluyor.

Yahu Mıstık abi, okuyor musun yazdıklarımı?

Pazar, Temmuz 19, 2026

Duyurmuş olayım

“İletişim Yayınları’ndan bütün kitaplarımla birlikte ayrıldığımı duyurayım. Yaklaşık otuz beş yıllık bir ilişkiydi. Böyleyken böyle oldu. E, o zamanlar sosyal medya yoktu Mıstık Abi.”

Yukarıdaki kısa açıklamayı bir hafta önce Facebook ve Twitter hesaplarımdan yaptım. Sosyal medyada aralıklarla yazarım. Twitter’ı neredeyse hiç kullanmıyorum; Facebook’ta ise çoğunlukla burada yayımladığım yazılardan bazılarını paylaşıyorum.

Sosyal medya hakkında yazan ve düşünen biri olarak, onunla hep mesafeli bir ilişki kurmak istedim. Ayrılığımı orada duyurmamın nedeninin, yaşadığım linçle ilgili olduğunu tahmin edersiniz.

Genel olarak şu fikri taşıyorum: “Memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan o yorumlara cevap vereceksin.” Bu yaşıma kadar sosyal medyada herhangi bir tartışmaya girmedim. Bundan sonra da gireceğimi sanmıyorum. Linçlenirken dahi tek bir kişiye cevap vermedim.

Söz konusu paylaşım üç günün sonunda 750 bin etkileşim almıştı. Buna karşılık yalnızca yüzde üçü (3) yazıyı tıklamıştı. Dikkat edin, okumuş değil, bakmış diyorum. Bir süre sonra ilgili yazıyı ve linçlenme hikâyemi blogumda paylaşacağım.

Bunlar baş edemeyeceğim şeyler değil. Sağlığım yerinde, çalışabiliyor ve yoluma devam edebiliyorum.

Diğer yandan, yazdığım ve üzerine düşündüğüm pek çok şeyi kendi üzerimde sınama imkânım oldu. Bu da az şey değil. Arayan, soran herkes buna şahitlik edebilir. Ayrıntı paylaşmak, kavgada taraf olmak, varsa eğer taraflara malzeme taşımak istemiyorum.

Yaşananları ilk kez burada duyacak arkadaşlarım olacaktır. Merak etmesinler, iyiyim. Tek ricam şu: Uzatmayalım, ben hepsini geride bıraktım. Hayatta gerçekten çok daha önemli şeyler var…

Son olarak kitaplarımla ilgili bir not düşeyim. Henüz herhangi bir yayınevini aramadım, kimseyle görüşmedim. Çizgili Hayat Kılavuzu ve Çizgili Kenar Notları gibi derleyeni olduğum çok yazarlı kitapları yeniden yayımlatmayı düşünmüyorum.

Yazarlarına ayrıca yazacağım. Ancak “Ne oldu, neden oldu?” gürültüsünün sahiden çok zamanımı almasından çekiniyorum. Bir süre sonra kitaplara yoğunlaştığımda bunları da halledeceğim.

Cumartesi, Temmuz 18, 2026

Dijital Cepheler

Javier Cercas’ın Salamina Askerlerinin çizgi roman uyarlamasında hoşuma giden bir bölüm var. Yaşlı bir adam, savaşların romanlardaki gibi hikâyelerle dolu olup olmadığını soran yazara itiraz ediyor:

Savaşmak için değil. Savaşı anlatmak için savaşa gidenler açısından öyle.”

Tek cümlede önemli bir ayrım yapıyor.

Savaşı yaşayan biri için savaş, korku, açlık, ölüm, bekleyiş ve belirsizlik demektir. Günler, kaçınılmaz olarak birbirine karışır. Kahramanlık kadar rastlantı da vardır işin içinde. Yaşayan için olayın merkezinde deneyim bulunur.

Ama savaş yazıya dönüştüğünde artık başka bir şeye evrilir. Anlatının hammaddesi yaşanmışlıktır. Dağınık ve farklı  olan tecrübeler seçilir, ayıklanır, anlamlandırılır ve sonunda bir hikâye ortaya çıkar. Hemingway bu yüzden hatırlatılıyor. İkili arasındaki konuşmanın odağı, savaşın kendisi değil onun nasıl anlatıldığı.

Okurken aklıma ister istemez çocukluğum geldi. Büyüdüğüm mahallede sıklıkla kavga çıkardı. Teke tek kavgalar olurdu, gruplar sözleşir, boş arsada ya da okulun arkasında birbirine girerdi. Ne ki kimsenin aklına kavganın fotoğrafını çekmek ya da sonradan anlatısını kurmak gelmezdi. Kavga biterdi, en fazla ertesi gün abartılarak yeniden anlatılırdı.

Bugün durum tersine döndü.

Fiziksel çatışmaların yerini büyük ölçüde dijital çatışmalar aldı. Sosyal medyadaki birçok tartışmanın amacı artık karşı tarafı ikna etmek (!) değil. Tartışma, daha sonra paylaşılacak bir ekran görüntüsü üretmek için yapılıyor. Bir sonraki tweet’e, köşe yazısına, YouTube videosuna ya da “Bakın bana ne yazdı” paylaşımına malzeme çıkarılıyor.

Haliyle anlatı, deneyimin önüne geçiyor. İnsanlar yaşadıkları için anlatmıyor, biraz ileri gideceğim, anlatacakları şey olsun diye yaşıyorlar. Hatta kimi zaman tartışmayı çözmek istemiyorlar. Çünkü çözülürse hikâye de bitiyor.

Kışkırtıcı paylaşımlar, hedef gösteren çağrılar, bitmek bilmeyen linçler çoğu zaman bir fikri savunmaktan çok görünürlük üretmenin araçlarına dönüşüyor. Algoritmalar da bunu ödüllendiriyor.

Öfke, itiraz ve kavga daha fazla dikkat çektiği için, tartışmanın kendisi değil, tartışmanın dolaşıma girecek hikâyesi değer kazanıyor. Böylece insanlar haklı çıkmaya değil, paylaşılabilir bir an üretmeye, ikna etmeye değil, anlatacak bir çatışmaya sahip olmaya yöneliyor.

Dijital cephelerin en tuhaf yanı da bu. Cercas’ın yaşlı adamı bugün yaşasaydı belki de aynı cümleyi şöyle kuracaktı: “Tartışmak için değil, tartışmayı anlatmak için dijital cephelere koşanlar açısından öyle.”

Cuma, Temmuz 17, 2026

Giderim

Görsele ilk baktığınızda, popüler kültürün en pürüzsüz ikonlarından birini görüyorsunuz: Uzay Yolu’nun saf mantığı, soğukkanlılığı ve rasyonelliği temsil eden ikonik karakteri Mister Spock. Elinde ise Amerikan tarzı bir seçim kampanyasından fırlamış, üzerinde “Mr. Spock for President” yazan bir pankart var.

Altına şunu yazdığımı farz edin: “Beyden bir at istedim, verirse biner giderim, vermezse döner giderim.”

Ne anlam çıkar bu görsel ve yazıdan?

İlk bakışta seçimle ya da siyasetle ilgili bir gönderme gibi okunabilir. Slogandan dolayı okur, doğrudan ya da dolaylı bir pragmatizm sezebilir. “Kim kazanırsa ona göre pozisyon alırım” diyen de vardır bu okumada, “İstediğim olmazsa sessizce çekilirim, kavga etmem” diyen de. Kadercilikle fırsatçılık arasında salınan bir tavır görebilir. İnsanlar çoğu zaman bir davaya, lidere ya da fikre bağlı görünür ama bağlılıklarının sınırı genellikle kişisel beklentileridir. Beklenti karşılanırsa destek sürer, karşılanmazsa uzaklaşırlar.

Ama Spock’ın zekası ve meşhur rasyonelliğiyle bakarsanız, aynı söz bambaşka bir anlam kazanır. Bu, fırsatçılık değil, koşullara uyum sağlamanın en yalın ifadesidir. Spock için gurur, kırgınlık ya da “Bana neden at vermediler?” diye hayıflanmak gereksiz duygusal gürültülerdir. Denklem gayet basittir: Yol alınacaktır. At varsa daha hızlı gidilir yoksa eğer tıpış tıpış yürünür. “Vermezse döner giderim” sözü, küskünlüğü değil, başka bir yolu seçme serinkanlılığını anlatır.

Ben ise yazdığım sözü ilk duyduğumdan beri Yörük kültüründen hareketle farklı bir tonda anladım. Hiçbir yere kök salmayan, kimseye eyvallahı olmayan bir özgürlük arayışı olarak okudum… Güce, saraya ya da beye bağlı olmamanın, gitme özgürlüğünü her an cebinde taşımanın verdiği o muazzam minnetsizlik duygusu olarak…

Belki de bu yüzden söz bana Spock’ı hatırlattı. Çünkü Spock’ın asıl tavrı, “Buraya mecbur değilim, benim evrenim burayla sınırlı değil” diyebilmektir.

Görselle sloganı yan yana getirmemin hikâyesi de tam olarak bu.

Perşembe, Temmuz 16, 2026

"Diğer" Ferdi Tayfur

Popüler kültür tarihimizde iki Ferdi Tayfur var. İlki, “zamana yenildiği” için ikincisi kadar hatırlanmıyor. Dublaj ve seslendirme tarihimizin öncü isimlerinden olan bu ilk Ferdi Tayfur, yaratıcı zekâsı, nevi şahsına münhasır karakteri ve özel hayatıyla döneminin en ilgi çekici figürlerinden biriydi. 

Bugün neyi nasıl yaptığını, mutfakta neleri değiştirdiğini tam olarak bilemiyoruz. Seslendirdiği filmlerin neredeyse tamamı kaybolmuş durumda, dolayısıyla dublajlarını yeniden dinlemek ya da seyretmek ne yazık ki mümkün değil. Yine de özellikle komedi filmlerindeki başarısı, Arşan Palabıyıkyan’ı (Groucho Marx) ve Lorel-Hardi’yi (Laurel-Hardy) seslendirirken metne kendi mizahını kattığı, doğaçlamalar yaptığı ve esprileri yerelleştirdiği konusunda ortak bir hafıza var.

1946 yılında Şen Çocuk dergisi, Lorel ve Hardi çizgi romanını yayımlarken ilginç bir tercihte bulunmuş. İlk karede yalnızca ünlü komedyen ikilinin değil, Ferdi Tayfur’un da portresine yer vermiş ve altına şu notu düşmüş: “Yazan: Ferdi Tayfur”. Bu tercih, en azından derginin nazarında Tayfur’un Lorel Hardi kadar popüler olduğunu ya da onlarla birlikte hatırlandığını gösteriyor.

Bu konuya girmeyeceğim için geçerken küçük bir not düşeyim. Sayfaların çizeri belirtilmemiş. Balonların önemli bir kısmı okunması güç bir el yazısıyla hazırlanmış, yer yer balonların okuma sıralanışı yanlış istiflenmiş.

Biz, kuru bir çeviri olmayan esprili metinlere dönelim. Tayfur, perdede karakterleri konuştururken yakaladığı ritmi ve fonetiği doğrudan kağıda, yazı diline aktarmış. Balonlardaki harfleme ve vurgular da bu “konuşma” duygusunu destekleyecek biçimde tasarlanmış. İşte asıl ilginç olan nokta da burada başlıyor.

Bir çocuk dergisinde, standart yazı dilini ve imla kurallarını bilinçli olarak terk eden bir metin yayımlanıyor. Dönemin pedagojik hassasiyetleri düşünüldüğünde bu gerçekten de şaşırtıcı bir cesaret. O yıllarda çocukların “yanlış Türkçe” öğreneceği, çizgi romanların dili bozacağı ve okuma alışkanlığını baltalayacağı yönündeki kaygılar epeyce revaçtaydı. Buna rağmen Şen Çocuk, konuşma dilini doğrudan sayfaya taşıyan bu metni basmakta hiçbir beis görmemiş.

Aslında Tayfur’un yaptığı şey teknik olarak “yanlış yazmak” değil, telaffuzu görünür kılmak, yani konuşmayı doğrudan resmetmek. Karakterlerin ağzından çıkan sesleri harf harf taklit ediyor: öledir (öyledir), diyilizdir (değilizdir), aadam (adam), güüzel (güzel), niden (neden) Karınca bile senden akıllıdırmış (akıllıdır), naasel (ne güzel), biliyorsunmu (biliyor musun), şimde (şimdi), birdenbiyre (birdenbire), ne yapceksindir (ne yapacaksın) gibi……

Popülerliğin getirdiği gayriresmî imtiyazlar vardır, bazen kimi katı kuralları esnetebilir, kimi istisnaları mümkün kılabilir. Ferdi Tayfur bu kadar sevilmeseydi, beyazperdede bir ses yıldızına dönüşmeseydi ve her şeyden önemlisi güçlü bir ticari karşılık üretmeseydi, bir çocuk dergisinde bu ölçüde konuşma diline yaslanan bir metne izin verilir miydi? Hiç sanmıyorum.

Unutmamak gerekir ki o yıllarda çocuk dergileri Millî Eğitim’in yakın gözetimi altındaydı. Sorumlu yazı işleri müdürleri çoğu zaman öğretmenlerden seçiliyor, düşük tirajlar nedeniyle yaşayabilmek için okul aboneliklerine ve resmî kurumların desteğine ihtiyaç duyuyorlardı. Dolayısıyla yalnızca ekonomik değil, pedagojik bakımdan da sürekli denetleniyorlardı.

Ferdi Tayfur’un o dönemki şöhreti, devletin ve pedagojinin o gri duvarlarında mecazen küçük bir gedik açmış ve bu dilsel serbestliği mümkün kılmış gibi görünüyor.  Bugün bu sayfalara baktığımızda yalnızca eski bir çizgi roman okumuyoruz. Türkiye’de konuşma dilinin böylesine rahatlıkla yazıya dönüştürüldüğü ilk örneklerden biriyle de karşılaşıyoruz.


Çarşamba, Temmuz 15, 2026

Tetikçi

Şükran Güngör, Çolpan İlhan’ın sigarasını yakıyor. Bir filmden mi bilmiyorum ama “filim gibi” olduğu aşikâr. Ben ergenken, bizden büyük abilerin kadınların sigarasını yakmak için fırsat kolladıklarını, çakmağı uzatırken göz göze gelmeye çalıştıklarını, kadının elinin ellerine değmesini bir işaret saydıklarını biliyorum. Romantik görünüyordu ama içinde belli belirsiz bir erotik gerilim de vardı. Filim gibi derken, filmlerdeki kadınla erkeğin zarafeti, hasbihali ve halleşmesi taklit ediliyordu. Her şey filim gibi yaşansın isteniyordu, olacaksa artistçe, biraz meydan okuyarak olmalıydı.

Sigara o yıllarda yalnızca sigara değildi zaten. Bir aksesuar, bir jest, bazen bir kişilik beyanıydı. Paketten sigara çıkarışınız, çakmağı tutuşunuz, dumanı üfleyişiniz bile bir şey anlatıyordu. Yeşilçam bunu çok iyi kullanıyordu. Jönün sigarası başka, kötü kadının sigarası başka, temiz kalpli yancıların bambaşkaydı. Dumanın içinden karakter inşa ediliyordu. Seyirci de bu dili okuyordu. Sigara içmek kadar, sigarayı nasıl içtiğiniz önemliydi.

Benim sigarayla pek işim olmadı. Ama kenar mahallede cuara tüttürmenin ne manaya geldiğini anlamıyor değildim. Sigara, yetişkin olmanın, çocukluktan çıkmanın alametlerinden biriydi. Doğal olarak ben de başladım. Rakının yanında, türkü söylerken, dünyaya ve sağcılara kahrederken filan… Tütünün kendisinden hoşlanmadığım için olabilir, bu pozdan çabuk vazgeçtim…

Burayı gülerek yazıyorum, etrafımda sigara içen genç kızlar olsaydı, belki devam da edebilirdim. Hayatı sürükleyen, deveranlar yaratan en büyük tetikçinin arzu olduğuna inanıyorum. İnsan yalnızca sahip olmak istemiyor, arzulanmak da istiyor. Hatta çoğu zaman nesnelerin kendisini değil, onların temsil ettiği hayatı arzuluyor. Sigara da biraz böyleydi demek istiyorum. Tütün içmekten çok, yetişkin görünmek, filmlerdeki kahramanlara benzemek, birilerinin dikkatini çekmek meselesiydi. Sahip olma, fethetme, baştan çıkarma isteği kadın erkek her birimizi etkiliyor. Sinemayı da etkiliyor, sinema aracılığıyla bizi de. Göz göre göre kışkırtılıyoruz, doğrusu biraz da kışkırtılmak istiyoruz. Sen ironiyi anladın Mıstık abi.

Aşağıda sinemamızdan Melahat İçli’nin bir pozunu paylaştım. Seyredildiğini bilmenin rahatlığıyla sigarasını yakıyor. İstimini almış, kendinden emin, biraz da külhani… Her hikâyeye lazım olan o meşum kadın tipi vardır ya, arzunun yüzü bazen tam da böyle görünür.


Salı, Temmuz 14, 2026

Bu bana yetiyor

Üç dört ay önceydi. Kaldırımda yürüyordum. Yoldan geçen bir taksi hızla yavaşlayıp yanımda durdu. Sürücü camı açtı, gerçekten coşkulu bir sesle, “Abi n’apıyorsun, özledim ya!” dedi. Kim olduğunu bilmiyordum ama bunu ona söyleyemedim. O kadar neşeliydi ki, “Pardon, tanıyamadım,” demeye dilim varmadı. “İyidir,” dedim. “Gel bırakayım, sohbet ederiz yine,” diye ısrar etti. Demek ki daha önce sohbet etmişiz, diye düşündüm. “Yok, ben yürüyeyim,” diyerek vazgeçirdim. Gülüştük. El sallayıp ayrıldık.

O günden beri aralıklarla karşılaşıyoruz. Uzaktan birbirimize el sallıyoruz. Gülen yüzü, taşan neşesi, hiçbir karşılık beklemeyen içtenliği bana iyi geliyor. Dedim ki, hayat, geleceksen böyle gel bana.

Bilenler vardır, bu benim ikinci hayatım. Yirmili yaşlarımın başında geçirdiğim büyük trafik kazasında ölebilirdim. Yaşayacakmışım, bugüne kadar geldik. Alnımdaki izler hâlâ duruyor. Kazanın görünmeyen izleri ise belleğimde kaldı.

O darbeyle birlikte pek çok şeyi unuttum. Eskiden tuhaf bir hafızam vardı. Sınıf arkadaşlarımın okul numaralarını ezbere bilirdim. Güçlü bir görsel belleğim vardı. Bugün dönüp bakınca bunların pek işe yaramayan marifetler olduğunu düşünüyorum ama belleğim dünyayı böyle kaydediyordu. Kazadan sonra o hafızanın büyük kısmı sanki uzaya savruldu, tortularıyla idare ediyorum.

Belki o taksiciyle gerçekten tanışmışımdır. İnsanlar bir doktora ya da mühendise rastladıklarında bunu önemsemeyebilir. Ama her gün bir dizi senaristiyle sohbet etmezsiniz. “Tanıyamadım,” desem, kibirli görüneceğim. “Seni hatırlamıyorum,” cümlesi çoğu zaman, “Sen benim için önemsizsin,” diye yankılanır. Oysa bellek, önem sırasına göre çalışan bir arşiv değildir.

Nörobilim bize belleğin bir kayıt cihazı olmadığını söylüyor. Hatırlamak, çekmeceden dosya çıkarmak değil, geçmişi her seferinde yeniden kurmaktır. Psikoloji de insanların hiç yaşamadıkları olayları gerçekten yaşamış gibi hatırlayabildiklerini gösterdi. Bellek, sandığımız kadar gerçeğe sadık değildir.

Borges’in hiçbir şeyi unutmayan adamını okuduğumda çok şaşırmıştım. Her hatıra onun için öylesine canlıydı ki sonunda düşünemez hâle geliyordu. Hikâyenin içinde Nietzsche’yi hatırlatan bir fikir vardı: Yaşayabilmek için biraz unutabilmek gerekir.

Yıllar geçtikçe unutmanın bir eksiklik değil, bir yetenek olabileceğini düşünmeye başladım. Takılmadan yola devam edebilmek… Belki de insanın en yaratıcı becerilerinden biri olabilir. Eskiden bunu kusur sanırdım. Ya daa yaşadığım kazayı edebî olarak büyütüyorum, Mıstık Abi.

Şimdiki zamanın insanları olarak tuhaf bir paradoksun içindeyiz. Hiçbir kuşak bizim kadar çok fotoğraf çekmedi. Hiçbir kuşak bizim kadar çok mesaj saklamadı. Telefonlarımız geçmişimizin dev arşivlerine dönüşmüş durumda. Her şeyi kaydetmek istiyoruz. Ama bütün bu kayıt bolluğuna rağmen sanki daha az hatırlıyoruz. Çünkü artık hatırlama işini belleğimize değil, cihazlarımıza devrediyoruz.

O taksiciye bir gün bile, “Biz nereden tanışıyoruz?” diye sormayacağım. Cevaplardan daha güzel şeyler de vardır. Birinin sizi sizden daha iyi hatırlaması bunlardan biridir. Hafızanın çözemediği bazı düğümleri nezaket çözer.

Uzaktan birbirimize el sallıyoruz. Bu bana yetiyor.

Pazartesi, Temmuz 13, 2026

Seyrüsefer Defteri 180

++ Office Romance (2026) oyuncu iddiasını karşılamayan kolay bir senaryosu var, Netflix işi çıkmış (30 Haziran).++ Ghosts of Girlfriends Past (2009) Holivut iyimserliği ve romantik komedi klişesi var ama düğün fazla kalabalık, hikaye derinleşemiyor (28 Haziran).++ İstanbul yolculuğu (25-26 Haziran).++ It Ends with Us (2024) roman uyarlamasıymış, gerçekçi duran “romance” işlerden, bir tık daha sertini dizi yapıyorlar (23 Haziran).++ Disco (2026) oyuncu enerjisi ve aksiyon komedisi iştahı var, enerjiyle yürümüş (21 Haziran).++ The Contractor (2007) fikir ve senaryo işleyişi klişe oldu artık, iyi oyuncular var ama o kadar sıkışık ki, kendilerini gösteremiyorlar, kötü adam iyi seçilmemiş (20 Haziran).++ Detective Hole Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (17 Haziran).++ Bugün Güzel (2025) bir yerde dağılıyor, niyet ve iddiaları varmış ama galiba senaryo çok kalabalıklaşmış, her tuşa basmışlar (13 Haziran).++ Emrah ile Backrooms'a gittik, abartıldığı kadar ilginç bulmadım, buna benzer kaç film izledim ve kaç çizgi roman okudum yahu yaptım (6 Haziran).++ Lawmen: Bass Reeves Sea1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (4 Haziran).++ Adile Naşit (2025) çok işaret ediyor (30 Mayıs).++ Kısmet (2023) Sez.1 Ep2'i seyrettim (27 Mayıs).++ İstanbul yolculuğu (22-24 Mayıs).++ On the Waterfront (1954) çocukluğumun altüst eden filmlerinden, Elia Kazan gösterisi, Marlon'un yalpalamaları (20 Mayıs).++ Crazy Stupid Love (2011) her şeyi, her şeye bağlayabilme başarısı güzel, iyimser filmlerden (18 Mayıs).++ The Bourne Supremacy (2004) ilkinden daha tempolu (17 Mayıs)++ Uykucu (2025) bana fazla uhrevi geldi, inandırmadı (16 Mayıs).++ Kısmet (2023) Sez.1 Ep1'i seyrettim (11 Mayıs).++ The Sons of Katie Elder (1965) ayın western filmi, artık televizyon filmi tadında, edepli ve Ford'un gölgesinde (5 Mayıs).++ Apex (2026)  bir survival filmi, parlak değil (4 Mayıs).++ Beef Sea2 Ep1 ve 2'yi seyrettim (3 Mayıs).++ Checco Zalone Buen Camino (2025) Netflix'in Disney'i izlediği good feeling filmlerinden (2 Mayıs).++ Big Mistakes Sea1 Ep7 ve 8'i seyrettim (1 Mayıs).++

Pazar, Temmuz 12, 2026

Rehavet bozucu hareketlerden fütüristler

Fotoğraf bir filmden sahne mi, yoksa çekim arasında verilmiş bir moladan mı bilmiyorum. Hoş, benim için bunun çok önemi yok.

Fotoğrafın asıl kahramanı rehavet.

İki genç kadın oyuncu ve ortalarında Cumhuriyet tarihinin en tuhaf komedyenlerinden biri, Öztürk Serengil var. Haz duygusunu, keyfi, gevşemeyi ve aylaklığı neredeyse başlı başına bir komedi unsuruna dönüştürebilen ender oyunculardan biriydi.

Üç oyuncu da merdivenlere yayılmış, dünyayla ilişkilerini birkaç dakikalığına askıya almış gibiler. En azından fotoğraf bize bunu söylüyor.

Fotoğraftaki gibi bir yayılmışlık hâlini ne zaman görsem aklıma bir muziplik düşer. O konforu, o rahatlığı sabote edecek bir şey olsun isterim. Serengil’in kulağının dibinde ansızın çalan bir korna mesela… Bir megafondan yükselen anlamsız bir bağırış…

Hınzırca ve rahatsız edici bir fikir olduğunu biliyorum. Ama mizahın önemli damarlarından biri de tam burada çalışıyor. Rahatlığı bozmak, beklenmedik olanı araya sıkıştırmak.

Bir adım daha ileri gidelim.

Yüz yıl önce İtalyan Fütüristleri tam da bunu estetik bir gösteriye dönüştürmüşlerdi. Gürültüyü, kışkırtmayı ve huzursuz etmeyi bir sanat yöntemi olarak görüyorlardı. Hatta, bu, onlar için yalnızca yöntem değil, aynı zamanda bir erdemdi. İnsanın konforunu parçalamak, onu alışkanlıklarından koparmak istiyorlardı. “Ayağa kalk!”, “Harekete geç!”, “Uyan!” diye bağıran ajitasyonun kökleri buralarda aranabilir. Başta müze ve kütüphanelere olmak üzere geçmişin bütün ağırlığına savaş açmaları da bundandı. Onlara göre insan(lık) ancak sarsılırsa uyanabilirdi.

Bugünden bakınca insan ister istemez duraksıyor. Çünkü gürültüye maruz kalan açısından bakıldığında bu neredeyse küçük çaplı bir işkence. Mantık dışı, huzur kaçıran, hatta zaman zaman dehşet verici bir müdahale.

Fotoğraftaki Serengil’in kulağının dibinde biri korna çalsa, mutlaka sağlam bir küfür yerdi.

Ama işin tuhaf yanı şu: Fütüristler tam da o küfrü, o öfkeyi, o huzursuzluğu başarı sayarlardı. Çünkü rahatını bozup küfrünü yiyemedikleri bir insanı uyandıramadıklarını düşünürlerdi.

Serengil’e özellikle onu yakıştırmamın sebebi ise bıyıkları. O aşağı sarkan bıyıklar, bana sorarsanız, şey gibiydi, turp gibi, iyi tarafları toprağın altında kalmıştı.  Fütüristler görsel bir simge arasalardı, belki de o bıyıkları geçmişin ağırlığını temsil eden küçük bir buluntu olarak görürlerdi.

Yanlış anlaşılmasın, ben de o merdivenlerde oturuyor olsam, kulağımın dibinde korna çalan adama küfrederdim. Demem o ki Mıstık Abi, provokasyon her zaman başkasına yakışıyor. Teorik olarak güzel tabii korna çalmak. DütDüttt!

Cumartesi, Temmuz 11, 2026

Şehirli kadınlar ve Amcabey


Cemal Nadir’in Amcabey’inden, ilginç bir bölüm paylaşacağım.  Bir vatandaş, Amcabey’le konuşuyor, resmi bir icraatı övüyor. Bu ilk katman, doğrudan Köy Enstitüleri ve gezici köy öğretmenleri lehine bir propaganda. Karikatür, Maarif Vekâleti’nin yeni uygulamasını tanıtıyor. Anlatıcı, devletin hizmetlerini sıralıyor: köy öğretmenleri köy köy dolaşacak, kadınlara dikiş, nakış, çocuk bakımı, hijyen gibi konuları öğretecek. Bu bölümde mizah neredeyse yok, okuyucuya bir kamu politikası aktarılıyor.

Anlayacağınız bant karikatür, gazete haberi ile propaganda afişi arasında bir yerde duruyor.

Asıl ilginç olan ikinci katman ise Amcabey’in cevabı ile başlıyor: “Oldu olacak köylü kadınlar da şehirleri dolaşıp hemşirelerine ana olmanın faziletlerini öğretseler.”

Bugün kulağa tuhaf geliyor ama bu cümle dönemin belirgin bir kültürel gerilimine yaslanıyor. Şehirli kadınlar öncelikle, annelikten uzaklaşmış, modernleşmenin etkisiyle aile değerlerini ihmal etmiş kişiler olarak resmediliyorlar. Buna karşılık köylü kadın, “doğal”, “üretken”, “anneliği bilen” kadın olarak idealize ediliyor.

Dolayısıyla espri aslında gezici öğretmenleri değil, şehirli modern kadını hedef alıyor. “Siz köylüye anneliği öğreteceğinizi sanıyorsunuz ama asıl anneliği siz onlardan öğrenmelisiniz.” demeye getiriyor.

Malum, erken Cumhuriyet’in sık rastlanan çelişkilerinden biridir: kadınlar kamusal alana davet edilir ama bu davet çoğu zaman annelik rolünü güçlendirecek biçimde gerekçelendirilir.

Karikatürü ilginç yapan da tam olarak bu. İlk bakışta Köy Enstitüleri üzerine bir karikatür gibi görünürken, aslında şehir-köy, modern-geleneksel ve kadınlık rolleri üzerine dönemin zihniyetini ele veriyor. Mizah, burada eleştirel değil, devlet politikasını destekleyen ve aynı zamanda toplumsal cinsiyet normlarını yeniden üreten bir araç olarak kullanılıyor. Bu yüzden karikatürün tarihsel değeri, güldürme gücünden çok daha yüksek.

Cuma, Temmuz 10, 2026

Şapka ile hatıra


Tatlı fotoğraf… Delikanlı giyinmiş kuşanmış, hatıra resmi çektiriyor. Yanındaki sandalyede ise muzip bir şapka… Gel de kıkırdama, gel de hikâye uydurma!

Şapka giyilmemiş. Peki neden? Madem fotoğrafın parçası olacak kadar önemli, neden başında değil de sandalyede duruyor? Büyük mü geldi acaba? Delikanlının başıyla kıyaslayınca gerçekten de biraz iri duruyor.

Belki de o şapka ona ait değildir. Belki babasının… Belki amcasının… Belki de birazdan gelip o sandalyeye oturacak evin gerçek sahibinin.

Cemal Süreya’nın dizelerindeki gibi: “Adam şapkasına rastladı sokakta / Kim bilir kimin şapkası.”

Fotoğrafın üzerine 1929 tarihi düşülmüş. Kıyafet ise tam dönem modası, alamode. Duble paçalı dar pantolon, üç düğmeli ceket, kapaklı cepler, özenle seçilmiş bir kravat ve cep mendili… Mevsim yaz olmalı; zira yelek yok. Oysa o yıllarda takım elbisenin doğal, ayrılmaz bir tamamlayıcısıdır yelek. Demek ki epey sıcak bir gün. Büyük ihtimalle evin bahçesindeler. Hali vakti yerinde bir ailenin oğlu ya da torunu, özenle objektif karşısına çıkarılmış.

Ama bu fotoğrafın asıl kahramanı, bence o şapka.

Cumhuriyet’in o ilk yıllarında şapka yalnızca bir aksesuar değildi. Erkekliğin, modernleşmenin, devletle aynı hizaya gelmenin, eğitimin, şehirli olmanın ve sınıfsal konumun da açık bir işaretiydi. Başınıza taktığınız şey, toplumun içinde kim olduğunuzu ilan ediyordu.

Bu yüzden sandalyedeki şapka, orada öylece, sıradan bir nesne gibi durmuyor.

O şapka neyi imliyor dersiniz? Erkekliği, o tarih için siyasi aidiyeti, hiyerarşik olarak yukarıda olmayı… Sınıfı, kültürel sermayeyi, otoriteyi... O sandalyede adeta "diplomalı" bir şapka var; köşkün şapkası… Sanki sahibi görünmeyen ama varlığı her an hissedilen biri, makamından kısa süreliğine çıkmış da birazdan geri dönecekmiş gibi.

Delikanlı ise bambaşka bir hikâyenin eşiğinde duruyor. Onun aklı çoktan o ağırbaşlı bahçeden çıkmış gibi. Beyoğlu’na gitmek istiyor Mıstık Abi; rakı süzen, âşık üzen, şiir düzen kızlarla merabalaşmak istiyor.

Onun şapkası sandalyede değil; içi çiçekle dolu, içinde kavak yelleri…

Perşembe, Temmuz 09, 2026

Madem Hapse Girecektin

Karikatür, Necmi Rıza imzalı. Ama çizgiler tam da ona ait değil gibi. Espri ise büyük olasılıkla Yusuf Ziya’ya (Ortaç) ait. Muhtemelen espriye göre çizilmiş bir karikatür değil, çizilmiş bir görsele sonradan uydurulmuş bir alt yazı var.

Bir “karı-koca” diyaloğu gibi görünse de, aslında Akbaba’nın parçası olduğu siyasal kültür hakkında da bir şey söylüyor. Alt yazı şöyle: “Mademki hapse girmeyi göze aldın, aptal gibi seçim nutku çekeceğine kasadan birkaç yüz bin lira çekseydin ya!..”

Espri, suçun niteliğini tersyüz ederek kuruluyor. Kadın, kocasının suç işlemesini değil, yanlış suç işlemesini eleştiriyor. Madem sonuç aynı olacak, bari ekonomik olarak kârlı çıkacak bir suç işleseydi! Kocasına “doğruyu” değil, “işe yarayanı” söylüyor. Politik suç işlemek, bu mantığa göre en aptalca suçtur. Çünkü sonunda ceza aynıdır ama cebine hiçbir şey girmez. “Madem hapse gidiyorsun, bari eve para bırak.”

Bir akademisyen arkadaşım bu karikatürü öğrencileriyle tartışmış. Önce onlardan karikatürün hangi dönemde üretildiğini tahmin etmelerini istemiş. İlk çıkarımları şu olmuş: “Seçim konuşması yapmanın, para çalmaktan daha ağır cezalandırıldığı bir dönem olmalı.” Bu yüzden de karikatürü Demokrat Parti dönemine, 1950’li yıllara tarihlemişler.

Kesin cevabı ben de bilmiyorum. Ama bana sorulsa 1960-1962 arasında, yani 27 Mayıs sonrasında yayımlanmış olabileceğini söylerdim.

Karikatür bugün hukuk sistemine dair bir eleştiri gibi de okunabiliyor. Aynı zamanda toplumun suça bakışındaki pragmatizmi, ahlakın yerini fayda hesabının alışını hicvediyor. Öte yandan espriyi kuran kişinin kadın olması da önemli. Aynı cümleyi bir baba oğluna söylese anlam değişirdi. Burada pragmatizmin kadın karakter üzerinden kurulması, karikatüre mizojenik bir ton da yüklüyor.

Arkadaşım, öğrencilerin en çok bunu tartıştığını söyledi. Onlara göre karikatür, kadın düşmanı bir bakışı yeniden üretiyordu.

Eleştirinin odağı da, okuma biçimi de zamanla değişiyor. Necmi Rıza’nın, Yusuf Ziya Ortaç’ın ya da dönemin Akbaba okurlarının aklına muhtemelen böyle bir okuma hiç gelmezdi. Bugün ise aynı karikatür, yalnızca siyasal mizahın değil, toplumsal cinsiyetin de merceğinden okunabiliyor. Bu da eski mizah metinlerinin zaman içinde nasıl yeni anlamlar kazandığını gösteriyor.

Çarşamba, Temmuz 08, 2026

Son Okuduklarım 115

Aj Dungo’nun Dalga Dalga adlı grafik romanı, bir yandan sörfün tarihini anlatırken bir yandan da kaybettiği kız arkadaşıyla ilişkisini merkeze alan oldukça duygusal bir anlatı kuruyor. Albümün estetik dengesi ve çizgi performansı gerçekten dikkat çekici. İlk bakışta sörf tarihi nedeniyle enformatik bir çalışma gibi görünse de, yas ve aşk hikâyesi bu mesafeli dili giderek dönüştürüyor; anlatıya buruk bir derinlik katıyor. Yine de bana göre bu albümde çizgiler, hikâyenin önüne geçmeyi başarıyor. 

Köşecik ile Kısacık, Cervantes’in Örnek Alınacak Hikâyeler kitabındaki öykülerden biri. Başlangıçta iki genç hırsızın serüvenini okuyacağınızı düşünüyorsunuz. Fakat Cervantes’in anlatma iştahı ağır basınca metin, hırsızlar loncasında karşılaşılan tiplerin geçit törenine dönüşüyor. Karakterler birer birer sahneye çıkıyor; neredeyse bir Molière oyunu izliyormuş hissi veriyor. Çok etkilendiğimi söyleyemem ama merakla okudum. Yalnız, arkaik bir metin olduğunu baştan hatırlatmak gerekir.

Annie Ernaux’un Yalın Tutku novellası, isminden de anlaşılacağı üzere erotik bir anlatı. Evli bir erkekle yaşadığı ilişkiyi merkeze alan anlatıcı, hayatını neredeyse bütünüyle bu tutkunun etrafında kuruyor. Saplantılı, tek odaklı ve marazi denebilecek bir yoğunlukla sadece onu bekliyor, onu düşünüyor, onu hayal ediyor. Öyle ki, hayatı yaşamaktan çok beklemeye dönüşüyor. Tek taraflı bir günlük havasında ilerlediği için metin, olay anlatmaktan çok tutkunun ruh hâlini aktarmaya çalışıyor. 

23:30 Baguio Seferi, pek aşina olmadığımız bir dünyadan seslenen bir anlatıcının hikâyesi. Sayfa tasarımı, paneller arasındaki geçişler ve görsel ritim oldukça başarılı; ciddi bir emek olduğu hissediliyor. Hikâye ise bilinçli olarak muammalı kurulmuş. Ancak bu kadar uzatılmasına gerçekten gerek var mıydı emin olamadım. Sonunda “O otobüsteki bütün yolcular meğerse uzaylılar tarafından…” diye başlayan bir açıklama geliyor. Bana kalırsa çizeri asıl cezbeden şey bu fikri anlatmaktan çok, o gizem ve gerilim atmosferini görselleştirmek olmuş.

Bob Dylan’ın Nobel Konuşması birkaç açıdan hoşuma gitti. Dylan, kendisini etkileyen üç kitabı; Moby Dick, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Odysseia üzerinden anlatıyor. Bunları yalnızca şarkılarına ilham veren metinler olarak anmıyor; doğru yerlerden girerek, güçlü gözlemlerle yorumluyor. Özellikle Moby Dick üzerine söyledikleri, sanki bir Bob Dylan şarkısı gibi ritmik ve lezzetli akıyor.

Nada’nın yeni kapsül albümü, Nicolas Pegon imzalı Humma. Yine bir “trip” hikâyesi okuyoruz. Önsözden öğrendiğimize göre Pegon, Orta Çağ’da “çavdar mahmuzu” mantarından zehirlenen bir din adamıyla günümüzde LSD kullanan bir bağımlıyı aynı halüsinasyonun içinde buluşturmayı denemiş. Aynı rüyada uyanıp karşılaşan bu iki karakter önce şaşırıyor, ardından büyük laflar etmeye başlıyor. Kapsül albümleri  biraz böyle ilerliyor: underground bir tavırla üretiliyor, sınırlı bir okura sesleniyor, dünyayla hesaplaşmayı estetik bir manifesto olarak benimsiyor. Herkes için değil belki ama kendi dilini kurmaya çalışan ilginç bir seri. Okumaya devam.

Salı, Temmuz 07, 2026

Mizah ontolojik olarak politiktir

- Deniz Göktaş’ın Harbiye gösterisiyle beraber mizahın ‘politikleşmesi’, politik bir araca dönüşmesi yeniden tartışma konusu olmaya başladı. Önce mizahtan ne kastettiğimizle başlayalım. Her güldürü unsuru ‘mizaha’ dahil midir, siz nasıl tanımlıyorsunuz?

Mizahla gülme genellikle karıştırılır. İnsanlar pek çok nedenle güler, ayağı takılıp düşen birine de gülebiliriz, gıdıklanınca, korkunca, şaşırınca da gülebiliriz. Bu mizah değildir. Mizah, çelişkileri görünür kılan, güldürürken dünyayı yeniden yorumlayan kültürel bir anlatım biçimidir. Bu yüzden içinde mutlaka bir mesafe, bir eleştiri ve bilinçli bir yeniden çerçeveleme vardır. Her komik şey mizah değildir. Birinin attan düşmesi komik olabilir ama ancak o düşme hayatın ya da iktidarın çelişkilerini görünür hâle getiriyorsa mizaha dönüşür.

- Bir yandan Göktaş’ın gösterisi politik bir taşlama olarak da değerlendirildi. Sizce mizah ve politika arasında nasıl bir ilişki var? Mizah zaman zaman ‘politize’ mi oluyor yoksa doğası gereği politikanın parçası mı?

Siyaset dediğimiz şey sadece partiler, siyasetçiler ya da seçimler değildir; toplumsal güç ilişkilerinin bütünüdür. Böyle bakınca mizah ontolojik olarak politiktir. Kime güldüğümüz, kimi güldürmediğimiz, neyin söylenebilir neyin söylenemez olduğu zaten politik kararlardır.

Mizahçılar sık sık apolitik olmakla eleştirilir, her esprinin doğrudan iktidarı hedef alması beklenir. Bu kısıtlayıcı bir beklentidir. Çünkü aileyi, cinsiyet rollerini, öğretmenleri, amirleri, bürokrasiyi, dini ya da gündelik hayatı anlatırken de mevcut düzen hakkında bir pozisyon almış olursunuz. Bu sebeple “mizah politikleşti” demek yerine, kimi dönemlerde mizahın politik yönü daha görünür olabiliyor demek daha doğru.

- Peki mizahın politikayla ilintisi nasıl dönemlerde, hangi parametrelerle daha belirgin hâle geliyor? Buraya dair farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda nasıl örnekler görüyoruz?

Epeyce doğru ama yine “eski” olan bir klişe yorum var. Deniyor ki, mizahın politik yönü özellikle toplumun gerildiği dönemlerde belirginleşiyor. İşte sansür arttığında, ifade alanları daraldığında, insanlar doğrudan söyleyemediklerini mizahla söylemeye başlıyor. Çünkü mizah dolaylı konuşmanın en gelişmiş biçimlerinden biri. Bu görüş yanlış değil ama eksik. Demokratik dönemlerde de mizah apolitikleşmez, yalnızca hedefini değiştirir. Tüketim kültürünü, popüler kültürü ve gündelik hayatı eleştirir. Yani hedef değişse de eleştirel damar kaybolmaz. Üstelik bu yorumlar, sosyal medya çağından önceydi. Yetmişlerde mizah dergileri yüz binlerce kişiye aynı anda sesleniyordu. Bugünün mizahı, sosyal medya sayesinde mikro kamusallıklarda dolaşıyor. Popüler olmak artık mizahın yaşamasının şartı değil ama popülerleştiğiniz anda çok farklı seyircinin, dolayısıyla tartışmanın ve baskının konusu oluyorsunuz.

- Mizah bir yandan da elbette yaratıcılıkla, ‘zekâyla’ sık sık ilişkilendiriliyor. Özellikle de otoritenin kendini daha fazla hissettirdiği, baskı zamanlarında mizah nasıl araçlaşıyor? Mizah üretiminin kendisi de nasıl biçim değiştiriyor?

Klasik cevap şudur: Baskı dönemlerinde mizah daha yaratıcı olmak zorunda kalır. Çünkü doğrudan söyleyemediğiniz şeyi ima ederek anlatmanız gerekir. Mecazlar, çağrışımlar, göndermeler, alegoriler, semboller çoğalır. Ortaoyuncuları oynadıkları yere göre aynı espriyi değiştirirdi. Sarayla mahalle kahvesinde aynı mizah yapılamazdı.

Kenan Evren’i 1983’te esprileştirmekle bugün eleştirmek arasında dünya kadar fark var. Mizahçıların da aileleri, geçim dertleri ve her insan gibi korkularının olduğunu kolay unutuyoruz. Mizah için hep bir hoşgörü anlatısı kurulur. Nasrettin Hoca, Timur’u hoşgörmese ne olur ki ama Timur, Nasrettin’i hoşgörmese sonu hocanın ölümü olur.

Baskı arttıkça mizah çoğu zaman daha zeki ve daha ironik bir hâle gelir ama aynı zamanda daha tedirgin de olur. Şifrelerle konuşmaya başlar. Aynı şifreyi bilenler güler, bilmeyenler sadece bir espri dinlediğini sanır.

- Stand-up da aslında sözlü anlatının modern biçimi olarak hayatımıza girdi. Yukarıda anlattıklarınızı düşününce stand-up ve seyirciyle komedyenin kurduğu ilişki mizah-politika ikilisinin neresinde duruyor?

Stand-up, hep vardı ama sosyal medya çağıyla, televizyona alternatif olan mecralarda güçlendi. Stand-up’ın en önemli özelliği aracısız olması ve mikro kamusallıklar üretebilmesidir. Komedyen doğrudan seyirciyle konuşur, ortak kahkaha da ortak bir deneyim yaratır. Stand-up’ın politik etkisi de buradan geliyor. İnsanlar sadece şakaya gülmüyor, aynı zamanda salondaki diğer insanların da aynı şeye güldüğünü görüyorlar. Bu ortak kahkaha, toplumsal bir deneyim üretiyor. Ne ki, böyle bir mizah, popülerleşirse mutlaka tepki görür, genel çoğunluk bu mizaha şaşırır, otorite huzursuzlanır. Popülerleşen mizah ise çoğu zaman daha yoğun bir denetim ve tepkiyle karşılaşır.

- “Mizah yaşadığı yere benzer” diyorsunuz. Bugünün Türkiye’sini düşündüğümüzde mizahımız neye benziyor?

Mizah, içinde bulunduğu kabın şeklini alır. Bugün o kabın adı sosyal medya. Gırgır’la televizyonu eleştiriyor ve ona dikkat kesiliyordu. Gırgır’dan sonra mizah dergileri televizyonda anlatılmayanın mizahını yapmaya başladılar. Son yirmi yıldır, mizah dergilerinin belirlediği ortak kamusal mizah dili büyük ölçüde dağıldı. Onun yerini sosyal medya, kısa videolar, meme kültürü ve stand-up aldı. Bu durum, sadece bize özgü değil, global popüler kültür de bu yönde gelişti.

Diğer yandan ekonomik ve siyasal gerilim mizahı sertleştirirken, stand-up kendiyle alay eden, kırılgan ama yüksek farkındalıklı yeni bir komedyen kuşağı yarattı. Esprilerini siyasetin sertliğine, sosyal medyanın öfke algoritmasına, toplumun karamsarlığına karşı kurarak konuşan “çocuklarla” tanıştık. Mırıl mırıl kıkırdıyorlar diyelim.

Mizahın temel işlevi değişmedi. Yasakları, korkuları ve çelişkileri görünür kılmaya devam ediyor. Bir toplumun mizahına bakarak yalnızca neye güldüğünü değil, neden korktuğunu, neyi arzuladığını ve hangi çelişkilerle yaşadığını da anlayabilirsiniz.

link

 [Söyleşiyi Evrensel için Nisa Sude Demirel yaptı, 5.7.2026.]