Cumartesi, Kasım 07, 2026

Cevabını Değil, Açığını...

Sokak röportajlarında seyredeni ahlaki hüküm vermeye yönlendiren içerikler izliyoruz. Başka türlüsü aynı ölçüde önümüze düşmüyor olabilir. Kendi adıma bazen “telefonunu çıkar” kavgasını, çoğunlukla da küçük düşürmek için konuşturma iştahını görüyorum.

Mikrofon uzatan kişi bana cevabı öğrenmek istiyor gibi gelmiyor Mıstık abi. Sanki karşısındakinin komik duruma düşmesini, saçmalamasını, tökezlemesini istiyor. Sorular, karşıdaki insanı anlamaktan çok izleyiciye beklediği tipi göstermeye yarıyor.

Meramımı anlatmak için biraz abartmış olabilirim ama size şunu sorayım: Röportajlarda halktan birine söz mü veriliyor, yoksa o kişi seyirlik bir malzemeye mi dönüştürülüyor?

2019’da Yol TV’nin yayımladığı bir sokak röportajında, çiftçi emeklisi olduğunu söyleyen yaşlıca bir adam geçim sıkıntısını anlatıyor. Tartıştığı kişi “Amca açım diyorsun ya telefonunu bir çıkarsana” diyor. Adam cebinden eski, demode tuşlu bir telefon çıkarıyor. Böylece, yoksulluğunu anlatan birinin söylediklerini cebindeki telefonla kanıtlamak zorunda bırakılmasını izliyoruz. Bu röportaj bir haber sitesinde “Akademisyene Haddini Bildiren Kırşehirli Çiftçi” başlığıyla sunuluyor. Başlık bize neye bakacağımızı söylüyor: Çiftçinin nasıl geçindiğine değil, karşısındakini nasıl susturduğuna dikkat çekiyor.

Bir yayıncı, hangi konuşmanın ve çatışmanın daha çok tepki aldığını gördükçe benzer karşılaşmaları aramaya başlayabilir. Başlangıçta rastlantıyla kaydedilen kavga, zamanla üretimin hedefi olabilir. “Cahil dayı”, “şımarık genç”, “elit teyze” … Seyircinin kolayca tanıyacağı, hakkında fazla düşünmeden hüküm verebileceği tipler bunlar.

Aslında yeni de değiller. Yeşilçam’ın ve mizah dergilerinin yıllardır anlattığı, birer klişeye ya da karikatüre dönüşmüş halk tiplemeleri. Günümüzde bu kurmaca karakterler gerçek insanlara bir kostüm gibi giydirilerek dolaştırılıyor sanki. Kurmaca tipin arkasında bir yazar ve çizer vardı; burada da görüntüyü seçen, kesen, başlık atan biri var. Ama sokaktaki dayı, nasıl bir tipe dönüştürüldüğünü bilmiyor. Kendi derdini anlattığını düşünürken başkasının hikâyesinde rol alıyor.

Seyirci tarafında da “ağzının payını verme” iştahını görüyorum. Pek çok yorumcu “asıl önemlisi” diye başlayıp “işin gerçeğini” anlatıyor. Ekrandaki kişiye söylenemeyeni söylemek, verilemeyen cevabı vermek istiyor. Belki de sokak röportajının asıl ürünü röportajın kendisi değil, altındaki yorum bölümü. Video, seyirciye “ben olsam” deme fırsatı sunuyor. Ekrandaki kişi ne kadar tökezlerse, yorum yazanın kendini o kadar akıllı hissetmesi kolaylaşıyor.

Öfkenin karşılık buldukça nasıl tekrarlandığına dair araştırmalar var. Yale Üniversitesi’nden Brady, Crockett ve çalışma arkadaşlarının 2021’de yayımlanan araştırması, Twitter’da öfke ifade eden paylaşımları daha çok beğeni ve paylaşım alan kullanıcıların sonraki paylaşımlarında daha fazla öfke ifade etme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Kontrollü deneyler de bu ödüllendirmenin öfke ifadesini artırabildiğini ortaya koyuyor. İnsanlar, öfkenin karşılık bulduğunu deneyimleyerek öğreniyor.

Yanlış anlaşılmasın, araştırma sokak röportajlarını incelemiyor. Ama söz konusu döngüyü düşünmek için bir ipucu veriyor: Yayıncı hangi karşılaşmanın, yorumcu hangi sözünün ilgi gördüğünü öğreniyor olabilir. Biri benzer videolar üretmeye, diğeri benzer hükümler vermeye devam ediyor.

Biz neyi seyretmekten hoşlanıyoruz? Bir fikrin açıklanmasını mı istiyoruz, yoksa hoşlanmadığımız birinin cevap verememesini mi arzuluyoruz? Tuşlu telefonunu göstererek yoksul olduğunu ispatlayan çiftçinin videosunu hatırlayın. O haberde amcanın derdini mi dinliyoruz, ötekinin boşa düşmesinden mi hoşlanıyoruz?

Cuma, Kasım 06, 2026

Bi Gece Daha

Otuz yıldan fazla oldu. Üniversite öğrencisiyken Limon ekibinin bir söyleşisini dinlemiştim. Kemal Aratan merak edilen biriydi. O yıllarda fotoğrafını pek gören olmadığı için kimdir, nasıldır bilinmezdi. Seyircilerden biri onu sormuştu. Sahnede masaya yayılmış, uyuklayan, uzun ince kollu biri elini kaldırıp kendini belli etmişti. Onca ışığın, onca seyircinin önünde bir rock yıldızı gibi uyuklaması, kendisine gösterilen merakı o el hareketiyle geçiştirmesi ister istemez hepimizin ilgisini çekmişti.

Mizah dergileriyle popülerlik kazanmış, son kırk yılın en önemli birkaç çizerinden biriydi Aratan. Kendinden sonra gelen kuşakları onun kadar etkileyen bir başka çizer olmayabilir. Üstelik gençlere editöryal “abilik” etmişliği yoktu. Bunu yalnızca çizdikleriyle başarmıştı. Moebius çinilemesi, Manara kadınları, Don Martin ve Franquin tiplemeleri, Engin Ergönültaş ayrıntıcılığı karelerinde yan yana dururdu. Maharetli bir sentezciydi. Sevdiği ustaların her birini seçebiliyordunuz ama sayfa baştan aşağı Aratan’dı.

Büyük bir yetenek olduğu daha ilk işlerinden belliydi. Çizgisini bir bukalemun gibi birbirinden farklı üsluplara uydurabilir, her seferinde çizmekten aldığı zevki hissettirirdi. Çinisini yenileme arzusu, sahne kurarken gösterdiği özen, çizme iştahı hep göz alıcıydı.

Çizgili dergiler geniş kadrolarla çıkar, çizerler arasında yaşanmışlığa, maharete ve yaşa göre bir hiyerarşi kurulur. Herkesten her şeyi çizmesi istenmez. Kapağı içlerinden özel biri çizer, vakit daralırken, baskıya giderken yapar bunu. Hızlı, güzel ve farklı çizeceğini bilirsiniz. Gösterişlidir, yenilikçidir, pratiktir. Kapağa baktırır o çizer. Gazete tezgâhında dikkat çekmesi istenir. Kemal Aratan, o cezbedici çizgilere sahip bir çizer oldu hep. Sabah bilmeyen ömürlerdendi. Geceleri masa başında kamburunu çıkararak senelerce çizdi. Öyle ki o olmadan büyük bir mizah dergisi düşünülemezdi. Çizerliğin şahikası varsa oralarda bir yerde gezindi.

Galiba Aratan’ın süreklilik gösteren ilk çizgi romanı İhtiyatsız Adam’dı (Limon, 1987). Bir polisiye parodisiydi. Bir iki sayfa içinde “Bu kez nasıl kurtulacak?” dedirten bir işleyişi vardı. İhtiyatsız Adam bir düşmanıyla karşılaşır ya da onun tuzağına düşer, ölümden akıllara ziyan bir hamleyle kurtulurdu. Bana bizde de çok sevilmiş Alman çizgi romanı Zehir Hafiye’yi (Nick Knatterton) hatırlatır. Sherlock Holmes, Süpermen ve Dick Tracy karışımı bu hafiyeyi Bedri Koraman Tekir Hafiye, Osman Filiz Hafiyeler Kıralı adıyla taklit etmişti. İhtiyatsız Adam’da da saplantılı kötüler, garip isimler, tuhaf icatlar, tekinsiz silahlar eksik olmazdı. James Bond sarkastizmine mizahla bakıldığını düşünün. Kahramanımızın kurşunları “sektiren” iki kuzu dişi, ayaklarında üç parmağı, hatıralarını okuduğu sergüzeşt dedeleri vardı. Onun dünyasında her köşe başında soygun için bekleyen eli sopalı haydutlara, biteviye intikam peşinde koşan kötülere, tuhaf ölümlere rastlanırdı.

Aratan, Gırgır’dan ayrılıp Limon’u kuran ekipteydi. Gırgır’ın satışından sonra Oğuz Aral’ın ekibine destek vermek için dönüp yeni çıkan Dıgıl’a iş üretti. Bu dönemin en popüler çalışması, Galip Tekin’in senaryosunu yazdığı Vah Vahap Vah oldu (Dıgıl, 1989). O yıllarda “maganda” hikâyeleri revaçtaydı. Vahap, cinsel açlık içinde kadınlara saldıran, saldırdıkça da kadına dönüşen hoyrat ve cahil bir erkekti. Aratan yine o yıllarda Metin Kaçan’ın yazdığı, sonradan albüm olarak da yayımlanan İstedikleri Yere Gidenler’i çizdi (Leman, 1992). Hikâye olarak ziyadesiyle dağınık, uyuşturucu tribini andıran ama çok güzel çizilmiş bir çizgi romandı. İlgi çeken ve hatırlanan işlerinden Manara’dan La Declic uyarlaması Çıt (Limon, 1991), Galip Tekin’in yazdığı En Alttakiler (Limon/LeMan, 1991-2) de sayılabilir. Sonra bir dönem hiç çizmedi de, dergilerden uzaklaştı, neredeyse kayboldu.

Aratan’ın edebiyata ilgi duyduğunu, roman yazmak istediğini de düşünerek Engin Ergönültaş’la karşılaşmasını önemsiyorum. Pişmiş Kelle’de daha sakin öyküler çizdi. Ergönültaş’ın yazdığı, bugün pek hatırlanmayan eşcinsel dedektif dizisi “Kesin Bulurum” da (1993), pek çok çizere ilham veren “Bi Gece Daha” da (1994) o günlerin işi.

Mizah dergilerinde üretilmiş en başarılı on çizgi romanı saymaya kalksak sanıyorum okur, koleksiyoncu ya da üretici, pek çok insanın listesine Bi Gece Daha girer. Dizi, özgünlüğünü ve sürekliliğini büyük ölçüde Pişmiş Kelle’ye borçluydu. Dergi, popüler mizah yayıncılığının kalıplarını kullanmakla birlikte marjinal ve avangart işlere yer veriyordu. Ergönültaş’ın editoryal tercihleri ve serbest fikirliliği sayesinde bugün ana akıma yerleşmiş anlatı biçimleri ve espriler o tarihlerde dergide hayat bulabilmişti. Galiba ilhamın ihtiyacı olan şey huzur ve sükûnet. Çizerin kendisini hikâyesinin merkezine aldığı böyle kişisel, sarkastik bir anlatı Gırgır’da bir heves olarak denenebilirdi belki, ama bu kadar uzun ömürlü olamazdı. Bi Gece Daha, Pişmiş Kelle’de nefes alıp verebilmiş işlerden biriydi.

Dergi çalışanlarının, arkadaş çevresinin, gelip gidenlerin, eşin dostun, okurların anlattığı hikâyelerden oluşuyordu Bi Gece Daha. Her bölümün ilk karesinde dergi çalışanlarını baskı öncesindeki gece bir arada görürdük. Herkes bir yandan işini tamamlar, bir yandan laflardı. Birisi “Bir hikâyem var” veya “Biri anlatmıştı” diye söze girer, böylece onun anlattığı hikâyeyi okurduk. Sonra bir başkası, sonra bir diğeri. Lafın karnı yok misali, hikâyeler birbirini takip eder, o haftanın köşesi tamamlanırdı.

Nasıl hikâyelerdi? Hepsine iki üç karede biten kısa ve tok fıkralar denebilir. Bir çocukluk hatırası, bir hayal kırıklığı, tuhaf bir rastlantı, bir kaçamak, nemrut bir amca… Hikâyeciler vaktiyle utanıp sıkıldıkları, dumura uğradıkları, bugünse gülüp geçebildikleri şeyleri anlatırlardı. Arada kadınlar da söze girerdi ama muhabbet daha çok erkekler arasında dönerdi. Cinsellik, argo, hınzırlık da o muhabbetin doğal dolantısıydı. Hikâyeler değişse de asıl hikâyeciler dergi çalışanlarıydı. Kendilerini anlatır, Aratan’ın çizgileriyle resmedilirlerdi. Okurun onlarla yakınlık kurmasında dergi mutfağını ve çizerlerin mahremiyetini böyle içeriden görmesinin payı vardı elbette. Aratan’ın çizerken en mutlu olduğu işin Bi Gece Daha olduğuna inanıyorum. Sayfaları çevirirken kıkırdayan çizerleri duyabiliyordunuz. Ter kokusunu, sigara dumanını.

Aratan, yaşıtlarının çoğunun aksine çizmeye devam eden ustalardandı. Otuz yıl önce bir rock yıldızı gibi tanınırken bugünlere gelmek, düşük teliflerle az satan dergilerde çizmeyi sürdürmek, bir de ruhen sağlam kalabilmek cidden kolay değil. Askerdeyken emekli bir kurmay albayla bir kitap işinde çalışmak durumunda kalmıştım. Garip bir tesadüf eseri, Aratan’ın intihar eden subay babasının yakın arkadaşıydı. Bana o trajik günleri, bir yetimin büyüme hikâyesini anlatmıştı. Kemal Aratan’ın tutunma çabasını, çizerek katlanma enerjisini, sessizliğini, koyulaşmasını ve seyrelmesini o günden sonra hep farklı yorumladım.

Perşembe, Kasım 05, 2026

Eksik düğme, Fazla Sakal

“Bizim memlekette san’atın ve san’atkârın muayyen [kesin, belirli] bir üniforması var: Şarlo’nun kıyafeti” demiş Yusuf Ziya… Defterime 7 Mayıs 1931 diye not etmişim. Hangi dergi, hangi gazete belli değil; muhtemelen Akbaba’nın başyazısından. Şöyle devam ediyor: “Eğer ceketinizde üç düğmeniz eksikse alelade bir şairsiniz. Beş düğmeniz eksikse epeyce kuvvetli bir sanatkârsınız. Hiç düğmeniz yoksa, tıraşınız bir karış uzamışsa üstatsınız.”

Ortaç’ın tarzı böyledir, abartacak ve kanırtacak ki okurun dikkatini çeksin… “Eksik düğmeler bu san’at üniformasının rütbeleri, apoletleri… Sanatkârın san’at derecesi onlardan belli olacak.”

Elhak, eksik düğmeden başlayıp üstatlığa kadar vardıran bir sanat hiyerarşisi okuyoruz. Kimi kastediyor belli değil. Belki o yılların Akbaba’yla kavgalı genç şairlerini… Ama bu satırlarda ne yazdıklarından, ne yaptıklarından söz ediyor. Tek bildiğimiz eksik düğmeleri olduğu. Ortaç önce birilerine bir sanatçı kıyafeti biçiyor, sonra da onlarla alay ediyor. Terzilik asıl onun kafasında…

Gerçi o kıyafeti bile isteye giyenler de yok değildi. Bazen kalıbı başkası biçiyor, bazen insan kendisi giyiyor üstüne.

Üniversitenin ilk sınıfında, Uygarlık Tarihi dersini veren rahmetli Engin Özgen Hocayı ilk gördüğümde hemen keçi sakalına takılmıştım. O dönemlerde popüler kültür bu sakalı Yahudilere, kötü adamlara, patronlara, kibirlilere, “entel” denilen yarı aydınlara yakıştırıyordu. Şimdi de çok farklı değil. Engin Hoca arkeoloji alanının önemli isimlerindendi. Benim gözümde o klişeyi ciddiye almayacak biriydi. Sırf o yüzden daha ilk anda bana cesur gelmişti. Onun bunları düşünüp düşünmediğini bilmiyordum tabii. Ben de sakalından cesaret çıkartıyordum işte… Şimdi bakınca, ben de bir sakala bakıp insan okuyormuşum. Sadece iyiye yoruyormuşum.

O yaşlarda bıyıklıydım. Bütün hocalarım bana o bıyıkla diplomat olamayacağımı söylerdi. Dışişleri sınavını kazanamazmışım, bıyıklıları elerlermiş filan… Bıyık modern değildi, taşraydı, Asya’ydı, şu bu… Atatürk bıyıklarını kesmişti… Üstelik bıyığın biçiminden kimin sağcı, kimin solcu olduğu da okunurdu. O kadar saçma geliyordu ki söylenenler. Daha sınava girmeden bıyığımla elenmiştim.

Şimdi sakallıyım. İlk bıraktığımda anneme “Levent AKP’li mi oldu?” diye sormuşlar. Annemden siyasi görüşümü değil, sakalımın açıklamasını istiyorlardı herhalde. Kılın tüyün yeri değişse de okuma alışkanlığı değişmiyordu.

Walter Lippmann, Public Opinion’da (1922) “Çoğu zaman önce görüp sonra tanımlamayız; önce tanımlar, sonra görürüz” diye yazmış. Yusuf Ziya’nın sanatçısı da hazır, hocalarımın diplomatı da… Geriye insanı o tarife yerleştirmek kalıyor. İnsan bazen başkalarının kafasındaki resme benzememek için uğraşıyor, bazen de farkında olmadan ona benzemeye.

Hep beraber yuvarlanıyoruz işte. Kiminin düğmesi eksik, kiminin sakalı bıyığı fazla. Birbirimize bakıp durmadan bir şeyler anlıyoruz. Bazen sormaya bile gerek kalmıyor, şıp diye anlıyoruz Mıstık abi. Eksikti fazlaydı, meseleydi değildi, geçiyor ömrümüz…

Yusuf Ziya Ortaç

Çarşamba, Kasım 04, 2026

Seyrüsefer Defteri 184

Senaryo Kampı (27-31 Ekim).++ Gajab Raat (2026) saçma bir kalabalığı var, ama polisin bu kadar kirli anlatılması bana her zaman ilginç geliyor (26 Ekim).++ Behzat Ç Sez4 Ep1 ve 2'yi seyrettim (25 Ekim).++ Contra el huracán (2026) Netflix yavanlığında, bir numarası olduğundan değil Latin işi diye izledim (24 Ekim).++ Gracias, equipo (2026) ne olacağı baştan belli olan komedilerden, bu kadar yaşlı görmek de ilginç aslında, üstelik Netflix'de (23 Ekim).++ Organize İşler Karun Hazinesi Ep7 ve 8'i seyrettim (22 Ekim).++ Mystic River (2003) bile isteye iyi film kontenjanından yeniden izledim (21 Ekim).++ Organize İşler Karun Hazinesi Ep5 ve 6'yi seyrettim (20 Ekim).++Mobland Sea2 Ep1 ve 2'yi seyrettim (19 Ekim).++ Organize İşler Karun Hazinesi Ep3 ve 4'ü seyrettim (18 Ekim).++Animals (2026) bir yere kadar malzeme var, buradan bir şey çıkacak sandım, gazete makalesi çıktı, hele final bloğu tam bir gevezelik olmuş (17 Ekim).++ Organize İşler Karun Hazinesi Ep1 ve 2'yi seyrettim (16 Ekim).++ Below Sea 1 Ep1 ve 2'yi seyrettim (15 Ekim).++ Lanterns (2026) Sea1 Ep7 ve 8'i seyrettim (11 Ekim).++ Bugsy (1991) iyi film kontenjanından tekrar seyredildi, WB gösterisi (10 Ekim).++ Kayıp Zaman İzlemesi Ep7 ve 8'i seyrettim (9 Ekim).++ Emrah ve Tuna ile birlikte Digger'a (2026) gittim (7 Ekim).++ Senaryo Kampı (4-6 Ekim).++ East of Eden Ep1 ve 2'yi seyrettim (3 Ekim).++ Kayıp Zaman İzlemesi Ep5 ve 6'yı seyrettim (1 Ekim).++



Salı, Kasım 03, 2026

350 Bin Baskıyla Zarar

1979 baharında Oğuz Aral, Gırgır’ın fiyatını üç liradan dört liraya çıkarırken okurlara bir açıklama yapıyor: “Tam bir aydır Gırgır 350 bin baskı sayısına rağmen zarar ediyor.” 

Yüz binlerce basılan ve satan popüler bir mizah dergisi nasıl zarar eder? Üstelik kendi yağıyla kavrulmaya çalışan bir dergiden söz etmiyoruz. Gırgır, Haldun Simavi’nin basın grubunun yayını; arkasında büyük bir sermaye, matbaa ve dağıtım imkânları var.

Aral, 350 bin baskıdan söz ediyor; aynı yazının sonunda da satışın 320 binin üzerinde olduğunu belirtiyor. Rakamlar derginin kendi beyanları. İade yüzde 10'un altında; genelde yüzde 30-35 civarında olduğunu düşünürsek sahiden çok yüksek bir satış oranı. Ama basılan her nüshanın kâğıdı, mürekkebi ve baskısı ödeniyor, satılan nüshanın kapak fiyatı da bütünüyle yayıncıya kalmıyor. Dolayısıyla çok satmak, tek başına kâr edildiğini göstermiyor.

Aral’ın asıl itirazı, gazetelerle mizah dergilerine aynı kâğıdın farklı koşullarda satılması. 4 Mart 1979’da Başbakan Ecevit’e yayımladıkları açık mektupta bunu anlatmışlar. Gazetelere tanınan indirimden yararlanamıyorlar, üstelik kâğıt, günlük gazetelerin ihtiyacı karşılandıktan sonra kalırsa diğer yayınlara veriliyor. Yani hem aynı malzemeyi daha pahalıya alıyorlar hem de ihtiyaç duydukları anda bulamıyorlar.

Fark az buz değil. Cumhuriyet’in 24 Şubat 1979 tarihli haberine göre bobin gazete kâğıdının indirimli ton fiyatı 9 bin, indirimsiz fiyatı 17 bin lira. Gırgır’ın fiilen hangi kâğıdı, kimden ve kaça aldığını bilmiyoruz ama farkın ölçeğini görmek için varsayımsal bir hesap yapabiliriz. Bir nüshada 50 gram kâğıt kullanıldığını düşünelim; ölçülmüş değil, seçilmiş bir değer. 350 bin nüsha için 17,5 ton kâğıt gerekir. Ton başına 8 bin liralık fark, fireyi katmadan bir sayıda 140 bin liraya ulaşır. Bu da 320 bin satış üzerinden nüsha başına yaklaşık 44 kuruş demek. Üç liraya satılan bir yayında dikkate değer bir maliyet.

Ama araştırmanın düğümlendiği yer bundan sonra başlıyor. Aral, bir liralık zammın büyük bölümünün dağıtımcıya gideceğini, geriye kalanın kâğıt ve diğer malzeme zamlarını ancak karşılayacağını söylüyor.

Dağıtımcı payını doğrudan yayıncının kazancı sayamayız; taşıma, bayilik, tahsilat gibi giderler var. Öte yandan büyük bir basın grubunun yayını söz konusu olduğunda, derginin hesabıyla grubun hesabını da birbirinden ayırmak gerekiyor. Dağıtım gelirinin ne kadarının aynı sermaye grubunda kaldığını bilmiyoruz. Ancak grup içindeki bir şirkete yapılan ödeme, derginin hesabında gider, diğer şirketin hesabında gelir olabilir. Bu gelir de bütünüyle kâr değildir elbette. Yine de Gırgır’ın zarar etmesiyle, onu yayımlayan grubun Gırgır üzerinden başka gelirler elde etmesi birbirini dışlamaz.

Bu yüzden Aral’ın açıklamasını ne peşinen reddedebiliriz ne de bir bilanço yerine koyabiliriz. Okuduğumuz şey, bir yayın yönetmeninin hem hükümete baskı yapmak hem de fiyat artışını okuruna anlatmak için yazdığı metin. Üstelik Aral, açık mektupta yayıncının zamdan sonra daha az satışla da kâr edebileceğini, kâr etmezse dergiyi kapatacağını söylüyor. Demek ki savunduğu şey, derginin ucuz kalıp geniş bir okur kitlesine ulaşması.

Bence asıl gerilim burada. Gırgır, gazetelere göre dezavantajlı kâğıt koşullarından şikâyet ederken bağımsız bir mizah dergisinin sahip olamayacağı imkânlarla yayımlanıyor. Gazetelerle dergiler arasındaki kâğıt fiyatı farkı belgelenebiliyor; bu farkın Gırgır’ın hesabında ne büyüklükte bir zarara yol açtığını ise bilmiyoruz. Aral’ın şikâyetinin maddi bir karşılığı var ama bunu anlatırken kurulan “güçlükle ayakta duran dergi” iddiası ayrıca tartışılmalı. “Zarar ediyoruz” cümlesi, arkasındaki büyük basın işletmesini unutturmamalı çünkü.

Pazartesi, Kasım 02, 2026

İnsan Sarrafıyız Mıstık Abi

Global popüler kültürde sık rastladığım üç adlandırmadan söz edeceğim: “performatif erkek”, “tradwife” ve “pick-me”. İnsanlar uzun açıklamalara ihtiyaç duymadan bu tipleri tanıdıklarını düşünüyor, şakalarını yapıyor ve çevrelerindeki kişilere yakıştırabiliyor. Üçü de kadınlığın ve erkekliğin nasıl sergilendiğine ilişkin tartışmaların parçası. Kimi zaman rolün sahiciliği, kimi zaman önerdiği hayat sorgulanıyor.

“Performatif erkeği duydum da diğerleri nereden çıktı, bana ODTÜ’lü gibi konuşma” diyeceksin Mıstık Abi, onu da biliyorum. Kadınların ilgisini kazanmak için duyarlı, kültürlü ve feminist görünmeye çalışan birini ikimiz de tanıyoruz. En azından böyle yaptığını düşündüğümüz birini.

Benim ilgilendiğim, bu adlandırmaların nasıl birer tipe dönüştüğü. Sözcük bir karakteri, karakter de bütün bir hikâyeyi çağırıyor. Mizah açısından önemli olan bu sıkıştırma: Birkaç eşya, hareket ve replikle insan karikatürleşebiliyor.

Bir arkadaşım, performatif erkek denince bez çantalı birini hayal ettiğini söyledi. Tradwife denince de aklına Instagram geliyormuş: Mutfağında ekmek yapan, şıkır şıkır bir kadın. Birinde çanta, diğerinde mutfak; hikâyenin geri kalanını biz tamamlıyoruz.

Tradwife, geleneksel eşliği ve kadınla erkeğin ayrı görevler üstlendiği aile düzenini arzu edilir bir hayat olarak sunanlar için kullanılıyor. Evinde yemek yapan herkesten söz etmiyoruz. Rolün özellikle vurgulandığı, bir hayat önerisine dönüştürüldüğü bir sunum var burada. Gündelik ev işi, kaybedilmiş bir mutluluğun işareti olarak sahneleniyor. Hamurun nasıl açıldığını görsek de evdeki iş bölümünün nasıl yaşandığını bilmiyoruz.

Pick-me ise erkeklerin onayını kazanmak için kendini diğer kadınlardan üstün göstermeye çalışanlara yöneltiliyor. “Ben diğer kadınlar gibi değilim” iddiası belirleyici. Geleneksel eş rolünü benimsemek şart değil. Kadınları fazla talepkâr veya anlaşılmaz bulduğunu söyleyerek kendine ayrıcalıklı bir yer açmak da aynı işe yarayabiliyor: Başkalarını küçültüp seçilmeye değer olduğunu göstermek.

Performatif erkek ve pick-me çoğunlukla başkasına yöneltilen suçlamalar. Tradwife ise sahiplenilen bir kimlik de olabiliyor. Birinde “Sen aslında busun” deniyor, diğerinde kişi “Ben buyum” diyebiliyor.

Davranışların hepsi yeni değil. Dikkatimi çeken, adlarının küresel dolaşımdan hazır gelmesi ve çoğu zaman çevrilmeden kullanılması. Sözcüğü bilmek, o konuşmanın içinde olmak demek. Mıstık Abi’nin itirazı biraz da buna. Bilenler arasında ise “Ben de böyle biriyle karşılaştım” duygusuyla ortaklık kuruluyor. Mizah da bu tanışıklıktan besleniyor.

Birine “maganda” ya da “entel” dediğimizde olduğu gibi, adlandırma bazen açıklama ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Neyi kaba, neyi yapmacık bulduğumuzu ilan ediyor, dinleyenlerden aynı şakaya katılmalarını bekliyoruz. Ama bir tipi tanımakla bir insanı tanımak aynı şey değil. Bez çantalı arkadaşın duyarlılığı sahici mi, bilmiyoruz. Yine de niyetinden emin konuşuyoruz. İtiraz ederse rolünü sürdürdüğünü, susarsa yakalandığını düşünüyoruz.

Bu adlandırmaları feminist eleştirinin popülerleşmesiyle birlikte düşünmek mümkün. Kadınların deneyimlerini azımsayan eleştiriler de var, eşitlik taleplerine karşı geleneksel rolleri yücelten tepkiler de. Aynı etiket karşıt tutumlara hizmet edebiliyor: Performatif erkek, bir yerde duyarlılık pozunu, başka bir yerde “yumuşak erkeği” alaya almaya yarıyor. Bir kadının tercihleri, başka kadınları küçümseyip küçümsemediğine bakılmadan pick-me suçlamasına yetebiliyor. Cinsiyet kalıplarını sorgulayan mizah, nasıl erkek ve kadın olunacağını yeniden tarif etmeye başlayabiliyor.

Etiketi yapıştıran bizler de sahneye çıkıyoruz elbette. Başkasının duyarlılık, kültür veya mutluluk gösterisini teşhir ederken kendi kolay kandırılmazlığımızı sergiliyoruz. “Bana sökmez, ben bunları tanırım” demek istiyoruz. Bunun da beğenilmesini bekliyoruz.

Bu yazı aynı şeyi yapmıyor desem yalan olur: Üç tip seçtim, aksesuarlarını sıraladım, okurdan tanımasını bekledim. Bunu itiraf edince kuyudan çıktım mı, bilmiyorum. Arz ederim Mıstık Abi, eve bir Siyam yavrusu geldi, onunla uğraşmaktan pek yazamıyorum. Bu da bir yazar pozu sayılır ama kedinin haberi yok.

Pazar, Kasım 01, 2026

Üçüncülük Kürsüsünü Kim Kurdu?

Yıllar boyunca Gırgır’ın dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğu o kadar çok tekrarlandı ki zamanla derginin adının yanına ilişen bir unvana dönüştü. Önünde Amerikan Mad ve Sovyet Krokodil dergileri varmış. Sıralama da akılda kalıcı: Soğuk Savaş’ın iki süper devletinin ardından biz geliyoruz. Peki, kim saymış, hangi yılın satışlarını karşılaştırmış, hangi dergileri hesaba katmış? Bu soruların cevabı pek verilmiyor.

Arada yazıyorum, bu abartının bu kadar çok sahiplenilmesini, hiç tartışılmadan kabul görmesini eleştiriyor, kendimce hicvediyorum ama popülerleşmiş bir inanış olduğu için değişeceğini de pek sanmıyorum.

Bu iddianın, Gırgır’ın da yayıncısı Haldun Simavi’nin sahibi olduğu, o yılların en çok satan gazetesi Günaydın tarafından üretildiğini pek çok defa yazmıştım. O yıllarda okuduğum haberi de hatırlıyorum. Bir gazete taraması yaparak bulup çıkarmak gerekiyor.

Yakınlarda iddiayla ilgili bir belge buldum. Onun izini sürerek başka belgelere de ulaştım. Hem onları hem de tahminlerimi paylaşacağım.

Yetmişli yıllarda kâğıdın gazetelere indirimli, mizah dergilerine ise daha pahalıya satılmasını öngören bir düzenleme varmış. Oğuz Aral’ın 4 Mart 1979’da Ecevit’e hitaben yayımladığı açık mektupta bu durumdan şikâyet ediliyor. Mektupta ayrıca Gırgır’ın, Guardian ve BBC’nin yayınlarına dayanılarak, dünyanın üçüncü büyük mizah dergisi olduğu söyleniyor.

BBC kayıtlarına henüz ulaşamadım ama Guardian’ın 31 Ocak 1979 tarihli sayısında bir haber buldum. “Cartoon Comment” başlıklı kısa yazı, Gırgır’ı Mad ve Krokodil’in ardından dünyanın “en başarılı üçüncü mizah dergisi” olarak tanıtıyor. İngilizcesi “third most successful”.

En çok satan demiyor. Başarıyla ticari başarının kastedilmiş olması mümkün elbette, fakat metinde tek bir satış rakamı yok. Karşılaştırma tablosu yok, araştırmanın kim tarafından ve nasıl yapıldığı yok. Kısacası ortada bir sıralama var, hesabı görünmüyor.

Yazının geri kalanı da bir tiraj araştırmasına benzemiyor. Oğuz Aral’ın bıyığından, Türklerin bıyık altından gülmesinden, ülkenin krizi büyürken Gırgır’ın tirajının yükselmesinden söz ediliyor. Aral uzun boylu, zayıf, içine kapanık biri olarak tarif edilmiş. Odası sade ve süslemesizmiş; kardeşi (Tekin Aral) de koridorun ilerisindeki odada Fırt’ı yönetiyormuş. Bunlar dergiye uğramış, Aral’la konuşmuş bir gazetecinin izlenimleri gibi duruyor.

Yazı imzasız. Bununla birlikte sayfanın tamamını görünce bir isimle karşılaşıyoruz: Michael Simmons. Guardian’ın Türkiye özel dosyasının girişini o yazmış. Gırgır’la ilgili kutu da hemen yanında yer alıyor. Bu, kısa yazının da ona ait olabileceğini düşündürüyor. Kesin imza yerine geçmez ama sonraki yıllarda Aral’la yaptığı röportajları okuyunca ihtimal güçleniyor.

Simmons, 1984’te Yılmaz Güney’le Oğuz Aral’ı aynı yazıda buluşturmuş. Biri Türkiye’den ayrılmış, diğeri kalmış; sanatla siyasal baskı arasındaki ilişkiyi bu iki isim üzerinden anlatıyor. 1986’da yeniden Aral’a dönüyor. Bu defa cezaevlerinden Gırgır’a gönderilen karikatürleri, mahpuslara yollanan çizim malzemelerini, sergi ve kitap çalışmasını anlatıyor. Gırgır’a ilgisi süreklilik taşıyor; dergiyi, siyasi baskıya rağmen mizahıyla Türkiye’de ifade özgürlüğünü savunabilen bir mecra olarak görüyor. Bu iki röportajda tirajın yarım milyona yaklaştığı da yazılmış. Ancak rakamın kaynağı belirtilmiyor.

İhtimal olarak akla şu da geliyor. Üçüncülük iddiasını görüşme sırasında bizzat Aral söylemiş olabilir mi? Muhabir de bunu ayrıca sınamadan yazısının girişine taşımış olabilir mi? Olabilir. Elimizde görüşme notu veya kayıt bulunmadığı için bunu olmuş bitmiş gibi anlatamayız. Ama “Guardian yazdı” derken, Guardian’ın bilgiyi nereden aldığını da sormamız gerekiyor.

Aynı soruyu o dönem Türkiye’de soran da olmuş. Erdoğan Sevgin, TV’de 7 Gün’ün 5 Mart 1979 tarihli sayısında, Oğuz Aral’ın konuk olduğu televizyon programını eleştiriyor. Aktardığına göre sunucu, bir İngiliz gazetesinin yaptığı araştırmadan söz ederek Gırgır’ın tiraj bakımından dünya üçüncüsü olduğunu söylüyor; Aral da bunu onaylıyor. Guardian’daki kısa tanıtım yazısı, burada “araştırma” olmuş; “en başarılı” ifadesi de tiraj sıralamasına dönüşmüş. Aral’ın bir gün önce yayımlanan açık mektubunda da “en başarılı” ifadesi “üçüncü büyük” olmuştu. Demek ki bir ay içinde iddia daha kesin bir biçim kazanmış ve bu kaymada Aral’ın kendi sözlerinin de payı var.

Günaydın’ın eski sayılarına bakmak gerekiyor dedim yukarıda. İddianın Günaydın’da Guardian’dan önce mi, sonra mı çıktığını anlamak için bu gerekli. Günaydın, İngilizlerin haberini mi aktardı, yoksa zaten kullandığı bir tanıtım cümlesine dışarıdan destek mi buldu? Benim daha önce Günaydın’a bağladığım başlangıcı, tarihli kupürünü ortaya koymadan burada kesinleştirmem doğru olmaz.

Şimdilik söyleyebileceğim şu: Guardian, 1979’da Gırgır’ı üçüncü sıraya koymuş. Fakat bulduğumuz yazı, bu sıralamanın karşılaştırmalı bir satış araştırmasına dayandığını göstermiyor. İddianın Oğuz Aral ile yapılan bir görüşmeden çıkarak Guardian’a, oradan Aral’ın açık mektubuna ve TRT ekranına, en sonunda da derginin kendi tanıtımına dönmüş olması mümkün. Benim hissim bu yönde. Böyle bir dolaşımda insanın kendi sözü, bir süre sonra kendisine dışarıdan verilmiş bir başarı belgesi gibi geri gelebilir.

Gırgır’ın başarısını anlamak için dünya üçüncülüğüne ihtiyacımız var mı, hep söylüyorum, bence yok. Okurları arasından çizerler yetiştirmiş, çok sayıda insanın çizerek geçinmesini sağlamış, geniş bir okuma alışkanlığı yaratmış bir dergiden söz ediyoruz. Bunları anlatmak için epey malzememiz var. Üçüncülük kürsüsünün ise kim tarafından kurulduğunu hâlâ araştırıyoruz.

Cumartesi, Ekim 31, 2026

Umurumda Değil! ve Beklenen Küstahlık!

Değerli ressam Yüksel Arslan’ın bir “hayranıyla” yaptığı mektuplaşmaları derlemişler, Galeri Nev’den çıkmış, kısacık bir şey, bilmiyordum, yeni keşfettim. İddialı cevapları var… İddialı derken, Arslan üslup olarak şaşırtmayı seviyor, önemsediğini ve önemsemediğini mutlaka yüksek sesle vurguluyor. Kendisini de coşturan bir neşesi ve öfkesi var.

Kitapları, resimlerden ve diğer sanatlardan daha fazla önemsediğini sürekli tekrar ediyor örneğin… Bir feylesof seçtiğini, onu ve onun hakkında yazılmış her şeyi okuyarak tükettiğini anlatıyor. Sergilere ise kerhen gidiyor, üstünkörü geziyor, o denli önemsemiyor filan…

Sürnormal bir mizah. Adabımuaşerete atılan bir yumruk. Huzursuz edici bir edepsizlik. Niçe kırbacı ve Marx’ın sakalı… Hepsinden çok temaşa ihtiyacı…

Görseldeki alıntıyı bu sebeple seçtim: “Umurumda değil” diye bağırıyor. Umurunda olmadığını bizim de bilmemizi, üstelik biraz irkilerek öğrenmemizi istiyor. Ama neyin umurunda olduğunu da söylemekten geri durmuyor: tarih öncesi ve etnografya salonlarında zevkle dolanıyor.

Edebiyatçılardan biliyorum, yaşıtlarını, dönemdaşlarını okumayan çok sayıda romancı, hikâyeci tanıyorum. Bile isteye okumamaktan söz ediyorum; bunun içinde azımsamak, yok saymak, uzak durmak gibi hisler var… İnsan kendisini korumak için de okumayabilir, başkasının yaptığından etkilenmek istemeyebilir. Ama okumadığını ilan ettiğinde başka bir şey de yapıyor, kendisine bir yer tarif ediyor. Neleri okumaya değer bulduğunu, kimleri hesaba katmadığını söylüyor.

Üniversitede çalışırken, yakınlarda kaybettiğimiz şöhretli bir sosyolog hocam vardı. Bir gün dekanlık, öğrencilere verilmek üzere, derslerle ilgili kaynakça ve okuma önerileri istedi. O da bölüm toplantısında Tommiks’ten, bir gazete haberinden, eski bir şarkıdan, Cin Ali’nin bir bölümünden filan söz ederek kaynak metinlerini anlatan bir gösteri yaptı.

Akademik hayatın eksiklerini, yavanlığını, yeknesaklığını yaşayan bizler için tatlı bir isyandı bu, sempati duyuyorduk. Kaynakça istemekte kendi başına bir tuhaflık yoktu elbette. Biz hocanın o talebi vesile ederek toplantıyı bir gösteriye çevirmesinden hoşlanmıştık. Hepimizi usandıran bir ciddiyeti hafife alıyor, bize de gülme fırsatı veriyordu. Peki, öğrencilerin okuyacağı metinler ne olmuştu? Hafızamda o kısmı yok. Sadece gösteriyi hatırlıyorum.

Malum, aptallığın teşhirinin bir eğlenceye, teatral bir gösteriye dönüştürüldüğü bir devirdeyiz. Twitter en çok bu işe yarıyor sanki… Salaklıkları anlatan, “hayır, öyle değildi” diyen, önüne gelene cahil diyen bilmemne hocalar var hayatımızda. Nasıl yargı dağıttı, nasıl haddini bildirdi, nasıl “dövdü” diyerek gösteriler seyrediyoruz onlardan. Söylenenin doğruluğu yanlışlığı kadar, karşıdakinin ne hale düşürüldüğüyle de ilgileniyoruz. Hocanın kaynakçası gibi, söylenenler çarçabuk unutuluyor, gösteri kalıyor.

Hepsinden tek tek sıkılıyorum ama hocanın gösterisini gülümseyerek hatırlıyorum. Arslan’ın müze salonlarından koşarak geçişini hoşuma giderek hayal ediyorum. Sevdiğimin küstahlığında neşe ve isyan buluyor, ötekininkinde kendini beğenmişlik görüyor olabilirim. Yine de gösteri tekrarlandıkça bir şey değişiyor. Kimin neye kızacağını, kimi küçümseyeceğini, hangi sözle alkış alacağını önceden biliyoruz. Şaşırtmasını beklediğimiz insan, beklediğimizi yapıyor.

Yüksel Arslan'ın sürreal patakütelerini Andre Breton yok yere keşfetmemiş. Arslan, bugün hayatta olsaydı ve hatta yirmili yaşlarında olsaydı… Herkesin birbirini şaşırtmaya, sarsmaya, susturmaya çalıştığı sosyal medya kalabalığında ne yapardı? “Büyük” gösteriyi nasıl bozardı? Bozabilir miydi?

Cevabım yok.

Cuma, Ekim 30, 2026

Biz büyük işler yapıyoruz

Epey zaman oldu, ofise taşınırken küçük büyük sorunlar çıktı. Hemen yan binada tadilat işleri yapan bir dükkâna girdim. Kombiden banyoya giden sıcak su borusu ters bağlanmış; biraz kırma dökme, ardından sıva ve boya gerekiyor sanıyorum. Sordum, yapar mısınız diye… Dükkân sahibi, yüzünü kaşıyarak “biz öyle küçük işler yapmıyoruz” dedi. Anlamadım. “Bizz” dedi, hayır aslında demedi, ben ekolu bir sesle o vurguyu hayal ederek hikâyeme ekledim: “Büyük işler yapıyoruz, uğraşamayız.” Hafif şaşırarak gerisingeri çıktım.

Dükkân, ara sokakta, eski bir apartmanın altında; en fazla üç metre eninde, içeriye doğru beş metre derinliğinde. Girişte bir masa var, raflarda tozlanmış seyrek malzemeler filan… Tabelası okunmuyor, dükkândan çok eskilerin atıldığı depo gibi… Her akşam önünden geçiyorum, büyük işler yapıyoruz diyen adamı masaya yayılarak uyurken o kadar çok görmüşüm ki… Şaşırmam o yüzden…

Üstelik küçük yaştan bellemişim, küçük ya da büyük iş olmaz esnaflıkta. Bazen bir olur bazen beş; seçmeyecek, kibirlenmeyecek, müşteriyi boş çıkarmayacaksın. E bi de komşuyuz…

Neyse, o işi kırmaya dökmeye gerek kalmadan başka bir ustaya yaptırdım, rahatladım. Tesadüf bu ya, o uyuyan adam benim becerikli Nevzat Usta’nın eniştesi çıktı. Konuşmuyorlarmış, bazı meselelerden dolayı küsmüşler ama akrabalarmış filan… “Evet” dedi, “onlar büyük işler yapıyorlar.” Hayret etmekle birlikte üstelemedim.

Ne ki takıldım tabii. O kadar yıl oldu, dükkânın önünden her geçtiğimde mutlaka göz ucuyla bakıyorum. Benim Nevzat Usta’nın eniştesi ya uyuyor, ya eprimiş tumanını çekiştiriyor, ya da büyükçe bir cam bardakla çay içiyor. Ancak o kadar, başka bir hâlini görmedim. Telefonla konuşurken görmedim, dükkâna giren çıkan müşteri görmedim, büyük işlerin koşuşturmasını görmedim… Hani büyük işin bir getirisi olur; arabası değişir, kıyafeti değişir, tabelası cilalanır. Yok yahu bir numarası…

Bence benim Nevzat Usta’nın eniştesi çalışmıyor. Büyük işi bırakın, herhangi bir orta ölçekli iş dahi yapmıyor… Ben artık onun kıt kanaat geçindiğine de inanıyorum.

Matrağa vurarak anlatıyorum ama bu enişte beye artık nasıl bilendiysem, nasıl koşullandıysam, zihnimde bir karaktere dönüştü.

Senaristim ya, aralıklarla sektörden birileri çıkıyor karşıma, iş teklifinde bulunuyorlar. Büyük işlerden söz ediyor, ikna etmek ve cezbetmek için konuşuyorlar… Tecrübeniz varsa gevezeliği tanıyorsunuz. Böyle zamanlarda bizim enişte zihnimden çıkıp yanıma gelip oturuyor, yüzümde muzip bir tebessümle arada ona bakıyorum.

“Biz öyle küçük işler yapmıyoruz” diyerek çayını yudumluyor, “sen bilirsin yani Levent Bey.”

Perşembe, Ekim 29, 2026

Sen hayırdır, değişik?

Seksenli yıllardan bir düğün fotoğrafı. Salonun gedikli fotoğrafçısı masa masa dolaşıp yevmiyesini çıkartmaya çalışmış. Sahaflara düştüğüne göre ya satamamış ya da satmış satmasına da satın alanlardan biri, artık ne olduysa, fotoğraftan vazgeçmiş… Fotoğraflar sahaflara düşünce insanlar hüzünlendiklerini gösteriyor, “çok yazık” der gibi cümleler kuruyorlar.

Seksen küsur yaşındaki annemin fotoğraf albümlerini düşünüyorum da handiyse her resimde tanımadığım dünya kadar akraba hısım var. İleride o fotoğrafları ne yaparım, ben de bilmiyorum; düşünün, o kadar da meraklıyım. Babamdan bir sürü fotoğraf kaldı, çoğuna sosyal tarih ayrıntısıymış gibi bakıyorum. Oysa babam onlara bakarken kederle bir şeyler anlatırdı: “Şu çocuk şöyleydi”, “bu öldü”, “onun ismini hatırlamıyorum” gibi gibi… Aynı fotoğrafa bakıyoruz ama aynı şeyi görmüyoruz.

Demem o ki, sahaflara düşmek kıymet bilmezlik olmayabilir. İnsanlar anasının babasının fotoğraflarını ayırıp hatırlamadıkları, kim olduğunu bilmedikleri insanların fotoğraflarını elden çıkarabilirler. Bana gayet normal geliyor. Sonra benim gibi biri o fotoğrafı alıp saçlara, kıyafetlere, masadaki şişelere bakıyor. Sen de okuyorsun işte Mıstık Abi.

Fotoğraftakileri tanımıyorum ama yaşadıkları zamandan bir şeyler tanıyorum. İki genç kadın, görünen o ki, düğün için allanıp pullanıp süslenmişler, kuaföre gitmişler. Cicili bicili, hanım hanımcık oturuyor, fotoğrafçıya bakıyorlar. Düğün orkestrasının sesini de duyar gibi oluyorum. Hoparlörün makul bir sesle çalıştığı düğün hatırlamadığımdan olsa gerek, fotoğraf çekilmeden hemen önce birbirlerini duyabilmek için eğilip hafif hafif bağırarak konuştuklarını hayal ediyorum. Sonra fotoğrafçı gelmiş, doğrulmuşlar…

Seksenli yılları mutlu geçirdim diyemem. Ondan dolayı abartıyor olabilirim; modasını frapan, üslubunu yavan ve bütün iddiasına rağmen akan zamanı heyecansız bulurum. 12 Eylül diktasının herkesi ürkütüp tedirgin yaşattığına inanırım. Saçlar, kıyafetler bir biçimde geliyordu da punk’ın, New Wave’in kültürel ve siyasi tarafı aynı rahatlıkla dolaşıma giremiyordu diye mambo jambo yapayım.

Genç kadınların saçlarına o yıllarda Ajda veya Serpil Çakmaklı saçı filan denirdi, öyle tarif edilirdi. Ajda Pekkan, bence Simon Le Bon havasında giyinir, saçlarını New Wave tarzında biçimlendirirdi. Kuaförde Duran Duran demenize gerek yoktu, Ajda dediğinizde anlaşılıyordu zaten…

Yukarıdaki genç kadınlara, özellikle soldakinin saçlarına takıldım. Dünyada yalnızca kadınların değil, erkeklerin de kullandığı bir tarzı hatırlatıyor. Bizde erkekler arasında aynı rahatlıkla yaygınlaşmış mıydı? Benim hatırladığım kadarıyla hayır. Belki diyorum, Prekazi saçları onun bir türeviydi. Futbolcular sayesinde, üniseks bir moda olarak değil, düpedüz erkeksi bir tarz olarak yaygınlaşabildi. Şöhretli bir futbolcunun başında görünce başka türlü kabul ediliyordu galiba…

Ben “American Boys” saç kestirmiştim de bir kadın hoca beni tahtaya kaldırıp “Sen hayırdır, değişik?” filan diye aklınca rezil etmişti. Dersle ilgisi yoktu elbette, beni bir suçlu gibi sınıfa teşhir ediyordu. O yaşta insan zaten nasıl göründüğüyle yeterince uğraşıyor; bir de öğretmenin seni herkesin önüne çıkartıp bunu mesele etmesi var.

Bir erkeğin düğündeki genç kadın gibi saçını kestirmesi, o günün yaftasını olduğu gibi yazıyorum, “ibnelik” sayılırdı. Saçın nereden geldiğini, hangi şarkıcıda görüldüğünü bilmek gerekmiyordu; kimin başında olmayacağını herkes biliyordu. Yaz aylarında tatile gelen gurbetçi çocuklarına tuhaf tuhaf bakılırdı, hatırlayın.

Küçük bir kişisel not: Beni sınıfta rezil etmek isteyen biyoloji hocası, on beş yıl sonra filan, salon başkanı olduğum bir sınavda gözetmen olarak karşıma çıktı. Konuşmaz mıyım, liseli Levent’i hatırlamıyordu; aynı geçmişe bakıyor, aynı şeyi görmüyorduk. Ama saçları seksenli yıllardaki Ajda gibiydi. Ona hatıra müzemin nadide bir parçası gibi uzun uzun baktım elbette.

Emek ve Veri

Yapay zekâ (AI) karşıtı bir çizer arkadaşım yukarıdaki espriyi paylaşmıştı, sonradan başkaları tarafından da paylaşıldığını fark ettim. İngilizce bilmeyenler için açıklayayım: Yapay zekâ, çizere “ürettiklerim artık tıpkı seninkilere benziyor” diyor. Çizer, üç kareye yayılan “Bence sen asıl meseleyi kaçırdın” diyor.

Çizmenin değeri yalnızca ortaya çıkan “işte” değil, çizme deneyiminin kendisini de hesaba katmak gerekiyor. Bir şeyle uğraşmak, gözlemlemek, elini geliştirmek, kendini ifade etmek daha önemli bile olabilir… Aynı görünümlü sonucu üretmek bütün bunların karşılığını vermiyor.

Espri, yapay zekânın “çıktı” diye baktığı şeye çizerin bir faaliyet ve hayat tarzı olarak bakmasında saklı. “Benim gibi resim üretebilirsin ama benim resim yapma nedenimi anlamamışsın” demeye getiriyor.

Bir mesleğin geleceğini tehdit edebilecek iddia ile masadaki küçük, huzurlu uğraş arasındaki orantısızlık espriyi kuruyor. Çizmenin bütün meselesi kişisel mutluluk değil elbette geçim derdi var, okurunu bulmak, yayımlanmak, tanınmak hiç yokmuş gibi davranamayız. Ama elhak, bir yönünü iyi anlatmış.

Karikatürün çizeri Sarah Andersen, 1992 doğumlu Amerikalı karikatürist ve çizgi roman yazarı. İnternette yayımladığı Sarah's Scribbles serisiyle tanınıyor. Kitapları da var; bir vampir ile kurtadamın ilişkisini anlattığı Fangs, tanınmış eserlerinden ve Eisner'a aday da gösterildi.

Bu karikatürün önemi biraz da Andersen'le ilgili, çünkü 2023'te iki arkadaşıyla birlikte, eserlerinin izinsiz biçimde kullanıldığı iddiasıyla Stability AI, Midjourney ve DeviantArt'a dava açmıştı.

Dava ne durumda bilmiyorum ama temel eksenini yapay zekânın “kimin eserini, hangi izinle kullandığı ve kimin kazandığı” sorusu oluşturuyor. Anladığım kadarıyla Andersen şu fikirde: “Çizer olarak benim çizgilerimi benden izinsiz kullanarak çizerlerin yerine geçecek bir araç geliştiriyorsunuz; ben istemeden bu araca katkı sağlamış oluyorum. Hem ben para kazanamıyorum hem de meslektaşlarım.” Sanatçının yıllarca biriktirdiği emek, şirketin dilinde “veri” hâline geldiği için dava konusu oldu demek daha doğru.

Bu karikatür burada kalsın, tartışmalar hakkında aralıklarla yazacağım.

Kaç Satıyor?

Önce yukarıdaki görselde ne yazdığını paylaşayım. 27 Mayıs sonrasındayız. Dönemin çok-satar siyasi magazin dergisi Akis Dergisi, bir yıllık baskı, satış, kazanç hesabını ve ödediği gelir vergisini okuyucularına açıklamış. Akbaba da onu izleyerek, satış ve vergi rakamlarını açıklıyor. Akis, siyaseten dürüstlük niyetiyle yapıyor bunu ama Akbaba’nın niyeti, biraz daha farklı sanki. Yassıada davalarında örtülü ödenekten Menderes hükümetinden aldığı paralar nedeniyle konuşuluyor çünkü. Demokrat Parti döneminde Akis’e ve Metin Toker’e ne eleştiriler yaptığı arşivlerde duruyor diyelim.

Bu yazıyı yazmamın sebebi, derginin ve Yusuf Ziya Ortaç’ın siyasal pragmatizmini göstermek değil. Satışla ilgili rakamlar vermiş, önemli bir mizah dergisi kaç satıyordu onu paylaşmak istedim.

Şöyle yazılmış: “Türkiye sınırları içinde, geçen yıl, 1.610.000 Akbaba satışa çıkarılmıştır. İade tutarı 268.213 tür ve yüzde ancak 16’yı bulan çok başarılı bir neticedir. Bu hesapça, 1960 yılında Türkiye’de bir milyon üçyüz kırkbir bin yediyüz seksen yedi Akbaba satılmıştır. Bir dergiyi, en az beş kişi okuduğuna göre, Akbaba’nın nasıl geniş bir okuyucu çoğunluğuna seslendiği belli olur.”

Ne demek istenmiş biraz açalım, bu rakamlara göre 1960 yılında Akbaba 25,800 net satış ortalamasına ulaşmış. Bu tek bir sayının satışı veya ulaşılan kişi sayısı değil yıllık toplamdan hesaplanan bir ortalama. Ben Akbaba’nın satış rakamlarıyla ilgili bir iki kez yazmıştım. Aziz Nesin, ellili yıllarda Akbaba’nın 6-7 bin sattığını, kendisinin gelişiyle yaklaşık bu rakamın 11 bine çıktığını anlatıyor. 1970 yılında her hafta elli bin aileye ulaştıklarını kendileri iddia ediyor. Selçuk Çıkla da Ergin Ortaç’la yaptığı görüşmeye dayanarak kapanış dönemindeki net satışı 14 bin olarak veriyor.

Rakamların doğru olup olmadığını aslında bilmiyoruz; beyan bunlar, abartı payını akılda tutmak gerekiyor. Üstelik farklı yılların satışlarını karşılaştırmak, iki sayıyı yan yana koymakla bitmiyor. Ellili yıllardaki 6-7 bin ile 1960’taki yaklaşık 26 bin arasında belirgin bir artış var. Ama Akbaba’nın yayın dünyasındaki ağırlığı da aynı ölçüde artmış mı? Bunu anlayabilmek için diğer yayınların satışlarına, dağıtımın genişlemesine, derginin fiyatına ve maliyetlerine bakmak gerekiyor. Büyüyen bir pazarda daha çok satarken geride kalmak da mümkün.

Benim merak ettiğim, bu satışın ne kadarının yeni yazar ve çizer yetiştirecek bir imkâna dönüştüğü. Akbaba veya bir başka mizah dergisi, genç bir üreticinin düzenli çalışıp geçinebileceği bir telif düzeni kurabiliyor muydu? Gırgır’la karşılaştırmayı burada yapmak gerekiyor: satışın yanında sermayeyi, ödenen telifleri ve kaç kişiye sürekli iş verilebildiğini de konuşmak. Derginin kaç sattığı önemli ama o satışla kimlerin geçinebildiği daha da önemli.

Pazartesi, Ekim 26, 2026

Diğer Sorular


Otuz küsur yıldır siyasetin içinde biri, yıllardır ülkeyi yönetiyor. Her gün bir konuşması yayınlanıyor, eleştiriliyor, beğeniliyor, hakkında durmadan bir şeyler paylaşılıyor.

İlk eşi kimmiş? Kaç kere evlenmiş? Vay vay. Oysa tek evliliği var: üstelik eşi de siyaset dışında kalmış, hiç görünmeyen biri değil. Bunu da bilirler yahu diyor insan.

Google bu soruları kısayol tuşu gibi öne çıkarmış. Kim bilir kaç kişi sordu bunları.

Kiminle evli, kaç kere evlenmiş, ne kadar kazanıyor, kime güveniyor? Mahalleye yeni taşınan biri hakkında sorulabilecek sorular. Ülkeyi yöneten kişiyi de aile, para ve yakınlık ilişkileri üzerinden mi tanımaya çalışıyoruz?

Neredeyse on beş yıl önce lisans öğrencilerine ders anlatıyordum. Konuşurken “Özal” diyorum, herkes not alıyor. Bir noktada anlaşıldı ki Turgut Özal’ın kim olduğunu bilmiyorlar. Siyaset Bilimi öğrencileri üstelik. Sahiden şaşırmıştım. Ben biliyorum ya, herkes biliyor sanıyorum.

Özal'ın kim olduğunu bilmemekle Erdoğan'ın kaç kere evlendiğini bilmemek aynı şey değil elbette. Ama benim şaşkınlığım aynı. Kendi bildiklerimi herkesin bildiğini varsayabiliyorum. Sonra karşıma böyle sorular çıkınca apışıp kalıyorum.

“Ne çok cahil var” refleksiyle dünyaya bakmamaya çalışırım. Yazarken, anlatırken, ders verirken hep aklımda tutarım bunu. Kendi cehaletimi de unutmamaya çalışırım.

İnsan deniyor, kolay değil tabii; arada yoruluyor, evet, hayal kırıklığına uğruyorum. Sonra kendi kendime soruyorum: İnsanlar benim bildiklerimi bilmek zorunda mı?

Gülme Talimatı

Kırklı yılların ikinci yarısında Markopaşa ile popülerleşen bir mizah gazeteciliği başlıyor. Öncesi yok değil ama satan bir formül yakalandığı için 1946-50 arasında ellinin üzerinde yeni yayın çıkıyor. Bir gazete yaprağının ikiye katlanmış halini düşünün, hepi topu dört sayfa olan, ucuz mu ucuz yayınlar bunlar. İsmi aldatmasın, o yıllarda bu formata dergi değil gazete deniyor…

Necip Fazıl da o hengâmede üç sayı süren Borazan isimli bir mizah gazetesi çıkarıyor. Pek parlak bir deneme değil, ayrıca Büyük Doğu'da yaptıklarından belirgin bir farklılık içermiyor. Niye kalkıştığını kesin olarak bilemiyoruz. Para kazanmak veya çok ilgi gören bir mecrada kendini göstermek istemiş olabilir. Ne ki, arkasını getirmemiş…

Kişisel olarak, mutlaka büyük sözler etmek isteyen, hayran arayan, kendisine gülünmesine tahammül edemeyen insanların mizahla ilişkisinde bir eksiklik olduğunu düşünürüm. Başkasını aşağılayarak güldürebilirler elbette ama kendilerini gülmenin dışında tutarlar. Hep başkasının kusurunu gösterenler, kendi kusursuzluğundan emin bir sesle konuşur. Bir yerden sonra espri dinlemekten çok nutuk dinliyormuşum gibi gelir bana…

Yukarıdaki görseli Borazan'dan aldım. Esprisi başlığında: “Fotoğrafla Karikatür.” Fotoğraftakilerden biri Başbakan Recep Peker, diğeri de muhtemelen onun eşi. Ne yapılmak istendiği az çok belli. Çizgiye gerek duyulmamış, fotoğrafın kendisinin karikatür olduğu söylenmiş. Artık kilolarına mı, kıyafetlerine mi, yan yana duruşlarına mı gülmemiz bekleniyor, açıklanmıyor. Sadece bakıp anlamamız, aynı küçümsemede buluşmamız isteniyor. Başlık, bir bakıma gülme talimatı… Üstelik hedefte Peker'den çok yanındaki kadın var gibi: rüzgâra yakalanmış, eteğini toplamaya çalışan kadın.

Eğer şişmanlıksa alay edilen, bunu yalnızca Necip Fazıl'a özgü bir tutum sayamayız. Turgut Özal'a “Çankaya'nın şişmanı, işçi düşmanı” diye bağırılırdı. Siyasi itiraz ve muhalefetin yanına bedenle alay etmeyi de eklerdik. Solcuların çizdiği karikatürlerde patronlar ve kötü adamlar aşırı kilolu olurdu; yoksullar zayıftı, zenginler tombul. Birinin göbeğinde ötekinin açlığını görmemiz beklenirdi. Kilo, yalnızca bedensel bir özellik olmaktan çıkar, açgözlülüğün ve sömürünün işaretine dönüştürülürdü.

Bugün bu karşıtlık eskisi kadar kolay kurulamıyor. Parası olanın bedenine ayıracak zamanı, satın alabileceği hizmetler var. Yağlarını aldırabiliyor, bacaklarını, kalçalarını, belini ve yüzünü inceltmek için türlü cerrahi müdahaleye başvurabiliyor. “Fitnıs”a gidip spor hocalarıyla “treyning” yapabiliyor… İncelmek de ince kalmak da bir imkân meselesi olabiliyor. Bedenlere bakarak karakter ve ahlak okumaya ise devam ediyoruz.

Geçenlerde diğer fotoğraf elime geçti. Altmışlı yıllar olmalı. Eskişehir plakalı bir arabanın tamponuna ayağını dayamış, mayolu, hafif göbekli bir kadın. Pozundaki özgüvene bayıldım. Bir eli belinde, başı yukarıda, fotoğraf çektirmekten memnun görünüyor. Bu kez kimse onu habersiz yakalamamış, fotoğrafı o kuruyor.

Sonra şunu düşündüm: Bu fotoğraf bugün sosyal medyada paylaşılsaydı nasıl karşılanırdı? Alay edenler çıkardı, bundan rahatsız olanlar savunmaya geçerdi, şu bu… Hepimiz sayısız örneğini gördüğümüz için az çok tahmin edebiliriz. Kadının kim olduğunu, nasıl bir hayat yaşadığını bilmeden bedeni hakkında konuşmaya başlardık.

Elbette bu fotoğraftan, o yıllarda insanların bedenleriyle daha barışık yaşadıkları sonucu çıkmaz. Borazan'daki örnek de önümüzde duruyor zaten. Üstelik aile albümüne girecek bir fotoğraf çektirmekle tanımadığınız binlerce insanın önüne çıkmak aynı şey değil. Fotoğrafın muhatapları değişiyor, onlarla birlikte, fotoğraf çektirirken aklımızdan geçenler de…

Kiloluysan fotoğrafını paylaşmadan önce iki kere düşünüyorsun. Karnın görünmüş mü, kolun kalın mı çıkmış, şu açıdan daha mı ince duruyorsun? Daha kimse bir şey söylemeden gelebilecek yorumları hesaplıyor, fotoğraflarını ona göre editliyorsun. İşin ucu kaçmış durumda…

Bir kere daha o kadına bakıyorum. Fotoğrafı çektirirken bunların ne kadarını düşündüğünü bilemem. Ama onun pozunda hoşuma giden rahatlığı, bugün fotoğraf seçerken ne kadar koruyabiliyoruz, emin değilim.

Cumartesi, Ekim 24, 2026

Chud

Sürekli karşıma çıkıyor: Global kültürde “chud” diye bir adlandırma dolaşıyor. İçinde yaşamadığınız bir kültürü, dile istediğiniz kadar hâkim olun, anlamak kolay olmuyor. Gündeliğin akışkanlığı, ergen kalkışmaları, sosyal medya sarkastizmi her yerde başka türlü gelişebiliyor.

Kelimenin bugünkü kullanımını tek bir Türkçe karşılıkla açıklamak zor. Siyasi bağlamda aşırı sağcı, kaba saba ve saldırgan bulunan kişiyi aşağılamak için kullanılıyor. Daha genel kullanımda ise “itici tip”, “trol” ve “hödük” anlamlarına yaklaşabiliyor. Genellikle erkeklere, özellikle saldırgan bir erkeklik sergileyenlere yöneltiliyor. Ben başta öyle sansam da her “chud” kullanımını doğrudan “faşist” diye çevirmek anlamı daraltır.

Türkçe karşılık ararken yerel aidiyetler, sınıf bahsi, kültür ve siyaset çağrışımları farklı olsa da “çomar”a benzetmek mümkün.

Gülerek yazıyorum, adlandırmanın çıkışı kanalizasyonmuş. Kelimenin kökeni yaygın olarak 1984 tarihli C.H.U.D. filmine bağlanıyor. Açılımı Cannibalistic Humanoid Underground Dwellers. Kabaca, söylerken bile komik “yeraltında yaşayan yamyam insansı yaratıklar” denebilir. New York’un altında dolaşan, radyoaktif atıklar yüzünden tuhaf şeylere dönüşmüş insanlar varmış filan.

Yani “chud” adlandırması filmdeki yaratıklardan ilham alıyor. Şuna benzetebiliriz: Ellili yıllarda Mıstık’ın “Taş Devri” karikatür bantında vahşi kalmış, insanlaşmamış, hödük ve saldırgan Maganda kabilesi vardı. Nuri Kurtcebe oradan ilham alarak seksenli yıllarda İstanbul’a yeni göç etmiş, şehir hayatına uyum sağlayamadığı düşünülen insanları aynı isimle adlandırmıştı. Mizah dergileri seksenli yıllarda maganda karikatürleri ve çizgi romanlarıyla dolmuştu. Hakeza zonta da aynı dönemin nitelemelerinden. Öncesi de var: apaş, kazma ya da kırro da aynı türden nitelemeler. Turgut Özal ve partisi maganda kültürünün üreticisi sayılırdı. Magandalar Beyoğlu’nu istila etmişti filan…

Chud’un siyasi kullanımında da benzer bir aşağılama var. Sağcılık, ırkçılık, solcu karşıtlığı, hoşgörüsüzlük, anti-entelektüelizm içine boca ediliyor. Diğer yandan bir kavram popülerleşip siyasi çevrelerin dışına taşarken anlamı gevşiyor ve başkalaşıyor. Görebildiğim kadarıyla insanlar kelimeyi kendileriyle dalga geçmek için de kullanabiliyor. Hatta bazı sağcı kullanıcılar etiketi sahipleniyor.

Chud bir karikatüre dönüşmüş durumda. Gevşeme dediğim hâli olumsuzlama gibi görmeyelim. Bunu bağlamsal bir değişkenlik, kelimenin içine girdiği kabın biçimini alması gibi düşünelim. Maganda örneğini yaşadığım için hep şunu düşünürüm: Her sevimsiz kişiye söylenebilen bir kelime, belirli bir siyaseti teşhis etme gücünü kaybedebiliyor. Magandanın mesela Özal dönemiyle kurulan açık siyasi bağı zayıfladı. Gündelik ilişkilerde erkek saldırganlığını, kabalığını ve hoyratlığını niteleyen bir adlandırmaya dönüştü. Ama sınıfsal ve kültürel çağrışımları bütünüyle silinmedi. Söyleyenin hangi çevreye ait olduğunu göstermeyi sürdürebildi. Maganda diyen biri bize kendisi hakkında bir fikir veriyordu.

Bugün “chud” diyen kişi de kendisini benzer biçimde bir yere yerleştiriyor mu? Siyasi kullanımında, hedef aldığı sağcı hoyratlığın karşısında durduğunu söylüyor gibi. Ama kelimeyi her kullananın solcu olduğunu çıkaramıyoruz, bazen yalnızca belli bir internet mizahının dilini bildiğini gösteriyor olabilir. Adlandırma, hedef aldığı kişi kadar onu kullananın kimlerle aynı şakaya güldüğünü de anlatıyor.

Chud, bana yeni gelmedi. Bildiğim bir eğilimin yeni bir adlandırmasıyla karşılaşmış gibi hissettim. Soru şu, Mıstık Abi: Sosyal medya yeni insan tipleri mi keşfediyor, yoksa eski küçümsemelere yeni isimler mi buluyor?

Fotoğrafta Olmayan Kadın

Sosyal medyada sadece Facebook kullandığımı, orada da sadece blog yazılarımı paylaştığımı daha önce yazmıştım. Mecranın büyüklüğüne bağlı olarak bazı yazılar sahiden yüksek görüntüleme ve etkileşim alabiliyor. Ben benzer şeyler yazıp benzer konularla ilgilenirken bazı paylaşımların birdenbire yayılması, bu akışın nasıl işlediğine dair merakımı çoğaltıyor.

Son paylaşımlardan biri 540 bin görüntülemeyi geçti. Daha önce benzer nitelikli bir yazı da 426 binin üzerine çıkmıştı. İkisi de eski bir fotoğraftan hareketle yazılmıştı; ikisinde de cinsellikle ilişkili insanlara ahlaki hüküm verme imkânı tanıyan bir sahne vardı.

Rakamların ne kadarının okumaya karşılık geldiğini bilmiyorum. Asıl dikkatimi çeken, istatistiklerde takipçi olmayanların oranının yüzde 98-99 olması. Yazı, beni takip etmeyen, muhtemelen ismimle ilk kez karşılaşan insanların önüne çıkıyor. Yeni bir okur bu. Beni tanımıyor, ben de onu tanımıyorum.

Son yazıda, masanın üzerinde oturan bir dansözün çevresindeki erkekleri, onların bakışlarını ve geride tef tutan kadını yorumlamıştım. Müzikle birlikte durmuş gibi görünen bir anı, arzuyla paranın birbirine karıştığı bir yakınlığı anlatmaya çalışmıştım. Paylaşıma gelen yorumların önemli bir kısmı “iğrenç”, “rezalet”, “ahlaksızlık” çevresinde gelişti. Kimseye cevap vermedim. Büyük bir mesai gerektirdiği için normalde de yorumlara cevap vermek istemiyorum; hele beni hiç bilmeyen bir kalabalıkla baş edemeyeceğimi biliyorum.

Biraz neler yazıldığını anlatayım. Baktığım yorumların en az yedisinde dansözün çocuk olduğu söyleniyordu. On beş diyen vardı, on altı diyen vardı. Fotoğraftan yaşını bilmiyoruz ama yorumlarda bu belirsizlik çabucak ortadan kalkıyordu. Erkeklerin evli, çocuklu, evlerinde namus bekçiliği yapan insanlar olduğundan da emin olanlar vardı. Birisi, adamın evindeki karısının yüz otuz kilo olduğunu bile yazmıştı. Fotoğrafta olmayan kadının kilosu dahi biliniyordu.

Aynı fotoğraftan birbirine zıt sonuçlar çıkıyordu. Biri eğitimsizlikten söz ediyor, bir başkası eskiden insanların daha rahat eğlenebildiğini anlatıyor, diğeri dininin kadına verdiği değeri hatırlatıyordu. Kadına acıyan bazı yorumlar, yaptığı işi “bir kadının yapabileceği en rezil iş” diye tarif ediyordu. Acımayla aşağılamanın birbirine bu kadar kolay karışması ilginçti.

Metne itiraz edenler de vardı. “Romantik romantik hikâye anlatıyorsun”, “edebiyatla süsleyip güzelleştirmişsin” diyorlardı. Bunları okumadan yazılmış tepkiler sayamam. Anlatımımı fark etmiş, ona kızmışlardı. Benim sahneyi anlatışımla onların benden beklediği kınama arasında bir mesafe vardı.

Bir yorumcu ise her yorumdan para kazandığıma inanıyor, fotoğrafı bunun için paylaştığımı söylüyordu. Onun hikâyesinde benim niyetim de kazancım da belliydi. Fotoğraftaki insanları anlatırken kendim de hakkında hikâye kurulan birine dönüşmüştüm.

Elbette hepsi böyle değildi. Sulukule’yi hatırlayanlar, bir romanı ananlar, fotoğraf okumasını beğenenler de vardı. Tanıdığım biri, “Kravatlı beylerden biri dedem çıkacak diye bekliyorum” esprisi yaptı. Geçmişle arasına akrabalık ihtimalini koymuştu.

Yeni okurlarla karşılaşmak denince insanın aklına güzel şeyler geliyor. Öyle de olabilir. Ama bu kalabalık karşılaşmalarda kendimi sohbetin içinde hissedemiyorum. Ne yaptığım ve niçin yaptığım çoktan kararlaştırılmış oluyor. Söze girecek olsam önce yorum başına para kazanmadığımı, sonra fotoğraftakilerin yaşlarını ve hayatlarını bilmediğimi anlatmam gerekecekti. Pavyonları iyi bildiğimi düşünenlere kendimi açıklayacak, dansözleri değil dansöz seyredenleri seyretmeyi tercih ettiğimi söyleyecektim. Diyecektim de diyecektim Mıstık Abi. Yazıya ne zaman sıra gelirdi, bilmiyorum.

Yaptığım senaryo ve dizi işleri nedeniyle fanlarla, yüksek seyir ve takip oranlarıyla ilk kez karşılaşıyor değilim. Ama orada dijital platformların, televizyon kanallarının, yapım şirketlerinin, reklam ajanslarının, menajerlerin, oyuncuların çaba ve etkileriyle ilerleyen bir sürecin içinde oluyorsunuz. Burada kendi hesabımdan paylaştığım bir yazının çevresinde oluşan kalabalıkla doğrudan karşı karşıyayım.

Yorumlara bakınca, yazının kurduğu bağlamın kolaylıkla geri plana düştüğünü görüyorum. Fotoğraf, herkesin kendi meselesini konuşabildiği bir alan açıyor. Kimi geçmiş özlemini, kimi siyasi kanaatini, kimi ahlak anlayışını “açıklıyor.” Benim başka bir şey anlatıyor olmam, bunları konuşmalarına engel olmuyor.

Bir sonuca varmadım elbette; yokluyor, deniyor, neyin popülerleştirildiğini anlamaya çalışıyorum.

Cuma, Ekim 23, 2026

Potuk

Dedem beni potuk diye severdi. Bilmeyenler için yazayım, deve yavrusuna deniyor. Yok yere böyle söylememiş, bir doksan boyundayım, çocuk yaştan ne olacağım belliymiş, anne ve baba tarafım uzun. Kendisi de uzundu. İnsan deve yavrusu diye sevilince işin neşeli tarafına meylediyor, deveyle ilgili pek çok şeye sırıtarak dikkat kesiliyor.

Deveyi bedevilerle düşünmeye, çöle yerleştirmeye alışığız. Oysa deve, yaşadığımız şehirlerin eski sakinlerinden biri. Hayatımda belki iki üç kez deve görmüşümdür. Tarihî Ankara evlerinde develerin girebileceği ahırlar var. Yükle gelen develer şehir hayatının vazgeçilmez unsurlarıymış. Kervanlar onlarsız düşünülemezmiş. Tarihe merakınız varsa deveyle ilgili sayısız ticari belgeyle karşılaşıyorsunuz. Eşek gibi çalıştım deriz ya, bana develer de öyle gelir.

Rudyard Kipling’in “İşte Öyle Hikâyeler” kitabında ise deve çalışmayı reddeder. Diğer hayvanlar onun işini de yapmak zorunda kalır. Bunun üzerine deve cezalandırılır ve sırtında hörgücü belirir. Çalışmadığı üç günü telafi edebilmesi için artık yemeden çalışabilecektir. Hayvanın bedeninde bizim tuhaf bulduğumuz şey, tembelliğinin cezası olmuştur filan.

Nietzsche’nin “Böyle Söyledi Zerdüşt” kitabındaki deve ise en ağır yükü kendisi ister. Ruhun deveye, ardından aslana ve çocuğa dönüşmesi anlatılırken deve, taşıyabildikleriyle gücünü sınar. Birinde çalışmadığı için başına iş açılıyor, diğerinde ne kadar ağır iş varsa ona coşkuyla talip oluyor.

Refik Halid’in develerle ilgili tatlı bir yazısı var. Karagümrük ve Edirnekapı semtlerinde daracık, yılankavi sokaklardan, alçacık evlerin arasından geçen yüklü deve katarlarını anlatırken beni güldüren bir ayrıntı verir. Develerin başlarını ikinci kat pencereleriyle aynı hizada hatırlıyor. Hayvanı manzaradan çıkarıp komşuluk mesafesine getiren bir resim oluşuyor insanın kafasında. Evinde rehavet içinde kahveni yudumlarken hemen önünden zavallı bir deve yük taşıyarak geçiyor.

Böylece deveye tembel, çalışkan ve komik demiş olduk. Devenin sırtına yükle birlikte karakter de yüklüyoruz. Sabırlı, kinci, mağrur, çirkin, mübarek, aptal… Hayvanın yaptıklarıyla bizim onda görmek istediklerimiz birbirine karışıyor.

Hörgücünde su değil yağ depoluyormuş mesela. Bizim eğrilik, kusur ya da komiklik gördüğümüz beden, hayvanın hayatını sürdürmesini sağlıyor. Biz yine de karşısına geçip boynuna, sırtına bakıyor, neresi doğru ki diye gülüyoruz. Deveye fikrini soracak değiliz ya, Mıstık Abi…

Deveyi görmeden deveyle düşünebiliyoruz. Dilde dünya kadar deyim var deveyle ilgili. “Devede kulak” diyoruz, mübalâğa edenlere “Yok, devenin başı!” diye karşılık veriyoruz. “Pireyi deve yapmak” var, aynı fasıldan… Zor işler için “deveye hendek atlatmak” denir. Ben inat ettiğimde, kafayı taktığımda dedemden duymuştum: “Ya deve, ya deveci, ya üstündeki hacı!”

Develer sokaklardan çekilse de dilimizde yaşıyor. Deveyle hiç karşılaşmamış milyonlarca insan onunla ilgili deyimleri kullanıyor. Neye benzediğini az buçuk bilmek yetiyor, ne kadar yük taşıdığını, ne yiyip içtiğini, nasıl yaşadığını bilmemize gerek kalmıyor. Hayvanın adını anarak birbirimize laf yetiştiriyoruz.

Yalnız, duygusal olarak bütün bu yakıştırmaları bir tutamıyorum. Dedemin bana potuk demesi de bir benzetmeydi ama orada başka bir his vardı. Öksüz ve yetim büyümüş, on iki yaşına geldiğinde ailesinden tek bir Allah’ın kulu kalmamış bir adamın torununu sevme biçimiydi. Deve yavrusunda neyi sevimli bulduğunu bilmiyorum. Boyumu mu, sakarlığımı mı benzetiyordu, onu da soramam artık.

Potuk pek bilinmiyor belki. Ben anlamını biliyorum ama kelimeyi duyunca gözümün önüne bir deve yavrusu değil dedem geliyor.