Pazartesi, Eylül 30, 2019

Ulusal Çizgi Roman Ödülü


Akademisyenlik, editörlük, senaristlik filan yaptım, yapıyorum ama... Hayatımın önemli takıntılarından biri çizgi romana itibar kazandırmak, hak ettiğine inandığım değerine ulaştırmak oldu hep.

Aydın Doğan Vakfının her yıl çizgi roman ödülü vermeye karar vermesini uzun zamandır uğraştığım bir gayenin nihayete ermesi sayıyorum.

Yanlış anlaşılmasın, yarışmalara inanmam, tek bir yarışmaya da katılmış değilim... Ama konuşulmayan, hatırlanamayan bir sanatın üreticileri için bu tür etkinlikler çok önemli oluyor, onun da "zehir gibi" farkındayım.

Yarışmanın süreklilik kazanması için işin içine dahil oldum...

Geçen hafta tam da deprem olduğu gün jüri toplantısı oldu ve son beş yıl içinde üretilmiş çalışmalar değerlendirildi...

Yine yanlış anlaşılmasın, jüri üyesi olduğum için çalışmalarım aday gösterilemedi. Birlikte çalıştığım arkadaşlarım beni affetsinler, bir tercihte bulundum aslında.

Sonuçlar ve önümüzdeki yılla ilgili açıklamalar Vakıf tarafından açıklanacaktır.

Güzel şeyler de oluyor diyelim.

Pazar, Eylül 29, 2019

Cumartesi, Eylül 28, 2019

Cuma, Eylül 27, 2019

Döngü


Çok değil, bir on beş yıl önce, dünyanın pek çok ülkesinde yapılan anket, tartışma ve tepkiler gösteriyordu ki, büyük bir çoğunluk medyayı inandırıcı bulmuyordu; “yalan yazdığı”, abarttığı, yapılan haberlerin medyanın ticari çıkarları ve sahip olduğu ideoloji dolayımıyla biçimlendiği, tutarsız ve çelişkili olduğu, taraf tutmasına rağmen nesnellik iddiasında bulunduğu, sadece sansasyon peşinde koştuğu söyleniyordu. Hakkındaki handiyse kemikleşen tüm bu olumsuz kanaatlere rağmen, büyük bir çoğunluğun birincil haber kaynağının medya olması da ilginç değildi kuşkusuz. Medya tüm hayatımıza dâhil oluyor ve gündelik olanı önemli ölçüde yönlendiriyordu. Öyle ki medya, ortak iyi ve kötüyü, yanlışı, çirkini, ahlak dışı olanı da işaret ediyor, belirginleştiriyor, işin tuhafı, kimi zaman da görmezden gelebiliyordu. Düşman kadar kahraman da üretiyordu. Medyayı güvenilir bulmadığını beyan eden toplumların sevip saydığı, güven duyduğu kişi ve kurumları da hemen her zaman medya ve medya seçkinleri üretiyordu. Sayısız ülkede rüşveti reddeden bürokratlar, yolsuzluk ve kanun dışılıkları açığa çıkaran mali ve adli denetçiler, ekonomi elitleri, mafyaya ya da geniş ölçekli bir örgüte direnen savcılar medya aracılığıyla kahramanlaştırılıyorlar. Manşetlere taşınıyor, eylemlerini sürdürmelerini kolaylaştıran kamuoyu desteğini önemli ölçüde medyadan sağlıyorlardı. Bir başka ifadeyle medyaya güvenmeyen toplumlar medyanın kahramanlarına inanıyorlardı. Üstelik bu kahramanlar bir süre sonra gündemden silinebiliyor veya birer “halk düşmanı”na dönüştürülebiliyorlardı. Medyada iyi ile kötünün rol değiştirmesi gerçek hayatta olduğundan çok daha kolay(dı).

Medyanın kendine rol olarak seçtiği ve itibarını arttırmak için olur olmaz zikrettiği kamu adına denetleyicilik (watchdog) ideali de bu kahramanlar ve onların yaratım süreciyle pekiştiriliyordu. Yaratılan kahramanlara verilen destek, medyanın itibar tazelemesini sağlıyordu. Hakeza, kahraman - düşman dualizmine dayanarak üretilen stereotiplerle korku ve güvensizlik duygularını canlı tutarak, egemen ideolojinin işleyişine de katkı sağlıyordu. Elbette medya bunu tutarlı ve tek biçimli yapmıyor; bütünlüklü olarak bakıldığında medya birbiriyle çelişen bir içerikle var oluyordu. Örneğin Türkiye’de anaakım medyaların bir sayfasında devlet göreve çağrılırken, diğer sayfasında neoliberalizmin öngördüğü yeni sosyal politikalar savunuluyordu. Hal böyle olunca, anaakım medyanın tutarlı bir yayın politikası olduğundan söz etmek mümkün değildi. Konjonktüre, güç ilişkilerine ve ticari kaygılara göre biçimlenen bir yayıncılık anlayışından söz etmek daha doğru görünüyordu.

Bugün, Türkiye’de yazılı ve görsel medyanın içinde bulunduğu durumu, düşen satış rakamlarını, televizyonların sahiplik ilişkilerini ve denetleyicilik işlevini yerine getirmemeyi tercih etmelerini hesap edersek…bir güven sorunu kalmadığını teslim etmek gerekiyor. Medya tartışması artık yapılamıyor, demokrasinin işleyişiyle ilgili bir sorun olduğu kadar, etkisi de o denli önemsenmiyor. Siyasetin vardığı bir nokta da olabilir bunun bir nedeni… ama gazeteden veya televizyondan haber alma imkanı ve beklentisi kalmadı sanki.

Hobsbawn’ın deyişiyle yirminci yüzyıl, sıradan insanların yüzyılıydı ve onların ürettiği, onlar için üretilen sanat bu yüzyıla hâkim olmuştu. Birbirleriyle bağlantılı iki araç, sıradan insanın dünyasını ilk kez bu kadar görünür ve belgelenebilir hale getirdi: röportaj ve kamera. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla nihayetlenen Soğuk Savaş döneminin etkileri en çok ve bir kez daha gündelik yaşama sirayet eden teknoloji ile kendini gösterdi. Cep telefonları ve internet bu yeni dönemin simgeleri oldular. Cep telefonları sayesinde kolaylaşan ses ve görüntü kayıtları internet aracılığıyla global ölçekli olarak dolaşıma girdi.

Ve biliyorsunuz, artık sosyal medya çağındayız. Sıradan insanların kamerası, mikrofonu ve “kalemi” geleneksel medyadan çok daha etkili…Veya etkili olduğu fantezisi içindeyiz... Sıradan insanların önemsendiği, muhabirleştiği, medya seçkinlerine dönüştüğü...  kaotik bir biçimde güven sorununun mirasçısı da olduğu bir evre diyelim buna...… Internette yazılana güvenmiyoruz…

Başa dönüyoruz yani…Medya ve demokrasi tartışmalarının hem yenilenmesi hem hatırlanması hem popüler kültürün hem de kamusal alanın anlaşılabilmesi için önemli...

Perşembe, Eylül 26, 2019

Bir Bilinçaltı Seyyahı, Hızlı ve Edepsiz




Oğuz Aral, adıyla özdeşleşen, memleketin kolektif hafızasında halen yaşayabilen nadir dergilerden biriyle Gırgır’la hatırlanır. Bir dergiyi herkesin beğenebileceği bir ortalamayla yayınlayabilmek ve bunu yüksek satış başarısıyla sürdürebilmek sahiden maharettir. Aral, Gırgır’la hem mizah dergiciliğinin seyrini değiştirmiş hem de yüzlerce yetenekli çizgi meraklısını meslek sahibi yapmış benzersiz bir editördür. Bugün, geriye dönüp, olmuş bitmiş ve başarı kazanmış bir derginin yaratıcısı hakkında güzelleme yapmak elbette kolay. Günbegün yıllarca akıllara ziyan bir tutkuyla çalışan, çizer yetiştiren, birkaç dergiyi birarada çıkaran bir insanın gayretini, inatçı temposunu anlatmak ise hayli zor. Her biri mizaç olarak birbirinden farklı gençleri yönlendirmiş, çalıştırabilmiş, onlarla birlikte yürüyebilmiş, onları teşvik etmiş ve bunları yaparken de aktüel olanı izlemiş, yeni olanı istemiş birinden söz ediyoruz.

Şöyle bir soru soralım, bir dergi nasıl çok satar? Bir ihtiyaca denk düşerse, o topluma dair genel beğenileri yansıtırsa ve ticari yayın dağıtım ağının içindeyse çok satar. Gırgır, Türkiye’nin en büyük yayın grubuna ve en büyük yayın dağıtım tekeline bağlı bir dergiydi. Çok satması normaldi, Simavi ailesi, Gırgır’dan önce ve sonra, yüzlerce çok satan dergi ve gazete çıkarmıştı. Gırgır’ın başarısıysa, gelip geçici değil, bir long seller olabilmesinde yatıyordu ve bunun tek nedeni, Oğuz Aral’dı. Aslına bakılırsa Aral’ın o güne değin adamakıllı bir dergicilik deneyimi yoktu ve hatta, hiçbir işi sürdürememesiyle, sıkılıp bırakmasıyla, sırra kadem basıp kaybolmasıyla tanınıyordu. Aral’ın çizgi kariyeri, çok sayıda yarım bırakılmış çizgi romanla doluydu.

O zaman şunu soralım, Aral, Gırgır’a ne kattı da dergi bu kadar başarılı oldu? 1972’de çıkmaya başlayan Gırgır öncesinde yirmi yıllık bir çizerlik geçmişi var Aral’ın. Sadece çizerlikle kalmamış, farklı alanlarda kendini var etmeye çalışmış, müzikten tiyatroya, pantomimden sinema oyunculuğuna varıncaya kadar pek çok şey denemiş biri. Güçlü bir egosu var Aral’ın, içinde bulunduğu çizer kuşağının en genci sayılabilir, gazetelerde onlar kadar telif alamıyor, onlar kadar itibar görmüyor yıllarca. Bu kadar iş değiştirmesinde ve farklı sanat mecralarında enerji göstermesinde önemsenmemesinin payı büyük... Tutkusunu ve inatçılığını besleyen bir eksiklik bu… Başka şeyler deniyor, onlardan farklı hikâyeler anlatmak istiyor. Turhan Selçuk’un Abdülcanbaz’ı veya Bedri Koraman’ın Cici Can’ının aksine bir anti-kahraman seçiyor kendine. Dolandırıcı, kumarbaz, yalancı, riyakâr, hazcı, para ve kadın düşkünü birini, Utanmaz Adam’ı anlatmayı tercih ediyor. Mesele karakter de değil sadece, bir farklılık, bir yenilik  var kafasında. Anlattığı serüvene kendini dâhil ederek, çizgi romanı, ahlakı, geleneksel anlatıyı yapıbozumuna uğratabiliyor örneğin. 1959’da çizdiği bir hikâyesinde kahramanı Hayk Mammer, bir türlü cinayetleri çözemiyor, sonra Oğuz Aral bir tip olarak ortaya çıkıp, “ben öldürüyorum da ondan” diye başlıyordu anlatmaya. “Bu hikâyenin yaratıcısı ben olduğum için bulamıyorsun” diye kestirip atıyordu. O yıllar için radikal ve yenilikçi kurcalamalar bunlar, popüler değil marjinal sayılabilecek çıkışlar hatta.

Gırgır nasıl bir başlangıç yapmıştı? İlk tasarımına göre cinselliği kullanan, siyasetle ilişkisini dahi erotizmle kuran bir dergiydi. Kadın açlığını ve cinsel ilişki arzusunu komikleştiren bir mizaha yoğunlaşmıştı. Oğuz Aral’ın derginin sembolü olan iki ayrı çizgi romanı, Utanmaz Adam ve Avanak Avni de bu türden anlatılardı. Öyle ki Utanmaz Adam Şeref’in hikâyedeki yakın arkadaşı olan Korna, Avanak Avni’nin tipik bir benzeriydi. Fiziken sıradan, parasız, dikkat çekici özelliği olmayan, düşük eğitimli, abazan, ortalama birileriydi Korna ve Avni. 80’lerdeki Maganda’nın, 90’lardaki Yurdum İnsan’ının öncüleri gibiydiler. Aral’ın çok değil, on beş yıl önce,  çizdikleri Gırgır’a yeni ve şimdiki zaman hikâyesi gibi gelmişti.

Utanmaz Adam, tipik bir dolandırıcıydı, çalıyor, çırpıyor, zenginleri ve daha büyük hırsızları soyuyor, ele geçirdiği akla hayale sığmayan büyük paraları son kuruşuna kadar harcayarak her defasında sıfırı tüketiyordu. Hayat mottosu “Hayvar, şampanya ve [kadınlar] Pakizeler”di. Anlatının dengesi çaldığı paraları tüketmesiyle bozuluyor, yok yoksul bir halde sürünürken yeni bir serüvene bulaşıyor, yine refaha ve bitimsiz hazcılığını doyuracak bolluğa kavuşmasıyla hikâyesi gelişiyordu. Utanmaz Adam para harcamak için çalıyordu, evi yoktu, kenarda parası, Korna dışında aidiyet duyduğu birileri yoktu, geçmişi umursamıyor, günü yaşıyor, âlemlere dalıyor, elindekileri kadınlara, pahalı yiyecek ve içeceklere yatırıyordu. Çalışmaktan nefret ediyor, zengin muhitlerinde önüne çıkanı kandırarak yaşıyordu. Pozcu ve hilekârdı. Sağcıydı, anarşizandı, doyumsuz ve meraklıydı, her şeyin tadını almak isteyen genç bir ergenden farkı yoktu. Edepsizdi, eğitimin idealleştirdiği geleceğe karşı inançsızdı. İnsanlara güvenmiyordu. Yalan söylerken büyük bir neşe duyuyordu.

Türkiye, 70’li yılarda “piyasa” olarak büyümüş, gündelik hayatın özgürleştiği, kadınların serbestleştiği, şehirlerin metropelleştiği başka bir evreye girmişti. Sadece Simaviler’in gazeteleri iki milyonun üzerinde satıyordu. Gece hayatı, magazini yapılan, görünürleştirilen ve merak edilen bir mecra olmuştu. Müstehcenlik ve mahrem olanın teşhiri tiraj kazandırıyordu. Televizyon yayılıyordu. Gösteriş yapan, sosyeteyi tarumar eden, görünen her şeyi fetheden, hepsinden haz alıp posasını çıkaran Utanmaz Adam, arsız ve röntgenci bu yeni popüler kültüre kolaylıkla dâhil olmuştu. Kadınlara laf atıyor, sarkıntılık ediyor, ahlaksız tekliflerde bulunuyor, para döküyor, kandırıyor ve muhakkak kaçıp gidiyordu. Kimseye ve hiçbir şeye bağlanmadan yaşıyor,  bir bilinçaltı seyyahı gibi bastırılan arzuların kıyılarında geziniyordu.

Hikâyeleri alışık olmadık biçimde hızlıydı. Utanmaz Adam serüveni demek biteviye sürat demekti. O tarihe kadar Türkiye’de hiç bir çizgi roman bu kadar hızlı anlatılmamıştı. Şeref ve Korna, mutlaka kovalanıyor, bir yerden bir başka yere kaçarak gidiyordu. Kavgalar, takipler, patlayan silahlar, büyük paralar, lüks mekânlar, güzel kadınlar ve yolculuk her daim gırlaydı. Kareler arası ardışıklık yoğun bir aksiyon üzerine kuruluydu. Öyle ki Gırgır çizgi romanları yıllarca bu aksiyon modeline uygun biçimde üretildiler. Anlatım dili ve diyaloglar çok yeni değildi ama ünlü senarist Bülent Oran ve mizah yazarı Suavi Süalp’in daha estetize edilmiş bir biçimiydi. Korna’nın her sıfatı ve her fiili “düt”le ya da “Vanki”yle değiştiren (düttür git, dalgamı dütlüyorsun, tadı vankiydi) konuşma dili ilginçti ama benzersiz değildi demek istiyorum. Oğuz Aral, yeniyle mevcut olanı iyi harmanlamıştı. Şarlo estetiğini taşıyan hareket komedisiyle Yeşilçam lafazanlığını birleştirmiş, her şeyiyle olumsuz bir kahramanın serüvenlerine katmıştı. Genç, yerinde duramayan, dizginsiz ve hayâsız bir neşeyi ustaca istiflemişti. Utanmaz Adam, ülke çizgi romanının ve popüler kültürünün başarı kazanmış kötücül ve karnavalesk isyanı, ilk gayrı meşru karakteridir. Kötülüğü aşikârlaştırmasıyla ve yüksek hızlı anlatımıyla sonraki kuşaklara yol açmıştır.

Çarşamba, Eylül 25, 2019

Salı, Eylül 24, 2019

Asabiyet



İnsanoğlu: Şeftali sözcüğünü duyduğunda ana avrat dümdüz giden birini tanımıştım. Bir başkası yılan’ı duyar duymaz kendinden geçiyordu. Öpücük sesini alınca kadın erkek, tanıdık tanımadık yanında kim varsa öpeni de gördüm (Akif Kurtuluş, Mihman).

İntikam: Ağır bir günün bunaltıcı öfkelendirici yaşantısı bitince eve dönen evli ve yalnız bir erkek ne yapacağını bilemez; horgörülmelerin, aşağılanmaların intikamını alma susuzluğuyla yanarken çevresinde yatıştırıcı en küçük bir ayrıntıyla karşılaşamaz. Hırsla çekiştirerek çıkardığı elbiselerinden alır intikamını. (Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar).

Sinirlenmek: Babam (Nurullah Ataç), yabancıların amca, teyze, abla, ağabey demelerine son derece sinirlenirdi. Kendi de öz ablasından, öz ağabeyinden, bir de çok yakın akrabalarından başka hiç kimseye böyle yakınlık belirten bir şekilde hitam etmezdi (Meral Ataç Tolluoğlu).

Beddua: Döner kebab dönmez olsun (Arif Dino).

Tasarı: Ben bir kasabın karısı olsaydım eğer... buzluktaki butları çok kıskanır ve yine muhakkak akşamları kasap kocamın kan, et, kemik ve ilik kokan bedeni narin bedenimin üzerine abandığında,  acaba bir ineği mi düşlüyor şimdi, diye elimde olmadan düşünür ve her boy bıçak ile öldürmeyi düşlerdim onu, ev işlerinden çok yorulduğum zamanlar (Hatice Meryem, Sinek Kadar Kocam Olsun, Başımda
Bulunsun
)
.

Pazartesi, Eylül 23, 2019

Son Öğüt (1984)








Yukarıdaki hikaye benim ilk yayınlanan çizgi romanım, basında çıkmış ilk üretimim. Otuz dört yıl geçmiş üstünden. 1984 yılı sonunda yazmıştım, dört ay kadar sonra da neşredilmişti. Mektup arkadaşı olduğum Amasyalı Seyfi (Karademir) abi çizmişti...

Oğlum Tuna'nın yaşındaymışım, çocukluktan çıkıyorsunuz, bir yol arayışı var, bir yandan kibir ve büyüklenme hevesi, diğer yanda ürkeklik ve kaçma arzusu...

Ali Recan'a bir mektup yazmıştım, işte şöyle yazıyorum, böyle yazıyorum... Bir sürü kahramanım var, bi dünya hikayem var filan, gelin arkadaşlar birlikte çalışalım, adresim de şöyle şöyle...Halen utanırım o büyüklenme gösterisinden...  O mektup Conan dergisinde yayımlanınca çok sayıda genç ve amatör çizer bana mektup yazdılar, çoğuyla çalışmasak bile arkadaş olup mektuplaşmaya başladım.

Seyfi Abi içlerinden bir tanesiydi ve galiba bana ilk yazan o olmuştu...Yarı yaşındaydım, zor şartlar altında, yoksulluk içinde yaşıyordu. epeyce bir zaman iyi arkadaşlık, iyi bir kardeşlik sürdürdük. Garip gelecek biliyorum ama reel hayatta hiç karşılaşmadık, hiç karşılıklı oturmadık... Sadece mektuplaştık. Bir ya da iki yıl önce sesini duydum, telefonda sohbet ettik, o kadar.

Şimdilerde anlatmak zor, ancak maile, mesaja filan benzetebilirim, mektup arkadaşlığı duygu olarak, emek olarak çok başkaydı. Birine yazdığınız mektup, birinden gelen mektup iki günde ulaşıyordu. Edirne ve Diyarbakır'dan Ankara'ya geliş üç gün sürüyordu, onu iyi hatırlıyorum. Okuldan dönerken içim heyecanla dolar, posta kutusundan gelen mektupları sevinçle alır, hemen cevap yazmaya başlardım. Ders mers hak getire...

Yukarıdaki Son Öğüt'e gelince...

Tamam, kabul ediyorum naif bir şey ama o yaşta, o devrialemde o hikaye benim için büyük bir zaferdi.  Dönemin Alfa Yayınlarında, Conan ve Korku dergilerinde tekrar tekrar yayınlamışlardı.

Ben de bir çizgi roman senaristi olurum artık diyordum, yol açıldı, tutamazlar beni diye hayallere dalıyordum. Hüsran tabii...

Arada bu dönemleri hatırlıyor ve ailemden, çevremden destek görmediğim için kederleniyorum ama beni ben yapan da galiba o uğraştı deyip ruhumu sağaltıyorum.

Hoh hoh diyerek bitireyim: "bir gün belki hayatta, geçmişte günlerden"...bir teselli ararsan :))

Pazar, Eylül 22, 2019

İhtiyatsızlık


Etienne Balibar yazmış (Demokrasiyi Demokratikleştirmek, Özgür Konuşma, Çev. Bediz Yılmaz, s.93, İletişim Yayınları, 2019).

Cumartesi, Eylül 21, 2019

Cuma, Eylül 20, 2019

Rafi Abi



Rafi (Rafael) Abi, Ankaralıydı, burada doğup büyümüş, Avustralya'ya taşınmak zorunda kalmış... Ama aklı buralarda, taraftarı olduğu Gençler maçlarında... Forumlarda yazıyormuş, yenince yenilince üzülüyor, seviniyor paylaşıyor filan...Dört beş yıl önce taraftarlar aralarında para toplayıp onu Türkiye'ye davet ettiler... Bu kısım eksikse daha iyi bilenler düzeltirler...

Türkiye'de misafir edildiği o dönemde bizim büroda tanıştım kendisiyle... Yeniden Ankara'da olmaktan mutluydu. Bir daha gelemem, bir daha göremem diyordu. Biz de biliyorduk. Sonra hastalandığını duyduk, bugün duydum, kaybetmişiz.

Ermeni'ydi, o gelişinde Ankara'daki ailesi kendileriyle görüşmesini istememişti... Nasıl desem, deşifre olmaktan korkarak yüzgeri etmişlerdi onu. Trajikti. O kadar yoldan gelmişsin, ailen, kızkardeşin seni istemiyor... Zalimsin memleket!

Rafi Abiyi ilk gördüğümde hafiften bıçkın, coşkulu ve iştahlı bir adam gibi geldi bana... Sadece o izlenimle onu hatırlayabilirdim. Ama bir şey oldu ve onu hiç unutamadım.

Yirmi yıl arayla aynı mahallede büyüdüğümüzü fark ettik. Aramızdaki konuşma birdenbire seyir değiştirdi. Aynı sokaklarda, aynı insanlarla konuşarak ömrümüzün bir bölümünü geçirmiştik. Çok ama çok şaşırmış, heyecanlanmış, dünya kadar Ermeni'yle yıllarca hiç anlamadan birlikte yaşadığımı öğrenmiştim. Rafi Abi, Ermenice bilmeyen bir Ermeni olduğu için Hemşinlilerin onunla nasıl gırgır geçtiklerini filan anlatıyordu... konuştuğu insanları biliyor, tanıyordum. Bizim Laz Teyze diye bildiğimiz kadının Ermeni olduğunu anlayınca kalakalmıştım. Fırınları, pastaneleri, eski arkadaşlarımı tek tek sahiden tuhaf bir baş dönmesiyle yeniden "tanıyordum."

Kendime, çocukluğuma, kimliklerini saklamak zorunda kalan komşularımıza dair garip bir aydınlanma yaşamıştım.

Rafi Abi de benim gibi Keçiören'de Gazino çevresinde büyümüştü. Geçtik, gittik, ardımızda gizli saklı bir dünya. Alkara bir elveda sana...

Fotoğraf: Funda, Rafi Abi'yle geldiğinde konuşmuştu, oradan.

Anadolu Ağızlarından (36)


Çöğdürmek: İşemek.
Kekeç: Kekeme.
Hampacı: Çalışmadan ve emek harcamadan para kazanmak isteyen.
Mayıl mayıl: Üzgün üzgün bakmak.
Seyfi: Deliceden büyük avcı kuş, sıçancıl.
Delice: Kartal, kerkenez.
Lüle: Çeşme ağzı, su kanalı.
Longurdak: Hayvanların boynuna takılan çan.

Fotoğraf: Sami Güner

Perşembe, Eylül 19, 2019

Ekmek


Ekmek aslanın ağzında... hoh hoh

Kahraman


Platon'un Kratylos kitabından (Çev. Cenap Karakaya, İletişim Yayınları, 2018) öğrendim. Meğerse, Hereos, aşktan (eros) türemiş. Bütün kahramanlar, ya tanrı ile bir ölümlü kadının ya da ölümlü bir erkekle bir tanrıçanın aşkından doğdukları için adlandırılmaları da öyle olmuş. Haliyle romantik.

Bizdeki kahramanın etimolojik kökeniyse, Farsçadan, vakti zamanında haksızlıkla tahtından edilmiş Şah'ın aynı isimli oğlundan geliyormuş. Masalsı. Demek ki, kederli bir tarafı var, demek ki haklı bir intikamın hikayesi olduğu için nesiller boyunca anlatılmış. Yiğitlik gösterenlere o isim yakıştırılmış. Bazı kaynaklar, "kahreden, kahır çektiren" anlamında bir anlama da işaret ediyor ama bana o masalsı başlangıç noktası daha ilginç geliyor.

Hereos demekle kahraman demek arasında temelden farklılıklar var haliyle. Birinde insanüstülük ve melezlik vurgusu var ve her ne olursa olsun aşk içeren, aşkla ortaya çıkmış bir sonuçla karşılaşıyoruz. Diğeri ise yapıp ettikleriyle hatırlanan, haksızlığa uğrayan ve hak ettiğini geriye alan bir erkekten çıkma. Hele, rakibine kahrettiren, kahır çektiren dersek, o anlamdan yola çıkarsak "cezalandırıcı" gibi bir anlam çıkıyor.

Pulp evreni, soap opera mantığı, Stan Lee, kanun koyucular ve diğer intikamcılar... gezindiler kafamda...

Çarşamba, Eylül 18, 2019

İnsaflı Ankara


1944 yılından, Cumhuriyet'te rastladım. Cemal Nadir, uskumrunun pahalılığından şikayet etmiş. Asıl derdi için vesile etmiş diyelim, Ankara'da balığın daha ucuza satıldığını öğrenen ve safça bir soru sorarak final esprisine "derin bir pas atan" adam şöyle diyor: "Nasıl olur, orada deniz yok ki?". Diğeri cevaplıyor, "deniz yok amma insaf var".

Tipik bir Ankara-İstanbul karşılaştırması ve abartılı bir Ankara romantizmi yapılmış gibi gözüküyor ama bence sadece bu kadar değil.

Bir ters köşe yapalım: Otuzlu yıllarda İstanbul'un modernliğine, kozmopolitliğine, kapitalizme olan yakınlığına ilişkin buna benzer çok sayıda espri üretilmiştir. Aradan bu kadar sene geçmiş, niye yenileniyor peki bu espri?

Yeknesaklık, kişisel bir espri tıkanması vs olabilir mi? Olabilir ama ben sanmıyorum diyeceğim.

Bence, Cemal Nadir katıksız bir İnönü hayranı... Yeni Ankara'nın eskisinden daha iyi olduğuna inanıyor. Onun eskisi 1938 öncesi...1923 öncesi değil. İnsaflı bir Ankara derken o başka bir yeni Ankara'dan söz ediyor, belki de aslına rücu eden bir Ankara'dan...

Şunu soralım: Atatürk'ün yakın çevresinde olup da İnönü döneminde çalışmaya devam eden var mı ki...

Her dönemin gözdeleri, öne çıkan, yıldızı yükselen, popülerleşen isimleri oluyor. Siyasetçiler, gazeteciler, gazeteler, edebiyatçılar, şairler, yazarlar... Kim bilir belki karikatürcüler de var

Cemal Nadir çalışmak gerekiyor...Methiyeden, malumattan söz etmiyorum.

Özel not: Bir Ankaralı olarak iyi bildiğim bir nakarattır, "Ankara nasıl güzel olabilir ki, orada deniz yok..." Espri yancısının "orada deniz yok ki" sözleri beni bu yüzden güldürdü.


Pazartesi, Eylül 16, 2019

Benzemez kimse sana


Bir arkadaşım öğrencilerinden bahsederken giyim tarzları ve görünüşlerine vurgu yaparak milim farkları olmadığını, herkesin birbirine benzediğini epeyce küçümseyerek bir hayal kırıklığı içinde anlatıyordu.

1995 yılında Gazi'de çalışmaya başladığımda, Ülkücü öğrenciler saçlarına jöle süren erkekleri çevirip çevirip dövüyorlardı. Çok değil, on yıl sonra bundan vazgeçtiler, kendileri de jöle sürüp rahatladılar.

Global popüler kültür taklit etmeyi, fan olmayı, takipçi olmayı pek de onaylamaz. Benzersizlik, öncü olmak, lider olmak, ayrıksı durmak ve bunu yaparak yola devam etmek makbul olandır. Hikayeler, öğütler, gençlere verilen tavsiyeler hep bu yöndedir.

Oysa, gerçek ya da vardığımız-yaşadığımız zaviye bunun tersidir, o kadar çok benzeriz ki birbirimize. Devlet ve millet ideali, dindaşlık, takımdaşlık, kurumdaşlık, mezuniyetlerimiz filan dersek... benzeşmek bir siyaset idealidir.

Bütün beyaz yakalıların sahil kenarında yaşamak, oralara kaçmak gibi bir ideali var örneğin. Kıyı kasabası falan dendiğinde yüzümde hafif bir tebessüm beliriyor. Bir arkadaşım külyutmazlığıma itiraz edip, herkesin aynı hayali görmesi, o hayalin kötü olduğunun delili olamaz dedi: "güzel olduğu için paylaşılıyor ve yayılıyor". O kıyı kasabası, orada yaşamayı arzulayan insanlarla dolduğunda küçük bir İstanbul'a dönüşecek filan demedim tabii.

Çay güzeldi, çayımı içtim.

Pazar, Eylül 15, 2019