Salı, Aralık 30, 2014

İyi Seneler


Yeni şeyler öğrendiğimiz, neşeli, sağlıklı, tasası az bir yıl olsun. Daha önemlisi iyi insanlar olsun etrafımızda, yokluklarını da göstermesin bize...Beraber yürüyelim onlarla...
Hepinize iyi seneler

Cumartesi, Aralık 27, 2014

Kapak


Bu hafta çıkan Radikal Kitap'ın kapağını Seyhan (Argun) çizdi.Meraklısı Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi'nde hatırlayacaktır tiplemeleri.

Cuma, Aralık 26, 2014

Emanet Şehir, 2014'ün 100 Kitabı Arasında


Radikal Kitap-Hürriyet, 2014’ün 100 Kitabı arasında Emanet Şehir’i de gösterdi. Teşekkür ederiz.
http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/2014un-100-kitabi-412391

Çarşamba, Aralık 24, 2014

Monoton bir grafik roman


Zeina Abirached’in Ölmek Gitmek DönmekKırlangıç Oyunu yakınlarda yayınlanan yeni bir grafik roman. Lübnanlı kadın çizer Abirached’in çocukluğunun geçtiği Beyrut’ta bir apartman dairesinde yaşananları, komşuluk ilişkilerini ve savaş koşullarında aileler arasında geliştirilen dayanışmayı anlatıyor. Dokunaklı bir hikâyesi var. Grafik roman için ideal sayılabilecek bir tahkiye kurulmuş. Otobiyografik nitelikli, insani bir meselesi olan, yavaş ve minimal akışlı. Hikâye, bombardıman altında, ölümün eşiğinde mutlu olmaya çalışan iyimser karakterlerin çevresinde gelişiyor. Buradan ekmek çıkar mı? Çıkar elbet. Gel gör ki ben albümü sevmedim.

İki nedenim var. Birincisi, Abirached, Persepolis grafik romanıyla ünlenen İran asıllı ünlü grafik romancı Marjane Satrapi’ye çizgi olarak fazlasıyla öykünüyor, öyle ki bazen taklit ölçüsünde benzeşiyor. Çok anlaşılır değil yaptığı. Satrapi, benzersiz ve biricik demiyorum, o da kendisinden önceki kuşaktan 1959 doğumlu çizgi romancı ve yayıncı David B.’nin çinilemesinden, sayfa tasarımından ve geniş anlamıyla hikâyeciliğinden çok etkilenmiş bir çizer. Böyle bakıldığında Abirached ve Satrapi, ondan feyz almışlar denebilir ama Abirached, Satrapi’yi David B.’den çok daha fazla andırıyor. İkinci olarak, çizer minyatür-Doğu resmi aurasına sadakat göstermek gibi bir iddiayla albüme girişmiş, çizgi olarak derinlik, uzaklık-yakınlık kullanmamış, birbirini takip eden ve küçük jestler dışında değişmeyen kare istiflemeleri yapmış. “Kamera açısını” farklılaştırmadan, karakterlerini bir gölge oyununu andırır biçimde sahnesinde-kare önünde sıralamış. İlginç mi? Pek değil. Birbirinin aynısı çok kare var. Sadece anlatım kutularındaki ifadeler değişiyor. Bir başka deyişle Kırlangıç Oyunu hem özgün olmamış hem de resim dili yeknesak kalmış. Buna karşılık süsleme denebilecek mürekkep oyunlarına ve göze hoş gelecek dekoratif unsurlara ziyadesiyle özen göstermiş. Temiz bir işçilik var, hakkını teslim edelim.

Peki çizerin minyatür yorumu işlevsel mi, hikâyeyi büyütmüş, derinleştirmiş mi? Evet diyemiyorum, minyatürde perspektif, uzaklık-yakınlık olmamasının tasavvufla ilişkili gerekçeleri vardır. Abirached, görsel bir ilgiyle seçmiş minyatürü, yani minyatürün ne hikâyede yeri var ne de anlamlı bir göndermesi. Nakkaşın gerçeği algılama biçimiyle Abirached’in tercihi birbirine paralel değil. Bu durumda sırf hoşluk olsun diye seçilmiş bir üslupla karşı karşıyayız, üstelik üslubun alenen hikâyenin önüne geçmesine izin verilmiş. Başta ilginç geliyor, a la mode, çizgi hikâyeyi tamamlıyor gibi hissediyorsunuz ama sonrasında farkettiğiniz radyo skeçi gibi diyalogla “resmedilen” bir eylemlilik ve tek mekânda geçen bir teatrallik oluyor. Yanlış anlaşılmasın, tiyatro ya da radyoyla derdim yok, benim derdim grafik romanın gücünün kullanılamaması. Her mecranın kendine özgü güçleri varsa, bundan azami ölçülerde faydalanmak gerekiyor, çünkü her mecranın yine kendine göre sınırlılıkları mevcut. Vites düşürülünce zaafiyetler de belirginleşiyor. Ardışıklık olmadığı ve birbirinin aynısı kareler yeknesaklık yarattığı için çizgilerin ilginç olması yeterli olmuyor. Üstelik kuraldır, çizgi ve üslup denemeleri, avangart arayışları ancak kısa-az sayfalı hikâyelerde anlatının önüne geçebilir. Hiç de bile diyenler çıkabilir, meramımı başka bir örnekle anlatayım.

Geçtiğimiz yıl Fırat Yaşa, Yiğit Değer Bengi’nin aynı adlı öyküsünden uyarlayarak Avcı Nun adlı bir grafik roman yayınladı. Yaşa, enerjisini sevdiğim, anlatma iştahı olan bir çizer. Avcı Nun’da yeni bir tarz denemiş, mağara resimlerini model alarak ilkel çağ hikâyesini atmosfer olarak tamamlamaya niyetlenmiş. Abirached ile kıyaslarsam, çok daha başarılı olmuş, çizgiler hikâyeyi büyütmüş, başkalaştırmış, kendini göstermiş, iyi bir katkı yapmış. Ama sorun yine aynı, minyatür ya da mağara resmi gibi perspektifsiz bir çizgi uzun hikâyeyi sürükleyemez, hoş duran bir çizgi esprisi, hikâye uzadıkça zayıflar, önemsizleşir, çizer narsizmine dönüşerek hikâyeyi öteleyen bir noktaya geriler. Abirached, doğrusu iyi bir çizer değil, hikâyesini güçlendirecek sahneler kuramıyor, zaafını bilerek çiziyor demek daha doğru. O kadar çok tıpkısının aynısı kare kuruyor ki, çizer değil acar bir bilgisayar programcısı bundan iyisini çıkarırdı dedirtiyor.

Çizgiyle ilgili bir sürü saydırdım, kahırlandım, e peki hikâye nasıl derseniz eğer, çizgi, hikâyeyi takip edilemez kıldığı için senaryodaki o minimal tavır, mizahi göndermeler ve duyarlı anlatım önemsizleşiyor derim. Hani çizgi bu kadar monotonlaşmasa hikâye tadını gösterebilecekmiş. İyi bir çizgi roman çizeri, hikâye anlatan, hikâye anlatırken kendini unutturan çizerdir. Çizgi roman görsel bir sanat olduğu için zaten çizgi ön plandadır. Şurası çok açık ki çizgi roman bakılan değil okunan olmak zorunda, çizerin “evvela ve mutlaka” hatırlaması gerekiyor bunu.

Özetle Kırlangıç Oyunu, potansiyeli olmasına rağmen güdük kalmış bir senaryoya dayanan, minyatür esprisinde çizilmiş ama fazlasıyla uzatılmış bir grafik roman. Taklit aslını yüceltirmiş, bu albüm, “bana her şey seni hatırlatıyor” misali Persepolis ve Satrapi’ye yaramış. Son söz yayınevine, Sırtlan Kitap yeni bir yayınevi. Bu türden az satışlı grafik romanları yayınlamak cesaret istiyor, özverililer ve kitap güzel olsun diye uğraşmışlar. Yolları açık olsun.

[Bu yazı Temmuz ayında ArkaKapak.com'da yayınlanmıştı.]

Pazartesi, Aralık 22, 2014

Hangi Nietzsche?


Michel Onfray’ın yazdığı Maximilien Le Roy’un çizdiği Nietzsche’nin biyografik çizgi romanı Nietzsche – Özgürlüğü Yaratmak’ı incelerken aklımda şu soru vardı: Nietzsche’nin çizgi romanı nasıl yapılabilir? Güzel çizilmiş, el hak, grafik niteliği yüksek, tek tek bakıldığında göz alan sayfaları olan bir çalışma ama… Nietzsche gibi sahiden karışık, rivayeti bol, durmaksızın yazan, masa başında yaşayan, pek çok bakımdan münzevi birisi nasıl anlatılır?

Bu soruyu bir parça oyun gibi sorduğumu, albümü okumadan kendimi tarttığımı itiraf edeyim. Sondan başlayayım, akli dengesini yitirmiş, frengiden ölmüş, gündelik hayata karıştığında taşkınlık yapan, kavgacı, bazen sefahat düşkünü ve bazen her türlü hazzın düşmanı, günlerce konuşmayan, ölümü kovalayan ve ölümden korkan biri Nietzsche.

Onfray ne yapmış? Bize onun hayatından kesitler sunmuş, hikâye bütünlüğünden ziyade felsefi tutarlılığı sağlamak istemiş. Hikâye dizgesini nasıl kullanacağınıysa daha ilk sayfalardan göstermiş. Başlangıçtaki on sayfada hikâyenin anlatıldığı zaman dilimi altı kez değişiyor. Mekân, kişiler ve bağlam kolayca anlaşılmıyor. Albümde bir iki mektup ve metin alıntısı dışında anlatım kutusuna, bir üst sese hiç başvurulmamış. Bütün hikâyeyi görsel bir devamlılık içinde anlatmayı tercih etmişler. Le Roy iyi bir çizer ama iç hareketliliği olan bir tarzı yok. Bu kadar fragmente, ileri ve geri zaman sıçraması yapan hikâyede sanki daha hareketli bir çizgi kullanmalıymış. Onfray, yavaş akan, okurun metne dâhil olmasına ket vuran anlatımında, özellikle finale doğru giderken önemli bir tercihte bulunmuş. Kitap bittiğinde kullanılan nota bakılırsa, okuru yönlendiren bir açıklama arzusu da göstermiş. Nietzsche’nin anti-semit olmadığı, ölümünden sonra kız kardeşi tarafından yazdıklarının manipüle edildiği iddiası hakkında bir malumat vermiş. İç sayfalarda da ırkçı kız kardeşiyle benzer bir minvalde tartışma yaşadıkları anlatılıyor.

Doğru bir tespit, Nietzsche çevresindeki Yahudi düşmanlarını ve yükselen milliyetçiliği daima küçümsemiş ama gel gör ki faşistlerin en çok okuduğu bir kaç yazardan biri. Karışık gelebilir, söz konusu olan Nietzsche ise epeyce evirip çevirip kurcalamak gerekiyor zaten. Sırf coşkulu biri diye faşistler tarafından sevildiğini düşünmek saflık olur. Meseleye hikâye açısından bakarsak, albümün finali, Nietzsche’nin anti-semit olmadığına dayandırılıyorsa ve ortada meşum bir kız kardeş varsa, çocuklukta, ilk gençlikte ve sonraki yıllarda kardeşler arasında daha net bir aşk nefret ilişkisi kurulmalı, uzlaşmazlıkları, çelişkileri belirginleştirilmeliydi diye düşünüyorum. Onfray, bu finali güçlendirmeye çalışmamış hatta aforizmaları andırır biçimde Nietzsche’nin hayatından parçalar sunarak tahkiye bağını okura bırakmış. Bu tercih, albümün çizeri Le Roy’a ister istemez ağır bir yük bindirmiş. O da duygusal krizlerini ve tek başınalığını vurgulayan sayfa tasarımları yapmış ki çoğu 70’lerde çizilmiş, uyuşturucu triplerini betimleyen sayfaları hatırlatıyor. Nietzsche, iyi değilmiş hissi verilmek istenmiş, ben öyle anlıyorum.

Nietzsche gibi dâhilerin en önemli karakter özelliklerinden bir tanesi, bir zamanlar taptıkları olguyu, fikri ya da eğilimi gün gelir teper olmalarıdır. Nietzsche’nin Wagner sevgisi ve inkâr ölçüsündeki hoşnutsuzluğu, kadın düşkünlüğü ve nefreti, hemen her şeye yönelik (yakınlaşma ve uzaklaşma) gelgitleri, irade savaşları, burjuva dindarlığıyla kavgası, “yaşarken yaşayın” deyişi, yumuşaklığa karşı husumeti bana sanki daha enerjik bir havada anlatılmalıymış gibi geldi. Bilemiyorum, devrimler çağında yaşayan, Alman milliyetçiliği yükseldikçe kitapları satmaya başlayan, hiç ummadığı biçimde ilgi gören, feylesofluğu kadar trajedi kahramanı muamelesi gören birinden söz ediyoruz. Onfray’dan daha eğlenceli ve deliduman bir kitap bekliyordum diyerek bahsi kapatayım. Onfray’ın Bir Putun Alacakaranlığı (Sel Yayıncılık) kitabı albümle birlikte okunabilir, onu da tavsiye etmiş olayım. Le Roy’un Le Monde Diplomatique tarzı mesafeli duran Filistin’le ilgili çalışmalarını biliyorum. Az çizgiyle kare kuran, sayfa içi boşlukları bir tarz olarak önemseyen çizerlerden. Yetenekli ve üretken, senaryo da yazıyor. Gaultier’in çizdiği Gaugin’i yazdı örneğin geçen yıl. Türkçede de yayınlanabilir çalışmalara sahip.

Nietzsche – Özgürlüğü Yaratmak, iddiası olan bir grafik roman. Yazarı Onfray nedeniyle ayrıca önemli. Ustaca çizilmiş, doğru seçilmiş renkleriyle kendine baktıran bir albüm.

[Bu yazı Haziran ayında ArkaKapak.com'da yayınlanmıştı.]

Çarşamba, Aralık 17, 2014

Resimli Türkçe Edebiyat Takviminden


Gaye Boralıoğlu, Kanuni Orospu hikayesiyle Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi'nde...

Seray Şahiner, Şalter hikayesiyle Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi'nde...

Seray Şahiner, Şalter hikayesiyle Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi'nde...

Ayhan Geçgin, Günler, Parçalar hikayesiyle Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi'nde

Barış Bıçakçı, Bağıran Adam hikayesiyle Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi'nde...

Mahir Ünsal Eri, On İki Mehmet hikayesiyle Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi'nde
Hikâye vinyetleri: Seyhan Argun

Pazartesi, Aralık 15, 2014

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku


Müzeyyen, yeni kapağı ve renkli biçimiyle kitapçılarda... 

Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor… Bülbülün çilesi, yazarın zulası… İnceden sarma bir sigara, inceden bir bardak… Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.  

İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazarı. 

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane’ye inen roman. Avaramu!

Pazar, Aralık 14, 2014

Pusu!



Bu yaşıma geldim anladığım şu, zekayla ilgili tek yapabildiğimiz kurnazlık. Kesin olarak kinciyiz ve daima pusuda bekliyoruz.



Perşembe, Aralık 11, 2014

Muzaffer Abi


Takvimin tefrika bölümünde bir de çizgi roman yaptık. Mustafa A.Kara çizdi, ben yazdım. Tiviter'da bahsini ettiğim Muzaffer Abinin hikayesi. Yaşanmış olaylar silsilesinden diyeyim.

Salı, Aralık 09, 2014

Kulağı Büyüyen Adam


Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi için hazırladığımız bantlardan biri... Kulağı Büyüyen Adam, Berat (Pekmezci) çizdi, ben yazdım.

Çarşamba, Aralık 03, 2014

Yangın



Herkes ölüyor. Kimi hızlı kimi yavaş... Camlar patlıyor yangın sıcağıyla. Toprağın altı da yerin üstü gibi kaynıyor. Cübbeliler gerekeni düşünüyorlar. Kan kırmızı, koyu. "Gidiyorsan ben de geliyorum" diyor kız kardeşi. Duvarlar, çöp şehirler. Yerliler, romantikler, siviller...Kontroller. Renkler birer birer sönüyor. "Ne düşünüyorsun?"

Özge Sarıoğlu, felaket öngörüsüyle edebiyat şehrengizine giriyor. Ustaca yazılmış bir ilk roman.

Yangın, ürkütücü bir distopya. Bir ihtimalin romanı.

Pazartesi, Aralık 01, 2014

Seyrüsefer Defteri 53



Fargo Sea 1 Ep. 3 ve 4'ü seyrettim (30 Kasım).+ The Two Faces of January, Highsmith uyarlamasıymış, izlerken anlıyorsun uyarlama olduğunu, güzel hikâye (29 Kasım). + İstanbul Seyahati (28 Kasım). + Ortaya karışık trash: Call Girl of Cthulhu (2014) ve Late Phases, ikincisi trash değil gibi gelebilir o ayrı (27 Kasım). + Dracula Untold (2014), Dracula, Fatih'i öldürmez mi? Et suyu çorbası, sade suya tirit (26 Kasım). + A Walk Among the Tombstones, Scudder uyarlamasıymış. Neeson uymuş mu bilemedim, intihar sahnesi güzel olmuş (25 Kasım). + Blended, aile komedisi diyelim, vasat senaryo (24 Kasım). + Lucy, merak ettiğim filmdi, çok makalemsi olmuş, matrix sonrası aksiyonlardan (23 Kasım). + Guardians of the Galaxy, eğlenceli bir space-opera (22 Kasım). + The Salvation, Danimarka westerni, iddialı bir global film istemişler, hikâye klişe, bir on dakikaya daha ihtiyaç varmış (21 Kasım). + Sex Ed ve American Burger biri komedi, diğeri korku komedi, ilki daha iyi olmakla birlikte vasat filmler (20 Kasım). + Isabelle (Yi sa bui lai), hikâyesi şaşırtmak üzerine kurulu, başka bir şey daha çıkacak derken film bitiyor, tavsıyor (19 Kasım). + Jersey Boy, Eastwood ölürse Holivut çook eksik kalacak, müzikal biyografileri seviyorum, can't take my eyes off you (18 Kasım). + Stage Fright (2014), müzikal kısmı için kısmen başarılı diyeceğim, film bir noktadan sonra tepe üstü gidiyor (17 Kasım). + In Secret, bana ne olacağına karar verememiş bir film gibi geldi (16 Kasım). + A Most Wanted Man (2014), yakın zamanlarda seyrettiğim en iyi casusluk filmi. Le carre işi diyordum ki meğer ondan uyarlamaymış (15 Kasım). + Hastane Günleri (12-13-14 Kasım). + İstanbul Seyahati (7-8-9-10 Kasım). + Dawn of the Planet of the Apes (2014), kimi bakımlardan ilginç, senaryo klişe (6 Kasım). + Nymph-Killer Mermaid, Sırp gişe filmi, nasıl yapmışlar diye izledim, bir X-Files bölümü çıkar, o kadar dar (5 Kasım). + The November Man (2014), klasik casusluk filmi, aksiyon, uyarlamaymış (4 Kasım). + Fargo Sea 1 Ep. 1 ve 2'yi seyrettim (3 Kasım). + Plastic, sevdiğim oyuncular için seyrettim, gişe filmiymiş (2 Kasım). + Knicks final bölümünü seyrettim (1 Kasım).