Salı, Temmuz 28, 2026

Bir gün mutlaka

Sokak, 1980’lerin sonunda yayımlanan muhalif sol dergilerden biriydi. Yukarıdaki sayfa, Gırgır’ın el değiştirmesinin ardından dergide çıkan bir habere ait.

Gırgır çalışanları Oğuz Aral’ın evinde toplanmış, ne yapacaklarını anlamaya, kendilerine bir yön ve yol haritası çizmeye çalışıyorlar. Nadire Mater de bu toplantılara katılmış ve yazısını oradaki gözlemlerinden çıkarmış.

1980’lerin ikinci yarısından itibaren iktidara gelen sağ partiler, kendilerine yakın bir medya düzeni kurmak amacıyla yüksek tirajlı gazeteler üzerinde baskı oluşturdu; bazılarını ekonomik ve siyasal araçlarla el değiştirmeye zorladı. Gırgır’ın satıldığı dönemde iş insanı Asil Nadir de Özal iktidarının teşvikleri, himayesi ve kolaylaştırmaları sayesinde çok sayıda gazete ve derginin sahibi olmuştu.

Gırgır, bu hengâmede el değiştiren yayınlardan biriydi.

Kapitalizmin işleyişi bakımından bunda şaşırtıcı bir taraf yoktu: Her şirket gibi her yayın da satılabilirdi. Buna rağmen biz okurlar meseleyi romantikleştiriyor, gazetelerin ve dergilerin yalnızca okurları için değil, reklamverenler ve sahipleri için de çıkarıldığını aklımıza getirmiyorduk.

Gırgır çok satan ve çok kazandıran bir yayındı. Tam da bu nedenle kadrosundan kopmalar yaşanması, yeni mizah dergilerinin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Çarşaf, Mikrop, Limon ve Hıbır, farklı zamanlarda ekonomik gerekçelerle bu büyük gövdeden kopmuşlardı.

Derginin sahibi Haldun Simavi de hem bu kopuşlardan hem siyasal ve ekonomik baskılardan yorulmuş olmalı ki sonunda, elindeki diğer yayınlarla birlikte Gırgır’ı da sattı.

Böylece Gırgır, kapitalist ve açıkça sağcı bir patrondan başka bir kapitalist ve yine açıkça sağcı patrona geçti.

Oysa biz meseleyi böyle görmedik. Nadire Mater’in haberinde ve Sokak’ın yaklaşımında da aynı duygu hâkimdi: Dergimiz kötü adamların eline geçmişti.

Gırgır’ın zaten dağıtım tekeline sahip bir patrona ait olduğunu, çok sattığını, Oğuz Aral’ın bu yayından önemli gelir elde ettiğini ve bazı çizerlerin de daha çok kazanabilmek için dergiden ayrıldığını düşünmek istemiyorduk. Ekonomik bir çatışmayı ahlaki bir trajedi olarak okumak kolayımıza geliyordu.

Sokak, haberin yan sütununa “Ağla Sevgili Yurdum” başlığını koymuş. Bu başlık, sanki üzülmemiz ve kahrolmamız gereken olaylar zincirine Gırgır’ın satışı da eklenmiş gibi okunabilir.

Gırgır’ın el değiştirmesi ve ardından yaşanan ayrılıklar, benim kuşağımda uzun süre “muhalif bir kalenin susturulması”, “ustaya ihanet”, “paragözlük” ve “vicdansızlık” gibi kavramlarla açıklandı. Bugün bile bu anlatı büyük ölçüde değişmiş değildir.

Oysa meselenin bunlarla pek ilgisi yoktu.

Haberde de geçiyor, başka söyleşilerinde de tekrarlanıyor: Oğuz Aral, kendisine önerilse Gırgır’ı satın alabileceğini söylüyor.

Bana neden satmadı?” vurgusu ve iması aslında oldukça zihin açıcıydı. Aral yalnızca “susturulan sanatçı” değil, Gırgır’ı satın alabilecek ekonomik güce ulaşmış bir yayıncıydı da.

Bu ayrıntı, hikâyenin ahlaki kahramanlar ve kötü patronlardan ibaret olmadığını açıkça gösteriyordu. Ama biz masalsı bir romantizmi seviyorduk, Mıstık Abi.

Meraklısına not: Gırgır’ın satış bedeli, dönemin kuruyla yaklaşık 300 bin dolarmış. Haftada 200 binin üzerinde net satan bir yayın için hayli düşük bir bedel. Satış tutarının vergisel nedenlerle düşük gösterilmiş olması muhtemel, yoksa Haldun Simavi’nin böyle bir yayını bu fiyata bırakması pek akla yatkın görünmüyor.

2 yorum:

  1. Üniversiteye giderken her hafta mutlaka alır, Beyazıt'a geçerken vapurda okumaya başlardık. Hey gidi zaman.

    YanıtlaSil
  2. O güzelim mizah dergileri birer ikişer yok oldukça, toplum da kaliteli şakaları, etkili mizah dilini, hatta gülmeyi, gülümsemeyi unuttu galiba...

    YanıtlaSil