Çarşamba, Haziran 30, 2010

Salı, Haziran 29, 2010

Pazartesi, Haziran 28, 2010

Cuma, Haziran 25, 2010

Perşembe, Haziran 24, 2010

Çarşamba, Haziran 23, 2010

Bayıldım

1931 tarihli bir dergi kapağı, tek kelimeyle bayıldım. İçerdeki hikaye içki kaçakçılığıyla ilgili olabilir ama bana tasarım olarak inanılmaz güzel geldi...Garip, gerçekdışı, ironik, saçma ama her defasında güzel...

Salı, Haziran 22, 2010

Pedagog Parmağı

Bu topraklarda mizahtan, apansızlığın arsız yandaşlığı beklenmez. Yemin istenir kahkahalardan, insan olunacağına dair. Bergson’u boşuna sahiplenmez Mustafa Şekip. İbret ve pansuman. Pedagog parmağı sallanır mizahçıya: Vara yoğa gülme, güldürme. Kıssadan hisse.

Çizgi: Mehmet Saygın

Pazartesi, Haziran 21, 2010

Cumartesi, Haziran 19, 2010

Kostümlere Devlet Karışırsa...


İki yıl kadar oluyor, oğlum parkta sağa sola koşuştururken birdenbire bir şey hatırlamış gibi durdu, tuhaf biçimde yere diz çöktü, yumrukları sıkılıydı ve yüzü de hayli gergindi. Her ebeveynin yapacağı gibi telaşlanarak ama telaşlandığımı gizleyerek yanına seyirttim. Gözlerini kısarak “Baba ağ atamıyorum” dedi. Üç buçuk yaşında, hayatında ne bir Örümcek Adam filmi seyretmiş ne de çizgi romanını görmüş bir çocuktu ama bir kahramanı böylesi ontolojik bir sorunla birlikte “sahneleyebilecek” kadar onunla özdeşleşebiliyordu. Kreşteki diğer çocuklar Örümcek Adam ile Spiderman’ı ayrı kahramanlar sansalar da oynuyorlardı işte, onlardan öğrenmişti. Amerikan çizgi romanları, aşağı yukarı bir on yıldır filmleri ve oyuncaklarıyla dolaşıma giriyor ve geçmişte olmadığı ölçüde bilinip konuşuluyorlar. Oysa bizde Amerikan çizgi romanları-süper kahramanlar ticari olarak başarılı değillerdir; yan ürünleriyle değil hikâyeleriyle varolmak durumunda kaldıkları dönemlerde hep az satan, kısa ömürlü yayınlar olmuşlardır. Bugün kitap-dergi satışı olarak çok farklı bir durumda değiller ama farklı bir pazarlamanın neticesinde daha fazla biliniyorlar, hayatın içindeler. Aslına bakılırsa, Amerika’da da benzer bir sorunla karşı karşıyalar. Oradaki dergi satışları, yan ürünlerle kıyaslandığında oran olarak giderek küçülüyor. Öyle ki çizgi romanlar, oyuncakların (ve filmlerin) bir yan ürününe dönüştü neredeyse.

Birkaç yıl önce ünlü çizgi roman yayınevi Marvel Comics, ilgi çekici bir hamle yaparak, portfolyosunda yer alan hemen her süper kahramanın bir biçimde dâhil olduğu hayali bir iç savaş hikâyesi anlatmaya başladı (2006-2007). Kahramanlar, Demir Adam ve Kaptan Amerika’nın önderlik ettiği iki ayrı kesime ayrılarak birbirleriyle kıyasıya savaşıyorlardı. Kanun koyuculuk ile kanun koruyuculuk arasında salınmak, kanunsuzlukla suçlanmak, kimliklerini gizlemek zorunda kalmak süper kahraman evreninin klişelerindendir. İç Savaş serisi, bu gerilimi kahramanlar arası ilişkilere taşıyarak durumu katmerlendiriyordu. Yanlış anlamalar, gizlenen sırlar, geçmişten gelen husumetler ve bitimsiz rekabet yüzünden kahramanlar geçinemiyor, okuru taraf olmaya zorluyordu. Dizinin sloganı “kimin tarafındasın?”dı. Diğer yandan hikâye, önemli kahramanların kendi dizilerinde ayrıca geliştirildiğinden iç içe geçen ve karışan, bağımsız ve bir arada süren farklı gelişmeler aktarılıyordu. Hoz Comics bu dizinin iki ayrı albümünü, İç Savaş ve Spiderman Evdeki Savaş’ı yayınlamış. Birinde İç Savaş’ın aktörlerinden biri olan Örümcek Adam’ın kameralar önünde gerçek kimliğini açıklayarak yasadan yana tavır koyması diğerinde açığa çıkan kimliği yüzünden başına gelenler resmediliyor. Takip edilmeyi güçleştiren bir dergi silsilesiyle sunulmuş bu hikâye evreninin ne kadarının Türkçeye çevrileceğini bilmiyorum ama Amerika’da çok sayıda özel sayı ve albüm çıktığını söyleyebilirim.

Kuzey Amerikalılar için süper kahramanlar, popüler kültürlerinin hayati bir parçası, milli kahramanları veya nostaljik-mazilerine dokunan bir fenomen olarak tanımlanabilir. Suçlularla ve kötülükle savaşan tanrı-kahraman arketipini sevdikleri, siyasi ve kültürel olarak onları irdelemekten, gerekirse yeniden yorumlamaktan haz aldıkları da söylenebilir. Çıkış dönemlerine bakıldığında, Büyük Bunalım yıllarının tedirginliğine, polis ve adalete ilişkin hayal kırıklıklarına karşı restorasyon niyetiyle kullanıldıkları anlaşılıyor. Uygulanamayan yasalar, güçsüz siyasi ve idari otoriteler, cezalandırılamayan suçlular, yozlaşan ahlak, huzursuz bir toplum, mülkiyetin korunamaması, kaotik bir bürokrasi vs. Tam bu noktada ortaya çıkan ve muğlâk bir adalet söylemi içinde suçluları cezalandıran süper kahramanlar…

Ekseriyetle ailelerini yitirmiş, bir intikam tutkusuyla bu uğraşa girmişlerdir. Özgüvenlidirler, sıra dışı özellikleri nedeniyle toplumdan ayrılmakta, bu ayrımı belirginleştirmek içinse kostüm giymektedirler. Adalet anlayışları farklıdır, hukukla mutlaka çelişen yargılara sahiptirler. Bu mütereddit ruh hali onları bağımsız kılmakta, suçluları yakalayarak suçla karışan “masumluklarını” legalize etmektedirler. Hepsinin gizli bir kimliği, insan olarak yaşadığı dünyevi dertleri vardır. Bilimle ilişkilidirler, ya kendileri bilim adamıdır ya da çevrelerinde bilimle uğraşan yandaşları vardır. Söz konusu bilim, sözde teknik jargonuna rağmen Büyücü Merlin’in sihirlerinden farksızdır. Kostümleri üniformalarıdır, yüzlerini saklamaya özel bir önem vermektedirler.

İç Savaş, iş bu süper adamlardan oluşan bir kalabalığın kavgasını anlatıyor. Hikâyeye göre bir gün öyle bir noktaya geliniyor ki iş şirazesinden çıkıyor ve tüm süper kahramanlar devlet tarafından kimliklerini açıklamaya, kayıt altına girmeye zorlanıyor. Böylesi bir şarta, ilk uyması beklenen Kaptan Amerika’nın itiraz etmesi, hikâyeye Amerikan ölçüleri içinde siyasi bir yön katmış. Kaptan Amerika’nın öne çıkartılması tahmin edilebileceği gibi ticari bir tercih. İlgisizlikle unutulmaya yüz tutmuş, düz ve çelişkisiz bir kahramanı hem başkalaştırıp hem de ölümüyle (!) sonuçlanacak bir hikâye içinde göstermek ister istemez İç Savaş’ı konuşulur kılıyor.

Anaakım Amerikan çizgi romanının tipik narsistik anlatılarından birini-iyi bir örneğini, endüstrinin önemli şirketlerinden Marvel’in neredeyse her şeyini ortaya koyduğu iddialı bir yapımını okumak isterseniz, İç Savaş külliyatı mutlaka ilginizi çekecektir.

Radikal Kitap, 18.6.2010

Cuma, Haziran 18, 2010

Perşembe, Haziran 17, 2010

Salı, Haziran 15, 2010

Cilveloy

Fotoğraf: Rengim Mutevellioglu
link

Pazar, Haziran 13, 2010

Yusuf Ziya’nın Akbaba Mizah Dergisi

-->(…) Akbaba’nın yanlılığı, bir siyasal parti yerine bir başkasının yandaşı olması, bu yandaşlığı dönemsel olarak değiştirmesi değildir. Liberal yaklaşımlar, örtülü ödeneğin yasaklanması ya da cezalandırılmasıyla bu türden bir sorunun ortadan kalkabileceğine iddia edebilirler. Buna göre sorunlar basın etiğinin geliştirilmesiyle çözümlenebilecektir. Akbaba’nın basının mali özerkliğine kavuşamadığı, gazetelerin siyasal partilerden kopamadığı bir dönemin yayını olduğu da iddia edilebilir. Bu iddiadaki dolaylı vurgu, devletin basına doğrudan müdahale etmesiyle ilgilidir. Oysa Yusuf Ziya Ortaç’ın yanlılığı dönemsel değil, yapısal bir yanlılıktır. Bir başka ifadeyle gazetelerin mali özerkliğine kavuşması, siyasal partilerden uzaklaşmaları ve son olarak devletin basına müdahalede bulunmaması özgür basını yaratmayacaktır. Özgür Basın varolamadığı için Akbaba gibi dergiler ve Yusuf Ziya Ortaç benzeri yayıncı-yazarlar ortaya çıkmış değildir (...) Tarih ve Toplum, Yeni Yaklaşımlar, Bahar 2010 (10) sayısında yer alan “Yusuf Ziya’nın Akbaba Mizah Dergisi” başlıklı yazıdan bölüm.

Cumartesi, Haziran 12, 2010

Perşembe, Haziran 10, 2010

Çarşamba, Haziran 09, 2010

Salı, Haziran 08, 2010

Vay Vay...

Şöyle yazıyor: "Efsane Lider / Adolf Hitler/ Sabrımız Kalmadı/ Ruhunu Gönder". Ne denir bilinmez, sapla samanı karıştırıyorlar desem değil...Hakkaten değil.

Pazar, Haziran 06, 2010

Markopaşa


-->Hiç ana babası olmamış, kendi kendini yaratmış biri gibidir Markopaşa. Bir vicdani çığlık. Ahfadından çevresinden herşeyden çok gerçek durur sözleri. İnanılmaz bir enerjidir, her defasında küllerinden doğmak. Ad, adres değiştirmek gizliden gizliye yazılar yazmak, polisten kaçmak ve matbaa bulamadığında Gutenberg’e danışıp, teksirle çoğalmak. Satıcı bulamadıklarında sokaklarda “Marko Paşa!” diye bağıra bağıra gazete satmak. Markopaşa, memleket mizahının amentüsü. Adetlere, vasatlığa, klişelere saldıran bir deli.

Cumartesi, Haziran 05, 2010

Seks, Yalanlar ve Videoteyp

Baltimore’de geçen ünlü Amerikan dizisi The Wire (2002-2008) ilk sezonunda oldukça farklı bir mafya ahvali gösteriyor bize. Buna göre mafya mensupları özel arabalarında, büro ve evlerinde işleriyle ilgili konuşmuyorlar. Sokağa çıkıyorlar, sürekli yürüyerek ve karşılıklı yön değiştirerek, ağızlarını aralıklarla kapatarak, bazen şifreli dil kullanarak konuşuyorlar. İzlendiklerini, dinlendiklerini biliyor ve ona göre yaşıyorlar. Kameralar gelmeden konuşmasına başlamayan, en çarpıcı demeçlerini canlı yayına geçildiği zamana saklayan siyasetçilerin tavrıyla kıyaslanabilecek bir takip edilme sendromu bu. Seksenli yılların pop ikonu Madonna’nın ahir zaman yıldızlardan farkının, hayatının her anını kameralar tarafından kaydedilecekmiş gibi yaşaması olduğu iddia ediliyordu. Biri Bizi Gözetliyor türünden reality şovların yaygınlık kazanmasının nedenlerinden birinin de başdöndürücü teknolojik gelişmeler olduğu söylenebilir. Hobsbawn’ın deyişiyle yirminci yüzyıl, sıradan insanların yüzyılıydı ve onların ürettiği, onlar için üretilen sanat bu yüzyıla hâkim olmuştu. Birbirleriyle bağlantılı iki araç, sıradan insanın dünyasını ilk kez bu kadar görünür ve belgelenebilir hale getirdi: röportaj ve kamera. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla nihayetlenen Soğuk Savaş döneminin etkileri en çok ve bir kez daha gündelik yaşama sirayet eden teknoloji ile kendini gösterdi. Cep telefonları ve internet bu yeni dönemin simgeleri oldular. Cep telefonları sayesinde kolaylaşan ses ve görüntü kayıtları internet aracılığıyla global ölçekli olarak dolaşıma girdi. İnsanların mahremlerine ilişkin görüntüler büyük bir hızla yaygınlık kazandı. Bazen canını kurtarmak için ikiz kulelerden kendini atan 11 Eylül mağdurları, bazen trafik kazasında can veren kurbanın ölüm anı, bazen de zamanında rızaya dayalı olarak çekilmiş, ancak sonra karşı tarafı incitmek için silaha dönüşmüş cinsel ilişki görüntülerinden mürekkep mahrem anlar birer birer internete “düşüyor”du. Dikkat edilirse gündelik dilde “internete düşmekten” söz edilir oldu. Kontrolsüzlüğü, teşhirciliği, ahlaki zaafiyeti, kalitesizliği, herkes tarafından ulaşılabilir olmayı ifade ediyor bu deyim. Dolayısıyla, internet çağında, kendimize saklamak istediğimiz şeyi nereye kadar ve nasıl koruyabileceğimiz konusunda kaygı yaratacak, hatta paranoyaya dönüşecek kadar büyük bir belirsizlik var (...)

[Birikim 254, Haziran 2010, Funda Şenol ile yazdığımız aynı başlıklı yazıdan bölüm]

Cuma, Haziran 04, 2010

Ispanak

Fotoğraf: Mehmet Ali Örkmez
link

Perşembe, Haziran 03, 2010

Çarşamba, Haziran 02, 2010

Deli Gücük-Alacakaranlık Zamanlar Çıktı


Deri yüzen katiller, keskin nişancılar, Helenistik ormanlarda Yunan askerleri, ecinnilerin büyük anası, loğusaların musallatı, cüzamlılar, Nasrettin Hoca, Don Kişot, konuşan köpekler... ve daha başka karakterler Deli Gücük’ün eskimiş çarıkları ile yürüdüğü Osmanlı taşrasında, hasım ya da müttefik olarak karşısına çıkıyor. Dostların dermanları Gücük’ün işine yarayacak mı, orası meçhul. Zira bu kez cendere daha bir amansız, kahramanımız için...

232 sayfalık çizgi roman kitabında 16 çizgi roman, ilüstrasyonlarla zenginleştirilmiş 3 öykü bulunuyor. Kitapta Aziz Tuna C., Murat Başekim, Özgür Kurtuluş, Emre Kuzuoğlu, Ömer Bahri Gördebak ve Can Dağ yazar olarak katılıyor. Coşkun Kuzgun, Uğur Bülent Sertçelik, Çağrı Coşkun, Murat Gürdal Akkoç, Ozan Küçükusta, Selçuk Ören, Ethem Onur Bilgiç, Murat Başol, Varol Gökdamar, Emre Yüce çizgi roman sayfalarıyla; Mert Yavaşça, Koray Kuranel, Elif Varol Ergen, Zeynep Özatalay, Melike Acar, Yıldıray Çınar, Fatih Okta, M.K. Perker ve Kenan Yarar ilüstrasyonlarıyla yer alıyor. Kitabın sonunda Can T. Yalçınkaya'nın korku çizgi romanları üzerine bir yazısı da bulunuyor. [Basın Bülteninden]

Salı, Haziran 01, 2010