Çarşamba, Şubat 07, 2018

Bu ah'lar...


Geçen yıl, tam bugün, eşimi dostumu, sevdiklerimi, tanıdıklarımı, yazdıklarını okuduğum insanları topluca, bütün özlük haklarını ellerinden alarak işten çıkardılar. Yüzlerce akademisyen sırf hükümete muhalif bir metne imza attılar diye, düşünceleri nedeniyle, barış olsun dediler diye üniversiteden tasfiye edildiler.

Bu kadar zaman, bu kadar insan nasıl yaşadı, neyle geçindi, nasıl ayakta kaldı, bilen biliyor, çeken biliyor.

Gün olur, devran döner diyoruz, dönecek elbet, demokrasi diyoruz, ifade özgürlüğü, liberterlik diyoruz, unutmamalı bunları.

Ah ettim, ediyorum, edeceğim.

Pazartesi, Şubat 05, 2018

Beşten önceki elli gün.


Havadan sudan konuşmak diye bir şey var. Bana mı denk geliyor, bana bakınca bu adamın bağı bostanı  vardır mı deniyor emin değilim. Hiç saşmıyor, insanlar benimle illa ki "kar yağmamasını" konuşuyor, kar yağmadı ya, şimdiden belli, yaz susuz geçecek, bu sene meyve olmayacak şu bu...

Onlara da tekrarlıyorum, kış geçmedi diyorum. Şu faydalı bilgiyi paylaşıyorum.

Anadolu inanışına göre ocak ayı bitiminden sonra gelen elli gün büyük kıştır. Ve büyük kış, martın son üç günü ile nisanın ilk iki günü olmak üzere toplam beş günde geçip gider. Elli günlük kış, onu takip eden o beş günle biter.

2017’nin ardından...



Koleksiyoncular, eski yayıncılar ve üreticilerle konuşursanız eğer, benzer yorumlar duyarsınız; Türkiye’de çizgi roman yayıncılığının altın çağının 1955-1975 yılları arasında yaşandığına inanılır. Sonrasında satışların düştüğü, doksanlı yılların başında kaybolma raddesine geldiği anlatılır. Buna karşılık, 2009 yılında NTV Yayınları’nın televizyon destekli satış kampanyasıyla çizgi romanların iki yıl boyunca ülkenin en çok satan kitapları arasına girdiği hatırlatılır. Bugün, aşağı yukarı son altı yedi yıldır yüzde 3 gibi büyümeyle devamlılık gösteren bir piyasa ve satış hacminden söz edebilmek mümkün. Ayda ortalama elli yeni kitap/albüm çıkıyor; geçmişle kıyaslarsak, yetmişli yıllarda dahi bu çeşitlilikte bir yayın yelpazesinin olmadığını belirtelim. Bu yönüyle bir başka altın çağın içinde olduğumuz bile iddia edilebilir. Yüksek satışlı olmamalarına karşın önemli çalışmaların tercüme edildiği, nitelik olarak yenilikçi eserlere ilgi göstererek cesur denemelerde bulunulduğu söylenebilir.

Geçtiğimiz yılı temel alarak çizgi roman yayıncılığı hakkında bir iki not düşelim. Japon çizgi romanlarının (mangalar) popülerlik kazanmaları bizim piyasamız için evveliyatı olmayan yeni bir gelişme. Öyle ki, “Teksas Tommiks” gibi isimleri yıllarca çizgi romanla özdeşleşmiş olan İtalyan çizgi romanlarına (fumettiler) denk sayılabilecek bir piyasa oranına birkaç yıl içinde ulaştılar. Yayımlanan çizgi romanların yüzde 18,7’sinin fumettilere, yüzde 17,3’ünün mangalara ait olması önemli bir değişimi işaret ediyor. Biri azalıp diğeri yükselirken, biri geçmişi diğeri geleceği temsil ediyor sanki. Tarihsel olarak bizim yayıncılarımızın çizgi roman tercihleri ve çeviri kaynakları geçen yüzyıl boyunca Fransızca ve İtalyanca oldu, bu tercih on beş yıldır İngilizceye evrilmiş durumda. Amerikan çizgi romanlarının sinema ve televizyon uyarlamalarının yapılması çevirileri hızlandırmış görünüyor. Yabancı çizgi romanlar piyasada ezici bir üstünlüğe sahipler; çıkan yayınların yüzde 91,6’sını oluşturuyorlar, bu toplamda en büyük paya yüzde 43,5 ile Amerikan kaynaklı çizgi romanları, en az orana ise yüzde 12 ile frankofonlar sahip. Çizgi roman yayıncılarının yayın listelerine bakıldığında yerli albüm sayısının parmakla sayılabilecek kadar sınırlı sayıda olması hemen fark edebiliyor. Özge Samancı’nın otobiyografik nitelikli bir büyüme hikayesi olan Bırak Üzülsünler (İletişim Yayınları), Şekip Davaz’ın masalsı dili ve hafif temposuyla öncü nitelikli çalışması Kedo: İstanbul’a Bir Masal’ın yeni basımı (Karakarga Yayınları), M. K. Perker’in yıllar önce Lemanyak dergisinde tefrika edilmiş Insomnia Café (Karakarga Yayınları) göze çarpan yerli albümler oldular. Yetmişli yıllarda çizgi romandan uzaklaşan Hikmet Yamansavaşçılar, romantik bir iddiayla başladığı Karabala tarihi çizgi roman serisine devam ederken; Selçuk Ören, süregelen Şehzade Yangını çalışmasını yarım bırakarak Kasap adlı yeni bir seriye başladı. Oky’nin Zavallı Polat (Marmara Çizgi), Cengiz Üstün’ün Kaptan Onedın (Marmara Çizgi), M. K. Perker’in Ece (Karakarga) ve Nuri Kurtcebe’nin Gaddar Davut (1984 Yayınevi) çizgi romanları yılın dikkat çeken tefrika derlemeleriydi. 

Tüm dünyada Amerikan ve Japon çizgi romanlarının hakimiyeti görülüyor, yerel üretimler her yerde azalmakla birlikte iç pazarda daha çok konuşuluyor ve daha çok satabiliyorlar. Türkiye’de de benzer bir durum var, İlban Ertem’in Puslu Kıtalar Atlası uyarlaması, Uğur Gürsoy’un Fırat’ı geçen yılların çok-satarları oldular. Düşük pazar payına rağmen yerli çizgi romanın her yıl bir çoksatar çıkarması daha yüksek bir potansiyele sahip olduklarına işaret ediyor. Diğer yandan bu çelişkili durum yeni sayılamaz; yerli çizgi roman üretimi, yabancılarla rekabet edecek devamlılığa ve satış gücüne oldum olası sahip değildi. Gırgır’ın yüksek satışlara ulaştığı ve ziyadesiyle yeni yazar-çizerin çıktığı dönemlerde bile albüm-kitap piyasasında bir ağırlığı olmamıştı. Üreticilerimizin yeni işleri değil de dergi ve gazetelerde çıkmış eski çalışmalarını derleyerek yeniden yayımlamayı tercih etmeleri bunun bir sebebi olarak gösterilebilir. Bir iki istisna dışında daha önce tefrika edilmiş çalışmalara okurun yeterince ilgi göstermemesi sürpriz olmasa gerek. Bilemiyorum, albümlerin çok sayfalı olması da bir etken olabilir... Bugün çıkan kitapların sayfa ortalamasının 160’ın üzerinde olması, okuru mutlaka etkiliyor. Bizim çizerlerimiz bu kadar çok sayfalı üretimleri çok nadir yapabiliyorlar, bu da bir handikap sayılabilir. Ama galiba asıl farklılık vurgusunu anlatılan hikayelerle ilişkili olarak düşünmek gerekiyor. Bizim hikayelerimiz komik çizgili underground eğilimli, mizah dergilerinden çıkan bir auradan besleniyorlar. Dergilerimiz artık çok az sattığına ve teker teker kapanma noktasına geldiğine göre çizgi romanların mesele ettiği hikayelerin değişmesi şart, burası çok açık. Underground çizgi romanlar, Amerika ve Fransa’da grafik romana evrildikleri için bence o yöne yoğunlaşıp, daha edebi ve karakter odaklı “yavaş hikayeler” anlatmayı denemeliler.

Yazının son kısmını yılın albümlerine ayıracağım. Hatırı sayılır bir kısmına yıl içinde bu köşede ayrıntılı olarak değinmeye çalıştım. Meraklısı için Moebius-Alejandro Jodorowsky ikilisinin ünlü Incal serisini (Gerekli Şeyler), Cyril Pedrosa’nın Üç Gölge’sini (BAOBAB), David B.’nin kült eseri Epileptik (Karkarga) albümünü ve Flao’nun Kililana Şarkısı’nı (Dokuzuncu Sanat) ayrıca tavsiye etmek isterim. İlki, uzun ve kapsamlı bir hikaye evreninin başlangıç cildini oluşturuyor; dizinin senaristi Jodorowsky, farklı çizerlerle (Gimenez, Watson, Ladrönn vd) devam ettiği seriyi çeşitli yan hikayelerle, öncesi ve sonrasıyla uzun uzun anlatmayı sürdürüyor. İlk ciltteki bölümler, en azından başlangıçta tefrika sıkışıklığıyla biraz hızlı ve kopuk görünüyorsa da giderek oturan farklı bir tahkiye temposu ve zeka dolu buluşlar içeriyor. Serinin bilimkurgu ve fantastik anlatı evreninin en önemli çizgi romanlarından biri olduğunu ekleyeyim. Üç Gölge ise Pedrosa’nın şaşırtıcı çizgileriyle anlattığı bir Borges hikayesini andırıyor, hem büyük bir çizerle tanışmak hem de naif bir anlatı okumak için şahane bir fırsat. Grafik romanla ilgili aralıklarla en iyiler listeleri yayımlanır; Epileptik, hemen her zaman bu listelerin içinde yer alır. Zor bir meseleyi yüksek bir enerjiyle anlatma mahareti gösteriyor olması bunun en önemli nedeni. Kililana Şarkısı ise, umut ve hayal kırıklıklarını, yoksulluğu, sınıf atlama ve kurtulma arzusunu iyi anlatan güçlü bir kara hikaye… Flao’nun yıllar önce yaptığı bir Doğu Afrika gezisinden ilham alınarak üretilmiş gerçekçi bir anlatı. 

Sabit Fikir, Ocak 2018

Not: Metinde "Selçuk Ören, süregelen Şehzade Yangını çalışmasını yarım bırakarak Kasap adlı yeni bir seriye başladı" diye yazmıştım, yayınevi ve anladığım kadarıyla Selçuk (Ören) üzülmüşler, twitter'da yazıştık, yarım bırakarak değil de  "bitirmeden" demeliydim, kimseyi üzmemiş olurdum. 

Pazar, Şubat 04, 2018

Korkunun Şeyleri
























Bütün çizimler Nathan J. Anderson'a ait. İlginçmiş, o yüzden çokça paylaştım. Efsanelerden, mitlerden seçilmiş, bugün korku ve fantastik türü tarafından refere edilen, uygarlığın bilinçaltına dair görsel betimlemeler olmuş.

Çeşitli defalar bize özgü korku unsurlarından dem vurarak bana sorulur, Batı Avrupa'yı taklit ediyoruz, yok mu yerlisi filan... Bir şeyi taklit ettiğimiz, daha doğrusu taklit ederek öğrendiğimiz aşikar ama o  da yazılı kültürde nasıl öykü anlatacağımızı bilmediğimiz için taklit etmek, öykünmek, ilham almak olabilir.

Yoksa meraklısı mukayese etmiştir, yukarıda görselleştirilmiş korkutucu yaratıkların tamamına hemen her kültürde rastlayabiliyorsunuz. Tıpkı fıkralar gibi, korku hikayeleri de kervanlarla, seyyahlarla bir şehirden ötekine, bir ülkeden bir başkasına göç ediyor. O çok yerli sandığımız hikaye bir bakıyoruz komşumuzda, bir bakıyoruz onun komşusunda çıkıyor. Hakeza Anadolu'da yok sandığımız var çıkabiliyor. Var sandığımız başka türlü var olabiliyor. İlla ki vardır demek istiyorum.

Antropoloji ve etnoloji bölümlerinde daha ilk günde, ilk derste bu anlatılır ama biz çaldık-çaldırdık, bizimdi kaptırdık, "bizde hiç yok" diye konuşup duruyoruz. Zaten o bölümlerle kimsenin ilgilendiği yok, kapatılsa farkına bile varılmaz neredeyse.

Halk kültürlerine bakınca idrak ediyorsunuz, korkuların milliyeti olmuyor, tüm bunları dünya kültürü-mirası saymak gerekiyor.

Pazar Güzeli

Antonio De Luca

Cuma, Şubat 02, 2018

Sosyal Medya Paylaşımı


Hemen her gün, "sosyal medya paylaşımları" nedeniyle biri gözaltına alınıyor. Bizim ülke olarak dünyayla, ifade özgürlüğü ve demokrasiyle ilişkimiz günbegün sönümlendiği için hemen hepsi bize "sıradan", "mümkün" ve "normal" geliyor. Bu sabah Emek'i almışlar örneğin. Tanıdığım ve bildiğim biri olduğu için ne yapmış-ne yazmış olabilir diye şaşırıyorsunuz. Hoş, sorunun da benim şaşırmamın da bir anlamı yok.

Sosyal medya paylaşımları" denilen şey aslında sadece "twitter". Anlaşılan o ki, muktedirlerimiz, kendileri orada oldukları için olabilir, orayı haddinden fazla önemsiyorlar. Bu önemseme işi tuhaf bir ruh hali getirir insana, önemsememek kendini ve yazdıklarını önemsememek anlamına gelir çünkü.

Arap Baharı ve Gezi’yle ilgili olup bitenleri twitter’ın gücüne bağlamak büyük ölçüde komplo teorilerine teşne olan ruh hallerinden kaynaklanıyor bana kalırsa. Hiç etkisi/katkısı yok diyemeyiz ama bir haberleşme ağından “isyan” veya “devrim” çıkacağını sanmak tek kelimeyle saflık olur. Bir toplumsal huzursuzluk olmasa, o isyanların bir tabanı olmasa, o isyanlar olamazdı.

Twitter gündemine dikkat kesilirseniz “az sonra” infilak edeceğimizi, devrim olacağını, hükümetin devrileceğini, “düşmanlar” tarafından işgal edebileceğimizi, her köşede hainlerin olduğunu, herkesin bizi ve konuştuklarımızı konuştuğunu filan sanabiliriz. Twitter’da konuşulanlar, yazılıp çizilenler çerçevesinde çevreye, şehre, ülkeye veya dünyaya bakılamaz ve yorumlanamaz. Bir şeyden haberdar olabiliriz, fikir yürütebiliriz ama haberdar olduğumuz şeyin ve fikrimizin doğru olmama ihtimalini bilmemiz-hesap etmememiz lazım. Ülke böyle yaşamıyor, “az sonra bir şey olmayacak” dememiz ve düşünmemiz gerekiyor.

Popüler kültür açısından bakarsak, olacak olan şu: twitter, süratle irtifa kaybedecek, ki kaybediyor, bu denli politize ve krimanalize edilen bir yer, popülerliğini yitirir, ki yitiriyor.

Twitter’ı bu kadar abartmayı tercih eden muktedirler, bunu istiyorlar mı peki?  
Related Posts with Thumbnails