Salı, Şubat 28, 2017

Türkiye’de Moebius Efsanesi: Özveri ve Sadakat


Türkiye’de Jean Giraud’un çizgileri ilk kez yetmişli yılların popüler dergilerinden Kara Murat adlı tarihi bir çizgi roman kahramanının serüvenlerinden oluşan haftalık bir dergide yayınlandı. Blueberry’nin bir serüveni dergide dolgu malzemesi olarak kullanılmıştı. Benzer bir uygulama, aynı yıllarda Hürriyet Çocuk adlı haftalık çocuk dergisinde yapıldı. Yine bir Blueberry serüveni dergide tefrika edilmişti. Buleberry, Türkiye’deki western türüne duyulan sempatiden faydalanmak için kullanılmıştı. Giraud’nun Türkiye’deki asıl tanınırlığı Moebius imzasıyla yaptığı çalışmalarla gerçekleşmiştir. Bir başka ifadeyle Moebius ismi Türkiye’de Gir imzasından daha çok tanınır. Bu tanınırlığı birkaç nedene bağlamak mümkün: İlki, Seksenli yıllarda çizgi roman yapmaya başlayan yerli çizerlerin izlemeye çalıştığı Amerikan Heavy Metal dergisinde Moebius’a gösterilen saygının etkisine bağlanabilir. İkincisi, Moebius’un farklı çinileme  tarzı, fantastik imgeleri alışılmadık bir biçimde az çizgiyle tasvir etmesidir. Üçüncüsü, Moebius, çizer adını, kahramanı ve anlatılan hikayeyi aşacak biçimde öne çıkarttığı için büyük ilgi görmüştür. Aynı dönemde Türkiyeli çizerler arasında her şeyi başaran ve hikayenin sonu mutlaka onun zaferiyle biten kahraman çizgi romanlarından farklı çalışmalar yapma arzusu oluşmuştur. Kendi kişiliklerini ortaya koyabilecekleri hayata daha yakın, olabilirliği daha yüksek hikayelerin çoğalması bu dönemin tipik bir özelliğidir. Moebius ismi bu dönemin çizerler arasında konuşulan bir efsanesine dönüşmüştür. Çoğu çizer dil bilmediğinden Moebius’un hikayelerinde ne anlattığını anlayamadan sadece çizgilerine bakarak ona hayranlık beslemiştir. Hakkında söylenenler ise çoğu kulaktan dolma yarı mitik hikayelerdir. Örneğin Moebius’un Gir isminin yeterince meşhur olduğunu düşünerek başka bir ülkeye -Amerika’ya- giderken kendine yeni bir isim seçmesi hep konuşulmuş bir efsanedir. Çizerlik açısından gösterilen bu meydan okuma Türk çizerlere çok etkileyici gelmiştir. Onun daha önce çalıştığı çizgi tarzını bir kenara bırakarak daha önce denemediği işlere ve yeni bir üsluba yönelmesi, güçlü bir yaratma arzusu taşıması, sürekli aynı işleri yapmak zorunda kalan yerli çizerlere çok çarpıcı gelmiştir. Moebius’un hiç bıkmadan sürekli olarak çizdiği düşünülür, hakkındaki ilginç hikayelere göre en azından bir dönem teknolojinin olmadığı bir evi olmuş, insanlardan uzak bir yere yerleşmiş ve sadece çizmiştir. Moebius’un parayı önemsemediği, gürültülü ve şaşalı hayattan kaçarak ürettiği düşünülür.  Anlatılan Moebius miti, Türkiye’deki başta Mevlevilik olmak üzere bilinen çeşitli İslami – Allah'ı arayış yöntemlerine oldukça yakındır aslında. Mevlevilikte de tarikata giren her aday en ağır işlerden başlayarak cemaat ve kurum için çalışmakta, maddi dünyanın cazibesinden kendini tecrit ederek olgunlaşmaya çalışmaktadır. Yüzyıllar öncesinin bir başka dini cemaati olan Kalenderiler, hayatlarını köy ve kasabaları dolaşarak, insanlara yardım ederek karın tokluğuna çalışarak sürdürmüşlerdir. Ünlü bir çizerin “kendini dinleyerek” mesleki rekabet ve hayatın zorlamalarının dışına çıkmayı tercih etmesi toplumsal hafızada yer eden dinsel imgelerle belki de örtüşmüştür. Moebius,  bir masanın başında saatlerce özveri ve sadakatle çalışmak zorunda kalan çizerler için uzakta bir yerde yaşayan bir özveri miti olmuştur. Çalışmalarından ziyade bu türden yarı-mitik özellikleri konuşulmuştur denilebilir. Kimi dergilerde kendisinden çizgi romanın tanrısı olarak söz edildiği dahi olmuştur. Öte yandan yakın zamanlarda yayınlanan Blueberry ve Jim Cutlass gibi seriler dışında Moebius (ya da Gir) imzalı çalışmalar Türkçe’de yayınlanmış değildir. Incal dizisine başlanmış  ama ilk albümün dışında devamı gelmemiştir. Türkiye’de Frankofon çizgi roman, ilgi gören İtalyan ve Amerikan çizgi romanlarıyla kıyaslanırsa marjinal bir pazar payına sahiptir. Ancak neredeyse hiçbir yabancı çizgi romancı Moebius kadar saygıyla anılmamaktadır. Yerli çizerlerin beğendikleri yabancı çizerler arasında Moebius kadar ismi geçen bir başka sanatçı yoktur. 

[2003 ya da 2004 yılında Fransız Kültür'de yaptığım bir konuşma metni.]

Pazartesi, Şubat 27, 2017

Son Okuduklarım 12


Set to Sea, Drew Weing'in Fantagraphics'ten çıkan 2014 tarihli albümü. Çok sevimli bir hikayesi var, başarısız bir şairin kaçırılarak denizci olması ve sahici dizeler yazmasını anlatıyor. İlginç ve sakin bir çalışma, iyimser ve neşeli. Felidae, Akif Pirinççi'nin aynı isimli romanından yapılmış bir çizgi roman uyarlaması (1994). Doğrusu çok başarılı bulmadım, anladığım kadarıyla animasyonu temel almışlar. To My Eyes, Bastien Vivés'in çalışması, bir ilişki hikayesi, erkeğin gözüyle -onu hiç görmeden- izliyoruz. Fikir ilginç, çizerin bir kamerası var gibi düşünün, açılar ve sahneler değişmiyor bazen ama diyaloglar, çizerin ne dediğini duymama hali başarılı olmuş. The Red Tree, tipik bir Shaun Tan çalışması, ne söylesek az, iyi ki çağdaşız onunla.


Ken Parker'in Grev hikayesini (1984) okuyabilmek için otuz üç yıl beklemiş olduk. Türkçedeki ilk yayıncısı kullanmamıştı, sonraki yayıncısı da on yılı aşkın bir sürede bu sayıya gelebildiği için vuslata 2017'de erebildik. Bir on yıl sonra KP okuyabildim, hikaye güzel, başarılı, göndermeler ilginçmiş, özlemişim. A Girl on the Shore (2016), merak ettiğim bir mangaydı. Ergen hikayesi, cinsel keşifler ve diyaloglar, fondaki soğuk yavaşlık ilginçmiş. Spirits of the Dead, Corben'in Poe uyarlamalarından oluşuyor (2014). Poe'nun en başarılı çizgi roman uyarlamaları olabilir. Thomas Inge, önsöz yazmış, o da güzel olmuş. Dark Horse işi, iki yüz aşkın sayfa. Pandora'a Eyes, daha önce yazmıştım, Ankara'da geçen Manara aksiyonu, hikaye vasat, çizgiler güzel, şehir tuhaf.


Unforgivable, tipik bir intikam ve takip hikayesi, şiddeti bol, karakterler eylemle geliştirilse de bir noktadan sonra sertlik, sürekliliğini sağlıyor. Megalex (2012), Jodorowsky senaryosuna dayalı. Gimenez'le yaptıkları çalışmaları çok andıran bir havası var albümün. Beltran, buna rağmen ilginç bir çizer, Üç albümlük bir bilim kurgu aksiyonu, çok parlak bir iş diyemem. Görselliğiyle kendini var ediyor, iddialı sahneleri var. Animalario, 1982 tarihili bir ilüstrasyon albümü. Jean Solé, hiç bilmiyordum, gerçek bir işçiymiş. Click 4, adından da anlaşılacağı gibi Manara'nın ünlü erotik serisinin dördüncü kitabı. Ticari nedenlerle üretildiği çok açık, hikayenin ilk kısmının parlaklığını yeniden dönülmüş, olmamış.

Cuma, Şubat 24, 2017

[2008 yılından] "Şu An En Heyecan Verici Dergi Uykusuz"


Türkiye'de çizgi roman ve mizah dergiciliği üzerine kalem oynatan ender akademisyenlerden, yazar ve İletişim Yayınları Editörü Levent Cantek mizah dergilerinin politikaya bakışı ve politik mizah üzerine sorularımızı yanıtladı: 

- Mizah dergiciliği, siyaseti kendi içeriğiyle nasıl harmanladı? 
Cumhuriyetin ilk 50 yılında yazarlar ve çizerler sadece gazetelerden geçinebiliyorlardı. Dergiler yüksek telif veremiyordu. Mizahçılar bu sebeple gazetecilikten gelmedir. Manşete göre karikatür yapar, espri bulurlar. Mizah dergileri kapaklarını gazetenin ön sayfa karikatürü mantığıyla düşünürler ve yine gazete gibi aktüel siyaseti belirli sayfalarla sınırlandırırlar. Asıl olarak erotizm, argo ve komiklik ön plandadır. Siyaset, ciddiyet ve sorumluluk kostümüdür. Yakışıp yakışmadığı terziye kalmış! 

- Politik duruş" ya da başka bir ifadeyle "siyasi tavır"ın mizah dergisi için önemi, belirleyiciliği nedir? 
Gırgır ve sonrası için konuşalım. Bu dergilerin aktüel siyasetle ilişkileri hiçbir zaman başat olmamıştır. Muhalifliği geniş anlamıyla ele alırsak hayatın dayattığı pek çok olguyla dertleri vardır. Ama bakarsanız, aktüel siyaset, kapak ve bir iki sayfa ile sınırlıdır. Bu bölümlerin de derginin bütünü içerisinde en çok okunan bölümler olmadığı aşikârdır. Ama mizah dergileri siyasetle ilişkileri yüzünden destek ve tepki alırlar. Siyasetle ilişkileri onları konuşulur kılar. Bu derginin satışını etkiler mi, bakın o tartışılır. Şöyle söyleyeyim, Leman'ın en şaşaalı döneminde en çok okunan ve beğenilen köşesi Lombak'tı. Üreticilerinin okur mektubu aldıklarını pek sanmıyorum.

- "Gırgır geleneğinde politik mizah" için neler söylersiniz? 
Gırgır'ın politikliğinin reçetesi yerliciliktir. Anti-Sovyetik bir duruşu olmuştur. Sekülerdir, modernleşme yanlısıdır. Sosyalizmle ilişkisi hep muğlaktır. Kendisinin solunda çıkan dergiler onu sola doğru kaymak zorunda bırakmıştır. 

- Leman'ın, Limon'la başlayan yolculuğunda bugün itibariyle geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Mizah anlayışını yenileyebildi mi? Kaleyi hâlâ koruyor mu sizce? 
Limon, Gırgır'a göre daha soldaydı, Leman ona göre daha merkeze kaydı. Son beş yılda yükselen ulusalcı dalgayı gereksiz yere sahiplendiler, sonra başka bir ayar yaptılar. Dergiyi yenilemek adına gençlere yer açıyorlar. Şunu söylemek lazım, dergilerin ömürleri vardır. Üstelik hızlı bir hayat yaşıyoruz, bu ömür süresi daha da azaldı. Leman nostaljisi yapılıyor, bu eskimenin bir işareti. 

- Penguen mizah dergiciliğine, bugünün mizah anlayışına bir yenilik getirdi mi? 
Penguen'i ister istemez Leman'la kıyaslamak gerekiyor. Başat üreticileri oradan isteyerek ayrıldılar. Leman herkese "vatan haini, dönek, işbirlikçi, alçak" diye bağırıyordu ve bu pek vicdani bir çığlık değildi. Bu üslup, dergiye değil kişilere yarar, olgu değil olayı konuşursunuz çünkü. Kamusal bir meseleyi tartışamazsınız bu şekilde, bütünüyle kişiselleştirilmiş bir tartışma cereyan eder. Penguen böyle bir üslup kullanmadı, komplo teorilerinin revaçta olduğu, herkesin herkesi yaftaladığı bir zamanda bu olumlu bir tercihtir. Ayrıca dergi içinden Uykusuz'u çıkardığı için yenilikçidir. 

[Söyleşiyi 2008 yılında Yeni Aktüel'e vermişim, arşiv niyetiyle bloga yüklüyorum.]

Çarşamba, Şubat 22, 2017

Yirmi yıl Önce Mizah Dergileri


Yirmi yıl önce (1997), şubat ayında mizah dergilerinin haftalık net satışları şöyleymiş.
Leman 92-93 bin
HBR Maymun 17-18 bin
Süper Fırt 15-16 bin
Zıpır 14-15 bin
Gırgır 10-11 bin
Ustura 9-10 bin
Şebek 3 bin
Pişmiş Kelle 3 bin

Çok yorum yapmayacağım, toplam satışlar üçte bir civarında net olarak düşmüş, çeşitlilik azalmış. Malumunuz, pek çok dergi de kapanma riskiyle karşı karşıya. Bu listeden geriye kalan tek dergi ise Leman.

Salı, Şubat 21, 2017

Hatırlamak-Unutmamak


Millet olarak unutkan olduğumuz iddia edilir, okur yazarlarımızın "bu halk.." diye başlayan ezber eleştirilerini ve bunun toplumun bütün kesimlerinde çeşitli biçimlerde yinelendiğini görerek unutkan olduğumuza inanmak gerekiyor ama...

Yukarıda 1985 yılına ait bir Gırgır kapağı var, tipik Gani Müjde esprisi. Müjde'nin bunca yıl nasıl popüler kalabildiğini gösteren, ortalamayı bilen ve buna inanarak bakan espri karakterini gösteren bir mizah içeriyor. Bana başka türlü de popüler olunamaz gibi gelir. "Bu halkın unuttuğu filan yok" demenin mizahını uzun uzadıya açıklamak zorunda kalırsınız. Oysa kabul gören bir klişeyi kullanarak pat diye amacınıza ulaşırsınız.

Kapağın sağ altında konuşanlara bakarsak, sağcıların peşinde koşan ve onlara oy verenler, aldatılması kolay insanlardır, borç para isteyerek bu "cahilleri" hemmen kandırabilirsiniz. Unutkandırlar çünkü.

Sıradan insanlar için siyaset ve oy verme güdüsü, bütün o büyük laflara rağmen çoğunlukla çıkara dayanır. İş vaadi, işini kaybetme riski ve maddi kayıp korkusu her türlü büyük siyasetin üzerindedir. Sıradan insanlar muktedirler karşısında güçsüz ve savunmasız olduklarını bilirler. Kolay harcanabileceklerini bilirler, yetersiz olduklarını bilirler... Ona göre yaşarlar. Ama böyle yaşadıklarını kabul etmezler, kendileri dışındaki herkesin cahil ve ruhsuz, kafir ve terörist, vatansız ve hain olduğunu söyleyerek gururlanırlar.

"Bu halk unutur, hafızasızdır" demek de bizi ruhen ve fikren bir tık yukarıya taşıyor...

"Bu halk unutur" gibi gelmiyor bana, Aziz Nesin derdi "biz söylemeyiz, söyleniriz" diye...Ben daha çok buna inanıyorum.Unuttuğumuz filan yok, işimize gelince konuşuyor ve susuyoruz. Herkes olup bitenlerin farkında.

Pazartesi, Şubat 20, 2017

Bozkır 8


Bozkır'ın yeni bölümü 221B'nin yeni sayısında, Mart ayında. Murat Başol çiziyor, ben yazıyorum.

Cumartesi, Şubat 18, 2017

Mezarlık


Alayına İsyan, her ay Kafa'da...Ben yazıyorum, Sefa Sofuoğlu çiziyor.

Cuma, Şubat 17, 2017

Ne İyi Ettin


Geçtiğimiz hafta, eve geç kaldım, oğlanı alacağım, aceleyle koşturarak bürodan çıktım. Metro alt geçidinden yolun karşısına geçip bir taksiye bineceğim. Metroya girerken gözüm birarada duran yirmili yaşlarda dört delikanlıya takıldı. Öylesine, özel bir şey olmadan bakarsınız ya, öyle bir şey. Birden, ne oldu bilmiyorum, çocuklardan ikisi diğer ikisine öldüresiye, tekme tokat saldırdı. Bağırış çağırış arasında, saldırıya uğrayan iki genç toparlanarak saldırganları kısa sürede bertaraf ettiler. Hatta bir tanesi öyle bir yumruk yedi ki iki seksen serilerek yerden kalkamadı.

O hengamede, saldırganlar mağdur ve saldırıya uğramış sayıldılar. Çevre esnafı diğer iki çocuğa yapıştı. Önce anlayamadım, sonra çocuklardan birinin gitarı olduğunu, esnafın ve ahalinin sırf o nedenle bir tercihte bulunduğunu hissettim. Polis geldi, çocuklara hiç iyi davranmadan itip kalkmaya başladılar.

Geç kalmışım, çok da emin değilim ne olduğundan ama polise "ya bu çocuklara saldırdılar, bunlar kendilerini savundular" demek istiyorum. Niye bilmiyorum, söylemem lazım gibi geliyor. Olay büyüdü, polis çocukların yakınlarına telefon açmasına izin vermedi, "ohal var açamazsın" filan gibi şeyler söylüyor, ortalık ana baba günü.

Saçma bir şeydi belki, kız meselesi, küfürleşme filan ama kavganın sertliği, polisin sertliği beni sahiden rahatsız etti, sıkıntıyla dışarı çıktım, taksiye atladım, eve koyuldum.

Konuşkan adamım, ilk karşıma çıkan taksici olduğu için hissiyatımı ve yaşadıklarımı anlattım. Aklım sıra iç döküyorum. Kızılay'dan Cinnah'a geldiğimizde şoför, elini direksiyona vurarak şen bir kahkaha attı: "Abi be ne iyi ettin de arabama bindin, kimisi biniyor tek bir laf etmiyor, cenaze taşır gibi sus pus gidiyoruz" dedi.

Perşembe, Şubat 16, 2017

Kıymetli Şeylerin Tanzimi


Alışılmış bıkkınlıklar, küçük ve sıradan kıyıcılıklar, avuntular, fısıltılara kananlar… Kıymetli Şeylerin Tanzimi, bir aile tarihi, soluk ve pırpır eden bir ışığın altında geçen hayat muhasebesi… Sezen Ünlüönen duman gibi hafif, merakla ve sessizce geziniyor evin içinde...

Çarşamba, Şubat 15, 2017

Sosyal Faşistler


Neden yan yana duramıyoruz, neden her önüne gelen daha büyük solcu, daha sahici solcu olduğuna inanıyor ve bir diğerini küçümsüyor. Soru gibi okunmasın isterim, cevabı yok değil ama bir tane de değil.

Naziler gelirken bütün muhalefet, Nazileri değil sosyal faşistler dedikleri, kim oldukları tam da belli olmayan bir tahayyülle uğraşır ve birbirlerini sosyal faşist olmakla suçlar.

Anlatılan bir hikayedir, adamın biri damdan düşer, millet başına toplanır, her kafadan bir ses çıkar, insanlar akıl verip dururlar. Şöyle yapılmalıdır, böyle yapılmalıdır. Laf bitmeyince ve ne yapacağını şaşırınca, damdan düşen adam, "bana" demiş, "damdan düşen bir adam bulur musunuz, en iyi aklı o verir bana."

Salı, Şubat 14, 2017

Ah Mercimeğim



Evlerde, yollarda, yol kenarlarında lafazanlıklar, eprimiş pabıçlar, hardal sarısı pantollar, it ayağı yemiş gibi gezen gobeller… Yalan dünya, zalım dünya… Sen bekle ecik, bir yağmur yağacak düzelecek her şey… Ah Mercimeğim, en olmayacağı olur eden sebatkârlığın hikâyeleri. Aşkın ve tutunmanın halleri… Mustafa Çiftci’nin yeryüzüne iyilikle bakan masalsı dünyasından… Taşranın ağrıları, heves ve rüyaları…

Pazartesi, Şubat 13, 2017

Sevil de Sevme


Uzak bir yol kenarı. Gece grisi. Yeknesaklığın aşındırdığı şehirden kaçan iki yolcu... Bütün cümleleri isyana çıkan âşık bir kadın ile telaşı ve kaçmaya hazır iç sıkıntısıyla sevgilisi.

Sevil de Sevme, distopik bir karanlığın, değişmez düzenin, bulantının, duvardaki resimlerin hikâyesi.

Aslı Tohumcu, solgun ve yalancı ışıltıları inkâr eden bir kadının seçimini anlatıyor. Soğukluğu ustaca bezeyerek…

Seyhan Argun, bir nakkaş gibi ince ince resmediyor yangını ve sıradan kıyametleri… Sabırlı ve göz alıcı…

Pazar, Şubat 12, 2017

Hoşgörü


Ya kullanırız, ya da duyarız. Müsamaha, tolerans da tercih edilir ama yaygın olarak hoşgörü denir. Demokrasinin, iyiliğin, birlikte yaşamanın bir parçası sayılır hoşgörü.

Bu kadar sık kullanılmasına karşın herkes, herkese karşı hoşgörü gösterebilir mi peki?

Bu örneği hep veriyorum, Nasrettin Hoca, Timur'a hoşgörü göstermese ne olur? Hiçbir şey olmaz, Hoca darılır, darlanır, öfkelenir o kadar. Tersini düşünün, Timur, kendisiyle aynı fikirde olmayan Hoca'ya hoşgörü göstermese hiç öyle olmaz, işin sonu hapisle, ölümle biter.

Bence ölçüt şu. İnsanlar, kendilerinden zayıf olanların muhalefetini hoşgörüyorlar. Ancak, zayıf olanlara tahammül edebiliyorlar.

Hoşgörü yoksa şunu anlıyorum, hoşgörü göstermeyen kendini güçsüz hissediyordur, eleştiriden korkuyordur, endişelidir ve sırf bu yüzden saldırganlaşıyordur.

Eleştiriye tahammülsüz olmanın psikolojik ifadesi bu.

Cuma günü cüppeleri ayaklar altına alan, kadınları yerlerde sürükleyerek dayak atan şiddetin gerisinde bu korku var.

Bu şiddet ve hoşgörüzlük kime karşı yapılıyor? Akıl ve vicdanı temsil eden akademiye, özgür eleştirinin yaşadığı yere...

Çoban mecazı boşuna kullanılmadı.

Cumartesi, Şubat 11, 2017

Kötü Adam Kahkahası


Çevremdekilere şunu söylüyorum, bak şu insanı tanıyorsun, e sen bunu biliyorsun ve onun haksızlığa uğradığını teslim ediyorsun da o listelerde benzer insanlar olabileceğini neden düşünmüyorsun?

Gazi Üniversitesinin eski rektörü cemaatçi-darbeci şüphesiyle tutuklanınca, onun döneminde işe girmiş, amir, memur, şucu, bucu herkes ama herkes işinden atıldı mesela... Hepsi mi cemaatçi? Hepsi mi rektör eliyle işe girdi? Kaç kişi biliyor olup biteni? Bu insanlar niye suçlu bilen var mı? Suçlarının ne olduğu söylenmiş mi mesela? Peki bu insanlar aylardır işsizler, nasıl geçiniyorlar, nasıl yaşıyorlar, evlerinde ne pişiyor aklına getiren var mı?  Bir işe girip çalışma hakları var mı sizce?

Hadi arkadaşlarım Solcu, öbürü de sizin Fetöcü dediklerinizden... İlgisi illiyeti olmayan, işinde gücünde ihraç ettiğiniz insanlar ne olacak, onlara yaptıklarınızı, çektirdiklerinizi nasıl telafi edeceksiniz. İnsan olan, insan kalan utanır mı diyeceğiz?

İnsanlar dört ay önce, beş ay önce üniversiteden istifa etmiş, sen bilerek ve isteyerek istifalarını bekletiyor, sonra da işten atıyorsun. Nedir bu? Öyle gitmek olmaz, ben kovuyorum şehveti mi bu...

İnsanları çağırıyor, gencecik insanlara ihraç edileceksin, ben seni kurtaramam yoksa diyerek imzasını geri çektiriyor, sonra da hiçbir şey olmamış, böyle bir şey yaşanmamış, böyle bir şey konuşmamış gibi onları yine ihraç ediyorsun. Nasıl bir ruh halidir bu?

Kötü adam klişesi diye bir şey vardır, kötüyüm ben diye kahkahalar atarken komedisi yapılır...Akıllara ziyan...Artık şaşıramıyorum bile...

"Atın, atın hepsini atın!" kahkahası nasıl atılır acaba?

Cuma, Şubat 10, 2017

Devlete Karşı Çıkmak


Birkaç kişi söyledi yüzüme. Funda'ya da söylemişler. Amcalar, teyzeler, bakkallar, kasiyerler, simitçiler, temizlikçiler... "Devlete karşı çıkacak insan değil, biliyoruz." İyi niyetle ve üzülerek belki ama... Tane tane anlatmak lazım, insanlar devlet denildiğinde ne anlıyorlar konuşmak, hatırlatmak, mukayese etmelerini sağlamak gerekiyor.

Devleti birileri temsil eder, bu onların devlet olduğunu göstermez. Türkiye'yi Erdal İnönü de yönetti, Kenan Evren de. Dünyaya farklı bakan, emreden ya da rica eden insanlardan söz ediyorum. Kendini devletle özdeşleştirerek, yapıp edip devlet gücünün arkasına saklananları eleştiririz, eleştirmeliyiz, demokratik hakkımızdır. İtiraz hakkı bu yüzden vardır. Yanlış yapıldığını, haksızlık edildiğini düşünen her vatandaş bu nedenle mahkemeye gider.

Bir sınıfa girersiniz, sınıfta Kürt de vardır, Kürt düşmanı da, Müslüman da vardır, Müslüman olmayan da. Taşralı da vardır, hiç büyük şehirden çıkmamış da. Siz orada, öyle ya da böyle, az ya da çok, devleti ve kamuyu temsil edersiniz. Eleştiriyi, dünyaya farklı bakmayı, birarada yaşamayı, dünyada tek siyaset ve tek doğru olmadığını anlatmaya çalışırsınız. Tarih, yanlış yapan sayısız bürokrat ve siyasetçiyle doludur, Hukuk, izan, vicdan, demokrasi, özgürlük, otorite, baskı, etik ve çoğulculuk tartışırsınız. Şikayet de dinlersiniz, şikayet de edilirsiniz.Hayatın hiçbir alanında olmayan eşitliği dersinizde ve sınavınızda kurmaya çalışırsınız.

Bugün, üniversiteden ihraç edilenler, çalıştıkları okullarda demokratik haklarını kullanacaklar. İşlerinden atılan, maaşları kesilen, özlük hakları elinden alınan, başka iş yapmaları engellenen, sosyal ölüme terk edilen eğitimli ve nitelikli akademisyenler eylem yapacaklar.

Haklarıdır.

Perşembe, Şubat 09, 2017

Hicap Duymak


Herkes haksızlık yapıldığının farkında, ihraç edilen herkesin görevine mutlaka geri döneceğini, maaşlarını faiziyle, toplu olarak  tüm haklarıyla birlikte geri alacağını biliyor... Üstelik, tarih sayısız vesikayla dolu, her türlü haksız ihracın nasıl sonuçlandığını birer birer resmediyor.

Peki, tüm bunlara rağmen, göz göre göre niye bu yola giriliyor? Akılsız, kalpsiz, merhametsiz olduklarından mı? Güçlerini kötüye kullandıklarından mı? Haksızlık yaptıklarını bildiklerinden ve bu yüzden panikleyerek saldırganlaştıklarından mı? Cevap ya çok diyeceğiz ya da hiç yok.

Bir insanı işinden etmek, ekmeğini elinden almak için sağlam bir dayanağınızın olması gerekir. Hukuken yoksa vicdanen olmalıdır. İhraç ettiklerinizi kendinize göre yargılıyor ve cezalandırıyorsanız, bir hukuki dayanak tahayyül ediyor da olabilirsiniz. Ama bu tahayyül, reel hukukla uzlaşmıyor ve kamu vicdanında haksızlık olarak görülüyorsa... tek sığınağınız kalır, vicdanınız.

Evrensel hukukun haksızlık saydığı bir eylemin failinin hicap duyması beklenebilir mi? Elbette hayır.

Bir insan, böylesi bir sıkışma içinde, yapıp ettiğinin doğru olduğuna inandığı bir hayat tarzına katılmak zorunda kalır. Mutlak haklı olduğuna, hata yapmadığına, kesin olarak doğruyu uyguladığına inanacağı, evet-hayır, hain-kahraman, iyi-kötü ekseninde bir hayat tarzından söz ediyorum. Bir polis hayata suçlular ve masumlar diye bakabilir, bir doktor dünyayı, hasta ve hasta olacaklar diye görebilir.

Ama bir üniversite rektörü dünyaya, memlekete, akademiye, meselelere bu keskinlikte bakamaz. Türkiye'nin iyi eğitim alan, doktora yapmış, yazmış, çizmiş, araştırmış, kitap yayımlamış, hocalık eden, öğreten, eğiten,  kafa yoran, tez yöneten, fikir üreten, paylaşan, dinleyen, hatırlayan, sakinlikle konuşan insanlarına böyle bakamazsınız. Onlar sadece personel değillerdir. Yok personeller diyecekseniz devletin hangi biriminde bu kadar çok eğitimli insan çalışıyor diye sormak gerekir.

Hoşgörüsüzlük, çoğulculuğun düşmanıdır ve her zaman linç iklimini, sürü içgüdüsünü çoğaltır. Bir rektör bunu yapamaz. Sürü içgüdüsü, sürüden sayılmayanlara karşı vahşet üretir çünkü.

Üniversite, vahşetin, lincin, horgörünün, kavganın ve yok saymanın yeri değildir. Kimseyi bu eksene çekerek hasımlaştıramazsınız. Başka yerleri çok bilmiyorum, o yüzden bir parça kişiselleştireceğim. Ankara Üniversitesinin rektör eliyle içine düşürüldüğü durumdan okur yazar olan herkes gibi ben de hicap duyuyorum, doktoramı orada yaptım. Hakkımdır diye düşünüyorum. Ayıptır, yazıktır, zulümdür yapılanlar.

Çarşamba, Şubat 08, 2017

Bir Defa Daha...



Zor


Türkiye'de solcu olmanın zorluğu var, kolaylığı var. Kolay çünkü, memleketi sağcılar yönetiyor, onları eleştirmek, vasatlık ve kültürel sefalet ölçüsünden giderek söylene söylene sürdürülebiliyor. Biraz daha biliyorsanız, emek ve emperyalizm diyorsunuz, oralarda geziniyorsunuz. Türkiye'de solcular birbirlerini liberal olmakla suçluyorlar, oralarda da esip gürleyebiliyorsunuz.

Zor çünkü, Türkiye'de bir Kürt meselesi var, ben kendimi bildim bileli insanlar ölüyor, solcuysanız, bu mesele böyle çözülmüyor demek zorundasınız.

Asıl zorluk buralardan başlıyor işte. Bunu dediğinizde sadece sağcılar değil (çünkü yanlış yaptıklarını, siyaset üretemediklerini söylüyorsunuz), kendini solcu sayan geniş bir kesim de size tahammül edemiyor. Kestirip atıyorlar, terörist sayılıyorsunuz. Öyle bir niyet olmadığı için ne dediğinizle ilgilenilmiyor.

Son kararnameyle pek çok arkadaşım gibi Funda da işten atıldı, ateş düştüğü yeri yakıyordu, bizim eve de düştü.

Hakkında tek bir dava, tek bir suç kaydı olmayan binlerce insan, tek bir gerekçe gösterilmeden, savunma ve mahkeme hakkı tanınmadan özlük hakları ellerinden alınarak işlerinden atılıyorlar.

Uzunca bir süredir, insan "iyi üniversitede okumalı, iyi üniversitede çalışmalı" diyordum.

Son yaşananlar, hangi üniversitenin "üniversite" olduğunu, kimlerin çoğulculuğa, demokrasiye inandığını, bana sorarsanız, öfkeli olabilirim, kimlerin solcu olduğunu sekiz sütuna manşet gibi, büyük puntolarla gösterdi.

Bu günler geçer, ileride bu yapılanlar mutlaka ama mutlaka utanarak anlatılacak. Şunu da biliyorum, yanlış yapmadık, haksızlıklar yapıldığını söylemeye, doğru bildiğimizi yinelemeye devam edeceğiz. Çalışarak ve yan yana durarak, dayanışma içinde üreterek, bu akılsız ve kalpsiz zamanı atlatacağız.

Salı, Şubat 07, 2017

Ulaşmak


(...) Sözünü ettiğim şey bu işte, huysuzluk etmiş oluyorum ama benden istediğiniz şey bir makale konusu. Nostalji nedir ile başlayıp modern romanın kıstaslarını sıralamam gerekiyor. Yapmayalım bunu, yapmak isteseydim zaten öyle yazardım. Nostalji bir yazarın tarihe veya maziye bakarken takındığı tutum değildir, sadece bu değildir. Tanpınar, anıt mezar gibi dolaşan, iç gıcıklayıcı bir mazi rüyasını yaşatan biri değildi, elbette değildi. Akademiden etkilenmiş biriydi. Sizin sorunuz da akademik. Nostalji bir histir, fasılalarla kendini gösterir. Para sıkıntısı çeken, beğenilmemekten korkan biri nostaljik olamaz mı diyeceğiz? Tanpınar, bir yere dönmek istediğinde maziye dönüyordu, en çok oradan besleniyordu. Yahya Kemal de nostaljiktir, Nazım Hikmet değildir. Bazen insanlar yaşlanmaya karar verirler, geçmişe sığınırlar. Halide Edip öyledir, Aziz Nesin hiç girmemiştir o yola. Geçmişe sığınmak ya da sığınmamak, nostaljiyle doğrudan ilgili olmayabilir. Bazıları, hep yaşlı adam gibi konuşurlar, mesela Peyami Safa öyledir. Maziye sığınarak otoritelerini meşrulaştırırlar. Bu da nostaljidir diyemeyiz. Tanpınar’ın sızısı nostalji.

link

Pazartesi, Şubat 06, 2017

Neden diye sorulunca


İnsan, aklına bir şey yatmayınca neden diye sorar. Huysuzluk etmek için de sorabilir ama ben anlamak için sorduğunu farzediyorum. Çocuklar sorar ya, bir şeyi yapma dersin, neden der, açıklarsın, anlar gibi bakar ve yineler "neden?".

Bir sınıf arkadaşım vardı, sanıyorum çevresindeki herkesin "dinsiz" olduğuna inanıyordu ya da en iyi bildiği şey bu olduğu için her soruyu din eleştirisine getirir, cevaplar verir, Allahın varlığını kendince ispat ederdi.

Ona, soru sormadığını, sorulara cevap vermediğini, inançlı biri olduğu için her sorunun cevabını inancıyla sonlandırdığını söylerdim. Bir parça kızıyordu galiba bana, insan inandığı bir şey hakkında er ya da geç soruları sonlandırır. Bir + bir toplanırsa iki eder sözüne neden demezsiniz, dersiniz de cevabını bildiğiniz bir şeye dayandığı için soruların yinelenmesini anlamsız bulursunuz.

Oysa neden sorusu, her açıklamayla birlikte sizi geriye götürür. Sonsuza kadar sürdürülebilecek bir soru-cevap akışına kapılabilirsiniz, geriye, çok geriye gidersiniz. Ya da durursunuz.

Bugün hastanede yanımda oturan adam, benimle siyaset konuşmak istedi. Bugünlerde herkes siyaset konuşmak, aktüele dair fikir paylaşmak istiyor. Adam da bana bir şeyler anlattı. "Okumuş yazmış adama benziyorsun de hele bakalım" yaptı. İtiraf etmeliyim, isteksizdim.

"Sana tek bir soru soracağım, Fetö bu kadar yanına sokulmuş, niye öldürmedi bu adamı" dedi.

Ona bunu niye yapmadığını bilmediğimi ama bunun bir anlamı olmadığını, çünkü yapmadığını, yapsaydı başka bir şeyi konuşacağımızı, olmamış bir şeyi konuşmanın yaşadığımız durumu değiştirmeyeceğini söyledim.  Sonra gereksiz bir sabırsızlık gösterdiğimi ve üst perden konuştuğumu düşünüp üzüldüm. "Yok anlıyorum seni" filan yaptım bunun üstüne.

Adam yüzüme bakıp, "ben o soruda kaldım arkadaş ne yapacağım" dedi, o soruda kalmış gibi değildi, konuşmayı sürdürdü.

Bense bir soruya takılıp kalan birini tahayyül ettim. Dünyayı yaşatan, kuşkuya duyulan inanç olabilir gibi geldi bana. Birine sormadım.

Pazar, Şubat 05, 2017

Sistemde sıkıntı var


Ve Sinem, yakın dönemin popüler çizgi romanlarından biri. Mizah dergiciliği küçüldüğü ve kadrolar daraldığı için yeni üretimler eskisi kadar çıkmıyor. Cihan Kılıç, Uykusuz dergisinde daracık bir alanda başladığı çizgi romanının ilk albümünü iki yıl önce yayımlamıştı. Yeni albüm yine dergide çıkmış işlerin derlemesi olmuş.

Cihan Kılıç, 1987 doğumlu; ilk albümü Ama Arkadaşlar İyidir, 2012’de çıkmıştı. Aşağı yukarı on yıldır dergilerde çalışıyor. Tarzı ve mizah anlayışı, bir ucu Tuncay Akgün’e bir diğeri Umut Sarıkaya’ya benzetilebilecek bir ayrıntıcılığa dayalı. Onlara kıyasla görsel dile, kareler arası akışkanlığa daha fazla önem veriyor. Çizgileri, frankofon havasında, mekanları fotoğraf ayrıntısında gerçekçi. En çok ilgi gören çalışmasına adını veren Sinem, orta üst sınıf diyebileceğimiz bir aileden gelen, Edinim (!) isimli bir vakıf üniversitesinde okuyan, biraz masum, biraz fettan, güzel bir zamane kızı. Hikaye, merkezinde Sinem’in olduğu ekseriyeti ona arzu duyan erkeklerden oluşan bir karakter kadrosuna sahip. Ve Sinem’in Amerikan sitkomlarından aşina olduğumuz yumuşak bir kötücüllüğü, espri yapmıyorum diyen bir espritüelliği var. Tiplemeler komik ve karikatürizeler, fonda gerçekçi İstanbul ayrıntıları resmediliyor. Aktüel siyasetle sınırlı bir ilgisi olmakla birlikte bu ilgi, orta sınıf mesafesi ve konuşkanlığını göstermesi bakımından ilginç.

Hikayenin ana ekseni, Sinem’in ablası Ebru’nun nişanlısı olan Engin’in Sinem’e duyduğu saplantılı cinsel arzu üzerine kurulu. Engin, tutkusunu hem nişanlısından gizlemek hem de görmüş geçirmiş, güvenilir bir abi, sır tutan bir akraba rolünü oynamak zorunda. Üstelik Sinem’in Kral dediği sevgilisi Alper’le çaktırmadan rekabet etmek hiç kolay değil. Bazen Sinem olmasa Ebru’yla devam edemeyeceğini hissediyor Engin, sonra o konfordan vazgeçemiyor, sonra yine kafası karışıyor, Sinem’in etrafında dolaşmaya, bir ümidi kovalamaya devam ediyor vs. Engin’in gerginliği pek çok bölümün temelini oluşturuyor. Burada bir parantez açalım. Mizah dergilerinde ve bant karikatürlerimizde, enişte-baldız esprisine dayanan hayli hikaye anlatılmıştır. Suavi Süalp’in elma yanaklı enişteleri, Altan Erbulak’ın kıvırcık saçlı bıcırık baldızları, Bedri Koraman’ın Milliyet’in pazar sayfalarında uzun uzun anlattığı ilişki ve kaçamak dersleri bir çırpıda sayılabilir. Kılıç’ın farklılığı, aynı meseleyi daha yavaş ve derinleştirerek anlatması. Engin, kadın görünce dili dışarıya çıkan, gözleri büyüyen, renk değiştiren, eli ayağı birbirine dolanan karikatürlerin aptal erkeklerine benzemiyor diyemem ama fırsat kollayan psikolojisi, dolambaçlı ciddiyeti onu geçmişteki örneklerden ayırıyor. Harareti var eden unsur, onun başarıya ulaşma ihtimali değil, o ihtimalin etrafında dolaşması. Kılıç, kamerasını taraflara çevirdiği için meseleyi sadece Engin’in gözünden de izlemiyoruz. Herkese daha içerden, daha yakından bakılıyor. Sinem, ablasıyla didişirken, başka kızları kıskanırken, ödevlerini çalışkan birilerine yaptırırken, babasıyla kavga ederken, Alper’i aldatırken, toplu taşıma araçlarından ve sokaklardaki insanlardan iğrenirken, baldız karikatürünün dışına çıkıyor. Kılıç, karakter katmayı, hikayeyi öne değil yana doğru genişletmeyi sevdiğinden enişte-baldız ekseninin dışına çıkmak istiyor. Bir bölümde Engin’in kardeşi Utku’nun hayatı, bir diğerinde Alper’in babasının hatıraları veya Sinem’i üniversitedeki hocasının cool’luğunu anlatabiliyor.  

Çizgi romanlarımızda çok değil on yıl önce sadece kahramanın eylemlerinde odaklanan anlatım biçimi, epey bir zamandır farklılaşmış durumda. Bu da hikayeden çok karakterlerin, olaydan çok karakter özelliklerinin ve akıldan-güçten çok duygusal çatışmaların konuşulduğu başka bir anlatım evresine geçtiğimizi gösteriyor. Kılıç’ın çoğulcu anlatımı da bu sayede soap opera tahkiyesinden çıkarak, şimdiki zaman karakterlerinin panoramasına dönüşüyor. Kılıç karakterlerinin temel özelliği, kendilerini sakınmaları, asıl niyetlerini gizlemeleri, komik bir pozculukla büyüklenmeleri. Bir meseleye sinirleniyor gibi görünüyorlar ama o konuda öyle adamakıllı ısrarcı değiller, ısrarcı görünmek onlara bir hava katacaksa onun pozunu yapıyor ve o nedenle ısrarcılığı sahipleniyorlar. Hemen herkes birbirine akıl veriyor, tecrübe hikayeleri anlatıyor.  Eylemler ve konuşmalar, görünür olma tutkusunu önceliyor, dinleyen değil dinleten olmak istiyorlar, hepsi beğenilmek ve hayran yaratmak için yaşıyor gibiler. Küçük yalanlar, iddialar, jestler, ezberler hep bunun için dolaşımdalar. Duygular ve akıl yürütmeler, sahicilikle veya kullanılabilir olmasıyla değil medya romantizmiyle yapılandırılıyor. Çevrelerine sahte bir farkındalıkla bakıyor, asıl olarak nasıl göründüklerini umursuyorlar. Aşırı rekabetçi bir toplumun içindeler, kaygı ve depresyon onları bütünüyle etkiliyor; gözyaşı döküyor, anksiyete yaşıyor, gevezeleşiyor, savruluyorlar.

Köşeye sıkışmalarının nedeni, arzunun sürekli kışkırtıldığı bir hayatı yaşıyor olmaları. Yetinemiyor, kabullenemiyorlar. Biliyorlar ki o kadar da ilgi çekici değiller; eksikler, önemsizler, çalışmak, rekabet etmek zorundalar. Vasatlıkları konuşmalarından, cahilce kestirimlerinden, özentiliklerinden anlaşılabiliyor. Bir hayalet gibi gezinen mutsuzluk, belki de en çok buralarda kendini gösteriyor. Kendini yetersiz hissetmek, sürekli artan rakipler, harcayacak kadar para kazanamamak ve güvensizlik, mıh gibi akıllarda duruyor. Baba otoritesi karşısında özgüvenli Alper bile titrekleşebiliyor; alt sınıflarla, yoksullarla, travesti ve tinercilerle karşılaşıldığında korku ve tedirginliğe kapılıyor, bir an evvel kaçmak, evlere ve birbirlerine sığınmak istiyorlar. Sığınakta sesler farklı yankılanıyor elbette,  öfke patlamaları ve delikanlılık gösterileri, dönüp dolaşıp cinsel ilişkiye ve cinsel yeterliliğe indirgenen erkeklik halleri yaşanıyor. Kadınların bildiği, kullandığı, evirip çevirdiği hallenmeler bunlar. Alper, sırf Sinem rahatsız oldu diye göğüs kıllarını bir gösteriyle alev alev yakıyor. Utku, arkadaşı Özcan’a Sinem’i kastederek “kardeşin böyle manitalarla takılıyo…” diye yalan dolan böbürlenebiliyor. Sinem, eniştesinin tuhaf fotoğraflarını çekip ona karşı koz olarak kullanabiliyor.

Ve Sinem, ilginç ve başarılı bir çizgi roman, yarın da hatırlanacak. Orta sınıflara, metropole, şimdiki zamana bu kadar yakından bakan yerli bir çalışma konuşulmayı hak ediyor. 

Sabit Fikir, Ocak 2017

Cuma, Şubat 03, 2017

Gayya Kuyusu


Sabahattin Eyüboğlu, Orhan Veli'nin ölümünden sonra Mahmut Dikerdem'e yazmış, acılı, üzüntülü ama şöyle diyor: "Keder işten başka bir şeyle unutulmaz. Sonuna kadar bu gayya kuyusuna bir şeyler atacağız."

Perşembe, Şubat 02, 2017

Seyrüsefer Defteri 78


Caotica Ana (2007) yine bir Medem filmi, iyilik ve kötülük üstüne diyelim, psychedelic, Jodorowsky havası var (31 Ocak). ++ Deepwater Horizon (2016) eski usul felaket filmlerinden, ne olduğu belli, ondan olabilir ışıltısı yok (30 Ocak). ++ Manon 70 (1968), dağınık film, ürkek film ama ilgi çekici karakterlere sahip, edebiyat uyarlamasıymış (29 Ocak). ++ Masters of Sex Sea 4 Ep.9 ve 10'u seyrettim (28 Ocak). ++ Appassionata (1974) İtalyan işi orta yaşlı erkek-ergen genç kız gerilimi, Amerikan Güzeli hep buralardan çıktı, Muti kadar Giorgi de ilgi çekici (27 Ocak). ++ Tuna'nın ifadesiyle kızsal bir animasyon Moana (2016) bayık WD şarkıları olmasa eğlenceli de (26 Ocak). ++ Masters of Sex Sea4 Ep.7 ve 8'i seyrettim (25 Ocak). ++ Ben-Hur (2016) Timur B. olunca daha iyi bir aksiyon bekliyordum, W.Wyler versiyonunu seyretmek en doğrusu (24 Ocak). ++ Masters of Sex Sea4 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (23 Ocak). ++ In a Valley of Violence (2016) iki iyi oyuncusu var, gerisi dökülüyor (22 Ocak). ++ Crisis in Six Scenes Sea1 Ep.4, 5 ve 6'yı seyrettim (21 Ocak). ++ Masters of Sex Sea4 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (20 Ocak). ++ Arrival (2016) güzel, yavaş ve kendini seyrettiren bir bilim kurgu (19 Ocak).++ Crisis in Six Scenes Sea1 Ep.1,2 ve 3'ü seyrettim (18 Ocak). Masters of Sex Sea4 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (17 Ocak). ++ Fleabag Sea1 Ep. 4, 5 ve 6'yı seyrettim (16 Ocak). ++Il Sorpasso (1962) Dino Risi mizahı da var, ilgi çekici ve onunla hatırlanmayan bir akış da, ilginç filmmiş (15 Ocak). ++ Fleabag Sea1 Ep. 1, 2 ve 3'ü seyrettim (14 Ocak). ++ Love Affair (1994) Beatty-Bening aşkı (13 Ocak). ++ Sing Street (2016) iyimser bir müzik ve ergenlik filmi, beğendim (12 Ocak). ++ Jack Reacher Never Go Back (2016) dizi aksiyonunun bile gerisinde (11 Ocak). ++ The Sweet Smell Of Success (1957) kötülük ve kurnazlık üstüne nefis bir film (10 Ocak). ++ Hori, ma panenko (1967) itfaiyecilerin balosu, döneminin kült kara mizah filmi, Milos Forman'dan (9 Ocak). ++Aisai Monogatari (1951) yine bir Shindo filmi, yavaşlık ve melodram bazen ilginç ama benim yönetmenim değil (8 Ocak). ++ Busanhaeng-Train to Busan (2016) klişe ama temposu var (7 Ocak). ++ Dressed to Kill (1980) nostalji turuna devam (6 Ocak). ++ Bleeding Heart (2015) Biel için seyrettim, tv filmi olabilirmiş, vasat altı (5 Ocak). ++ Raku-yo-ju (1986) Shindo filmi, anne kaybı hikayesi, kaçırmamak lazım diyemem (4 Ocak). ++ Betty Blue (1986) nostalji yaptım, hantallığı varmış, otuz yıl önce görememişim (3 Ocak). ++La pianiste (2001), harika kadın karakterler var, Haneke kötücüllüğü (2 Ocak). ++ The Girl on the Train (2016) romanı okumadım ama film son çeyreğe kadar temposunu iyi koruyor (1 Ocak).



Çarşamba, Şubat 01, 2017

Son Okuduklarım 11


Sürgün Ruhum, Zabel Yesayan'ın kısacık bir novellası. Fragmanlar biçiminde ilerliyor, Üsküdar'a dönmüş ressam bir kadının hayata ve çevresine ilişkin yazdıkları. 1915 sonrasının duygu yoğunluğuyla biliniyormuş, ben öyle anlamadım. Dil bana ilginç geldi, hafif ağdalı, arayan ve öğrenmek isteyen tok bir dil. Lümpen Roman ile ilk kez Bolano okudum, diğerlerini de okurum. Hafif karanlık bir hikayesi var romanın ama ilgi çekici yanı o değil. Anlatıcı genç kadının kayıtsızlığı çok başarılı. Nothomb'u yıllar sonra yeniden okudum. Bir Yaşam Biçimi, Nothomb'un Obez asker arkadaşıyla birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. Bu ay daha ilgi çekici şeyler okudum diyerek geçeyim. Güz Nehri ve Daha Önce Derlenmemiş Diğer Hikâyeler, Cheever'in telif karşılığı dergilere yazdığı işlerden derlenmiş. Çoğu güzel hikâyeler, insan ister istemez, sipariş edilen işlerin niteliğine odaklanıyor.


Fante'nin Bunker Tepesi Düşleri, loser-erkek kahramanın mahrem hatıraları, dökülmelerini anlatıyor yine. Tanpınar'ın İzinde Beş Şehir, Manguel'in Denemeleri. Güzel akan, güzel dönüşen bir kitap. Ankara yorumu ilginç olmuş,Kimi yerlerde daha iyi anlatılabilir hissi oluyor, gereksiz bir his ama oluyor işte. Sokaktaki Adam, hemen değil, sonradan Roth romanı oluyor, sonradan açılıyor demek istiyorum. Aforizmalar, Ali Artun'un yüzlerce kitaptan seçtiği alıntılara dayalı. Önceleri bir çırpıda değil aralıklarla okunabilir gibi geliyordu bana. Okudukça hiç de öyle olmadığını, devamlılığın bu kitap için hazzı ve karşılaştırmayı artırdığını fark ediyorsunuz. Kolay kitap değil. İlginç ve az bulunur bir güzellikte. 

Related Posts with Thumbnails